Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

6 Eylül 2014 Cumartesi

“EVDEKİ HUZUR”

Yaşamın zorunlulukları, bizi kırıp dökenler… Çok yakınımız olup bize en uzak olanlar üzerine bir çeşitleme…

Bir reklam vardı “evdeki huzur, mutluluk budur” ne zaman “aile” dense aklıma o reklam gelir… Çok başarılı bir slogandı kanımca. Huzur insanın ister her gece döndüğü dört duvarda olsun, ister kendi içinde / kendi ruhundaki yuva da… Eğer yoksa sıkıntı büyük oluyor.


Boşanmış evlerin çocukları nasıl hissederler bilmiyorum ben ölümle birliği sarsılmış bir ailenin çocuğuyum. Ama büyürken yaşadığımız tam da o slogan gibiydi… Huzurlu bir evdi… Ender çıkan tartışmalar, büyümeyen sorunlar… Bizi ve birbirini seven bir anne babayla büyüdük ben ve kardeşim. Bu kardeşlik bağımızı daha kuvvetli yapmadı kanısındayım. Belki de evde birbirimizden çok güvendiğimiz büyüklerimiz olduğu için birbirimize çok muhtaç olmadık. Parçalanmış ailelerde durum nasıldır bilmem ama örneğim annem ve dayımsa bağlarının ve birbirlerine sevgi ve saygılarının son derece kuvvetli olduğunu görüyorum.

Kardeşlik ince mevzudur. Çok derin seversin, evladın gibidir. Ama aynı zamanda el gibidir… En son o duyar bazen her şeyi… Herkesin tarifi farklıdır mutlaka benim yazdığım ancak benim tarifimdir.

Ailenin kutsallığı kanımca “anne” kutsallığı “baba” büyüklüğü gibidir. Yani bu cümle çocuklarını kıran, terk eden, önemsemeyen anneleri, kızlarını mal gibi pazarlayan anaları, evlatlarına eziyet eden adamları, çocuklarına tecavüz eden babaları görmezden gelir… Kurum kutsaldır insanlarsa sadece İNSAN…

Oysa yaşamda olan biten bir reklam cıngılından farklıdır. İç içe geçmiş yaşamlardan örülü bir yaşamdır aile yapısı, sorgulamak bile tabudur. Yazarken bile insan yanlış anlayıp alınırlar mı diye düşünür.

Oysa yaşamda birçok evde evlatlar en önce ebeveynleri ve kardeşleri tarafından incitilirler. İlk kırgınlıklar evde yaşanır. Bizlerin tüm yaşamı ortalama olarak ilk 22-23 yılımızı geçirdiğimiz o evde belirlenir. Seçimlerimiz, kaçışlarımız, korkularımız… Yalnızlıklarımız, kalabalıklarımız…

Ben ve yakın yaşıtlarım “özgürlük” narası atılmayan evlerde büyüdük. Kabullenişlerle büyüdük. Boşanmanın son çare olduğu evlerde büyüdük.  Bazı evlerde çocuklar ben ve kardeşim gibi şanslıydı. Bazı evlerde ise durum yıllar sonra anladığım üzere farklıymış. Yani evlere gelmeyen babalar, başka kadınlar, yalanlar, dayaklar olan evler varmış… Bunların arasında kalarak büyüyen çocuklarmış bazı arkadaşlarım. Mutsuz kadınların ruhları çaresiz evlatları olarak büyümüşler bazı arkadaşlarım. Yaşam o dört duvarda gördüğümden karmaşık ve kötüymüş… Maruz kalınan en şiddetli terör... Bir ömür süren intiharmış.

Şimdilerde ise çocuklar “boşanıveren” ya da “boşanamayıp” evi, çocukları süründüren ailelerle büyüyor. Ortalıkta bir sürü güvensiz, öfkeli, tatminsiz genç olması herkesin bir diğerinin üzerinde egolarını sınaması ve huzursuzluğu işte hep o “huzurlu olması gereken” dört duvarda başlıyor ve bitiyor… Aynı evin içinde ya da farklı evlere dağıldıktan sonra da birçoğu çocuklarının hayatını cehenneme çevirmeye devam ediyor.

“ Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır”… Demiş Tolstoy.

Kendim büyüdüğüm evde hırpalanmasam da ben evladımı dağılan bir aile ile taçlandırdım. Ona genç yaşta kalp çarpıntıları, mide ağrıları ve öfkeler hediye ettim. Neden sorusunun cevabı uzak mesafeden netse de yakından bir körlük olduğu kesindi. Ama yakın, uzak ben yanlışlıkları görmezden gelemedim.  Ben çocuğum için evli kaldım diyen annelerden değilim, kendim için daha fazla evli kalmamalıydım daha önce ayrılıp daha huzurlu bir evde büyütmeliydim diyen annelerdenim. / Not; bir mutsuzlukta asla tek taraf suçlu değildir.

O nedenle oturup bir yaşamı hiç içinde olmadan değerlendirmenin ne derece salaklık olduğunu bilirim ben ve bizi en kıracak şekilde en yakınlarımız yargılar çoğunlukla onu da bilirim… Kendi öngörüleri, kendileriyle bağlarımız nedeniyle buldukları, vermediğimiz haklarla bizlerle ilgili doğru yanlış fikirlerini neremize dokunduklarını bilmeden, düşünmeden beyan etmekte hiç tereddüt etmezler.

Oysa yaşamda en ince ayar herkesin “başka bir insan” olduğunu anlamaktır. Bizden farklı düşünen, hisseden, yaşayan, farklı zorlukları olan bir başka insan… Ve aile yapısı önce bunu reddeder. İnsanın maddi ve manevi bağımsızlığa ulaşmasını zorlaştıran bireyin biricikliğini bazı sistem, kural ve beğenilere programlayıp yok eder çoğu kez.

Özgürlüğün önündeki ilk engeldir. İlk toplum baskısıdır. Ben ve diğerleri çizgisinin ilk kaybolduğu yerdir. Olmasa daha mı iyi olur, sanmıyorum… Daha doğrusu yerine daha tercih edebileceğim bir sistem öneremiyorum. Ancak sosyal düşünmenin yapı taşıdır ona eminim. Bununla birlikte “aile toplumun yapı taşıdır” önermesine de katılamıyorum zira toplumun yapı taşı bireydir, birey olmalıdır.

İdeolojik olarak aile kavramına inanmıyorum ben. Aile, kişileri daha iyi denetlemek, onların kurallara, efsanelere bağlılıklarını daha iyi sömürmek için, bu dünyayı kim örgütlemişse onun tarafından uydurulmuş bir yalan kanımca. Çünkü yalnız olduğumuzda daha kolay başkaldırırız, başkalarıyla birlikteysek daha kolay uzlaşırız düzenle. Başkaldırıyı göze alamayan bir dizgenin borazanından başka bir şey değil aile ve kutsallığı palavranın büyüğü. Ne ayıp bir şey düşündüm yine…

Ne yaman çelişkisin sen aile… Bütün çelişkilerin başısın sen aile… Varlığında yokluğunda dert senin aile… Bazen yalnızlık duygumuzun sebebi, bazen yalnızlığımızın ilacısın sen aile. İnsanın zayıf noktasısın sen aile. Her türlü mücadeleye sizsiz girebiliriz ama siz varsanız gireceğimiz her mücadelede sizleri de düşünmeliyiz. Freud dahi kabul etmiş, içgüdüsel olarak seviyoruz seni. Ne yaman çelişkisin sen aile…

Hamiş: İş bu yazının benim hayatım ile uzaktan ya da yakından alakası yoktur. Zaten sizinle de yoktur muhtemelen çünkü aile tabudur. Düşünülür ama söylenmez. Çünkü aile; "sen kal, diğerleri çıkabilir."dir. Sevgiler.