Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

30 Ocak 2016 Cumartesi

YAZILI OLMAYAN KURALLAR... 2... BİRİ ÖKÜZ MÜ DEDİ?



Biri kalkıp size Öküz dese bunu hakaret kabul edersiniz ama yaşam içinde öyle şeyler yaparsınız ki, aldığınız eğitimler, geldiğiniz mevkiler ... Paranız, pulunuz, güzelliğiniz, yakışıklılığınız, sevilmeniz hiç birşey örtemez sizin ruhunuzda ki öküzü...

Misal;

Buzdolabındaki su şişesinin, suyu bitiren tarafından doldurularak yerine konması gerekir, herkesin içtiği şişeyi kafaya dikerek içmek ayıptır, hijyenik değildir...

Yanınızda birkaç kişi varken buzdolabından birşey alıp tek başınıza yiyip içemezsiniz...Paylaşmak yazılı olmayan kuraldır.

Evden çıkarken uygun olup eli boş olanın çöpü atması zarafettir...

Tuvalet kağıdının sana biteceği tuttuysa, o boş ruloyu orada bırakmak yerine, yenisini  takmak, sigara izmaritlerini balkona, tuvalete atmamak, ortak yaşam alanlarında sadece kendi varmış gibi yaşamamak yazılı olmayan en öküzümüzün bile akıl edebileceği kurallardır.

Senden daha düşük hareket kabiliyetindeki ya da senden büyük yaştaki birine yol vermek, ihtiyacı varsa hareketine ya da yapacağı işe yardım etmek, başkasının yaşam alanını gasp etmemek, yazılı olmayan insani görev ve şıklıklardır.  

Erkeklerin; bir kadınla birlikte arabadan indiklerinde arkalarına bile bakmadan yürümesi, bir kadınla bir yere gittiklerinde işleri ya da konuşmaları bitince kadının ne durumda bile olduğuna bakmadan “hadi kalktık" demeleri, masada birileri daha yemek yerken "tamam benim ki bitti, gidelim" demeleri, her ne kadar eşitlik varsa da yanlarında eli kolu dolu bir kadın yürürken elini kolunu sallayarak yürümeleri bildiğin öküzlüktür... 

İlişkilerde sevgilini aldatacak gibi hissediyorsan ilişkini efendi gibi bitirip ondan sonra ne halt edecekse etmek, karını/kocanı aldatmamak, o noktaya geldiğinde dürüst davranmak, aldatmanın bile bir raconu vardır cümlesinin anlamını idrak etmek, aslında ilişkin olmayacağını bildiğin birine sadece anı kurtarmak için büyük cümleler kurmak zayıflıktır, ayıptır... Kanuni yaptırımı olmasa da yazılı olmayan yapılmaması gerekenlerdendir.

Arkadaşlarının maddi durumunu bilmeden onları bir yerlere davet etmek, gelmeye zorlamak,  ben verdim, ben veririm, ben ödedim, ben öderim, bende var, ben aldım, ben gittim, ben gezdim, ben yedim diye başlayan zavallı/havalı cümleler kurmak, insan ayırmak, kendini üstün görmek, kendini her yerin sahibi zannetmek, herkesi tanıdığını söyleyip durmak acziyettir.  

Yürüyen merdivenlerin sol tarafında beklenmez orası yürüme şerididir... Metrolarda, otobüslerde ve asansörlerde öncelikle iniş yapılmasına izin verilir... 

Hesap ödeneceği sırada yok olunmaz ya da sürekli hesap ödemeye kalkışılmaz... 

Bir şey düzgün çalışıyorsa kurcalanmaz...

İnsan kendinden 20-30 yaş insanların bir bok bilmediğine karar verip herşeyi ben biliyorum diye hissetmeye başladığında arkası arkasına yanlışlar yapar...

Hiç kimse, hiçbir konuda 3-4 ayda uzman olmaz... Ukalalık illaki ayıp bir şeydir
Ahde-vefa diye birşey vardır. Yazılı olmayan kurallar içinde bu vefa önemli bir yer teşkil eder... Senin için bir sürü fedakarlık yapmış ebeveynlerine hakaret ederken "benim için ne yaptınız" denmez...
Bazen büyük sözü dinlenir çünkü maazallah bir gün o büyük olmadığında yokluğu adamı çok fena ayazda bırakır. 

Ve maalesef insan bir ölüm yaşamadan gerçekten büyümez... Anan baban hayatta olduğu sürece kaç yaşında olursan ol "çocuktur" bir yanın... 

Emir kipi kullanmamak yazılı olmayan kurallardandır. 

Teşekkür etmemenin, bir arkadaşın çabasını baltalamanın, insanlar için kötü şeyler konuşmanın, kıskançlığın, kendini öne çıkarmak için başkalarını ezmeye çalışmanın kanun önünde hiç bir yaptırımı yoktur ama birileri sizi ayıplıyorsa yaptığınız "AYIP" tır.

Ayrıca ucuz arabanın pahalı arabaya yol vereceğini sanmak, trafikte şerit ihlali yapmak, kadınların kötü araba kullandığına dair gördüğü her kadına konuşup bok gibi araba kullanan adam olmak, yol ayrımlarında en dıştan gelip girmeye çalışmak yazılı olmayan kurallardır. 

"Yalakalık kısa vadede başarı getirir diye düşünen insan olmak" gibi yapılmaması gereken ve basit ama yapması belirli bir sosyal ve duygusal zeka gerektiren şeylere dikkat edilmesi gerekir.

Yazılı olmayan kurallar konusunda “KURAL” şudur… 

Onlar vardır ve sizin insanlığınızın aynasıdır… İster yaparsınız, ister yapmazsınız… Muhtemelen yapmıyorken fark etmeyip size yapılmadığında fark edersiniz ama her koşulda “AYIP”'tır… 

Ve her yeni yetişen nesilde maalesef bu kurallar daha da hızla yok olmaktadır...




29 Ocak 2016 Cuma

YAZILI OLMAYAN KURALLAR… 1 SOSYAL HAYVAN "İNSAN"



İş bu kurallar gelenek, görenek ve ahlak kuralları ile görgü kurallarından oluşur.

Bu kurallar;

Toplum içindeki davranışlarımızı düzenleyen saygı ve sevgiyi temel alan kurallardır.
İsteyen uyar… İsteyen uymaz… Dileyen bu adabı hayatına yansıtır, dileyen yaşam boyun öğrenmez… Hödük gelir, hödük gider…
Böyle genel geçer bir şeyler yazmak gerekirse bu kurallar;

• Toplumda kendiliğinden doğar,

• Nesilden nesile aktarılarak geçer,

• Toplumdan topluma değişiklikler gösterebilir yani bir Japon ve İtalyan için aynı kurallar geçerli olmayabilir. Sizin kızınızı öldürdüğünüz bir yazılı olmayan ahlak kuralı başka bir ülkede önemli bir şey olmayabilir…
Yazısız kurallardan bazıları şunlardır:

• Kendi haklarımızı korumak ve başkalarının haklarına saygılı olmak… Bu hem yazılı hem yazısız kurallardandır. Yani bazı durumlarında Hukuk işinizi kolaylaştırır… Bazı durumlarda edeple alakalıdır…

• Doğru sözlü ve güvenilir olmak… Bu kuralda çok zorlanır toplum… Çünkü kişisel adaba kalmış bu durumda insanların arkadaş sen güvenilmez birisin deyip sizi kanuna şikâyet etmesi bazı durumlarda mümkünse de faydasızdır… Üstelikte bu vasıflarla memleket idare etmek bile mümkünken nasıl referans kabul edilebilir ki güvenilir ve doğru olmak…

• Büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermek… Yazılı olmayan kuralların başında gelir ve kanımca çiğnenmesi ne kolay kuraldır. Etrafınıza bir bakın ne çok hadsiz ve saygısız insan göreceksiniz…

• Hoşgörülü ve alçakgönüllü olmak… Çok geyik bir kural dimi… 80 sonrası topluma direk dayatılan ve benimsetilen bir şeydir alçakgönüllüyü unutmak… Hoş zaten yapısal olarak hoşgörülü hiç olamadığımızı düşünüyorum asırlar boyu…

• Yaşlılara, çocuklara ve özürlülere yardım etmek… Tam ciddiye alacam bir gülme tutuyor… Etrafta kamera varsa, bundan bir nemalanma olacaksa acayip tutuyor bu tablo… Yaşlılara sarıl, çocuklarla kucaklaş ve bir engelliye yardım ederken fotoğraf çektir… Benimde senden/ sizden içim kalksın…

• Konuşurken nezaket kurallarına uymak… Nasıl yani başkasını dinlemek mi… Mesela koca insanlar bir toplantıda, birileri konuşurken kafasını telefona yapıştırıyorsa bu ayıp bir şey değil mi? Ya da bağırmamak lazım değil mi?

• İnsanları güler yüzle karşılamak, selamlamak ve gönül kazanmak… Hiç gerek yok hatta verdiğin selamı almayan dangalaklar var dimi aramızda…

• Otobüse ve metroya binerken, sinema ve tiyatroya girerken sıraya girmek… hehehe nasıl komik bir şey yazarken güldüm…

• Başkalarının fikir ve düşüncelerine saygı göstermek !!!!! Bu gece bunu yüz kere yazın elbet aklınızda kalır bir kelimesi…

“Yazısız kuralların öngördüğü davranışlar, toplumda dayanışmayı güçlendirir, millî birlik ve beraberliği pekiştirir.
Yazısız kurallara uymayanlara ceza verilmez Ancak bu kurallara uymayanlar toplum tarafından dışlama, ayıplama, istenmeyen kişi durumuna düşürülme gibi yollarla cezalandırılabilir.” Bu kısmı ben yazmadım öyle yazıyor bir tarifte…




Oysa ortama bir bakıyorum hiçte öyle filan değil…

Bir lideri bir kadınla yatıyor diye toplu olarak ayıpladık, başka bir sürü kusuru varken onu bununla indirdik yerinden ama bir başkasının hırsızlığına, arsızlığına bir halt yiyemedik… Hatta alkışlıyoruz. Oy üstüne oy yağdırıyoruz... Hani ayıplar, olmazlar...

Televizyonlarda birbirinden adapsız programlar sürüyor. Evlilik programları delikanlı ve namuslu toplumun gerçek yüzünü açık ediyor. Kendi porno yayınını yapan küçük kızlara tutucu parti yanlısı abiler yarışma kazandırıyor “hem de stil sahibi kadın seçiyorlar”

Bir yanımız örtünüyor gibi yaparken diğer yanımız grup seksle filan ilgileniyor…

Üstelikte aşırılıklar toplumun marjinal kesiminden çok tutucu kesiminden geliyor... Biz özgür kadınlar çok edepli kaldık örtülü ablaların yanında.

22.00 den sonra içki satmayı yasaklarken en çok uyuşturucu satılan ülkelerin başında geliyoruz… Torbacıların yeri belli polislerle arkadaşlık ediyorlar...

Haktan, hukuktan bahseden zenginlerimiz, olmaktan, Nirvana’ya varmaktan bahsedenlerimiz yanında nerdeyse bedava işçi çalıştırıp insan sömürüyor… Sonra gönüllü yardım derneklerinde yardım yapıp gönül ferahlatıyorlar.

Memleketin erkeği delikanlılıktan dem vururken karısı, kızı bir acayip giyiniyor… Ayarsızlık aldı başını gidiyor. Babalar kızlarının özel hayat koçu... Ya da ailelerini katlediyorlar arasını bulmak zor...
Beyefendi sandıklarımız kadın dövüyor… Karılarını, kocalarını 
aldatıyorlar ve bunu saklamak gereği duyulmuyor...

En küçüğümüzden en büyüğümüze kadar dedikodu yapıyoruz, yalan söylüyor, hak yiyoruz… Hırstan delirip insanlara saldırıyoruz. Yüzüne güldüklerimizin arkasını kazıyoruz… STK'lar, kurumlar, gönüllü kuruluşların içi iktidar savaşlarından çöplük gibi...

O halde;

YAZILI OLMAYAN KURAL… DEDİKODU YAPILMAZ… YİYORSA YÜZÜNE SÖYLERSİN…

YAZILI OLMAYAN KURAL… DOSTUM DEDİĞİNDE BUNUN BİR ANLAMI VARDIR O İNSANI SATMAZSIN

YAZILI OLMAYAN KURAL... YAPMIYORMUŞ GİBİ YAPARAK HER HALTI YİYEMEZSİN…

YAZI OLMAYAN KURAL… İNSANMIŞ GİBİ YAPILMAZ İNSAN OLUNUR, ADAMMIŞ GİBİ YAPILMAZ ADAM OLUNUR…

Aslında bu yazılı olmayan kurallar sosyal ya da özel ilişkilerin sağlam ve ayakta kalması, en basit tabiriyle iki taraflı faydanın devamlılığı adına yapılan, geliştirilen öncelikli hareketler bütünüdür.

AMA GÖRÜNEN ODUR Kİ ARTIK UYMAK DEMODE OLMAKTIR...



Devamı var...

22 Ocak 2016 Cuma

BİZ OLMAK


Ne çok kullanılan bir kelime… İlişkilerde, toplumda, topluluklarda… Kullanılması çok kolay olunması çok zor bir şey bu “biz” olma durumu…

Bir yazıda okumuştum “biz” olmak benliğin “hiçlik” durumundan sonra olabilir birşey diye… Modern dünyanın arz-talep ve doğruları karşısında ben “hiçlik” duygusunu erişebileceğimize çok inanmıyorum. Ya da şöyle diyeyim bizi aşar o durum…

Ben bir süredir kafamı kurcalayan “BİZ” olma durumu…
Bunun bazı olmazları var elbette öncelikle birey, kendi hak ve özgürlüklerini, diğeri/diğerlerininkine zarar vermeden ama kabaca insan hakları çerçevesinde yaşayabilmek durumunda olmalıdır. İki taraftan birinin bu hakları suistimali doğrultusunda olay “sen olmak” ya da “ben olmak” olarak adlandırılır.

“biz bir elmanın iki yarısıyız” çok klişe değil mi?

Elmanın iki ayrı yarısı varsa, bu elma artık bir bütün değildir. Yani sağ yarı ve sol yarı birleştiklerinde, elma tam bir elma olmaz, ama tam bir elmaya en yakın hale gelir. Taraflardan biri kendi çürük ya da ısırılmış parçalarını karşıdaki yarıyla yamamak istediğinde, karşısındakine haksızlık etmiş olur. Bu durumda söz konusu taraf, “biz” değil, “ben” olmaya çalışmaktadır. Oysa ideal “biz olmak” formatında, her iki taraf da kendi çürük, yaralı, ısırık taraflarının bilincinde olup, karşılarındaki kimsenin de formuna saygı duyarlar.

Fakat insanların bu tabiri yanlış kullanması, kimilerinde “biz olmak” kavramını şahıslarına yapılmış bir tür tecavüz gibi algılamaya, ya da tam tersi, karşı tarafa tecavüz etme hakları olduğunu sanmalarına yol açar.

Biz olabilmek, ancak her iki (ya da daha fazla) bireyin de bu olguyu sindirebilmesiyle mümkün olur. Elma dilimlerinden herhangi biri su koyuverdiğinde, bu bileşim gerçekleşemez…
Yani göründüğü ya da ifade edildiği kadar kolay olmayan bir oluşumdur biz olmak. Emek ister en başında, karşılıklı anlayış gerektirir. Olaylar karşısındaki duruşun bireysel/kişisel biçim dışında tutulabilmesi gerekir.

Fedakârlık, emek, özveri, paylaşım, güven, sadakati sever bu “BİZ”...

Biz kaynağını “Biz'e” taraf olanlardan alır, onlarla büyür, büyütülür. Biz kimliği için feda edilen, potada eritilen sen ve ben “biz’in” sonunu getirecek olandır.

Yani “Biz” olmanın yolu bireyselliği yok etmemektir…

Ama BİZ olmak çok güzel bir şeydir. Artmaktır. “Biz”, “sen” ve “ben”in toplamından büyüktür her zaman. Başka bir varlığı, alanı vardır. “Sen” ve “ben”i içine alır ama eritmez, onların üzerine inşaat yapar...

Eskiden sobalı evlerde vardı 'biz olmak'. Bu uzun ve soğuk kış günlerinde sobanın sıcaklığında buluşurdu ruhlarımız. Muhabbette bizdik, sofralarda bizdik, hep beraber televizyon izlerdik.

Şimdi banyosuna kadar bütün odalar sıcak. Odalar sıcak ama çoğu şey buz gibi artık. “Biz”den çok ben var evlerde... Kendi odanda, bilgisayarın, televizyonun, kitapların ve sen… Yalnız... Belki daha özgür… Ama daha yalnız…

Bu “biz” olmanın kendiliğinden gelişmesi en makbul olandır. Biri diğerini, diğeri de ötekini biz olmak adına itelemek isterse hiç bir yere varamayan eylemdir zira…

Hem karşılıklı bireyselliklere, bireysel ufacık dünyalarımıza saygılı; hem de bütünleştirip biraraya getirici bir “biz” olma halidir arzulanan. İki şey olabilir bu durumda; ya başarıp biz olup yuvarlanıp gitmek ya da inadım inat deyip hiç olmaya yuvarlanıp gitmek…

Biz olmak zordur vesselam…

Ama başarabilirseniz devamı mutlu olmak, huzurlu olmak şeklinde gelir.

Mesele maddelerin özünü bozmadan kaynaştırmaktır.
Çünkü bugün bu toplumun en çok buna ihtiyacı var… Özelinde ve genelinde…

Çürük tuğlalardan örülmüş bir duvarın mukavemetsizliği misali; eksik, tekdüze, taraflı, yeniliğe açık olmayan bir eğitim ile hayatın ortasına bırakılan insanlar; içi temelsiz, deneyimsiz, mantık yoksunu ideoloji söylemleri silsilesi ile doldurulmuş oluşumlar çökmeye mahkûmdur. Çökerken çevresine zarar vermiş ve verecek olması da cabasıdır.
Dolayısıyla eğer bu yaşamın herhangi bir yerinde elinize birileriyle “biz” olma fırsatı geçerse kaçırmayın derim…

Peki, “BİZ” kimiz…

Biz hayatı eğrilmeden, sapmadan, doğru bildiklerimizden şaşmadan, çıkar ilişkilerinden nefret ederek, kimseyi küçümsemeyerek, doğrunun en güçlü olduğunu bilerek yaşamaya çalışanlarız. Eleştirinin kıymetini biliriz. Zekânın lazerden keskin olduğunu da biliriz. Yola baş koymak için yaşarız. Dava adamı olmak nedir idrakindeyiz. Yanlış gördük mü dayanamayız biz. Zaman mekân yer dinlemeden yanlış yapanın suratına yanlışını söyleyeniz…

Biz hiç kimseyi küçümsemeyiz. Her insanın bir hikâyesi, bir hayat görüşü vardır. O yol yanlış da olsa o yolsa sapmadan, eğrilip bükülmeden gidenlere saygıyla bakanlarız biz. Kavgamız kendimizledir. Kendi aciziyetimiz ve bilgi fakirliğimizin farkında olduğumuz için rakibimiz, kavgalı olduğumuz aşmaya çalıştığımız hep kendimizizdir.

Biz olmak kolay değilse de güzel birşeydir…




20 Ocak 2016 Çarşamba

CİNSEL OBJE OLARAK KADIN

SAARTJİE (SARAH) BAARTMAN; bu ismi hiç duydunuz mu?



Kadına dair bir sürü yazı yazdım bu güne kadar… Etrafıma bakıyorum dünyada bin bir çeşit sorun var. Ama bir yandan da yine aynı ortamda inanılmaz bir başka dünya yaşanıyor. Çocukların öldüğü bu dünyada bütün derdi kıyafeti, vücudu olan çok insan var...

Ben çok tutucu bir insan değilim, kadın olarak da çok köşeleri olan bir kadın değilim ama mevcut sistem içerisinde kadına biçilen değer kadar “kadının kendine biçtiği değerden” şikayetçiyim…  

Size bir hikâye aktarmak istiyorum kıssadan hisse…

SAARTJİE (SARAH) BAARTMAN; 

Saartjie Baartman, 1789 yılında Güney Afrika'da Khoikhoi kabilesinde dünyaya gelmiştir. Ailesini kaybettikten sonra Cape Town'daki bir çiftlikte hizmetçi olarak çalışır. Genç bir kızken sömürgeci Hollandalıların ilgisini çeker ve Alexander Dunlop adındaki bir doktor asker tarafından çok para kazanacağı vaadiyle kandırılarak yada zorlanarak çok da net değil, 19 yaşındayken Avrupa'ya götürülür. 

Götürülme sebebi farklı bedensel görüntüsüdür. Saartjie Baartman hiçbir Avrupalıya benzememektedir. Ait olduğu kabilenin genetik özelliklerini taşıyan kadının 1.60 boyu, oldukça çıkıntılı büyük kalçası ve sarkmış devasa bir cinsel organı vardır. 

Önceleri İngiltere’de sonraları Fransa’da vücudu bir hayvan gibi sergilenir, satılır ve cinsel obje olarak kullanılır. İngiltere’de zenginlerin yaptığı toplantılarda vücudu sergilenir insanların bedenini ellemesine izin verilir. Bir kez bunu engellemek için çaba gösterilmiş olsa da muhtemelen kendini satan bu insanlardan korkan kadın mahkeme önünde ona bu işin zorla yaptırılmadığını ifade eder. 

Daha sonra Fransa’da sirkte vahşi hayvanlarla gösteri yapan bir adama satılır. Burada da sergilenir, kullanılır ve sonunda kaçınılmaz olarak fahişelik yapmaya başlar ve sadece 25 yaşları civarındayken alkolden ölür ya da bir biçimde intihar eder... Ancak bedenine yapılan istismar bununla da bitmez. Öldükten sonra da rahat vermezler. Bir başhekim vücudunun kalıbını çıkarır. Cinsel organını ve beynini bedeninden ayırıp ilaçlar. Saartjie'nin bedeni 1876 yılına kadar Paris’te Musee de l'homme'da sergilenir.


Mandela 90'lı yıllarda bedeninin Güney Afrika’ya teslim edilmesi için girişimde bulunur ama sonuç alınmaz. Daha sonra Diana Ferrus’un yazdığı şiirin Fransa’da duyulmasıyla bedeni, vatanına iade edilir. (1998)

Bu bir kötülük hikâyesidir… Burada kesinlikle bir “kurban kadın” vardır…

Ama bugün sıkıntı bir şeylere mecbur bırakılan bu kadınlar değil, kendine bunu yapan kadınlar… Nicki Minaj, Kim Kardesian, Jennifer Lopez, Beyonce bu ekolün en iyi satıcılarıdır....

Benim tam olarak sıkıntı duyduğum konu bu… Kadının kendini bile isteye gönüllü ve hatta böylesi doğru ve güzel zannederek cinsel obje haline getirmesi…

Hepimiz güzel olmayı seviyoruz, güzel görünmekten hoşlanıyoruz bu kadın ya da erkek içgüdüsel bir durum… Elbette söz buna değil…
Sarah’ın bir metaya dönüşmesine neden olan kalçaları bugün adeta bir moda… Popüler kültürün ikonları ameliyatlar olup kendilerine bu kadının defalarca satılmasına, tacize uğramasına neden olan büyüklükte kalçalar yaptırıyorlar… Onların da satıcıları var elbette… Medya, organizatörleri, menajerleri Sarah’ı satan kişilerin yerini almış durumda… Büyük paralar dönüyor ortada… Kalçan kadar zenginsin… Şöyle sırtını dönmüş, daracık bir kıyafetle poz veremiyorsan ünlü değilsin… Amerika, Avrupa, Türkiye hiç fark etmiyor… Kadınlar bundan evvel ki giyimle ilgili yazımda bana kızıp “bu bizim özgürlüğümüz istediğimiz gibi giyiniriz” diye tepki gösterdiler bana…

Oysa ben "bu sizin özgürlüğünüz değil tutsaklığınız diyorum…


Bazen boş zamanlarımda facebook ya da benzer fotoğraf yüklenen siteleri geziyorum… Gördüğüm ünlü model, oyuncu ya da bu kulvarın dışında olup gerçekten de fahişelik yapan kadınlara ait fotoğraflar tamamen konum dışı…

Ben aslında çoluğu çocuğu olan ve hatta kocası olan bazı kadınların fotoğraflarında dumur olup kalıyorum… Arkadaş yahu diyorum sen sosyal ortam içinde yeri olan bir insansın, bir okulda velisin… Bir yemekte, bir adamın eşisin… Parkta oynayan çocuğun annesisin, içindeki “cinsel objeye” bir dur desen… Elbette şeklen özgürüz ama bazı şekillerin bizi çok basit ve ucuz gösterdiğini de kabul etmek lazım…

Çok şık sarı saçlı muhteşem görünen kadınlar tanıdığım gibi saçlarından duvara vurasım gelen ve adeta bir pavyonda sahne alıyormuş frapanlıkta görünen “aile kadınları” var… Benim sığ kafam bu ayrımın yapılamamasını algılamıyor. Kendini bilen kadın o şekilde görünmez… Yani iki karış topuklu diz üstü çizme ve mini etek maalesef mesleği belli bir kostümdür… Bir kadın bazı görüntülerin ucuzluk olduğunu görmüyorsa bir tuhaflık vardır illaki… Kendini bilen kadın resmi bir toplantıya uygun olmayan bir kostümle gelip vücudunu sergilemez… gece kulübüne gider gibi giyinilip yemeğe çıkılmaz… Bu özgürlük ya da güzellik değil kendi vücudunu cinsel obje haline getirmektir ve bunun nedeni üzerine “psikoloji” benden daha net açıklama yapabilir sanıyorum…

Ayrıca yanlış anlaşılmasın mesela asla saç rengi değildir zihniyettir… Özenilen “kadının” gerçekten tuhaflığıdır… Marylin Monroe muhteşem bir sarışındır… Ama o bile cinsel obje olarak görülmekten duyduğu azaptan ölmüştür… Kim Kardesian ve ailesindeki acınası kadınların hepsi de esmerdir… Yani mesele sarı saç sanılmasın lütfen ama siyah saçlı bir ırkın inatla sarı saçlı kadınlarının bir kısmı gerçekten de “olmuş mu şimdi abla”dır...  Aşağıdaki fotoğrafa özenip bu anne gibi anneye olmaya çalışan tüm "ablaları" kutluyorum... Bir annenin yaşamdaki duruşu bu mudur? Oysa diretilen bu kadına benzeyen kadınlar yaratmaktır.... Bu size abartılı gelebilir fotoğrafta ama gerçek yaşamda bazen düşülen haller bundan ehven değildir...


Ben diyorum ki…

İskenderiyeli Hypatia bilim kadını olmasından mütevellit türlü işkencelere maruz bırakılmış ve katledilmişti. Baartman'de fiziksel görüntüsü nedeniyle türlü işkencelere maruz kalmış ve satılmış, intihara sürüklendiği sefil bir hayat yaşamıştı… Buna bir sürü örnek var yaşam içinde, tarihte… Birçok kadın bizim bugün sahip olduğumuz olanaklara sahip olmamız için yaşamlarını verdiler. Bize bu “özgürlüğü” onların tutsaklıkları sağladı…


Ve biz çağdaş kadınlar bugün bunu bile isteye kendimize yapıyoruz… 

Kendimizi pazarda bir mal gibi sergiliyoruz… Zarif ve şık değiliz “kadının cinsel obje” olarak görülmesine hizmet ediyoruz saygıdeğer bir kısmımız… kadının cinsel obje olmasına en çok kadın destek oluyor bir anlamda... Mükemmel vücutlar ve aptal beyinler pazarlanıyor...


Erkeği suçlamak çok kolay ama bazen aynadaki aksimize bakmakta da fayda var…

Benim meme görmekten, kalça görmekten içim şişti… Son dönem TV dizilerinde üst kısmı çıplak, adaleli adam görmekten de şiştim… Satılan hayalin çok alıcısı var dostlar… Ama gerçek azcık farklı…


Çok güzel genç kadınlar görüyorum sokaklarda harika görünüyorlar ama kimse fark etmiyor… Çünkü az olsalar da su gibi durular… Güzellik böyle bir şeydir. Oysa şimdi dayatılan sıfır beden güzellik tam olarak bir suç... Ha Sarah Baartman'ın bedenine yapılan saldırı ha sizin bedeninizin zorlandığı standartlar... Benim açımdan hiçbir farkı yok...




Demem o ki; 

Elinin çocuğuyla seks yıldızı gibi dolaşmak abestir… Yani herkes İvana Sert değil neticede… Kendisi de iyi bir örnek değil neticesinde… Ama gördüğüm odur ki olmamamızı istedikleri kadın hedefi odur…

Ve bu hedefe koşan kadın kendi kafasına sıkmaktadır…


Ben bu yazdıklarını illa da deyim içinde kullanırım aga diyen olacaksa, bi'zahmet “AKIL VAR İZAN VAR”ı kullansın… Çok uygun düşüyor gibi görüntülere…

Demem o ki güzel olmak güzel birşeydir... Cinsel obje haline dönüşmek başka birşeydir... Ben şu aşağıdaki fotoğrafa her baktığımda çok güzel bir kadın görüyorum... Objeleşmemiş... Güzel kalmış... Seçim sizin...

18 Ocak 2016 Pazartesi

REKLAM KİME YAPILIR?



Hava çok fena… Öyle böyle değil. Yağmur, gök gürültüsü… Tepesi sağlam içi sıcak evi olanlara tam ev havası, sokakta kalana kenar mahallelerde, derme çatma evlerde yaşayanlara tam sıkıntı… Bir yanım sevse bu havaları diğer yanım hiç hoşlanmıyor o nedenle…
Ama açıkçası evde yapılacak çok şey oluyor… Film izle, müzik dinle yazı yaz…

Birde en sevdiğim internette “criminal” dosyaları izlemek… Saatlerce polisiye izleyebilirim. İlginçtir insanın suç işleme kapasitesi… İncelemeye değer bir konudur. Hepimiz “insan” iken bazıların bu yaşamda bazı sınırları toptan kaldırmış olması sınırları sorgulatır insana… Benim için yargısal anlamda suç işlemeyi göze almak inanılmaz bir geçiştir ama benimde zaman zaman bazı insanlara bakıp sümsüğümü burnunun üzerine indirme isteği duyduğum oluyor elbette… Ama tutuyor insanı bir şey hep… El tutulunca dil söylüyor demek bazen… Can Bonomo’nun şarkılarını çoğu kişi bilmez yani sorsam Erovizyona katılan çocuk değil mi? der birçok kişi ama ilginç çocuktur… Şarkıları da ilginçtir… Bir şarkısı vardır mesela… “Kurakta bir öfke yetişdirdim ama mevsimi değildi” der…
Hiç çalışmadan girdiğim açık öğretim sınavlarından en yüksek notu yine Psikolojiden almışım… Sağ olun beni siz yarattınız smile ifade simgesi Daha başlığa gelemedim mesela…

Reklam kime yapılır?

Malum facebookta sayfa açıp reklam yapmak acaip moda yapan yapana...

Bugün birkaç ayrı şey için çalıştım ve yarın yoğun bir gün beni bekliyor…

Önce iş mailler, revizeler… Sonra STK’nın işleri… İş sebebiyle herhalde bugün bütün gün şu internet ortamında firma ve kuruluşların, mekânların sayfalarına baktım…

Birçok işletme ve mekânın sayfasına dâhilim ve kendi yürüttüklerimde var… İşletme sahipleri takipçi sayısının yüksekliğinin ulaşılırlık olduğu kanaatindeler. Bu ince bir denge işletmeler bazında birkaç şey söyleyebilirim. Eğer bir yeme içme mekânının facebook sayfası iseniz güncellenen değişik kapaklar, birebir bağlantı kurduğunuz spotlar, mekân içinden çekilmiş aşırıya kaçmayan fotoğraflar ilgiyi çekiyor… Ama aynı haberin tekrarı sayfa takipçisini yoruyor… Mesela ben bu konuyu bir türlü yönettiğim sayfaların sahiplerine aktaramıyorum… Ben paylaşım yaptıktan sonra onlarda aynı şeyi paylaşıyorlar ve mükerrer paylaşım oluyor sadece… Ve bakanı sıkıyor “bunu paylaşmıştı ya” diyor çünkü söz konusu sayfa ise zaten sayfa ismiyle paylaşım yapılıyor… Ve bu sayfalarda öyle kişiler ekli oluyor ki bazen patlamaya hazır bomba… Sayfa yöneticisinin bir anlık boşluğunda sizin emeğinizi mahvedecek bir yazı, fotoğraf altı yorum her an gelebilme riski taşıyorsunuz… Uyanık olmak ve sayfaya kimlerin yönetici olduğunu bilmek lazım… Ama bu sayfa yöneticiliği adeta bir statü gibi algılanıyor maalesef… İş yerleri için sayfa yaparken mutlaka onların hesaplarından açıp önce onları yönetici sonra kendimi onların atadığı kendimi yönetici yapıyorum ve aslında onları herhangi bir anlaşmazlık durumuna karşı koruyorum… Buna dikkat etmenizi önemle öneriyorum… Bir şeyi daha önemle öneriyorum konuya çok ilgisiz insanların sayfada varlığı genelde bir fayda getirmiyor…

Gelelim şu STK sayfalarına; aktivitelerin düzenli girilmesi ve kulüp ya da dernek içi yazışmalar için olanlar dışındaki sayfalarda mümkün olduğu kadar çok yapılanma dışı dost ve arkadaşlarla sayfa zenginleştirilmeli, çok yere ulaşılmalıdır. Hele de bu benim de dâhil olduğum Lions gibi çok gelişmiş ve farklı kulüplerden oluşan bir federasyon ise tanıtım kesinlikle harici âlemi temel almalı yapılan aktiviteler körler sağırlar birbirini ağırlardan öteye geçerek, hem çalışmaları ulaştırabileceğimiz, hem de artı destekler bulabileceğimiz kanallara yöneltilmelidir. Unutmamak gerekir ki Lions kulüp üyesi olmayan birisi için akılda kalıcı olan sadece “LIONS” kelimesi olacak… Konuyla çok yakından ilgili birisi değilse kulübün adını aklına bile tutmayabilecektir. Hangi kulübün hangi aktiviteyi yaptığını ulaşmak istediğimiz halk bilmelidir… Bunun yolu sosyal medya ya da görsel medyada doğru yer bulmak… Aktüalitenin değil haber merkezinin konusu olmaktır. Âcizane mesleki öneri olarak ifade ediyorum bunu…

Bir diğer ilgi alanım olan Tango içinde yıllardır gözlemlediğim bir şey söylemem gerekiyor… Çok sayıda Tango Okulu ve kurs sayfasına üyeyim ben… Ve her yeni açılan sayfa bundan dolayı beni üye yapıyor… Oysa ben zaten şu an aktif durumda olmayan bir müşteriyim… Evet, benim bilmem de gerekiyor ama ben yeni bir pazar değilim… Tango gecelerinin haberleri ya da okulların reklamları hep bize yapılıyor oysa geniş kitlelere ulaşmadığı sürece bizler için zaten bilinenin tekrarından öteye geçmiyor… Spesifik oluşumları kastetmiyorum burada elbette bir tango festivalinin muhatabı biziz ama çalışan başlangıç sınıfı haberinin ulaşması gereken adres biz değiliz… Çoğu sayfanın okul sahipleri ya da asistanları tarafından kurulup yönetildiğini bildiğim için bu profesyonel olmayan yaklaşımı anlamak zor olmuyor… Ben yıllardır Tango ortamı içindeyim inanılmaz isimler gelir bu ülkeye basında hala tango diye konuşulan “AŞKIN VE TUTKUNUN DANSI TANGO” klişesidir yani demek ki Tango ortamı reklamdan sınıfta kalmış durumda… Mesleğim bu olmasına rağmen daha hiçbir Tango Okulu arkadaşım arkadaş ya biz burada bir şey yapıyoruz arada da bir fotoğraflarımızı çeksin diye gazeteci çağırıyoruz hiç doğru dürüst haber olamıyoruz nedendir demedi… 

Sorulmadan cevap verilmiyor tabii

Reklam kime yapılır… Bugün harika bir mekânın çok yetersiz kendini ifade etmekten uzak sayfasına bakınca aklıma bu soru geldi…

Galiba bu ülkenin en ciddi sorunu bu… Profesyonel insanlarla çalışmıyoruz… Bazen ben bu fotoğrafı çekemem bunu bilen biri çekmeli dediğimde ya sen güzel çekiyorsun çekiver diyorlar ya… Bu da onun gibi bir şey ben nasıl o fotoğrafı çekmemem gerektiğini biliyorsam herkes de her şeyi yapamayacağını bir anlasa…

iş dolu, sevgi dolu bir hafta diliyorum herkese…




11 Ocak 2016 Pazartesi

CEMAL SÜREYA SOKAĞI...


9 Ocak geçti biliyorum…

Her yıl enflasyon oluyor 9 Ocak’ta kaynıyor gidiyor güzelim Cemal Süreya… Geliyor ve geçiyor bloglardan, profillerden…

Ama benden geçmiyor Cemal Süreya… Asaf gibi, Orhan Veli gibi…
Değil mi ki “Hayat Kısa… Kuşlar Uçuyor…” demiş…

Bunu okuduğum ilk gün benim hayatıma girdi ve hiç gitmiyor… Sevmek değil benim ki… İnanmak…


Bu gece dışarda yağmur var… 
Aklıma düştü yine Süreya…

11 Ocak 1990… 6 aylık hamileydim… Ev açma telaşındaydım, içimde koca bir mutluluk vardı ve dışımda çok ciddi sorunlar… Ufacık odada kitaplarım, ben, aşkla büyüttüğüm bebeğim ve Ezginin Günlüğü kasetlerim vardı… Şimdi ki gibi haberleri anı anına, günü gününe alamıyorduk… Belki de yaşadıklarım yüzünden atlamıştım bilmiyorum, ama duymamıştım.  
11 Ocak'tı, çok sevdiğim bir arkadaşım aradı biliyor musun Cemal Süreya ölmüş dedi… Çok canım yandı…

81’de Asaf öldüğünde lisedeydim… Okumuştum ama çok şuurlu değildi beraberliğim… Gerçekten Asaf’ı keşfettiğimde 84 filandı… Orhan Veli benim için hep sarı fotoğraflar ve geçmişte bir şairdi… Turgut Uyar’ı 85’de kaybettiğimizde nasıl üzüldüysem, 86’da Edip Cansever için nasıl üzüldüysem o günde Cemal Süreya için yandı canım…
99’da Can baba, 2002’de Ece Ayhan, 2005’de de Atilla İlhan gidince çok güzel yer oldu gittikleri yer… 2013’te boşuna gitmedi yanlarına Ahmet Erhan…

şairi şiiriyle anmalı insan…

Neticede HAYAT KISA….


ADAM
………..
Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda
Çünkü biraz evvel yağmur yağmıştı
Adam bulut gibiydi, hatırladı
Adamın ayaklarının altında
Yıldızların yıldız olduğu vardı
Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı.



BENİ ÖP SONRA DOĞUR BENİ
Şimdi
utançtır tanelenen
sarışın çocukların başaklarında.
……………
Kan görüyorum taş görüyorum
bütün heykeller arasında
karabasan ılık acemi
- uykusuzluğun sütlü inciri -
kovanlara sızmıyor.
Annem çok küçükken öldü
beni öp, sonra doğur beni.




KIRMIZI BİR KUŞTUR SOLUĞUM
Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların
Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lâzım.


AŞK
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı,
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun oturmuştu
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
……………..


 

KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİM SENİ
(bu dizeyle son bulan 20 şiirden bir kaçının son iki dizesi )
Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
……..
Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…….
İyi anlarında sesin kalınlaşıyor
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni
…..
Baktım yeri toparlıyor ayak izlerin
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni
…….
Eşiklere oturmuş bir dolu insan
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
Fazıl Hüsnü diyor ki, ne diyor Fazıl Hüsnü?...
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
……

Ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…….
Uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
İkinci bir parıltı var senin bakışlarında
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
"Kehanet" adlı kısacık bir şiir buldum
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
Yürütüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
….
İki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
Uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
Bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
An ki fıskiyesi sonsuzluğun
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
…..
Seni o kadar yakından görünce,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni
….

 

MUT ( SUZ )
Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?


SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.
Yıkadılar, aldılar, götürdüler.
Babamdan ummazdım bunu kör oldum.

FOTOĞRAF
Durakta üç kişi
Adam kadın ve çocuk
Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş
Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel
Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel



CIGARAYI ATTIM DENİZE
Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen
Bir bulut geçiyorsa onu görürdük
Bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu
Bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu
Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına
Bir cigara atmışsak denize
Sabaha kadar yandı durdu