Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

28 Ağustos 2014 Perşembe

ŞANSSIZ ŞEYLER


Şans bir ihtimalse, şans ihtimali sonsuzdur… Sakin olup beklemek lazım…


Şans; tüm matematiksel ve statiksel olasılıkların elde edilen sonuçla yıkılmasıdır.
Şans; hazırlık ile fırsatın evliliği, umut ile belirsizliğin boşandığı noktadır.
Ve şans;  bir ihtimal değildir… Bir trafik kazasından ölme yüzdesi şans değil ihtimaldir…
Talih/baht, fırsat, olasılık/ihtimal, tesadüf, imkân/ olanak…  Hepsi farklıdır…şans ise sadece “şans”tır.
Şans;  Kahrolası hayatta, zevk aldığımız, tüm unsurların üzerinde net bir şekilde belirginleşen, adını söyleten; ya sürekli olarak yanı başınızda bir iyilik meleği gibi duran, yardımcı olandır… Ya da istisnasız her heyecanlandığınız, yapmak istediğiniz şeyde yanınızda hiç bir zaman olmayan, umutlarınızı bir bir kıran, küfürler ettiren; buna rağmen umudumuzu hiçbir zaman kesmeyip,  yanımızda bulunmasını dilediğimiz zibididir.
Şans; aşk gibi zibidi bir şeydir yani…
Tavlada 1 ya da 6 gelme olasılığı eşittir. aynı zamanda çift gelme olasılığı da 1/6 dır. Ne atarsan at olasılık dâhilinde ama istenen zamanda istediğin zarları atıyorsan ve bunu sürekli yapıyorsan tavlada şanslısındır. Mesele hayatta bu zarları atabilmektir…
Bahtsız bedevi bazen çölde iktidarsız kutup ayısıyla karşılaşır, neden olmasın… Bu şans değil midir?
Ve her zaman kırmızı kablo bombayı durdurmaz… Bu şans değil midir?
Şans bazen şansızlıktır… Seni tanımak şanstır… Seni tanımak ne şanssız birşeydir…
Ve bazen kapıyı çalması yetmez, sizin de kapıyı açacak durumda olmanız gerekir.

Hâlbuki şanslı olmak da şanssız olmak da imtihanın sadece birer ara yüzüdür.
"kahrın da hoş lütfun da hoş" diyebileni arıyor olabilir mi, acaba şansın kuşları?
Acının içinde bir lezzet, lezzetin içinde bir acı saklı. Dikkatle bakmak kâfi.

Hesaplanabilir bir dünya eğlenceli değildir, sonunu bildiğiniz bir romanı okumak gibidir. Hesapsızca yaşamalı, gönder gelsin. Hesapsızca yaşamak lafı elbet bir tevriye, diğer insanların hayatını ilhak etmeden.  Zira baktığımda en mutlu insanlar yaşama en kayıtsız olanlar, kaydı yok, kuydu yok, dahli yok, harici yok. Hesaplanabilir bir yaşamın peşinde değiller, o gün kazandığını o gün yiyor, yarın ne olurun hesabı yok. Bu kişilerin "hay şansıma yapayım" ya da "kısmetmiş ne yapalım?" gibi lafları yoktur. Onun ikisi yerine çok daha sağlam şu lafı derler "siktir et!"

Hamiş: Dünya 'şans eseri' döner… Yanlış hesap ise Bağdat’tan döner…

Beterinden korusun tanrım hepimizi… 

ZAR TUTUYORSUN EY HAYAT !


26 Ağustos 2014 Salı

KIZ TAVLASI

Kanatları parça parça bu ağustos geceleri
Yıldızlar kaynarken
Şangır Şungur ayaklarımın dibine dökülen
Sen…
Bu romantik Atilla İlhan girişinin ardından, biter mi bu ağustos diyeceğim…

Bir sürü sebebim var bir kere biten her ay teskereye yaklaştık demek, ikincisi hava çok sıcak, üçüncüsü bu sıcakta gidip dışarlarda oturuyoruz, tavla filan oynuyoruz arkadaşlarım ve kızları kötü yeniliyorlar… Geçen gece ki ağır hezimetten sonra bu gece 5-2 / 5-1 / 5-0 sonucu alır öper başıma koyarım, bilen bilir rakibimin elinden uçanla kaçan kurtulur… Artık onun aşkta kazanma zamanı geldi tabii...

Ki bu gece Fenerbahçe bile maç aldığına göre, inşallah canım diyeceğiz artık…

Bugün tavla oynarken hem kazandım hem de sağa sola sardım… Zaten tahminim o ki bugünlerde ters yerde birisi ters yerime denk gelecek benim. Ağustos onda patlayacak…
Dışarlarda otururken yan masaları ister istemez duyarım ben. Aynı anda birkaç şeye dağılan ya da konsantre olabilen yapımdan dolayı el işte, göz oynaşta bir durumum olur hep… Bu halka açık toplu yerlerde benim ciddi bir sıkıntım oluyor… Benim oturanlar bilirler eğer yan masaya bir çift geldi ise muhtemelen bir süre sonra o konuşmayı ister istemez duymaya birinden birine sarmaya başlıyorum…

İlk tespitim şu ki birçoğumuz samimi ve gerçek değiliz… Karşısında oturan insanla gerçek lisanıyla konuşan çok az insana denk geliyorum. Kızlar(ya da) kadınlar da bir tuhaf haller, sebepsiz gülmeler… dışardan bakınca sakillikten ölen oturuşlar içindeler… Erkekler de desen,  bir tuhaf pozlar, tavırlar… Yüksek sesle konuşmalar. Bir ilişkinin hangi boyutta olduğu öyle net belli oluyor ki…

1)    Abi konuya çalışıyor abla kasıyor boyutu…
2)   Abi konuyu tamamlamış yan çizmeye doğru gidiyor abla ilk günlerde ki ilgiyi tekrar üzerine toplamak için didiniyor boyutu (verdin bitti ablacım çok kasma sen )…
3)   Uzun zamandır birlikteyiz, valla bizde bilmiyoruz… Çok tartışıyoruz ama daha iyisini bulup öyle bırakayım boyutu…
4)   Ulan,  ilerdeki masadaki hatun iyiymiş, bırakamadık evlendik bu hatunla… İki gece gezdirirsem Cuma dırdır etmeden fıydırırım evden, göz sürekli dışarda adeta abla masada değil boyutu…
En ender rastladığım boyut ise birlikte gelip, keyifle sohbet ederek birbirine gülerek bakarak, etraf, cep telefonu ve didişmekle ilgilenmeyip birbirinin varlığından hoşnut çift boyutu…

Tavla diyordum değil mi?

Bu gece gezmelerinde genelde tavla oynayabileceğimiz yerlere gittiğimizden ses, müzik makul olduğundan duyduğum bu konuşmaların çok ciddi bir kısmında ise “erkek” insanlar yanlarındaki “kadın” insana “akıl” veriyor oluyor…  Her biri dahi, uzman, bilirkişi olan bu erkekler hemen her konuda sahip oldukları derin bilgilerle illa ki, mutlaka ve tüm ciddiyetleriyle, o çok bilmez kadına “bak senin hatan şu…” diye başlayarak,  her konuda ahkâm kesiyorlar…
Bir arkadaşınızla ilişkinizin nasıl olması gerektiği, anne baba ve kardeşlerinize nasıl davranmanız gerektiği, patronunuza olan tavrınızın “ben olsam”la başlayan eleştirisi, paranızı nasıl yanlış harcadığınız, beğendiğiniz sanatçının ne kadar boş olduğu, sevdiğiniz şarkının değilde “bak işte bu parçanın”  ne kadar güzel olduğu hep onların uzmanlık konusu…

Ehliyetimi aldıktan sonra yaşamımda ki erkeklerin “ya sen bisiklet bile” kullanamazsınları nedeniyle yıllarca yaşamda en keyif aldığım şeyi yapmamam bundan… ( oysa ben çok da güzel bisiklet kullanırım) direksiyonum da hiç fena değil doğrusu… En azından benimle yola çıkıp gezenler, uzun yol arkadaşlarım bundan gayet memnunlar.

Genel olarak erkeklerden gelen eleştirilere olan tepkim bundan… O her şeyi sizden iyi bilen ve yaşamı yalamış yutmuş hallerine olan tahammülsüzlüğümden… çünkü biliyorum ki bir çoğu hem beceriksiz hem yeteneksiz...
Ben çok okumadığı kitabı tartışan erkek insan gördüm… Ayağını topa sürmeden bu gece fener penaltıyı atınca “budur” diye bağıran adama baktığım gibi baktım onlara da… Nedir?

Bu gece tavla oynarken şunu düşündüm…

Bazen tavla oynarken erkeklerin, özellikle tavlada yenilmek konusunda ki tahammülsüzlüklerini gördüğümde “ya tavla bu” yarısı akılsa, dikkatse yarısı da şans diyesim geliyor. Elbet kazandıklarında ki havaları da ayrıca gülümsetiyor…
Oysa aynı araba kullanmak gibi tavla da benim için çok özel, çok sevdiğim,  harika zaman geçirdiğim bir şey… Tüm hayatım boyunca sadece bir tek erkek tavlayı oynayıp bitirdikten sonra benden çok daha iyi oynamasına rağmen bana müdahale etmeyip… Şimdi konuşarak bir kez daha oynayalım mı dedi... O gün bugün daha iyi tavla oynuyorum (geçen geceyi saymazsak) O da bir tek orada öyle davrandı o başka...geri kalan her şeyi benden iyi biliyordu sağolsun, ya da daha sonrasında "tavla"nmıştım..ukalalık yapmasında sorun yoktu ...

Tavla sembol elbette… Ancak neden erkekler her şeyi kadınlara öğretmeye çalışıyor bir bilen var mı? Elbet felsefe ve psikolojide makul bir sürü açıklama var da… Doğurup büyüttüğümüz erkek evlatların bile yaptığı bu eylemin gerçek sebebi ne?


Bunca yıllık Emine’yim ne senden iyi ses düzeni kurarım dedim, ne senden iyi araba kullanırım dedim, ne senden iyi bilgisayardan anlarım dedim, ne senden iyi telefon tamir ederim dedim… Ama hepsi her şeyi benden iyi yapacaklarını iddia edip durdular. Birçok şeyi onlardan iyi yapmama rağmen…

Hamiş; bu ağustos çok sıcak, çok ego ve çok kibir vardı havada… Bir de çok can sıktı, can yaktı.. Eylül’e inşallah… Okul, serinlik, yağmur özlemi, temizlik, arınma, huzur, ev, yenilik, büyümek, yeniden doğuş anlatan ayda inşallah…

Hayat boyu ağustoslardan sonra gelen eylüllere bayıldım ben;

Tüm ağustoslarda çok ayılıp, bayıldığımdan, üzüldüğümden olsa gerek... Eylül’e 5 gün kala kendisine şimdiden selam edesim geldi...


25 Ağustos 2014 Pazartesi

NİRVANA...

“Hayat sen ne kadar komedisin! Yaparsın, yapmıyorum dersin inanır; yapmazsın, yapmıyorum dersin inanmaz”


Başlıklı iletinin çağrıştırdıkları üzerine birkaç laf…
İstanbul’dan çok da tanımadığım ortak sosyal aktivitemizden dolayı kendisini bildiğim bir arkadaşın yazdığı bir ileti… Kendisiyle ilgili hiçbir kişisel bağım ve yaşamına dair bir müdahalem olmaksızın bunun bana çağrıştırdıklarına dair birkaç şey yazacağım sanırım…
Erkekler ve kadınlara dair yazılacak şeylerin sonu, ucu bucağı yok... Bir erkek olmadığım için hiçbir zaman o sistemi tam anlamam kenarlarını tam görmem mümkün olamayacak. Ancak bir baba, bir erkek kardeş, bir koca, yıllar süren bir sevgili, erkek arkadaşlar, ümitsiz vakalar ve en önemlisi kendi büyüttüğüm bir erkek evlat gördüm…
İlişki içerisinde aldatmak her ne kadar “insani” bir durum olsa da; biz kadınlar bunun erkeğe ait bir durum olduğunu söylemeyi severiz. Hoş genel yüzde de eminim kadının birlikte olduğu erkeği aldatma oranı erkeğinkinden düşüktür. İstatistiklere çok inanmasam da…
Erkeğin aldatma sebeplerini incelemek, değerlendirmek haddime değil... Eminim her insanın bunun için geçerli ya da arkasına sığındığı sebepleri vardır… Belki cinsellik, belki tatminsizlik, belki aradığını bulamamak, belki dahası… Ancak benim derdim şu aldatma durumuyla değil… Aldatan erkeğin düştüğü yüzsüzlük noktasıyla alakalı…
İşin cılkı çıkmadan önce “babamgiller” zamanında sanki bu işler daha raconuyla yapılıyormuş gibi geliyor bana… Evlerde aldatılmak bir dram iken… Oysa şimdi gördüğüm o ki her iki tarafta son derece gevşek ve yılışık davranıyor olduğu…
Kadınların dünyasında yıllar geçince, gençlik bitince, umut tükenince ama bir türlü de vazgeçemeyince çok değişik bir algısı oluyor bu erkeğin. Yormuyor, üzmüyor o zaman.
Şöyle demişti görüp geçirmiş bir teyze,
"at benim çayır elin; otlar otlar gelir"
Ama hala gençseniz ve eşiniz, sevgiliniz sizi aldatıyorsa ve siz bunu bazen bilerek bazen bilip bilmeyerek kabule diyorsanız en büyük kötülüğü kendi yaşamınıza yapıyor olabilirsiniz…
Aldatan erkek;
“aldat” boyunun ikinci kuşağının erkeklerine verilen addır. Onlar ataları gibi at binip silah kuşanmazlar. Olayın avrat kısmıyla kafayı bozmuşlardır. Yaptıkları seferler, iki göğüs ya da bacak arasına doğru olup, fetihleri ile maalesef bir yere varamazlar.
Bu tip adamlarla ilgili çocukken annen kötü mü davrandı sana klişelerine girmemek lazım elbette, ancak bu tatminsizlik elbette bir alt doyumsuzluğun sonucudur.
Aldatan erkeğin alt modeli ve üst modeli vardır kanımca; alt model yakalanma durumunda evlerden ırak... Kendi hataları nedeniyle eşlerini ya da sevgililerini kaybedince hepten sapıtırlar… Salya sümük olurlar… Daha da saçmalarlar…  
Bir de üst modeli var bu erkeklerin aldattığı ortaya çıktıktan sonra bile "hadi bakalım temizle bu boku da hayallerimiz yalan olmasın, devam edelim" , "aşkta gurur olmaz, seven her şeyi yapar" diyen aptal âşık sevgiliye "utanıyorum, yapamam" diyerek bir darbe daha vuran erkektir.
Apışır kalırsınız, ulan şimdi aldatmaya vesile olan ben miyim bile dersiniz, "öteki kadın şimdi hangimiziz?" çelişkisi boğar... Ama öldürmez…  Maksimum birkaç hafta düşünürsünüz aldatılan ben miyim, uzaktaki diğer kızcağız mı diye. İşin ilginç tarafı bu düşünceyle o hatunu da sevip düşünürken bulursunuz kendinizi...
Ne yaman çelişkidir “Erkeğin Nirvana’sının” kadını düşürdüğü durumlar…
Aldatan erkek durumları kanımca trajik ve komiktir;
Mesela korkuya kapıldığında iki ölçü aldatan erkek mertebesine erişir ki bu da 2. Kadını da aldatmasıyla mümkün olur...
"aldatmayan erkek yok ki " gibi abuk sabuk şekilde kendini savunmaya başlar mesela…
Enselenmediği sürece, birden fazla insanı eş zamanlı mutlu edebilen erkektir, aldatan erkek. (acı ama gerçek)
Mutlu edemediği sadece bir kişi vardır, o da bizatihi kendisidir!
Bir erkek, dilediği kadar "mutluyum/mutluyuz" desin, şayet aldatıyorsa, kesinlikle yalan söylüyordur. Ne kadar aksini iddia etse de -doyumsuz değil- mutsuzdur o erkek.
Bu vesileyle "mutsuzsan ayrıl kardeşim, ne diye aldatıyorsun?" diyenlerin de gıdılarından öperim.
Aldatan tüm erkekler kapı dışarı edilseydi şayet, -değil kafalarını sokacak bir yer bulmak- emin olun köprü/viyadük altlarına bile sığmazlardı. (rabbim bizi affetsin, âmin)
Çift taraflı aldatılmayı kabul eden suç ortakları içinde bir gün yazarım… Çünkü evde çok kocamı bekledim epey tecrübem var aldatılmak konusunda 
Hamiş:
“Nedensiz aldatan erkek sorunludur, nedenli aldatan erkek de sorunludur.
Aralarındaki fark birinci erkek sorunun kendisidir, ikinci erkek ise bir soruna sahiptir.
a- bu şekilde bir ayrım yapılması aldatmayı meşru bir hale getirmez.
b- bu şekilde bir ayrım yapılması aldatmayı meşru bir hale getirebilir. 
Ama bir gerçek var ki yadsınamaz aldatan erkek; bir çiçekçinin gözünden: müşteridir…

Ve unutmamak lazımdır ki;
Açken aldatmışsa aldatmış sayılmayan erkektir. Çünkü açken "o" o değildir. 




24 Ağustos 2014 Pazar

TÜY


Gerginlik ve üzüntü sonrası sinirlerin boşalması ile hissedilen, "garip" olarak tarif edilen, sanki fren balatalarının boşalmasıyla uçuruma doğru gittiğinizi fark edip de yapacak bir şey olmadığı için hissedilen kabullenmişlikle karışık bir şey bahsettiğim… 
Yüklerinizden, ayak bağlarınızdan kurtulduğunuz anda hissettiğiniz duygu. Tüy gibi hissetmek… Ya da "karanlık bir odada bir güneş ışınının içinde uçuşan toz zerreleri" gibi olmak…
Ve ancak… Ağırlık ölçü birimidir kimi zaman. Ya da daha doğrusu; belki… Hafiflik ölçü birimidir. Gerek fiziksel gerekse manevi hafifliğe refere eden.
Az önce tartıda 00 kilo ibaresini görünce hissettiğim durum. Kendimi tüy kadar hafif sandım, bir ara yok olmanın eşiğindeyim galiba diye düşündüm ama meğer tartı bozukmuş…
Meğer sorun bende değilmiş, “beni kendi değerleriyle tartan tartı bozukmuş”
Yoksa tüy gibi değil taş gibi ağır bir hatunum… Değil mi? Lokma olsam yutulmam…
Tüy gibi değil… “Kuş gibi hissetmek”  lazım belki de…
Tüy hafifte olsa yere doğru düşüyor… Kuş daha ağırsa da kanatları var uçup gidiyor…

Şimdi ben uçtum gittim dün akşam başka bir diyara kondum…

Dedim ben kanatlarım var ne kadar tüy gibi düşebilirim ki… Olsa olsa kanatlarımdır o tüyler benim…

Hem şeytana söyleyin “tüyü” bende…









23 Ağustos 2014 Cumartesi

AYNALI DOLAP, CAKALI DOLAP...

Eski dolap…


Eskitilmişinden değil… Eski… Aynalı dolaplar.

Büyürken; odamda eski aynalı bir dolap vardı. Sırlı aynasıyla, “tahta”; sunta olmayan… İçi doluyken bile hafif… İçi tıkış tıkış olmayan… Biz büyürken dolapların içi bu kadar dolu değildi… Çekmecelerden giysiler fışkırmıyordu, dolaplar dolusu ayakkabı yoktu…
Dolaplar dolusu dertlerimiz de yoktu… “alacaklı” filan değildik yaşamdan… Ki hala değiliz. Hayatın bir alacak/ verecek meselesi olduğunu düşünmek bile dolapların hikâyesini anlamamak demek…
Koyu renkli, işlemeli o dolaplarda mevsim yaz ise yazlıklar, kış ise kışlıklar dururdu. Mevsimsiz şeyler boşa yer kaplamazdı yaşamımızda… Saklardık, kaldırırdık kullanmadıklarımızı yüklüklere… İçi yüklük yataklar yoktu… Sandıklar vardı odalarda… Ceviz sandıklar… Zarafetiyle, sağlamlıyla. Oysa şimdi hepsi dolaplarda… Kocaman üstümüze üstümüze gelen devasa dolaplarda. Sökerken 15 dakikamızı alan tekrar kurmak için ter döktüğümüz demonte dolaplarda…
Demonte dolapların olmadığı zamanlarda aşklar da demonte değildi…  Dolapların içinde eşyalar çoğalırken yaşamlarda insanlar da çoğaldı… Herkesin dolaplarında 3-5 kişi var artık… Saklı / gizli… Ve hatta en kötüsü açık/ saçık…
Gardrop değil… Tüm diğer manalarıyla… İçi su dolunca dönen düzenek… Atların bağlandığı… Müzikte bir terim… Alavere dalavere… İşte hepsi;  içinde hepsi olan… Hatta kâğıda yazıp bir güzel insan suratı yapabileceğiniz dolap…
Çok kalender bir ev eşyası o dolap... Her şeyi içine atan, kimseye kızamayan, çok duygusal bir eşya... Herkesin derdini dinleyen, dert dinlediği yetmiyormuş gibi bazen de bağırılıp, çağırılan insanlar vardır ya. Hani hayatta sesini çıkarmaz. Aynen onlar gibi... Cidden bu kadar kullanılıp da, hiç övgü alamayan başka bir eşya daha yok kanımca... Ne bulursak dolduruyoruz içine. Yaz gelince kışlıkları, kış gelince yazlıkları. Ona hiç sordunuz mu?  Bütün yaz yünlü kazaklarla nasıl geçiyor? Sen şortla geziyorsun ama o atkı, bere ile vakit geçiriyor... Bir de çok kötü davranırız. Biriyle kavga edersin, dan ! dun ! Kapaklarını vurursun, aradığını bulamayınca kapısını tekmelersin... Gıkı çıkmaz. İhtiyaç duyduğun zaman, açar içini sana. Sevgilinden gelen mektubu saklayabil diye, en kuytu köşe yerini sana verir... Bu kadar da olgun, bu kadar da iyi niyetlidir işte... Ben daha fazla zarar vermeyeyim diye kendisine söktüm kapaklarını… içi dışı bir olsun istedim…
Ama dolaplar konuşur bazen… Sorarlar adama… Madem kullanmayacaktın neden doldurdun içimi bu ıvır zıvırla diye…

Tıpkı dolabın dediği gibi:

"benim beygirim, gözbağım nerede?"

ŞİMDİLERDE ESKİCİ SÜSÜ O ÇOK SEVDİĞİM DOLAPLAR…


22 Ağustos 2014 Cuma

BIÇAK DA BENİM, YARA DA / CELLAT DA BENİM, KURBAN DA…

Et la victime et le bourreau !

''Kemikleri, eti, bağırsağı ve kan damarlarını toplayan deri nasıl insanın görünümünü katlanılır hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kaplanmıştır. Kibir, ruhu kaplayan deridir..."
Der… Nietzsche Ağladığında ’da…

Kibir… Karaktersizlik ayracı.























Egosu fazla semirmiş kişilerde görülen bir deformasyon…  Ayrıca çoğu insanın kendi güvensizliklerini ve korkularını kapatmak için kullandıkları sağlam fondöten, güçlü bir maske.

Kibir dolu bir insansanız bir süre sonra iş öyle bir hale gelir ki; artık kendinizi Tanrı sıfatıyla eş değer bulursunuz. Size yapılan, sizin yaptığınız her şey size normal gelmeye başlar. Kendinizi gördüğünüz, duyduğunuz her şeyden üstün görmeye ve bunun doğal sonucu olarak “kimsenin sizi anlayamadığını “düşünmeye başlarsınız… Yaptığınız her şey için haklı bir sebebiniz, bir avuntunuz karşınızda buna neden olan biri mutlaka vardır…
Sizi anlamayan bir ebeveyn, size yetmeyen bir eş, sizin hayallerinize yeteri kadar cevap veremeyen bir sevgili “ler”… Sizin hadsizliğinizle örülü dünyanızın oyuncuları…

Oysa kibir; sinsidir… Kibir sahibi kibrini bilmez, sadece onun tutsağı olur. Doğurgandır, giderek büyür ve tüm hücrelerinizi ele geçirip sizi paçavraya döndürmeden önce ondan kurtulmanız çok zordur. Acımasızdır, kurbanını en tepeye çıkartıp, yere öyle fırlatır. Merhametsizdir.

Kibir ruhun katilidir.

Kibir kurdu kocayınca köpeklerin maskarası yapar. Soytarıyı tahta oturtup, kralı şaklaban kılar.
Öyle akıllı, öyle hilekârdır ki, en ahmağından en dâhisine kadar herkesi gözünün yaşına bakmadan donunda sallar.

Kibir kurbanı, kukla ustası olduğunu sanan bir kukladır. Kullandığı için övünürken kullanılır, hükmettiğini düşünürken hükmolunur. Hiç beklemediği anda sihirli değnek sandığı kazığı kıçında bulur. Ya da farkında olmadan cami duvarına işer. Belki de hırsızı evine kadar kovalar.

Oysa kibir, imha ekibinin dürtüklemesine gerek kalmaksızın patlayacaktır, hem de parça tesirlidir…

Kibir bir dev aynasıdır. Ona bakan kişi onu görmez, ama o her şeyi görür. Sabırlıdır, sessizdir, hazzını paylaşmaz. Sadece içinden güler ve o muhteşem düşüş anını bekler… 
Çünkü bay/bayan kibirli bir gün her şeyden sıyırsa da kendi yalnızlığından, ıssızlığından sıyrılamaz.
Ve kibir kendini yaşamındaki tüm insanlardan üstün görmekle başlar…
 Etrafınıza bir bakın… Siz dâhil… Kimlerin kibirleriyle örülü bir dünya da yaşıyorsunuz…
Ebeveynlerinizin, eğitmenlerinizin, patronlarınızın… Eşlerinizin… Sevgililerinizin… Arkadaşlarınızın…

Özetle; Kibir insanın elinden özeleştiri kozunu alan, düşünerek hareket etmek yerine insanı afyon almışçasına hevese ve kısa vadeli mutluğuna kandırıp, uzun vadedeki mutluluk ve huzurdan uzaklaştırıp maymun eden histir.

Hamiş: 
Kibirle yüzleşmek zordur. Kibir putunu/mitini kırmak, en iyi ihtimalle saf alkolü açık yaraya boca etmek kadar acıtır. Siz basamazsanız o yaraya biri saf alkolü basar bir gün…  Sonuçsa, çekilen ızdırâba değer. Kimseye bir daha aynı boku yapamazsınız…

“Kurbanın celladına âşık olduğunu düşünmek olsa olsa celladın kibiridir”

“Je suis la plaie et le couteau ! / … Et la victime et le bourreau !”

BIÇAK DA BENİM, YARA DA / CELLAT DA BENİM, KURBAN DA…
İşte Kibir !











ŞEMSİYELER...

 Portmantoda asılı bir şemsiye olsam bu yaz herhalde İstanbul'da bir evde olmayı tercih ederdim... Bir zamanlar şöyle yazmıştım...

"Şemsiyeleri hiçbir zaman anlayamadım çünkü ıslanmak hiç umurumda olmadı. Şemsiyeler benim için daima bir muammadır. Yağmur başlamadan önce ortaya çıkmalarını anlayamıyorum. Diğer zamanlarda sanki hiç yokmuşlar gibi ortadan kayboluyorlar. Belki de şemsiyeler, Tokyo’nun altındaki minik apartmanlarda yaşıyorlardır.
Şemsiyeler yağmur yağacağını biliyorlar mı? İnsanların bilmediğini biliyorum. Meteoroloji uzmanı yarın yağmur yağacağını söyler ama yağmaz ve sen de bir tek kahrolası şemsiye görmezsin. Sonra meteoroloji uzmanı güneşli bir gün olacağını söyler ama birdenbire her yerde şemsiyeler görünür ve birazdan da bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlar.
Kim bu şemsiyeler?"

Şimdi kendime cevap veriyorum; bu şemsiyeler lazım olduklarında kullanılmak üzere evde unutulan narin iskelet sistemi üzerinde gergin gergin duran kumaş parçaları...
Şimdi dün yağmur yağsaydı bir şemsiye lazım olacaktı... Ama dün yağmur yağmadığı için hiç kimse bir şemsiyeye ihtiyacı olacağını düşünmedi bile bu şehirde...
Ben prensip olarak yaz ve kış lazım olabilecek hiçbir şeyi ortalıktan kaldırmıyorum döt kadar evde her şey el altında yaşıyoruz... Yani bir nevi Tokyo'daki minik apartmanlardan birinde ama daha fazla eşyayla...
Ve bazen kimi ilişkileri şemsiye ile aramızdaki ilişkiye benzetiyorum... Lazım olmadıkça fark etmediğimiz bir şey... Bize lazım olmadıkça unuttuğumuz bir şey...
Kendinizi portmantoda asılı bir şemsiye gibi hissettiğiniz oldu mu hiç ?
Yani biri sizi unuttu mu?
Ya da sizin birini şemsiye zannettiğiniz oldu mu?
Yağmurlu havalarda sokakta kullanıp, evinizde keyfiniz yerinizdeyken aklınıza bile gelmediği oldu mu?

Zavallı şemsiyecik... 

İşte bu yüzden şemsiyeleri hiç anlamıyorum ve ıslanıp duruyorum...

Hamiş:
1) yazılardaki imla hatalarını editörler düzeltir.
2) bu şemsiyeler bir gün döte girer.
3) yazılar biri anlasın diye yazılmaz yazar içini rahatlatsın diye yazılır.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

GÖÇEBE

 Çocuk kalbi taşıyan, gözü pek bedenler...


" ben yerçekimini ait olmaya benzetiyorum. İki olgu da gözlemlenebilir bir mevcudiyete sahip... Ama ikisi de anlaşılmıyor. Yerçekimi kuvvetini biliyoruz ama kökenini bilmiyoruz; doğduğumuz yerlere neden bağlandığımızı açıklamak için de ağaçmış gibi davranıp köklerden filan bahsediyoruz. Ayaklarınızın altına bakın. Tabanlarınızdan fışkıran boğum boğum uzantılar görmeyeceksiniz. Bazen köklerin, bizi yerimizde tutmak için uydurulmuş muhafazakâr bir efsane olduğunu düşünürüm."

Göçebe bir ruh... Bitmeyen bir huzursuzluk halidir... Detaylarla uğraşmaktan sıkılmaktır... Çok fazla enerji tüketmektir... Köklenip, dal budak vermeye deli gibi özenip bir türlü gerçekleştir(e)memektir... Sınırlardan ölesiye ürkmektir... Aidiyet duygusuna sahip ol(a)mamaktır... Yerleşik düzendekilerden hep farklı bir yerde olmaktır... Hoşa gitmeyenle, yanlışlarla yaşamak yerine isyan etmek ve gitmek demektir. ve çoğunlukla genlerden gelen bir ruh halinden kaç(a)mamak demektir.bazen yerleşikken bile ruhun gitmesi demektir...hiçbir yere ait ol(a)mama durumudur... Bazen adres belli, yer belli, ün belli iken... Beden sabit iken ruhun orada ol(a)mama sebebidir...

"biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası..."

Demektir... Ve bazen birileri bu denklemi içinde ve dışında kurabilir... Denklikler yaratabilir, çoğalabilir... Evlattan kökler salabilirken tüm dünyaya rağmen... Gidememeye rağmen, kaldığı. Kalakaldığı yerde acı çekmek demektir...

"gerçek göçebeler, bir yerden başka bir yere gidenler değil, aksine oldukları yerden kıpırdayamayanlardır. Belli kodlardan kaçarak aynı yerde kalmak için göçebeleşenlerdir."

Belki de...

Zira
Umut işkenceyi uzatır...

Neden bir insan her şeyi varken huzursuzdur; diye soranlara... 
Göçebe dostlardan biri ne zaman göçmeye meyil etse... Kalmanın bedene dair bir şey olduğunu bilsem de gitme demem ondandır...

Bir sürü kalsa da olur kalmasa da olur varken...

Göçüp gitmek için erkendir...

İHANETSE SEÇTİĞİN...


" ... İhanetse seçtiğin, içinden bütün renkleri alınıvermiş beyaz bir gökkuşağının altından geçersin..."


Su katılmamış kibir belirir en tehlikelisinden... Şizofrenik olanıdır en korkuncu, kendi üzerine basmanın ardında yükselme telaşları güden...
Gözümüze sokarcasına resmeder kendini ihanet...
Siyah siyah bakmaktır. Kırmızı’ya küfretmek, Mavi’yi görmezden gelmektir. Aslında ihanet Mor’u hepten unutmaktır...
Ama bu kadar şiirsel bakmazsak birine "neden ihanetin" demek... Karşına bir sabun alıp, "neden eridin küçüldün gittin hain!" diyerek kızmaya benzer...

Yaşam çoğu kez bizim ruhsal kurgumuza göre ilerlemez... Doğar... Büyür... Evlenir... Çocuklanırız... Ancak bu kurgu bazen bizim gerçeğimiz olmaktan çıkar... Kurgunun gerçek ve somut olduğu bir an, bir durum varsa, ihanet o ana koşar...
o sorunun sorulmasını bekler, o tokadın yüzüne gelmesini ister, o yakınlığın doğmasını arzular, o koltuğa oturmak, o eve gitmek, o dudağı öpmek, o sözü duymak, o şarkıyı dinlemek ister... Kurgusunun gerçekleştiği, güçlü olacağı ana koşar...
Bu nedenle ihanet eden kendi kurgusunu, duygularını, insanları, ilişkilerini bir kaldıraç haline getirerek kullanır...
İhanet bu anlamda bir tercih halidir. İhanet tercihi ölümden sonraki hayat gibidir ve hayat genellikle su gibi berraktır... Bulanıksa pınar zaten başından bulanır, hangi pınarda yıkanıyorsan artık...

Ne diyor Küçük İskender ;
''bazı duygular ehliyetsizdir... bazı durumlar ruhsatsızdır... bazı yaradılışlar kimliksizdir... bazı intiharlar işgal edilmiştir... bazı fotoğraflar hep tek kişiliktir... bazı bedenlerde "ten" velinimettir... bazı doğum günleri hep kötü geçer... bazı aşklar bitmesi için yaşanır... bazı aşıklar sadakati hiç tatmamışlardır...
büyük marifettir ihanet; sorumluluk ister... gün gelir, tüm bedeller ödenir...

''ihanete uğrayan içinse, hayatın yaşanan ' oyun ' tarafına dair, sağlam bir dayaktır ihanet...
Ve çoğu kurban görmezden gelerek kabullenir bu kurguyu... Mutluluk susmaktır... Görmezden gelmek... Göz yummaktır...

Oysa çoğu kez ihanet vicdan ile arzunun bir şekilde buluştuğu yerde birini yok saymak, diğerini ise çok saymakla sonuçlanır...

Ve ancak kendine ihanet etmeden başka birine / bir şeye ihanet edemezsin...

Yine de bir hapishane duvarında pencere açmaya benzer ihanet... nefes alırsın ama bedenin içerdedir... Oysa ihanet çoğu kez umursanmamakla başlar... Umursamamakla değil...

Çünkü sadakat kendi kriterlerindir... Bir başkasına duymuş olduğun vicdan azabın değildir.

Nasıl uzayıp gidiyor 15 yaşından beri yaşamımda öyle ya da böyle "ihanet" var... Ve dengenin ne yanında olursam olayım düşündüğüm şudur...

Dünyada ki tüm zıtlıklar kendilerine ait tek bir madalyonun iki yüzüdür... Ya da tek bir çizgidir. Tıpkı sevgi-nefret, mutluluk-hüzün, doğru-yanlış, iyi-kötü, tutku-boş vermişlik madalyonları gibi... İhanette böyledir! İhanet ne silahtır, ne sebep, ne de sonuç. İhanet, sadakat madalyonunun öteki yüzüdür. Yeryüzündeki tüm insanlar onu göğüslerinde, sadakat yüzünü birbirlerine çevirerek gururla taşır. Bazense ihanet yüzünü çevirir... Aynı madalyon hala aynı yerdedir...

O halde görmezden gelmeye devam... Aman algılar karışmasın, yaşam zorlaşmasın... İhanetin yaratılması değil, yaratılanın algıya seçim gibi görünmesi asıl can yakıcı olan. uzun paragraflar bunlar ruha ağır gelir... En iyisi özet vermek yorgun yüreklere...

Zehrin sırrı ancak içilerek çözülür. Anla yüreğim! Anla yüreğim!
Cevabını bilmediğin tek soru ölüm mü?





Dene!

PEKİ






































Dediler ki...
Erkeklere haksızlık ediyormuşum, yazdıklarımda...
Peki... Kadınlara da haksızlık edeyim o vakit...

Biz kadınlar/ siz kadınlar...
Sorunlu canlılarız... 

Aslında yazıyı yazdım bitti... Konu burada başlıyor ve kapanıyor...

Ama bende kadınım ondan çok yazıp, çok konuşacağım ..özet yerine...

Hani yazdıklarımdan erkekleri sevmiyorum sanan varsa bir de kadınlar için düşündüklerimi bilseniz...
Kadın kadar hesaplı, kadın kadar pazarlıklı, kadın kadar değişken ne var bilmiyorum...


Hiç inanmam "kadına dair" yazılara... Ortalıkta dolaşan methiyelere... Güzellemelere...

Kadına yetişemezsiniz, değişimlerini, gelgitlerini, mutsuzluklarını, hırslarını, öfkelerini, sevgilerini ya da sevgisizliklerini anlayamazsınız...
Ve en korkuncu bunu açıklamak için erkekte ki gibi bir argümanınız yoktur... Şundan ya da bundan deyip geçemezsiniz...
Yorumunuz daha siz yapmadan değişen tavırdan dolayı manasızlaşır...
Kadın çoğu kez altı boş bir zemin üzerinde yükselen binadır...

20 yaşındaki kadınlar şöyle, 30'un da böyle olurlar...40'da yemede yanında yat...50'sinde olumlu...60'da huzurlu yok öyle bir tarif...
Kadın her daim sorun çıkarmaya programlıdır...

Kadın yalan söyler... Kadın aldatır... En kötüsü erkeklerin yaptığı gibi çoğu kez bir başka insanla yapmaz bunu, sizi sizinle aldatır... Sizi aslında olmayan bir yaşamın içine sürükler... Kurtulamazsınız... Kaçamazsınız... Birinden kaçsanız diğerine takılırsınız...

Kadın ederini bilir, kadın giderini bilir / ederi ve gideri yoksa çok tehlikelidir... Varsa yine çok tehlikelidir.

Kadının "ana" hali bile tehlikelidir... Size olmanızı istediği şekli, yaşamı diretir...
Uğruna neler yapabileceğinizi görmek ister... Sınırlarınızı zorlar...
Aşkla değil "sahiplenmeyle" sever...

Kadını mutlu etmek mümkündür... Her şey tamamsa... Her şey... Her şey ise, "her şey" tamam sandığınızda eksik kalan ve hala tamamlamanız gerekendir... Asla her şey tamam olmaz...

Çabuk sevseniz olmaz, geç sevseniz olmaz, kıskansanız olmaz, kıskanmasanız olmaz...
Tam zamanını tutturup sevecekseniz, tam zamanında kıskanacaksanız, tam zamanında gidecekseniz de... Bir şeyi nasılsa yanlış yaparsınız...

Size bağı cinsel dürtüleri değildir... Harika bir erkek olsanız bile sizden vazgeçmemesi için bir neden yoktur... En iyisini aramaz... Sebebiniz asla çok iyi sevişmeniz değildir... Size bağı kendisinden başka bir şey değildir...

Anlayamazsınız...
Anlam veremezsiniz...

Şiirler yazarsınız, kitaplar, filmler, şarkılar... bir bomba koyar ortasına patlarsınız...

Siz birlikte olmak için ölürken kaçarlar, siz ayrılmak için ölürken sizi bırakmazlar...
Size yaptıkları onları da acıtır, onları da zayıflatır ama yine de size eziyet etmeye devam ederler...
Öyle sabırlıdırlar ki siz kendinizden vazgeçene kadar onlar sizden vazgeçmezler...

Kadınlar hemcinslerini sevmezler, hemcinslerini sevdiğiniz için sizi de sevmezler...

Her şeyin sebebi olarak kendilerini görmek isterler. Dünyanın onların müdahalesi olmadan dönmesine katlanamazlar... Hadsizlik değil midir bu?

Bir Aragon olamazlar ama bir Elsa olurlar ki adama "mutlu aşk yoktur" dedirtirler, öyle kirli, öyle çirkin olur ki ruhları, Bukowski'nin çirkinliği yanlarında aşk kalır... Mavi gözlü devler sever onları... Memleket kadar severler... Niezchette'ye öyle acılar çektirirler ki "tanrı yoktur" der adam...

''kadın, keskin bıçak, taze kan gibi sıcak''

Kadın  "avcısını seçen tek avdır"

Düştükçe, kanadıkça, kabuk bağladıkça karakterinde kalan saf kadını kilitler içlerinde bir yere... Anahtarı da bir güzel saklar kadınlar...
Ma tapınağının dehlizlerinde...

Ve ayrıca bir Bukowski romanından "Kadınlar”dan bir alıntı da iliştirelim.

''bir kadın olarak doğmuş olsaydım, kesinlikle orospu olurdum. Erkek olarak doğduğum için, sürekli kadınları arzuladım. Ne kadar aşağılardaysan o kadar iyidir. Buna rağmen kadınlar -iyi kadınlar- beni hep korkuttu. Çünkü onlar ruhunuzu ele geçirmek ister. Öyle olsa, peki o zaman, benden ne kalırdı geriye korumak isteyeceğim?

Açıkçası fahişeleri düşmüş kadınları arzu ettim. Çünkü ölüdürler onlar ve serttirler. Sizden hiçbir şey beklemezler. Çekip gittikleri zaman hiçbir şey kaybetmezsiniz. Öte yandan bütün bunaltıcı bedellerine rağmen, yumuşak, iyi kadınlara da hasret çektim. İki türlü de kaybettim. Güçlü bir adam her ikisinden de vazgeçerdi. Ben güçlü değildim. Böylece tüm ömrümce, kadınlarla ve kadın düşüncesi ile uğraştım durdum...''


Tanrı kadınları yarattığına göre dahi olmalı...



KADIN GÖTÜRÜ USULDE BİR USULSÜZLÜKTÜR, EZİYETTİR...



KADIN KADAR...


KADIN KADAR...
Gerçekten kadın şeytan icadı bir şey olmalı...
Yoksa bunca adam bu kadar rahatsızlık yaşıyor olmazdı...
Gülmemiz, bakmamız, gözümüz, ağzımız, boynumuz, saçımız, elimiz, ayağımız, belimiz, göbeğimiz, göğsümüz, sırtımız, bacaklarımız, popomuz...
Bileklerimiz nasıl atlarım...
Her yanımız ayrı davetkâr, ayrı oynuyor...
Düz duranımız yok...
Kısamız, uzunumuz, zayıfımız, kilolumuz, sarışınımız, esmerimiz, kumralımız, beyazımız, siyahımız, sarımız, kırmızımız...
Hepimizin ırkına dair efsaneleriniz var... Şeklimizden şemailimize kadar nice fanteziniz var...
Baksak olmuyor, bakmasak olmuyor... Sevsek olmuyor sevmesek olmuyor...
Biat etsek... Egemen olsak...
Sussak... Konuşsak... Aptal olsak... Zeki olsak...
Rus olsak, kuş olsak... Bir sıkımlık tüp olsak...
Karınız olsak... Sevgiliniz olsak... Yalanınız olsak... Gerçeğiniz olsak...
Âşık olsanız olmuyor... Âşık olmasanız olmuyor...
Ananız, kardeşiniz, ablanız... Komşunuz olsak... Üst katta... Yan dairede otursak...
Falancanın karısı, filancanın sevdiği olsak...
Ederimiz olsa, giderimiz olsa... gitsek...gidemesek....
Sizi biz doğursak... Elinizden ölsek...
Sevginizle, öfkenizle, kıskançlığınızla, yalanlarınızla üzseniz...
Politikalara, dine alet etseniz...
Gözünüz biz de olsa... Yakamızda, paçamızda olsa...
Ticaret, sanayi, politika hepsi iki bacağımızın arasından yönetilse...
Hırsınız, aç gözlülüğünüz, şiddetiniz hepsi 15 dakika seks için olsa...
Aldatsanız, kandırsanız... Eğleseniz, oyalasanız...
Kullansanız... Uğrumuza kullanılsanız...
Koca koca adamlar olsanız aklınız bizde olsa...
Ölecek olsanız aklınız bizde olsa...
Devletler yönetseniz aklınız bizde olsa...
Cenaze namazlarına bizim yüzümüzden duramasanız...
Gözünüzde katarakt olsak... Kulağınızda çınlama olsak...
Ahmet, Mehmet, Ali, Veli... Kalmasa toptan tek adam olsanız...

TAŞ DÜŞSE...

19 Ağustos 2014 Salı

POYRAZ

"artık arama denizi"
                seferis


kara gözleri gözüme yürüdü
canın üçlemesi
sessizliğin derini ve hasret tedirginliği
içimdeki inanç bilmecesi
yürüyüp varamadığım yol
dört yanımdaki soruların
cevapları; canın kendine ihaneti
arınmış tüm yüzleri yaşamın
kara gözleri ve bebek elleri
doğuşu herkesin kendinden
kanın kana, canın cana ve yüreğin yüreğe
dönüşü sıcacık
kara gözleri ve seslerin en sonsuzu
içimde yürüyüp doğabildiğim tek gün
içimdeki inanç bilmecesi

bedenin üçlemesi…. Poyraz



18 Ağustos 2014 Pazartesi

40 YAŞINI AŞMIŞ KADINLAR


Bu yazı dolaşır durur bende okurum habire..bu sabah yine geldi önüme..ben dedim bir notlar düşeyim arasına ötesine berisine :)))

40 yaşını aşmış kadınlar...

Andy Rooney der ki:/
Emine ilave eder ki... Neyi eksik...

Yaşım ilerledikçe, en çok 40 yaşını aşmış kadınlara değer vermeye başladım. İşte bunun sebeplerinden bir kaçı...

*40 yaşını geçmiş bir kadın asla sizi gecenin bir yarısı uyandırıp ''ne düşünüyorsun?'' diye sormaz. Umurunda değildir çünkü ne düşündüğünüz.
Bir kadın ne düşündüğünüzü umursar... Merak eder. Yaşı kaç olursa olsun... Öğrendiği tek şey sizi gece uyandırdığında sadece kavga çıkacağı sorusuna cevap alamayacağıdır.
 *40 yaşını aşmış bir kadın tv deki maçı seyretmek istemiyorsa, söylene söylene TV’nin karşısında yanınızda oturmaz. Yapmak istediği bir şeyi yapar. Ve bu genellikle daha enteresan bir şeydir.
 Futbolunda enteresan bir şey olduğunu da anlamıştır kadın o yaşa gelene kadar... Bir top onun peşinde koşan bir sürü hoş adaleli adam onları seyreden göbekli adamlar vardır. Maç varken söylenmekten vazgeçmiştir çünkü her koşulda erkeklerin ilgisinin dağıldığını öğrenmiştir... Erkekler maçı da bırakır. Daha ilginç bir şey yaptığınızda.
*40 yaşını aşmış bir kadın kendini yeterince iyi tanır ve kendinden emindir. Kim olduğunu, ne olduğunu, ne istediğini ve kimden istediğini bilir.
İnsan… Kadın ya da erkek bunu bir bilir bir unutur... Kadın kendini hep tanır ama bunu ifade edecek cesarete gelmesi yıllarını alır... Ne istediğini hep bilir ama bunu söyleyebilecek yaşa anca gelir… Kadın istediğini alabileceğini gerçekten anladığında sizle kavga etmez… Tartışmaz… Gelir alır.
 *40 yaşını aşmış çok az kadın onun hakkında ya da yaptıkları hakkında ne düşündüğünüzü önemser.
 Kadının en büyük açmazıdır "önemsenmek"... Kırk yaşını aşmış kadının artık yapabildiği yaptıkları önemsenmediğinde bunun onun yaptıklarını değiştirmediğidir... Fikirlerini çok önemsediği erkeklerin fikirlerinin de bir halta yaramadığıdır.
 *40 yaş üstü kadın çoğunlukla büyük aşklara, ömür boyu sürecek bağlılıklara doymuştur. Hayatında en son ihtiyacı olduğu şey bir başka mızmız, devamlı söylenen, ne yapacağına karışan, yapışkan bir âşıktır.
Yok, böyle bir şey.  Aşk doyumsuzdur yapısı gereği… Kadında çok doyumlu değildir haliyle… Kadın hiçbir yaşta "mızmız" adam sevmez... Aşkta savaşta... Mızmız adam sevilmez... Yapışkan âşık olmaz zaten… Yapıştığı anda "aşık" olmaz erkekten…"istenmeyen adam" olur kadın için... Ama Rooney burada "bir başka mızmız" diyerek korkarım hangi yaşta olursa olsun kadından çok da hoşlanmadığını belli etmiştir… Kadın mızmız… Söylenen… Ne yapacağınıza karışan… Yapışkan bir şey ise beyler… Siz o kadını "mutlu" etmenin yolunu ayakta ve yatakta bulamamışsınızdır sadece.
 *40 yaşını aşmış kadın, ağırbaşlıdır. Bir operanın ortasında ya da pahalı bir restoranda sizinle çığlık çığlığa kavga etmesi çok nadirdir. Ha tabii, hak ettiyseniz, sizi vururken de hiç tereddüt etmez, sonuçlarına katlanmayı da planlayarak.
Kırk yaşını aşmış kadınlar ağır başlı filan değildir hele şimdilerde... Çoğu kırk yaşını açmamış gibi davranıp komik olmaktadır... Çoğu genç kızlardan aptal davranmaktadır... Çoğu yaşanmışlıklarının kıymetini bilmez… Çoğu o güzelim yaşın keyfini sürmez... Daha çok kaprisli daha çok mutsuzdur... Hayat akar gider yanlarından... Onlar hala geçmişin hesabındadırlar... Ama kırk yaşında kadınlar daha tehlikeli düşmanlardır… Hayatınızı cehenneme çevirmekte bir sakınca duymazlar.
*40 yaşını aşmış kadın övgüler yağdırmakta çok bonkördür, çoğu hak edilmemiş bile olsa çünkü takdir edilmemenin ne olduğunu iyi bilir.
Kırk yaşında kadınlar övgünün karşılığının övgü olduğunu "mal" gibi durarak övgü alamayacağını öğrenmiştir… Gülerek yalan söylemek konusunda ihtisas yapmışlardır...
*40 yaşını aşmış kadın sizi bayan arkadaşlarıyla rahatlıkla tanıştıracak kadar kendine güvenir. Daha genç bir kadın, en iyi arkadaşını bile görmezlikten gelebilir, yanındaki adama güvenmediği için.
Sevgili Rooney; emin ol kadının en esaslı düşmanı kadındır her yaşta, her koşulda... Kırk yaşında bir kadın sadece şu öğrenmiştir artık erkeğe bunun için kızılmaz. Çünkü onlar şeylerinin derdine düştüğünde maalesef yakın… uzak… arkadaş… kardeş tanımazlar... Kırk yaşında kadın kimin dost kimin düşman olduğunu öğrenmiştir sadece...
 *40 yaşını aşmış bir kadın kıpkırmızı bir ruj sürdüğünde bu ona çok yakışır. Ama daha genç kadınlarda böyle değildir; çiğ durur.
Kırmızı ruj, zor bir şeydir… Monica Belluci’de her yaşta güzel durur... Ava Gardner'da harikadır... Ama genç bir kızda güzelim bir tende çoğu zaman daha çekicidir… Kırk yaşını aşmış kadın aklı varsa eskisi kadar net olmayan çizgilerine çok koyu bir kırmızıyla eziyet edip… Genelevin son evinde çalışan kadın durumuna düşmez.
 *40 üstü kadınlar açık sözlü, doğrucu ve dürüsttürler. Onun için ne anlam taşıdığınızı merak etmenize gerek yoktur. Ne kadar geri zekâlı olduğunuzu bir çırpıda açık açık söyleyiverir. Eğer bir geri zekâlı gibi davrandıysanız.
Kadınlar yaşları ilerledikçe medyumlaşırlar. Ona günah çıkarmanıza hiç gerek
yoktur. Onlar her haltınızı bilirler... Kadınlar her yaşta çok şey bilirler… Sadece yaşları ilerledikçe sizden intikam alır gibi bunları söylemeye başlarlar... Aynı çok küçükken yapabildikleri gibi... Kırk yaşını aşmış kadınlara günah çıkarmanıza gerek yoktur... Doğru... Çünkü onlar bunun söylemekle çıkan bir şey olmadığını öğrenmişlerdir... Çünkü onlar sizin ölene kadar geri zekâlı gibi davranacağınızı bilirler... Medyumlaşmazlar sizi ezbere bilirler... Onlar ananızken... Ablanızken… Sevgilinizken… Eşinizken hep her şeyinizi bilirler siz onların bildiklerini onlar sizden umutlarını kestikten sonra öğrenirsiniz.
 *iyi, güzel de, 40 yaşını aşmış kadını nerden bulacağız?
Ben varım... Sekiz sene aştım... Nerdeyse elli… her sene geriye vereyim teker teker diyorum. Sonra diyorum kolay almadım onları vermem.
*çünkü kadınlar 40 yaşını asla aşmazlar !...
Aşarlar… Bazı kadınlar aşarlar... Kendilerini…  Yaşlarını... Yaşam güzelleştirir onları...



SANA BİR İÇ DENİZ YAPTIM...

Direniş bir sevdalının hayat intizarıdır susarsa çatışma konuşursa savaş yazarsa destan severse devrim olur...




SAĞOL
Kendi kendini sokan bir aşktı bizimkisi hem sokup hem zehrini tüküren. Zaten parlak düşlerin içinde olmadım ki. Okyanusa düşürdüğüm bir damla tuzun aidiyeti sorgulamıştım, akandı, durmayandı, asası yoktu, ayrıştırmadı suyu, helak olan kavimin su üstünde kalan tek çocuğuydum. Kırık bir bisikletin gidişi kadardı gidişin. Bir ip bir tuğlaya bağlıydı, bağlandığın. Yüzünü tak maskene. Korsanına âşık bir uçak gibiyim dışım güler içimde korkaklar. Hücrelerime kadar yaşadım diyorsun yalan! Sayıyorum; bir adım sağa bir adım sola. Siyahın beyazıma teğet geçti farkında değil misin grileşiyorsun? Yüklem adamıyım sanırım ben öznelerim yoktu hele gizlisiyle saklısıyla uğraşmazdım.

"Hazır ol cevabıma sorunu sormadan." Geldim, gittiniz gittiniz kaldım.

Ve sonra...
Parçalarım göklere... Parçalarım yerlere... Parçalarım denizlere... Parçalarım her seferinde kendimi sessizce... Dilim sivri midir? Oysa bende önce çok beğendiniz sonra rahatsız olduğunuz şey "böyle" olmam değil midir..."böyle" olmasam sizi görmezdim ben... ve kabahatim şimdi görmektir... Size sıradan düşler diliyorum belinizden beyninize kadar sizi germeyen... Yazdığınız yönettiğiniz oynadığınız cansız mankenlerle...
"Prangalarım büyük bir bağlılıkla sarmakta zıvanasız düşüncelerimi. Eh ne beklenir ki hâsıl olanın asıl olması gerçeğinde. Bakınca kendime o ‘ben’ hiç ‘sen’ olmamış. İçimdeki hayat denen oynaş duygu aşk denen hoyrat rapsodiyi hiç söylememiş. Boşluğa merdiven dayıyorum, tırmanıyor benden önce hayallerim. Kırmızı rujlu kendimle karşılaşıyorum sonsuzluğun bilmem kaçıncı basamağında. Bir damla gözyaşına ihtiyacım var şimdi yüzümün deltasına bırakmak için. Yalnız kalmasın diye sessiz bir çığlığa ve de bir tutam kekremsi, tütün tadında hıçkırığa. Lal olmuş kuyudaki kurbağalarım. Cümleler biriktiriyorum kelimeleştireyim diye, sadeleştirilen dilbaz kuyuma. Risaleler yazıyorum nursuz cemaatime. Güftemi ateşböceklerine devrettim. Geceyi perçinliyorum güneşime. Kirleniyor bakire hayallerim birer fahişe tadı bırakıyor sabahlarıma. Pıhtılaşmıyor kanayan cigaram ve gözyaşlarım. Sanrılarım mı tanrı, tanrılarım mı sanrı çözemiyorum. Körebe oynuyorum kendimle. Sonucu merak ediyorsunuz değil mi bulamıyorum…

Varlığım yokluğuma armağan olsun…

VE... Hayat hep travmatik değil buralarda... Nasıl sen geçtiysen "bir süredir görmediğin şeyleri " aramaya dünya küçük laf ışıktan hızlı... Güftemi ateşböceklerine devrettim...
Hani parmak izin değişmezdi? Korkularım... Sesine dönüyorum yüzümü; korkmuyorum. Trenini kaçırmış bir biletsin artık...

Sana bir içdeniz yaptım içimde boğulasın diye...

28.haziran.2010

E.A.D.B

BİR DAMLA SUYUN...


Günaydın… Sabahın yedisi bile değil… Televizyon kendinden kurmaca bir şekilde odaya daldı…
Yarı aralık göz kapaklarımdan gördüğüm yanılmıyorsam Budist bir rahibin kocaman bir boşluğa baktığı idi… iyidedim… Sabaha bak… Hayırlara vesile… Gözlerimi az daha açtım uyanıp işe gitmeliyim… Tahminlerime göre Budist olan rahip hala bakıyordu derin boşluğa… Anlamlı bir şeydir herhalde diye düşündüm… Birde bilmediğim bir şeyi fark ettim bu insanlara “ Budist rahip” demenin doğru bir şey olup olamadığını bilmiyordum... Biraz daha ilgiyle bakmaya başladım televizyona… Uzaktan kontrol aygıtı olan acayip zekice bir icat olduğunu düşündüğüm şeyi elime aldım adam bir taşı eline aldı ve üstündekini okudu o sırada…

Bir damla suyun buharlaşmasını nasıl engellersin…

Anlamlı bir şey olmalı diye düşündüm filmde sabah sabah anlamlı geldi… Bana lazım bir şey olmasa sabahın bu saatinde neden bu yazıyı okumak zorunda kalmıştım ki... Gözümü az daha araladım…
Ve kalktım…
Ağrıyan bir boğaz ve inleyen bir kaburga kemiği olarak banyoya doğru ilerledim… Bu aralar kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Evde kalsam hiç sokağa çıkmasam uyusam... Uyusam… Bir sürü ilaç alıp yatıp iyileşmeyi mi beklesem acaba yoksa şöyle bildik eski reçeteler filan mı uygulasam ağrıyan yerlerime… Limon, karabiber ve bal… Boğazıma iyi gelir… Ellerimde kaburgama amma ben sadece yatmak istiyorum bu sabaha dışarıdaki kızgın…  öfkeli insan kalabalığına karışmak istediğimden emin değilim..
Kendine gel dedim aynaya… Gün uzun çalışacaksın. Uyan bir çay iç…
Şimdi evden çıkacaksın; evdeki sabahyenikalktımsuratımburuşukilişmebanaağbilerin
İkisini de görmezden gelsen bile hemen kapıya indiğinde mahalle esnafını göreceksin… benimeşşeğimdahakancıkenuzunkornayıbençalarım… burasıbenimkapımsenkendikapınıkirletsabahsabahbulaşmabana ağbiler yada ablalar oralarda olacak… İşe gitmek için dolmuşa bineceksin önce şoför abi büyük ihtimal şuna yakın bir kıvamda olacak…
buişiyaptığımabakmaaslındanefretediyorumsizitaşımaktan… bozukparavermeyenidövecem…
diyelim bunu da geçtin yolcular olacak dolmuşta gününün ilk 20-25 dakikasını geçirdiğin bu abi ve ablalar omzunuoyarakbirbilmemneresiuzatırmısın… Diyecekler… Hatta bazen uzatmanı rica bile etme zahmetine katlanmayacaklar… Yarı yolda dolmuştan inip otobüse bineceksin orada da muhtemelen ablalardan oluşan bulamadımbirzenginkocaarabasıolanlardanneeksiğimvarbenimbenilerlemiyecemiştesizdesıkışın ordusuna denk geleceksin… Sonra işyerine gideceksin… halaçalışıyorsunveçalışacaksınetikolarakbukısmıesgeçbaşınıbelayasokma abi gelecek…
Diyelim bu ve benzerleri ile tüm günü geçirebildin bir sınav gibi hepsini yeniden yaşayıp evine döneceksin diyelim dönebildin evde
 seni bütüngünokulda-işteyoruldumhizmetbekliyorumgetirgötürpişirtemizlehizmetver
abiler bekliyor olacak… Of
Banyodan doğru yatağa döndüm… Yüzümü yıkamak ayılmak istemiyorum… Ben ağustosböceği kadın olmak istiyorum kış gelince bir yol bulurum… Gün ve getirdikleri beni yok saymadan ben günü yok sayayım… Olmamış gibi olmayacakmış gibi yapayım…
Hatta şu televizyondaki amca gibi yaşamdan arınıp... Olayım… Taaa oralara varayım… Adanayım... Arınayım… Bir doz yaradan ilacından alıp dünyaya entegre olmadan öyle kendim kendime kalayım…
Yorganın altı pek sıcak…
Ama insafsız rahip kıpkırmızı kıyafeti ile taşın arkasını çevirdi…

“Bir damla suyun buharlaşmasını nasıl engellersin?”

“Okyanusa atarak”…



OLUR YA ...




Bir arkadaşım yazmış... Facebooktan sevgilisine... Küçük İskender’den bir dize…

Bir cümle..
  
“olur ya gökten üç elma düşerse, üçü de sana girsin!”

Malum dili İskender’in...
Sonra çocukta ona kızmış... Kızda bana yazmış... Ben bir bilenim ya... Yahu bir şey ettim şimdi ne edeyim diye... Bende ona kısa sizlere uzun bir şey yazayım dedim...

Bir varmış bir yokmuş... evvel zaman içinde henüz daha pireler ve bitler okullarda, sokaklarda dolaşırken biz bu kadar dezenfekte etmemişken ilişkileri insanların Messenger, facebook, hotmail, gmail, dmail, vmail,qmail vs.... adresleri yokken laf karında doğup boğazdan çıkmadan insanlar daha bir zaman geçirirlermiş... her cepte bir telefon yokken laf birikir süzgeçten süzülür öfke geçer unutulur sevgi akla gelir söz dinlenirmiş...

Oysa şimdi... İnanmıyorum ben "söz" sözde kalıyor çünkü...

Dedim ki bizim kıza... Sen gökten üç elma düşse başınıza... üçünüde sokabilir misin senin aslan parçasına... Yok dedi kıyamam... Dedim ki "a benim salak kızım o halde ne diye yazıyorsun yok mu klavyenin dokuz boğumu"

Yok, değil mi?
Kimsenin klavyesinin cep telefonunun dokuz boğumu... Seyrediyorum hatta şahit oluyorum... Üzülüyorum hatta...

Cepte başlayan aşklar face'te bitiyor... Cepten mesajla anlıyoruz ayrıldığımızı...
Çok kolay söylüyor herkes her şeyi "gözüne bakmadan" birbirinin...
Bazen diyorum "göstermelik mi?" bu sevgiler. Listedekilere... Eşe dosta hatta eski sevgiliye... bağırasım filan geliyor face'ten "gerçeğiniz var mı ulan " diye... "ilişkisi var…" yazdığında...

Yazdıklarının ağırlığına, telefonda ettikleri lafların ağırlığına hâkim değil insanlar... Eski zamanlarda uğruna cinayet işlenecek... Onur kıracak... Namusa dokunacak şeyler öyle kolay söyleniyor ki...

Desenize birinin gözüne bakarak sokarım sana o üç elmayı...
Desenize seni sevmiyorum sen değilsin kafamdaki...
Desenize seni seviyorum sensin içimdeki...                         
Zordur... Yürek ister mangal gibi... Yazarak çizerek kavga eden çok kişi biliyorum yanyanayken güller gibi mutlu huzurlu aslında...
Hayatımıza ne yaptığımızı bir düşünsenize... Sevgiliden gelecek bir haberi beklerken uzun uzun... Her saniye orada burada yazıyor çiziyoruz... Var bende de elbet bir İskender’lik yazmadan geçemeyeceğim sonra kendi popomuza girmiş şemsiyeleri açmaya çalışıyoruz...

Cesaret değildir yazmak herkes yazarken... Telefonlarda konuşurken kolay atar tutar insan...
İnsanın yüzüdür sınav... Gözüdür...
Bir düşünün sevdiğinize... Sevmediğinize söylediklerinizi kaçını yüzüne söylerdiniz aynı rahatlıkla…

Benim işim yazmak ama söyleyemeyeceğim bir şeyi yazmamayı öğrendim ilk önce...
Seni seviyorum diyemeyeceksem birine yazmam bunu oradan buradan... Mesajla maille... Hayatımdan çıkmasına dayanamayacaksam birine mesajla telefonla maille git deyip sonra evde işte kıvranmam... Çünkü kolaydır bunları insanın yüzüne yapmamak dimi…

Şimdi şu düşen üç elmayı alıyoruz yerden... Özenle asıyoruz gökyüzüne ırzına geçmiyoruz masalların...

Aynı küçük İskender şunu da yazmış birde bunu okuyoruz...

”bu aralar yine çok abur cubur konuşuyorsun, pişmanlayacaksın iyice. Biraz dediklerine dikkat etmelisin…”

Pişman olmayacağız şeyler söylemek lazım... Sonra üzülüyoruz hem biz hem karşımızdakiler...
Ben herkese aşağıdaki şiirdeki gibi birini diliyorum...

"-oof dedi.
-ne oldu? Dedim.
-hiiç dedi.
-herseyi bırak gel benimle dedim.
-olurmu? Dedi.
-topu topu bi tabak fazla koyarız soframıza dedim.
 -olmaz dedi.
-neden? Dedim.
-aynı tabaktan yeriz dedi. Bir daha sevdim..."

Gökten üç elma düştü… Biri bana... Biri sana… Biri de gerçek Aşk’a...