Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

16 Aralık 2016 Cuma

ZEKA'DAN BAHİS...



21 Ağustos 2016 12:24

Önemli olan potansiyel değil performanstır...
Hıı...

Zeka'dan bahsediyorum...

Derler ki; zekanın en buyuk belirtilerinden birisi adaptasyon yeteneğidir.
Çünkü yaşamda en güçlü ayakta kalmaz, en iyi adapte olan ayakta kalır...

Toplumsal uyum mudur bu adaptasyon... Yoksa "anlamak" mıdır?
Toplumla çok uyumlu olmasam da içinde bulunduğum "toplulukları" anlamak konusunda sıkıntım yok diyelim... Ama bazen / çoğu zaman benim onlar için düşündüğümü, onların anlaması güç oluyor...

Çoğunluk hep aldanandır, kaybedendir, ziyanda olandır.

Yani ben niye efkar-ı umumiyeye kayıtsız şartsız bağlı olayım ki?
Her kafadan bir ses çıkıyor.
Herkes kendi hocasının, üstadının, pirinin, partisinin, derneğinin, başkanının...vs bir numara olduğunu düşünüyor... Kendini bir numara görürken, başkasına tu kaka diyor.

İçi boşaltılmış lafların kitleleri harekete geçirmede en etkili araçlardan biri olduğu bir gerçek... O nedenledir ki toplumları harekete geçirmekte içi boşaltılmış gösterişli sloganları bir halt diyormuş gibi diyenler daha başarılıdır.
Yine aynı sebeple ne hikmetse boş konuşan ve yanında kendimizi daha zeki hissetmemize sahip olan insanları pek severiz...

Derler ki; ne kadar zeki olduğun sorduğun sorudan ne kadar akıllı olduğun ise verdiğin cevaptan anlaşılırmış...

Zekamızı yok eden bir toplumla yaşıyoruz...

Çünkü zeka doğuştan var olan sonradan toplum, din ve kültür tarafından yok edilen bir mucizedir.

Doğal olarak isyankardır. Bütüne ayak uyduramaz. Köle olamaz,. kolay kabullenemez. Mekanik bir taklide dönüştürülemez.

Bir lidere ihtiyacı olmaz bu yüzden takip edecek birileri yoktur.

Problemleri kendi başına çözer. problem çözdükçe daha çok zekileşir.

Eğer başkasının zekasını paslandırmak istiyorsak, ilk önce onda korku yaratmak gerekir...

Devletin yaptığı gibi, idarecilerin yaptığı gibi, patronların yaptığı gibi, bir çok ana babanın yaptığı gibi... Doğunun zekası olayı bütün olarak görmektir... İyi birşey gibi görünse de bu aslında değildir; bir resmi bütün görüp çekmek gibidir...Olduğu gibi görmek gibidir... Oysa batının zekası resme odaklanarak ayrıntıyı görmektir.... O nedenle yaşadığımız ülkede gösterilen resmi görmeye meyilliyiz... O nedenle paslanmış zekalarla yaşamaktayız... O nedenle güdümlü ve idare edilerek yaşamaktayız...

Ayrıca zeka "yürek" ile ilgili bir şeydir... Kafayı bilgiyle doldurup akıllı yapabilirsiniz ama yüreğiniz hissetme konusunda "zeki" değilse bir işe yaramaz...

Bu arada azcık gülmeceli bişi diyeyim...

Zeka mitokondrial dna ile yani esas olarak anneden aktarılan bir özelliktir. Zeki olmayan bir annenin çocuğundan da pek bir şey beklememek gerekir. Çocuklarının haline sonradan üzülen babalar görüyorum, uyarmak istedim.

Birlikte olduğunuz aptal kadınlara dikkat edin derim...
Bunu da ortaya bırakayım...


NE YAPMALI?



İnsan ne yapmaz...

Ne yapmalı?

"bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi?"

Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s. 93.

ama soru insan ne yapmaz?

insan önce kendi rahatı bozulmasın diye susar...
kendi konumu sarsılmasın diye göz yumar...
kendisine de yapılmasın diye başkasına yapılana rıza gösterir...

soru hala insan ne yapmaz?

İnsan içinde bulunduğu köhnemiş durumu değiştirmek için elini kolunu kıpırdatmaz ama şikayet eder...

dünde ve bugünde burnuma kadar soktuğunuz haksızlık ve hadsizliklerden sonra kendime diyorum ki...

insan bu ne yapmaz ki?

AKLIMDA DELİ SORULAR :) 

2016 versiyon... 

Kim ne dediyse, ne düşünüyorsa, ne konuşuyorsa haklıdır... ;)
neticesinde bir akıl kolay yenmez :)

Buna destek için uygun memlekette olacaksın, uygun idarecilerin olacak, uygun şehirde yaşayacaksın, anandan babandan uygun genetiğin olacak, uygun insanlara sevdalanacaksın, buna sebep olacak uygun dostlar seçeceksin... 

Kuş kadar beynin olacak, sen akım derken, herkes bokum anlayacak, anlatacaksın kimse anlamayacak... kimse anlamayacak sen anlatacaksın :)
uygun ortamlara düşeceksin, türlü türlü insan göreceksin... güzelleşeceksin... fena güzelleşeceksin... :)

aklın almayacak, bardağın taşacak...
neticesinde kolay dellenmiyor bir insan yavrusu...

Kaç balon uçacak zihninden, kaç kıskançlık, kaç ihanet göreceksin...

kaç kere neyin faturası lan bu ödediğim diyeceksin...
kaç haksızlık, eşitsizlik göreceksin...
kaç aç çocuk uyuyacak içinde geceleri, kaç evsiz üşüyecek...kaç kadına, çocuğa tecavüz edilecek, kaç genç öldürülecek, kaç insana işkence edilecek... kaç hayvan katledilecek...

kolay değil neticesinde...
hayatta kısa neticesinde...

kırmızı da esmere yakışır neticesinde ;)
papatyalar başımızın tacı neticesinde...

Hadi bakalım o zaman sağdan sayalım memleket kalabalık neticesinde
1 deli, 2 deli, 3 deli.....
hep deli, hüp deli...:)

Ne değişti bir sene de... Daha çok delirdik allaha şükür... 

Ama öğrendik de bazı şeyleri mesela ilişki yoksa ihanette yok... Kırılmakta yok...

Memleket meselesine delirmenin bir faydası yok mesela onu gördük... Çünkü ne kadar delirsek de onlar bizden fazla delirmiş onu gördük...

Mesela hiç değişmedi insanların kendi ödedikleri faturaları fark etmeyip bizimkine laf etmesi...

Hiç değişmedi mesele insanın insanı anlamaması...

Tecavüzler arttı mesela... Tecavüzcülerle empati kurmak diye bir savunma çıktı hunilerimize renk katan... Tecavüzlere penis boyu indirimi, boşalmamış olma indirimi getirdi devlet huni uçurduk... Hepiniz şeriatçısınız, aynı bokun suyusunuz lan diyemedik mesela onlar yaptı biz bişi yapmadık diyenlere...

patlaya patlaya öldük gen yaşlarımızda...

Ama hep alış-veriş... Gündüz yetmedi gece de alış-veriş...
paran kadar alış... çıkarın kadar veriş...
utanmak mı lazım bu insanlardan...
çünkü hepsi çok akıllı... hepsi çok utanmaz...
arsız hatta...

hepsi birbirinin ardından gıybette sonra hepsi senin ardından gıybette...
varsa arada bir akıllı hem orada hem burada...


Sonuçta bir ben deli... hep deli hüp deli...
Bir deli babaanne ...



15 Aralık 2016 Perşembe

SÖZ VERİNCE...





söz vermek bedavadır, sözünde durmak paha biçilemez.

kelimeler bedava, dilin kemiği yok diye söz vermek bedava; iş uygulamaya gelince çaba sarfetmek paha biçilemez.

her yiğidin harcı değildir sözünde durmak.

o yüzden birden fazla ( kaç kere olacağına siz karar verin artık) düşünmek gerekir söz vermeden önce. delikanlı olmak gerekir....

birden fazla kez tutulmayınca önemli derecede güven kaybına neden olan, hele verilipte oyalanılıyorsa karşıdakine karşı zerre güven parçası bırakmayan harekettir söz vermek... 

tutulduğu zamanda karşıdakine ekstra güven duyulur, böyle de sihirli birşeydir. ama unutulması kolay olduğundan yerine getirmek herkesin becerebileceği birşey de değildir...


"söz verince çünkü biraz da 'öz' vermiş oluyor insan".........

Bİ FİKRİM VAR...



30 Ağustos 2016 13:24

Dün akşam bir diyalog yaşandı hayatımda...
Çok sevgili bir dost dedi ki;
Çok doğru şeyler söyledin ama üstüne ben ilave edecek birşey bulamadığım için rahatsızım...

Ben de rahatsızım...

Hem de çok rahatsızım... Tam olarak 14-15 yaşımdan bu yana hayatımda birileri bana "aman ses etme " diyor...

Fikrini söyleme hele de yanında bir erkek, sevgili, koca varsa iki adım geri de dur... Konuşup ona kendini aptal hissettirme... Ya da bir dernekte isen Başkan'dan çok şey bilme kulüpte hayatın kabusa döner. Hatta yüzüne "ama o benden çok öne çıkıyor, benim öne çıkmam lazım diyebilir bir zevzek"... Ya da bir arkadaş ortamında bir konuşmada ortalama üzerinde bir diyaloğa girme kadınlar çiçektir kıvamında kalsın konuşmaların... Asla kadınlarda gayet seviyesiz olabilir, cinsellik konusunda agresif ve diretici olabilir hatta çoğu teşhircidir filan deme linç edilirsin kadınlar tarafından... Mesela anneler kutsal filan değildir insandır deme.. Çünkü ana- baba kutsaldır... Ama kızlarını satan analar ve tecavüz eden babalar başka boyuttandır...

Erkeklere kendini bir salak olarak göster mesela... Her dediklerine gül, gülümse... Asla oğlum lan sen de bu hayatta bir bok yapmış sayılmazsın Halep oradaysa arşın burada deme...

Hatta oğlun 16 yıllık evliliğin için nerede hata yaptım diye düşünüyorum ben dediğinde "annecim sen hiç babamın salak cümlelerine durmaksızın "haklısın, sen ne diyorsan o dur" dedin mi desin... Demedim valla... 16 yıl O'na da demedim, ondan sonra ki 9 yılda öbürüne demedim... Çünkü bana göre doğru birşey söylediklerinde nasıl onayladıysam yine bana göre yanlış birşey yaptıklarında "aman, acaba böyle mi yapsak" dedim...

Senin ki yanlış böyle olacak demedim/ demem... Ben fikrimi söylerim... Ama sanırım sorun bir fikrim olmasıyla başlıyor...
Var oğlum ne yapalım...

Okuyoruz, yazıyoruz, düşünüyoruz fikrimiz olsun ot olmayalım vurulacak başımız, kırılacak yüreğimiz olsun diye uğraşıyoruz...

Ve samimi olarak fikrimi sorarsanız artık siz nasıl beni bu nedenle tehdit olarak görüp kırıyorsanız ve kolayca herşeyi söylüyorsanız bende aynısını yapmaktan yanayım...

Yani düşünün ki şu ana kadar aslında sizi kırıp dökmek için fikir beyan etmiş değilim... Sadece aynı fikirde olmadığımı beyan ediyordum... Bu arada aynı fikirde olduğumda gıcıklık olsun diye ters köşe yapmak sporuyla ilgilenmem...
Herkes bilir kişisel gelişim geyikleri konusunda ki yetersiz insanların, yetersiz kişilik ve ruhsal durumlarıyla ahkam kesmesine ne derece sinir olduğumu... Ama emin olun beni kendine hayran bırakanlar hatta bir gece de iki hikaye ile ufkumu açanlar da oluyor...

Sorun şu ki ben bilmediğimi bilmem ve sorarım... Bu konuda hiç fikrim yok der yardım isterim... Ama yeter artık diyecem birinden daha bu tarz birşey duyarsam...

Bunu kendime iltifat değil hakaret olarak alıyorum ben, duyurulur...


14 Aralık 2016 Çarşamba

KAÇ KİŞİNİN ELİ YÜREĞİNİZE O KADAR DOKUNUR YAŞAMDA ...



Dün 2 güzel kadınla bir fotoğraf çekindik... 1983- 2016 arası arkadaşlığımız üniversite yılları...

Bu yazı geçtiğimiz 1 Eylül'den bir yazı...

Üniversite yıllarımızın güzel dostu için... 2 Eylül'de yazamıyorum ona dair birşey... Çünkü sinirli oluyorum, öfkeleniyorum... Kabul etmekte zorlanıyorum... Aklım karışıyor...

Güzel dostlar kaybettim ben 27 yaşında idi Tayfun bizi bıraktığında...Kanser yaş baş, yürek güzelliği, yaşam sevinci, akıl, yakışıklılık dinlemiyormuş onunla öğrendim...

Pınar Turan o kadar gençti ki... O da aynı süreci yaşadı... Onu hep bir yat festivalinde göğsündeki kırmızı gülle anımsıyorum... Onlar genç yaşta sürpriz yaptılar bize...

Arkadaşların sevgilileri, evliliklerini, çocuklarını konuşurken azar azar ölümlerini konuşmaya başladık sonra...

O nedenle;
Bir keman gıcırtısı gibi geliyor bana bazı konuşmalar…
Hele de dostluk, arkadaşlık üzerine yapılanlar…
Bazen içinde sitemler olan yazılar yazıyorum ve yazdığımda şöyle yorumlar alıyorum;

“takma ya kafana”, “ne oldu?” “insanları ciddiye almayacaksın bu kadar”

Pardon???
1. yazdığım herşey bilfiil başıma gelmiş değil elbette
2. evet insanların ne yaptığı çok önemli
3.ben insanların yaptıklarını kafama takmazsam o hadsizlikleri yapanlardan ne farkım kalır…
Ya sizin ne farkınız kalır?

Şimdi yazacağım paragraf üzerine çok kişinin diyeceği çok şey vardır elbette… Ama samimiyetle içinize bakın… Buna benzer şeyler hissetmiyorsanız çok şanslısınız…

İNSANLAR O KADAR ZALİM OLABİLİYOR Kİ TÜM BUNLARIN KARŞISINDA ŞAŞKINLIKLA DURUYORUM. GÜLÜMSEMEM KIRILIYOR ÖNCE. KÜFÜR EDER GİBİ SEVİYORLAR. YOK, ASLINDA SEVMİYORLAR. SEVEN İNSAN, SEVEN ARKADAŞIN YAPMAYACAĞI ŞEYLER YAPIYORLAR. FARKINDA DEĞİLLER, AMA SEVMİYORLAR. SEVMELERİ GEREKİYORMUŞ GİBİ BİR VİCDANİ SESLERİ VAR. VE O SESİN DIŞINDA DA GERÇEK HİSLERİ ORTAYA ÇIKIYOR. İNSANLARIN KÖTÜLÜKLERİ TA ŞURAMA BATIYOR.
SİZ DE ÇOĞU ZAMAN YAŞAMA KARŞI BÖYLE HİSSEDİP DUYARSIZLIĞI SEÇMİYOR MUSUNUZ?

Ya da böyle hissetmiyor musunuz? Ne kadar şanslısınız…

Ben böyle hissediyorum… Sadece bana karşı yapılan bir şey de değil bu… İnsanların birbirleriyle ilişkilerine arkadaşlıklarına baktığımda bunu görüyorum… Çoğu zamanda susuyorum… Bazılarınızdan farkım arada yazıveriyorum… Ve bazen dayanamayıp söylüyorum.

İlkokul, ortaokul, lise arkadaşlıkları duygusaldır. Bağlar içsel nedenlerle kurulur… Birlikte eğlendiğin, konuşabildiğin, yakınlarında oturan insanlarla daha yakın arkadaşsındır… Seni çok değiştirmezler ama gelişiminde elbette pay sahibi olurlar…

Oysa üniversite arkadaşlıkları insanların düşünce sistemini değiştirebilen arkadaşlıklardır. Kimileri kafa yapılarına göre arkadaş seçer, kimisi de arkadaşına göre kafa yapısı. Genelde nedense ikinci seçeneğin daha fazla olduğunu düşünürüm ben… Dolayısıyla benim gibi kafa yapısı pek de değişmemiş olanlar ileriki yıllarda birtakım arkadaşlarına bakıp hayretler içinde kalabilirler…

80’sonrası öğrenci kuşağı olan bizler üniversitede okurken hala etkileri süren siyasi oluşumlar vardı… Ve buna hiç yakın düşmeyen gençlerde vardı elbette. Ağır solcu abi ve ablaların izinden giden heyecanlı solcuların çoğunlukta olduğu bir okuldu benim okulum… Silinmiş hafızam okuldan ağır sağ görüşlü birilerini hatırlamamı engelliyor. İçimizden canavar gibi gazeteciler de çıktı. Hanım hanımcık ev hanımları da, turnayı gözünden tanıyan tüccarlarda… Çok azımız hala arkadaşız…

Bazılarımız artık yokuz…

Birçoğumuz sosyal medya ortamı olmasa birbirimizi asla bulamaz, görmezdik…
Ama bazılarımızın arkadaşlıkları sürdü…
Aralarında sadece Facebook'ta konuştuğum arkadaşlarım olduğu gibi, dokunma mesafesinde dostlarım da var…

Ve ben bazılarının değişimlerini, başkalaşmalarını hayretle seyrediyorum…
Bazıları güzelliklere doğru gelişirken, bazılarının grileştiğini görüyorum…
Onlara sorsan hayat kötü, şartlar zor… Bazıları haklı… Maddiyat, yaşam şartları çok zorladı kimilerini…
Ama bazıları kendilerine ördükleri kabuklarının kurbanı… Hep mutsuzlar, hep mağdurlar, hep anlaşılmamışlar…
Bazıları ise yaşam ne getirirse getirsin mücadeleye hazırlar… Her şeye rağmen yüzlerinde bir gülümseme var…

2 Eylül benim için ağır bir gün… O nedenle bugün her günden daha fazla anlamıyorum ben arkadaşlıkların kıymetinin neden bilinmediğini…
O nedenle daha sonrasında hayatıma girip bir çıkar evresi boyunca benimle dostmuş gibi yapan herkesi geniş bir gülümsemeyle kucaklıyorum… İnsan yaşamında gerçekten çok az “gerçek insan, gerçek dost” oluyor…

YARIN BİR ŞEY YAZMAK İSTEMİYORUM.
KAÇ KİŞİNİN ELİ YÜREĞİNİZE O KADAR DOKUNUR YAŞAMDA BİLMİYORUM…
AMA BEN KAÇ 2 EYLÜLDÜR YALNIZ HİSSETTİĞİMİ ARTIK SAYMIYORUM…

Üniversite arkadaşlarını bir kalemde silebilenlere ufak bir uyarı olsun diye yazdım…
Arkadaşlıkları bir anda silebilenler için yazdım…
Hayatımıza girip bizden izzet ikram görüp masa boşalınca kalkıp eteğini silkeleyenler için yazdım…
Velhasıl sanırım ahde vefa bilmezler için yazdım…

Üstelikte birçok kişinin duygularının tercümanı olarak yazdım…

GÜZEL GÜLÜŞLÜ ESMER ADAM İÇİN YAZDIM…
DOSTLARINI UNUTMAYANLAR İÇİN YAZDIM…
HAYATI, YAŞAMI, DOSTLUKLARI CİDDİYE ALANLAR, BİZLERİ YANILTMAYANLAR İÇİN YAZDIM…

Siz hangisisiniz?

Yazıyı Ünal 'ın bana gönderdiği bir şiirle bitireyim…

“Kalbim
Birgün elbette sana hükmedeceğim
Elbet geçer bu hüzün mevsimi
Bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün
O gün size sevinci de anlatacağım
Bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün
O gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım
Ve bir gün elbette yıldızları sayacağım
-gelin kucaklayın beni. Yıldızları sayamıyorum.

Arkadaş Z. Özger / ANKARA”


BENİM KANATLARIM VAR RUHUMDA...



Eleştiri ile hakaret arasındaki fark -haklı ya da haksız olsun- söylenme nedenidir...

Haklı ya da haksız eleştiri vardır ama haklı hakaret yoktur; hakarette amaç can acıtmak, öfkeyi boşaltmaktır... göreli olarak (sizin açınızdan) büyüklüğü, egonuzun büyüklüğü veya aşağılık kompleksinizin derinliğiyle doğru orantılıdır...

Odamıza girmiş bir sineğin vızıltısı, huzurumuza ve keyfimize yapılmış bir hakaret değildir mesela... Ve hakaret çoğu kez "eleştiri" maskesiyle kasıtlı olarak kamufle edilen eylemdir...

Bazen ise hakaret şiddetin türevidir... aynı dozu kaçmış eleştiri gibi..."hınç ve öfkeyi bile deforme eden, yüreği lekeleyen" bir şeydir...

Maharet değildir....
Cesaret gösterisi değildir....
Savunma değildir.....
Hak değildir.....
Haklılık değildir.....
Ama bazen hakaret ya da "eleştiri" kanat olur.
Sende yarattığı dalgayı arkana almayı becerebilirsen...

Ama bazen unutulmaz çünkü insan onurunun bir ortamdan başka bir ortama yol almasına sebeb verir...

Beni motive eden tüm hakaretleri hatırlamam ve onların bana açtıkları yeni yollarda o hakaretleri edebilen insanları yaşamından uzak tutarak yaşamam bundandır

"BENİM DİNİM VİCDANIMDIR"



Kısa cümleler kurmak lazım... Lafın tamamı aptala söylenir...

Vicdanınız, bencilliğinizin samimiyet derecesidir. Onu iyi dinleyiniz.

insanlar tuhaftır. kötü bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa, mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar...

Yani demem o ki... uzun yazmayayım... Bazılarımız çok kötü insanlarız...

Öyle olmasa bu kadar fesat, bu kadar yalan, bu kadar hırs, bu kadar ego olmazdı...
Bu yaşam seçimlerimizden ibaret...
O nedenle yanında durduğunuz, destek olduğunuz insanları iyi seçin...

Kötü insanları kendi çıkarlarınız için seçtiğinizde bu yaşamdaki var olma sebebinizden uzaklaşıyorsunuz...

Ama tabii şöyle de bir gerçek var...

BANA DOSTUNU SÖYLE SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM...

Dedim ya bazılarımız çok kötü insanlarız ne kıymet biliyoruz ne değer...
Kısa cümleler kurmak lazım...
Boş işlerle uğraşıp, yalakalık yapmak lazım...

Ben yapmıyacam o başka...

Yakın dostlar bilir ben sevmem "güçlü kadın" lafını...

Çünkü hangi kadına sorsan "güçlü kadın"dır... Neler yaşamıştır... Nelere katlanmıştır/ katlanmaktadır...

Kadına dair "erkek kötüdür, kadın harika" yazmadığım sürece daha çok kişi beni silip süpürecek biliyorum ama ben kadının kendine biçtiği ve bazen içi boş sıfatları sevmiyorum...

Yani bir savaşın ortasında eşi, evladı ölürken nereden bulduğunu bilmediğim bir güçle yaşayabilen, yokluğun ortasında evlat yetiştiren kadınlardan hiç duymadım ben bu "ben güçlü kadınım" argümanını...Belki de ondandır sevmemem..

Benim karşıma geçip ben güçlüyüm diyenler, orada burada güçlü kadın taklidi yapanları sevmiyorum aslında...
Düşünün abla tüm mal varlığını, işini birlikte olduğu abi ve amcalardan edinmiş ortamlarda güçlü kadın diye dolaşıyor... Bizim köyde ona güç denilmediğinden ben tabii anlamıyorum bu durumu... Yani modern ortamların "güçlüyüm ben " diye gezinen ablalarının çoğu tırt benim gözümde... Ama benim gözüm çok da gerçekleri görmüyor olmalı ki bu ablaların bir çoğu yaşamda çok ciddi izzet ikram görüyorlar yetenekleri oranında...
Ya da ne bileyim öyle çok ağlak kadın tanıyorum ki... Hiç bir gerçek derdi olmadan vıyaklayan... Ve üstüne ilgi toplamaya çalışan..
Ağır mı oldu?
Valla çok ekşi kadın var... Kekremiş... Ondandır yazmam...
Erkeğe dair bir yazı değil bu yani buradan çıkan sonuç adamlar ne de iyi filan olmasın lütfen... Çok cılız yürekli adam var elbette... kadının onda biri etmeyen...

Güçlü kadın yok mu? Var; hayata karşı dirençli olmak zorunda kalan tüm insanlar gibi kadın insanlarda var elbette...

Ayrıca "gerçekten güçlü" olmak yani bunun bir "ay beni biri korusun, lütfen" olan hani değil, gerçeği zordur...

Yaşamda kadın ya da erkek samimi,komplekssiz,dublör kullanmak zorunda olmayan bir insan olmak çok zaten... Bir de işlem kapasitesi düşük bir insan değilseniz vay halinize...

Kadın neye karşı güçlüdür önemli olan bu...
Bazı kadın küçücük yaşında ampuller değiştirir, çiviler çakar, duvarlar boyar ihtiyacı yoktur kimsenin merdivenlerine... boyu yetmese de kendi uzanır yükseklere kimsenin omzuna basmaz etrafta üstüne basılacak bir sandalye vardır elbette... sokağa çıkar para kazanır...para kazanmak için hiç bir adama cilve yapmaz... çok aşık olur, çok aldatılır, çok üzülür ama devam eder... bazı kadın kendi çocuğunu kendi doğurur... seçim değil koşuldur bazen yaşam... bazen güçlü olmak değil güçsüz olmak en büyük egodur... "yapamam" dersin birileri yapar... ama bazısı için bu seçenek yoktur...aklına gelmez bu yükü sen taşı demek başkasına... ne kadar şiddet varsa o kadar güç vardır... ağırlık kaldırmadan kas oluşmaz...

Havaya baktığınızda yağmuru, karı, güneşi ve rüzgarı tahmin ediyorsanız dokunduğunuz her bitkiyi tanımaya çalışıyor, ağaçların meyve verip vermeyeceğini, hayvanın gözünden ne istediğini anlamaya çalışıyorsanız. Bütün insanların nasıl düşündüğünü ve ne yaptığını umursamadan dost olabiliyorsanız....Herkes için sofranızda yer ve misafir edebileceğiniz bir yatağınız varsa... İnsana dair hiçbir korku yoksa içinizde, hiç olmamışsa.... Ölümler, savaşlar, darbeler, ekonomik sorunlar, parasızlık, kavgalar hiçbiri hayatınızın merkezinde değilse...Hayat varsa, insan varsa, evlat varsa ...
kırılmaz, incinmez değilseniz... Yeterince güçlü olursunuz...

Hiçbir baba, baba da olmak zorunda kalan bir anne kadar baba olamamıştır belki de...

Zamanımız yok, kendimize bile... Korunaklı olmak adına bol korku-bol ön yargıdan ve arkasına saklandığımız kimliklerimizden güç alıyorsak, ne kadar güçlü olduğumuzu sadece isimlerimizin önündeki sıfatlar ve sahip olduklarımız anlatıyorsa, güç nasıl tanımlanabilir?

Güç kandıralamamaktır... / güç olan kanamamaktır...

Bazı kadın kırılır, incinir... Ve gücünü de işte tam bu aşamadan sonra, yani yarasını sarmak için kullanır.
Gücünü kalbinden alan kadındır güçlü kadın belki de...
Bu yüzdendir ki güçlü olduğu kadar kırılgan kadındır.
Bunu pek çok kimsenin bilmediği kadındır...
Kadındır işte...
Acılardan geçip bilgeleştiği düşünülen kadınlar... Her acıda yeni bir parçaya ayrılan kadınlardır çoğu kez...

O nedenle ben sevmem "güçlü kadın" lafını söylenme sebebi asla takdir değilde içinde "kıskançlık, hakaret" var gibi gelir...
Bu yazının muhatabı tatlı su kurnazlarıdır..

Bir kadının varsaydığınız gücünden korkuyorsanız...

Varsayamadıklarınızı bir düşünün derim...

DEV AYNASI



Aslında devler için üretilmiş aynadır :)

Dev aynası insanların kendilerini büyük görmelerini sağlayan ve Türk insanının en kötü sendromu olan aynadır. Eğer bir kişi kendini dev aynasında görüyorsa, aslında küçük olan varlığına büyük anlamlar katmaya çalışan bir kişiden başkası değildir.

Ama bu aynayla hasmınızın gözüne ışık tuttuğunuz taktirde artık hasmınız diye birşey kalmayacaktır... Dev gibi yansımayla yanar insan maazallah...

Kendini dev aynasında seyretmek aynaya baktığın zaman 'olay budur işte abi' demektir.

Kendini dev aynasında görmek bir psikolojik rahatsızlıktır... Kendini çok fena beğenmektir... Evlerden dışarı... Kendini beğenmişliktir...

Ve genelde kendini sevmek ile karıştırılır.

Kendini beğenen insan kendinden başka hiç kimsenin duygusuna, düşüncesine, isteklerine bakmaz, önemsemez. Ben yaptım mı olur, Allah'ım ne de güzelim filan demektir... Kendini beğenmek ego ile ilgilidir ve ilkel bir duygudur. Tedavi edilmesi ya da törpülenmesi gerekir. Aşırısı el alemi güldürürken sizi hasta eder...

Kendini sevmek ise kendini olduğun gibi kabul etmek, kusurlarınla, hatalarınla mutlu olabilmek demektir. Kendini seven insan çevresine karşı da duyarlı olur, empati yeteneği gelişmiştir, yargılamaz kişileri öyle kolay kolay. huzurludur, hayattan olabildiği kadar keyif almaya çalışır.

Yani ben kendini sevsen seni sevecem belki... ama sen kendini beğeniyorsun ya çok ondan sevemiyorum ben seni...

Nasıl bir dev aynasıdır o yarabbi


5 Eylül 2016 08:57

İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR...



Kökeni Kumuk Türklerine kadar dayanan, orjinali "it haplar, kerivan geçer" olan çok güzel bir Türk atasözüdür. Yazılı kayıtlarda ilk kez 1600'lerin başlarında Muhammed Seybani Han'in divan adlı eserinde yer almıştır.

Benim için bu cümle hayatımın çok erken yaşlarında babamın kitaplığında bir kitap olarak girdi hayatıma... Nazım Hikmet adıyla basılmış bir yayınıydı... (İlk basımı 1936'da babamın doğduğu yıl, Orhan Selim adıyladır)

Çok küçüktüm okuduğumda... Her ne kadar kitaplığın bunları şimdi okuyamazsın diye bir bölümü varsa da ben oradan kitap okumaya bayılırdım.. Bazılarını doğru anlayabilmek için sonraları yetişkin kafamla bir daha okudum...

Yani bu cümle tüm hayatım boyunca hep kulağımda olan bir cümledir...
Önceleri "it çoğalsa da kervan yürüyor" sanıyordum anlamını... Sonra da "it ulusa da kervan yürür" olduğunu öğrendim...
Sonra bazen bu cümleyi şunun yerine koydum...
"bir işin yapılmasını çekemeyenler yaygara koparsa da iş yolunda gider."
O nedenle yaptıklarıma kim ne derse desin doğru bildiğim yolda ilerledim...

Ama gerçek yaşama bakıldığında şöyle de bir gerçek vardır...

Diyelim mahallenizde, sokağınızda hatta ortamınızda bazı tipler vardır. Siz kendi başınıza yaşamak istersiniz, sevdiklerinizle parkta bahçede oynarsınız filan. Sonra bu tipler gelir siz onların farkında bile olmazsınız, kaldırır size taş filan atarlar. Şimdi bunu adamdan sayıp sen de taş atsan attığın taşa yazık.
Atmazsan bunlar durmaz bir türlü. Durur durur bulaşır yağlı kara gibi. Gene taş atar. İt gibi ürür ürür dururlar.

Yapılması en doğru hareket kervanı devam ettirip bunları yok saymaktır.
İşte zurnanın zart dediği yer burasıdır.
Bu itleri yok saydın mı bu sefer toplar it sürüsünü dalaşmaya başlarlar bunlar...
Bozacının şahidi şıracı hesabı birbirlerinin yalayıcılıklarını yaparak sürü sepet saldırırlar.

Haa akıllı insan napar... Bunları kaale almaz. Bırakır havlayan havlasın. Çemkiren çemkirsin.
Ehh itin ağzı torba değil ki büzesin. Eğer illa havlayacaksa susturamazsın.
Bu saatten sonra it'çe öğrenecek değilsin.

Doğrusu sen yoluna devam eder gidersin. Hani doğru söze ne denir.
Kervanı yürütmek adına...

İtin değilse bile sahibinin hatırına...
"İte dalaşmaktansa, çalıya dolaşmayı" yeğlersin.

Ancak ve lakin haddini aşıp insanların sinirleriyle oynamak çok da doğru değildir...
Kervanı götüren insanın sonunda sıkılırsa, maazallah canına tak ederse, ay bana bişi mi olur, ay etrafa rezil olur muyum, bu it benim etimi kapar mı demez?
Canına tak edilen kervancı hesabını gayet efendice uygular. Kervancıyı çok da zorlamamak lazım...
İşte o nedenle...

Yine de varsa bir imkan kendi çıkarını düşünmeyip, adam sendecilik yapmayıp, bana dokunmayan yılan bin yaşasın demeyip ulumasına izin vermemek lazım... Kendi kervanını yürütmek için it'le aynı hamamda yıkanmamak lazım...

"yiğit ölür san yürür
dalda su damarda kan yürür
inandığın yolda engel tanıma
it ürür kervan yürür"