Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

30 Ocak 2015 Cuma

UYKUSUZ...



"Uykum kaçtı nereye
Yıkanmaya dereye
Dön uykum ne olursun
Gözlerime geriye"

Kendimi tehdit ediyorum…

Eğer biraz daha uykum gelmezse, 5 dakika içinde uyumazsam, kalkıp bulaşıkları yıkayacağım ya da sabaha bıraktığım e-mailleri göndereceğim…

Bu bünyede ballı süt + uyku hapı + sabah sabah 2 bardak koyu kahve içmenize rağmen dersinde uyukladığınız hoca etkisi yaparak jet hızıyla rüyalara dalmanızı sağlayabilir. Ama şu an işe yaramıyor…

Kendimi bildim bileli geceleri uykusuzluk çekerim… Uykusu az bir bebekmişim… Gece yatakta fenerle kitap okuyan bir çocuktum… Sonra walkman çıktı geceleri kulaklıkla uyuyan insan oldum… Bilgisayar yokken geceleri daktilo ile yazan insandım… Bilgisayar masada dururken ve kocamanken geceleri oturan insandım şimdilerde sağ yanıma yatıp gece boyu bilgisayarda onu bunu izleyen insanım…

Çok enderdir saat on’da bir yattım sabaha kadar deliksiz uyudum durumum… Kesin ateşim vardır, hastayımdır. Başka türlü uyuyamam…  Bünye dayanamaz aniden dalarım bazen sonra alakasız saatte uyanır otururum…

Acayip özenirim deliksiz uyuyanlara… Gece en geç onbir’de yatıyorum sabah altıda ayaktayım diyen herkese dehşetle bakıyorum… Ben de o saatte ayaktayım genelde hiç uyumamış olarak…

Gece uyku kaçınca yapılabilecekler konusunda tez yazarım ama en iyisi “Kriminal” bişiler seyretmektir…  Ayrıca beyni yormak en iyisidir...
5 haneli rakamları birbiriyle çarpmak iyidir... Zaman ve mekân kavramları arasındaki ilişki hakkında düşünmekte iyidir... Resim çizebiliyorsan resim çizmek, astral seyahat yapmakta fena değildir(hiç anlamam)... Ama kafanı duvara vurmak en iyisidir(en çok bu yorar)

Yataktan kendimi yere atarak yerde uyumayı denemişliğim bile var…

Kaçan uyku durumum olsa yapacağımı bilirim… Yakalarım filan ama bende ki gelemeyen uyku durumu…
Bazı geceler yatağa yatıp gözlerimi "fal taşı" gibi açmak suretiyle "uyumamalıyım, kesinlikle uyumamalıyım" demişliğim de vardır. Çünkü akabinde uykunuz benim ki gibi yeterince salaksa uyumamanız gerektiğine inanır ve hemen gelir. Zira uyku gıcıktır, sinirdir. Ve de fesattır. Uyumamanız gerektiği anlarda illa ki gelir.

Uyku düzenimi şöyle anlatabilirim… Uyumak isteyince uyuyamamak, uyanmak isteyince uyanamamak, arada bir istenilen saate uyuyup, istenilen saate uyanıp umutlanmak, sonra yine uyuyamamak... Uyanamamak...

Her zaman görevini yerine getirmekle mükellef devlet memuru değildir ki uyku.
Bazen kaçar gider. Darlanır. Duramaz. İşte o vakitlerde müşkül duruma düşen, uykuya ev sahipliği yapan insan kendiyle baş başa kalır. Duruma yakalandığı zaman geceyse yatağından kalkıp ışığı açmaya bile erinir. Hali yoktur. Bedeninin tüm güç birimleri enerjisini sevdiğine kaçan uykuya tahsis etmiştir. İnsan bu ihaneti fark edip de hayatının anlamını düşünmez mi?  Bedeniniz sizi sırtınızdan bıçaklamıştır. Uyku gürültü çıkarmadan kaçmıştır…  

Sabah yedi çeyrek olmuştur bile…

Şimdi hayatın anlamını ben düşünmeyeyim de kim düşünsün?


Size iyi sabahlar…

21 Ocak 2015 Çarşamba

ARKA'TAŞ


Arka/taş…

Yaş bilmem kaç olmuş…  Evlilik, evlat sahibi olmuşsun… Kardeşin var… Ama bir şey eksik… Sevdiğin arkadaşların var… Güzelim yürekdaşların var ama bir şey eksik…  Şöyle sırtını her şeye rağmen dayayabileceğin… Su aldı, sel sattı demeyeceğin bir “arka/taş… Ahretlik… 

Ne yalan söyleyeyim çok özenirdim… Kız kardeşli kadınlara… Çoğu sahip olduklarının kıymetini bilmezler. Kazağını çalabileceğin bir abla, kıyafetlerini yürüten bir kız kardeş kadar kim keyif verir ki insana… Enginim canım kardeşim alınmasın gücenmesin onu aramızdaki azıcık yaş farkına rağmen hep “oğlum” gibi görmüşümdür. Poyraz kalk anne yemek yap dese üşenebilirim ama Engin derse yapılması elzemdir ... Erkek kardeş yürek çarpıntısıdır. Arabayı hızlı mı sürdü, sokakta başına bir şey mi gelir… Aynı erkek evlat gibi…

Ama kız kardeş…

Bir tek yerimiz benzemiyor… O kıvırcık, ben düz saçlıyım… O uzun, ben kısayım… O zayıf, ben tombulum… O kibar, ben kabayım… O narin, ben öküzcanım… O iyi niyetli, olumlu, naif… Ben öküzcanım...

O aman kırar mıyım diye içini kemirir, ben kırar geçerim… O hemencik kanar, güvenir… Ben cadının allahıyım kılı kırk yarar adama fenalık geçirtirim…

Arada bir laf eder içime oturtur, sonra ettiği lafa pişman ederim eli kolu çiçeklerle gelir :)

Tanıştığımızda evli barklı kadınlardık… Sonra beni bir daha alan olmadı… Ama onun kendi içinde makul denemeleri oldu :) Sonunda anladı ki “tek yol Emine”…

5 yıllık sözleşmemiz var… Ona beş yıl evlilik yasak… Ancak bu arada ben evlenirsem onun da şansı olur :) Yani bu iş yaş… Sayemde bir daha evlenmesi mümkünsüz görünüyor… Çünkü o benim ahretliğim artık…

Onu dönüp dolaştırıp yaşam içinde tekrar tekrar karşıma çıkarıp bana getiren tüm sebepleri sevgiyle kucaklıyorum… 

Bu yazı da İdil’i ve Alev’i yazmazsam biliyorum onlar alınır ama kardeş başka bir şey, anne başka bir şey…
 ARKA / TAŞ başka bir şey… Onlara ait olan kısım bana ait değil, bana ait olan da onlara ait değil…

Benim inatçı, gizliden huysuz, fark ettirmeden uyuz arkadaşım…
Canımın içi… Kımırcığım, benim ruhu güzel kardeşim, elim ayağım, can dostum…
Sırdaşım, dert ortağım, tavla rakibim, kibarım… Düşüncelim, kıymetlim…
İyi ki varsın, iyi ki doğdun…

Arkadaştan öte kardeşimsin… Daha çok işimiz var… Bu çocuklar evlenecek… Torun bakacaz… Ben yaşlanıp daha da kâbus olucam… Muhtemelen şu çarşıda muşmula muşmula yürürken yandan geçenleri görüp yine krize gireceğiz… Ben karşıdan gelen esmer iri yarı dövmeli “çocuğa” bakıp "ah ulan Arzu" diyeceğim :) Sende “Hemşire bi dur yau “ diceksin :))

Yani demem o ki SENİ ÇOK SEVİYORUM KARDEŞİM… İyi ki varsın… Yaşamımdasın… Neşesin, güzelliksin… Çok değerlisin… Mutlu yılların olsun Arzu'm....

“SSS”





20 Ocak 2015 Salı

ÇEK BİR SELFİE USTA, İNSANLIĞIMIZ ÇIKSIN ORTAYA



 Şöyle çiçeklerden, böceklerden başlayıp yazayım diyorum…

Aşk, meşk… Güzellikler olsun yazıda…  Sonra oturuyorum klavyenin başına aklıma gelenler geliyor…

Çiçeklerden yazıcam… Gülün demet fiyatı geliyor aklıma…
Böceklerden bahsetsem… Yerinde olur da birçok kişi hakaret sayar…
Aşk’tan bahsetmeye kalksam… Yazmanın kurallarından biridir. “İnanmadığınız şey hakkında yazamazsınız”
Meşk… Desem… Ses ses değil…

İşte bu noktada aklıma “insan” geliyor… Güzel şeylerden bahsetmemi engelleyen “insan”
Kızgınım ulan topumuza…

Ülkesine, çevresine, kendisine, arkadaşına, kardeşine, anasına, babasına, evladına zarar veren bu türden fena halde sıdkım sıyrılmış durumda…

“Kuyu kazmak” “Arkadan konuşmak” “Fitne fücur” “İnsan kayırmak” “İnsan ayırmak” “Yalakalık” “Fenalık” “Hırs” “Düşmanlık” “Kıskançlık” “Şiddet” yazsam sayfa dolacak hepsi var ulan bünyelerde… Bazıları toplu kokteyl…

İş hayatının, plaza kökenli iş dünyasının olmazsa olmazı bu insanlar… Her büroda, her iş yerinde birkaç böyle abi ve abla olmasına alışığız zaten.  Ortak özellikleri kulis yapmak, kariyer yapmak için karşındakinin kuyusunu kazmak… Elbette insanın sürekli yükselme, daha fazlasını isteme arzusunu yenemediği müddetçe yapacağı eylemdir bu…

Bünyemin terbiye olmamış yanlarına baktığımda görüyorum ki ne vakit önüme bu örneklerden çıksa bende gaza gelip karşı atağa kalkıyorum. Öğrenme umudundayım böyle insanlara karşı ruhumun huzurunu korumam gerektiğini…  Ama olmuyor… Benim bünyem haksızlığa, yalan dolana tepki veriyor…

Bu ilkeyle yaşayanlar benim için şu cümle ile açıklanır… “ Adam olamadım bari kariyer sahibi olayım”
Olurlar da… Çünkü dehşetle seyrettiğim durum şudur… Bu tarz insanlar karşısında çaresiz kalır ortamı terk edersiniz. Öyle edepsiz ve belden aşağı vurabilen insanlardır ki… Sizin aklınıza gelmez olabilecekler… Onların kitabında söylenmeyecek bir şey yoktur.  Yapılmayacak dedikodu yoktur…
Kuyusu kazılmayacak insan yoktur.  İş hayatımda şirket sahibinin kuyusunu kazmaya çalışan salaklar var hafızama yazılmış...  Ulan şirket adamın… J

Hani bir hikâye vardır, iş başvurusu yapanlara sormuşlar 2 kere 2 kaç eder diye ve en popüler cevap 4 olmuş ancak "siz kaç olmasını istersiniz?" diye cevap veren adayı işe almışlar. İşte bu ülkedeki yöneticilerin en sevdiği hikâye budur, ister teknik bir iş olsun ister hizmet sektörü, ister sağlık hatta bilim ve ekip kurulumunda bu argümanla yola çıkarlar, ne bildiğin veya neyi yapabildiğin değil, nasıl ayar verdiğindir konu ki bu herkesçe bilinmesine rağmen iş hayatının bilinmeyen gerçeklerindenmiş gibi yapılır.

O nedenle kendi kurduğum ekiplerde bana sürekli “sen bilirsin şefim” diyenin en çok arkamdan iş çeviren olduğunu hep bilirim…
Ve iş hayatında bir kural daha vardır hiç sekmez… "hakkında dedikodu yaptığınız kişi mutlaka bundan haberdardır / ya da çok yakında haberdar olacaktır...
Çünkü bu tarz durumlarda yanlış yapan yanlışı illaki bir diğer yanlış insanla yapar… İki yanlıştan bir doğru çıktığı da hiç görülmez… İlla bir yanı aksar…

Bir süredir homeoffice çalışarak kendi işimi yapıyorum. Dolayısıyla iş dünyasının bu iğrenç çarkından uzaklaşmayı becerdim. Evet, bazıları için çalışmıyor sayılıyorum, bir büro olmasından daha zor yürüyor işler… Özellikle iş alma aşaması daha fazla güven gerektiriyor.  Ama ben huzurla çalışıyorum daha fazla iş üretiyorum. Çünkü birlikte iş yapılırken karşıma çıkan bu kitleden uzakta iş yapıyorum…
Büyük işler böyle yapılmıyor ama bende “kariyeri” yemişim… Adam olabilecek miyim diye bakıyorum… Mesele başarı için ayak kaydırmak, kuyu kazmaksa evvallah birçoğundan iyi yaparız da…
Bir gün ayna da kendimize bakıp rahatsız olmaktır korkumuz…

Yine de ucundan bucağından yaşamıma sıdkımın sıyrıldığı şeyler bulaşıyor…

Şöyle aşk, meşk yazsam daha çok okunurdu amma velakin malzemenin bu olduğu insan dünyasında ne derece doğru bir aşk olabilir ki…
Kendini kendi aynasında gören herkesin kendini sonsuz haklı bulduğu bir dünya da ne derece huzur olabilir ki…

Çek bir selfie karşılaş kendinle sen kimsin?













16 Ocak 2015 Cuma

BALKON ÇİÇEĞİ...



Balkona kaçasım var…

İzmir’liyim ben… Büyük camlı evler, koca balkonlarla büyüdüm… Ankara’ya “anane”ye gittiğimde çok şaşırırdım evlere… Küçük pencereler, bol duvar ve ufak balkonları sevemedim gitti.

Bahçe içinde bir evde, üç yanınız hem bahçe, hem balkon bir evde büyümüşseniz apartman daireleri dar gelir size… Yaz akşamları gelen geçeni seyrettiğim o balkon, gençliğimin ve kişiliğimin önemli bir yanı oldu hep… Kış yaklaşmaya başladığında yavaş yavaş evlere çekilmeye başladığında insanlar, evin kepenkleri erkenden kapanmaya başladığında benim de ruhum kapanırdı. Hala da kapanır…

Karşıyaka’da doğduğum ev de, Göztepe’de büyüdüğüm ev gibi üç yanı koca balkonlarla çevrili bir evdi… 21 yaşından sonra tekrar aynı eve geldiğimde sıkılmamıştım o yüzden… Kocaman boydan boya camlarla çevrili aydınlık, güneşli bir apartmandı… Manolya ağacıyla iç içe balkonda, bir yanınız manolya ağacı diğer yanınız 3. Kata kadar tırmanan o güzelim mor çiçekli sarmaşık ise o balkona doyum olur mu? Göztepe’deki sadece balkon değildi… Koca bir bahçeydi… Balkonu bir yandan saran yaseminin kokusu, bahçedeki güller ve meyve ağaçlarının kokularıyla karışırdı.

Poyraz koca bir balkona doğru… Kendisi 56 metre kare ama balkonu 110 metre kare bir terastı evliliğimin ilk evi… Her yanı balkon bir çatı katı… Karşıyaka’nın güzelim çatı katları… Artık yok olan çatı katları… Ama sonra hayatımın en kâbus evine taşındım… Tam yedi yıl… Ufacık ve betondan bir mutfak balkonu, karşı evin balkonuna 2 metre mesafeli bir salon balkonu… Bol duvar… Küçük pencereler… O evde yaşanan bir sürü sıkıntı, kaybedilen iki bebek… Sonra bu ev… 

Balkon özgürlüktür… Sabahtan eve dolan güneş, kışın en soğuk gününde bile bir şey yakmaya gerek kalmadan ısınan bir salon… Mart’ta açılıp Kasım sonunda kapanan bir balkon kapısı… Şimdi de açık balkon kapım… Dışarda caddenin sesi var… Kornalar, bağırışlar… Balkon; evin içinde sokakta olduğunuz yerdir… Evin içinde yaşama karışmanızdır… Muhabbettir, çaydır, rakıdır, sigara kaçamağıdır… Nefestir… Balkon bir evin kalbidir. Olmazsa olmazıdır. Yazın serin gecelerinde balkonda oturulur. Kitap okunur. Müzik dinlenir. Çay içilir. Huzura erilir. Evde "huzur" un karşılığıdır balkon…

Göztepe’de büyüdüğüm o güzel bahçeli ev şimdi dar, uzun sevimsiz bir apartman… Sadece girişte ki pembe Oya ağacı duruyor… Hala yolum oraya düştüğünde bir dal fırfırlı pembe çiçeğinden getiriyorum. Az bulunan bir ağaç olmasına rağmen bugün oturduğum evim bahçesinde de var… Tohumlarından patlayan pembe çiçekleri öyle güzeldir ki… Manolya gibi muhteşem bir kokusu yoktur ama inanılmaz görünür…

Bahçesinde limon, yasemin, dut, muşmula, erik, kiraz, glayör, sardunyalar, sarmaşık gülleri, papatyalar ve hatta palmiye ağacı olan bir evde büyümüşseniz… Onun arka balkonunda tüm yazlarınızı kucağınızda bir kitapla, şezlongda geçirdiyseniz hayal gücünüz kocaman bir düşler ülkesidir…

Doğduğum evi yakınlarda yıkacaklar… Depreme dayanıklılık testi için gövdesinden bir parça aldılar… "Dayanıksız" çıkacak sonuç yıkılabilsin diye… Ama o ve ben gerçeği biliyoruz… Yapılacak yeni apartman 60’ların başında yapılan kadar dayanıklı, sağlam olmayacak… Onun gördüğü kadar sarsıntı görecek kadar sağlam kalamayacak… Yeni nesil kapalı balkonları, elektrikli panjurlarıyla “ev toplumdan kaçtığın yerdir” sloganının hakkını verecek…
Bugün balkon evi gayet güzel havalandıran ve iki üç saksıyla eğlenceli bir hale gelen, nefes alınacak açık bir mekân olması gerekirken ısrarla kapatılmaya çalışılan yer...
Temizlemesi dert oluyor insanlara nedense.
İki kova suyla halledilecek iş ağır geliyor kadınlara.
Referans da komşu oluyor.
Komşu ne yaptırıyorsa hemen hevesleniliyor genellikle.
Komşunun "pimapencisi" apartmanda en az iki-üç kişinin daha pimapencisi oluyor.
Camlarla kaplanıyor canım balkonlar, yıkamaya ve temizlemeye üşenenler sayesinde nefes alma yeri de kalmıyor evlerde...
Ne diyelim, herkes pimapen içinde, panjur içinde, "camcama" içinde mutlu olsun!
Ayrıca balkonun Fransız olanı da olmaz, çıkma olacak balkon dediğin, evin başka bir alanı olacak, binaya estetik olsun diye değil, kullanılsın diye olacak. Sabah ailece kahvaltı edeceksin, akşam ailenle birlikte hatta belki misafirlerinle yemek yiyeceksin… Sıcak yaz gecesi yatacağın yer olacak… Valla şehrin orta göbeğinde 4. katta kendimden yüksekte komşularım varken balkonda yatan benim gibi biri için balkon olmazsa olmazıdır yaşamın…

Balkon varoşluk çağrışımı yapıyor şimdilerde.  Gökdelenden tükürmenin ne zevki olur ki, ama balkondan değil tükürmek işeyebilirsiniz bile…  

Ama “konuşma yapmayın" lütfen... Malum "Balkon konuşması" beni balkondan soğutan tek andır…

Demem o ki; yaşam ne vakit daralsa benim balkona kaçasım var... Balkon çiçeği olasım var...
"çünkü balkon ölümün cesur körfezidir evlerde"

















15 Ocak 2015 Perşembe

ZAMAN; SÜVEYDA...



"rengi ayırt edecek bir göz yoksa renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir."

Zaman…

Zaman; uzundur çünkü sonsuzluğun ölçüsüdür. Kısadır çünkü tüm tasarılarımıza yetmez, bekleyen için yavaş, mutlu olan için çabuk, sonsuzluk kadar geniş ve bir an kadar dardır. İnsanlar onu önemsemez ama yitirilen zaman aranır. O olmadan iş yapılmaz. Kalıcı olmayan eylemleri unutturur, büyük işleri ölümsüz kılar...

İki an arasındaki en kısa mesafedir… İki an arasındaki en uzun mesafesidir.

Başkasının yalancısıyım “İzafidir”…

Uzunluğu güneşe, genişliği tutkulara bağlıdır…

Her şeyi akışına bırakmanızı sağlayan, olaylara ve insanlara asla olduğundan fazla değer yüklememenize yardımcı olan, sakin olup, ne olursa olsun ne değişirse değişsin, yanınızda sevginin, yüreğiniz de sabrınızın olduğunu bildiğiniz sürece sizin hiç bir şeye ihtiyacınız olmadığını gösteren, harika bir şey, öyle ki her şey tükenirken, sizi dürtüp, ben her şeyi ayarladım diyebilecek kadar da güvenilir bir dosttur.

Zaman; upuzun bir cümleyi tamamlayan nefestir…

Zaman kişinin olgunlaşmasında bir yardımcı değildir... Zaman seyircidir sadece... İçinde debelenip durulan bir mekândır.
İşte o nedenle zaman size “yaş” katar… Ama eğer sizde bunu algılayacak beyin yoksa ne “edep” katar, ne “adap” katar…

Zaman; uzun ince bir yol, sırat köprüsü, yalnızlık ölçü birimidir.

İnsanoğlu adlandırarak üstüne yaşamlar kurar, kendisine bağlı olan bir gerçeklik yaratır. Ne kadarına sahip olunduğu bilinmez, bundan sebep daha çok görmek, daha çok duymak, daha çok bilmek, varlığı anlamlandırmak adına mevcut tüm eğilimleri tetikler… Önce hatalar yaptırır, sonra hataları ayıklatır…

"aynı zamana ait olan her şey birbirine benzer" der… Marcel Proust…

Şimdi ki zaman o nedenle bunca yanlışın olduğu bir zamandır.  İçinde bulunduğumuz zaman “keşke” zamanıdır…
Keşke ile başlayan her cümlenin şikâyet merci zamandır…
Keşke “içli geçmiş zamandır”. Pişmanlıklarla doludur…
Keşkeler taşmaktadır sandıklardan... Hatırlanır eski günlerde, kaçırılmış fırsatlar… Yanılır, üzünülür, dizler dövülür. Kendinden bahis açıldı mı, hatırlandıkça üzeceklerin, mutlu edeceklerden ağır bastığı zamandır… Kimi kültürün ana yapısıdır.

Bu ülkede zaman “miş”li geçmiş zaman değil, “iç”li geçmiş zamandır…

Ben zamanı an be an "-bu da geçti", "-oh oh bu da geçti" diye diye yaşar sonra kendime şaşırırım. Masumiyetim de geçmiştir biraz, neşem de, güzelliğim de, hevesim de kalmamıştır pek. Tüm geçenleri o geçmiş çeperine tıkmaya uğraşırım. Hiç yırtılmaz mübarek. Öyle bir büyür ki gözümde bazen başka şey göremez olurum hatta.
Geçmeyenler süveyda: kalanlardan fazladır adeta.
Gelecek deneyimlerime de müstakbel çöp torbaları gözüyle bakarım ümitsiz zamanlarımda: henüz boş, büzgülü ve limon kokulu diye teselli bulurum.

Gün gelir yırtılası kütleyi atasım tutar. Ferahlar, havada asılı kalırım bir süre.
Yeni bir torbayı kovaya yerleştirene kadar…

Sonra geri dönüşümü keşfederim: anı daha çok tüketebilmek için sağlam bir mekanizmadır. Alinin külahını veliye, velinin geçmişini aliye...

Yeni yeni anlıyorum ki eşikten içeri hiç girmemesi gerekenler var.
Göz göre göre çöp olmasın kimi rüyalar... Zaman süpürmesin hiçbir şeyi…

"herşeyi yazarım da
zamanı yazamam
o yazar çünkü
beni." Der Oruç Aruoba…

"zaman nedir?"

"aslında zaman yoktur, o bir yanılsamadır.

Bir kuş vardır, bir uçuş... Bir de kuşu uçuran güç."

Demem o ki;
Yaşlanabilirsiniz. Bedeniniz eskiyebilir… Ruhunuz yorulabilir.  İki kapılı bu Han’ın ikinci kapısına doğru yürüyor olabilirsiniz… Ama o kapının “zamanını” bilemeyeceğiniz gibi bu kapının “zamanını” da bilemezsiniz…  Mesele o arada “doğru” yürüyebilmek…

Demem o ki ;
Geçmiş artık olmadığına göre;
Gelecek henüz olmadığına göre;
Şimdi de daha adını anarken geçmiş olduğuna göre, zaman yoktur. Ya da sadece bilişsel olarak varlığından söz edilebilir.

Demem o ki;
Zaman öyle de geçiyor
Hayat böyle de bitiyor
Bitsin umudum cennetten…

Demem o ki; Zaman süveyda…

Demem o ki; boşuna ve boş yere harcama…




13 Ocak 2015 Salı

HİÇ BİTMESE "HOROZ ŞEKERİM"


ne güzel dönüyor çemberim;
hiç bitmese horoz şekerim!

Çocuk sevmek… Hele de bebek sevmek yaşama terapidir… Çocukluğumdan beri iyidir bebeklerle aram…

Mahalle’de ne kadar bebek varsa illa ki bir yolunu bulup annelerinin dibine sokulur onları sevmenin bir yolunu bulurdum. Mert, Cenk, Kaan, Hande… Benim ilk bebeklerim… Kocaman adamlar oldular… Mert uyusun diye başında beklerdim, Adalet abla işlerini bitirir, yemek yapardı o arada… Sonra Cenk doğdu… Kardeşimde pek küçük olduğum için Cenk bebekliğini hatırladığım ilk bebekti… Kaan’ı Emel abla bize göndersin diye dört göz beklerdim… En çok köfte yemeği severdi… Hande içlerindeki tek kız bebekti… Ve bana en çok emanet edilen bebekti… 14 yaşında idim doğduğunda… Köylerde birçok kızın anne olduğu yaştaymışım… Melek abla değişik bir kadındı. Anneme hiç benzemeyen bir anneydi. O yaşımda bile o bebeğin bana o kadar rahat emanet edilmesinden hem mutluluk duyar hem de huzursuz olurdum… Ama Handeyi çok uyuttum, mama yedirdim, sokaklarda arabasıyla gezdirdim… Anne babası gezmeye gittiğinde çok onunla zaman geçirdim… Hiç sıkılmazdım çocuklarla olduğumda hala da sıkılmam… Babalar geç geleceğinde ya da seyahate çıktıklarında annemden beni isterlerdi. En çok Adalet abla’da kalmayı severdim. Arka balkonundan yazlık sinema seyredilirdi çünkü... H
em o benimle sohbet ederdi… “Datse” yani “ Sedat” geç kaldığında ona arkadaşlık etmeye bayılırdım…

Göztepe’de bir “Mahalle’de” büyüdüm ben… Hatta en güzel sokaklardan birinde büyüdüm. “89 sokak” Karşılıklı bahçe içinde evler, sokakta oynayan çocuklar, hatta oyun oynanacak bir boş arsa, çıkılacak ağaçlar, düşülecek duvarlar ve bonus mahallede bir açık hava sineması…  “Demiray” sineması…

Bir çocuğun çocuk gibi büyüdüğü yıllardı… Arkadaşlarıyla oynayarak… Düşerek, koşarak, kavga edip ağlayarak yaz günlerinde saat dört gibi geçen dondurmacıyı bekleyerek… Sade dondurma sevmem o dondurmanın muhteşem sütündendir… Öyle her seferinde de alınmazdı… İyi bir uykuya ödül, uslu durmaya hediye idi o dondurma…

Kapıdan geçen yoğurtçu tam kapının önünde bağırırdı “Emineeee” … Askısındaki yoğurt tablaları ile dolaşırdı. İki yanında da aynı sayıda tepsisi olurdu… Dengesi bozulmasın diye bir sağdakilerden, bir soldakilerden çıkarırdı müşteriye…  O tepsilerden evlerden çıkan tabaklara önce darasını alıp sonra yoğurtlarımızı koyardı… Bir kaç günde bir gelirdi.  O zamanlar çakma yoğurt yoktu, üstü mis gibi kaymak olan tepsiyi şu an gözlerimin önüne getirebiliyorum.  Boşuna sevmezmiş yoğurtçu beni...
Ödemeler aylık alınınca yapılırdı. Bir kaç günde bir alınan tepsilerin hesabı için defter tutulmazdı. Kapıya yakın bir noktada kurşun kalem ile çentik atardı satıcı. Aybaşı gelip hesap kapandığında, silinirdi çentikler. Satıcı ve müşteri arasındaki güven esastı… Acaba çentikleri silerler mi ihtimali akla bile gelmezdi…

Sütçümüz yıllarca geldi… Onun çentikleriyle yoğurtçunun çentikleri kapının iki ayrı yanında yıllarca durdu… O süt yıllarca “süt tenceresinde” kaynadı… Kardeş kaymak sevmediği için “şekerle kaymak yemek hep bana düştü”

Mösyönün arabasının arkasında terlikler, gecelikler, fanilalar, iç çamaşırları vardı… Ama erkek çamaşırları satılırdı... Kadınların sokaklarda bayrak gibi asılmış külotların en abeslerini marifet gibi almadığı yıllardı…

Mahalleye gelen bütün esnaf beni tanırdı… Herkesle o balkondan konuştuğum için olabilir diye düşünüyorum... Kolay ısınan, kolay arkadaş olan bir çocuktum… Ta ki… İnsanlara dair hayal kırıklıklarım olana, gönlüm kırılana dek… Neyse dönelim o zamana…

Sümerbank diye bir şey vardı… İlkokula giderken Sümerbank kumaşından yapılmış siyah bir önlük giyerdik ve onun üzerine takılan bir de yakamız vardı... Sert ve düz durması istenirdi bu yakanın... İncecik boyunlarımızı acıtırdı… Sokaklar da oynamaktan mı, analarımızın yemekleriyle büyümekten mi ya da hepsi mi bilmem zayıfcacık çocuklardık… Çok ender bir tombilimiz olurdu… Onu da kimse tombili diye üzmezdi “oy tam sevmelik, mıncır mıncır derdi babam” Kimsenin aklına çocukları diyetisyene, psikoloğa götürmek gelmezdi… Büyürken kilolar verilir, arkadaşlarla oynarken sıkıntılar unutulurdu… Anadan babadan yenilen sopa hayatın travması değildi… Öğretmenden, müdürden hatta başka sınıfların hocalarından korkulurdu… Açıkçası sınıftan bir arkadaşımız yıllar sonra “çocuk psikoloğu” olup, İlkokul öğretmenimizin bir “sadist, psikopat, kötü bir insan” olduğunu söylemesine kadar hiç böyle düşünmemiştim…  Bazı insanlar nedeniyle “psikologlardan” nefret ediyor olabilirim…
İlkokul hocam; sert, prensipli, muhteşem bir kadındı… Çok bilgiliydi… Sadece ders değil yaşam konusunda da çok şey öğretti… Dimdik bir kadındı… Sağlam, akıllı ve dosdoğru bir insandı… Çalışkan ve akıllı olmaya inanırdı… Zor bir insandı… Ama sonradan gördüm ki hayatta kolay değildi… Bugün olduğum şeyde anam, babam kadar imzası vardır… Benim gördüğüm her şeye sorgulayarak bakan gözlerimin sahibidir… Kendisini saygı ve sevgiyle anıyorum…

İşte bu nedenlerle ben “çocuk” severim…

Çünkü ben güzel bir çocukluk geçirdim… Yediğim yemeğin, yediğim terliğin tadını aynı hatırlıyorum. Hiç seviliyor muyum diye düşünmeden büyüdüm… Her sabah “arkası yarın”la, öpülerek uyandırıldım…
Yoksa “hayır” dendi…  Varsa “uygun” olan alındı…

Ben birbirini ve bizi seven bir anne babayla büyüdüm…

Şimdilerde bakıyorum sessiz ve gülümseyen bebekler var, mutlu ve âşık anne babaların evlatları onlar.
Ben dâhil onlara herkes âşık… Çok sevilerek büyüyecekler. Dolayısıyla mutlu yetişkinler olacaklar, dolayısıyla mutlu edecekler. Dolayısıyla insan olacaklar.
Lütfen mutsuz ve de sevgisiz ilişkiler içerisindeyseniz, çocuk yapmayın.
Ne mutsuz nesiller yaratın, ne sizin mutsuzluğunuz katmerlensin ne de dünyaya sevgisiz büyümüş sağlıksız bireyler üretin...
Bebekler sevilmek içindir, bitmiş tükenmiş ilişkilerinizi kurtarmak için değil…
Bir çocuğu sabırla, sevecenlikle sonuna kadar dinleyebilen kalbini de dinleyebilir.
Bir çocukla saniyeliğine bile bakışmak bana hala temizmişim hissini veriyor. Bazen otobüste, metroda kucağında çocuğuyla bi anne oturur yanıma. Başucumda mis gibi bi koku var; masumiyet ve minicik eller ayaklar. Ben meleklere inanmam, çocuklara inanırım. Çocuklar korur insanı. Ne zaman bi çocuğun elini tutsam, öpsem sarılsam yenilenen bişeyler var içimde. Belki adı umut, belki huzur... Sanırım hiçbir şey bir çocuğu sevmek, gülümsetmekten çok doyuramaz insanı.

Altan; hem adıyla hem de torun sahibi olacak yaşa yaklaşırken “arkadaştan” gelişiyle bir mucize benim için… Ömürlü ve mutlu olsun… Beni evimden çıkarmak zordur, herkes bana gelsin isterim… Kapım açıktır… Ama Altan söz konusuysa hava soğukmuş… Yağmurluymuş… Yorgunmuşum hiç fark etmiyor… İyi ki de yapmış annesiyle, babası…  

Tüm yaşamım boyunca dedim ki “çok çocuğum olsun” … Mutlu bir evliliğim olsaydı, çok çocuğum olurdu… Poyraz;  ne yazık ki çok mutlu bir evliliğe doğamadı… Ama sevildi mi diye sorarsanız… Çok…  Şımarık edepsizi sevmemek mümkün değildi... Hala da eşşek sıpasını bebek sandığımdan kelli böyle komik durumlara düştüğümüz oluyor… 


Eğer evladınız varsa çok sevin, doğru sevin… Yoksa çocukları sevin, doğru sevin… İnsanları sevmek zor dedim ya geçenlerde… Onlar farklı bir şey…  Sevilecek insanlar yetiştirmek bizim elimizde…

 "şimdi hangi kitaplardan
öğreneceksiniz onu,
gelmiyorsa bazı şeyler

çocukluktan geçerek."

12 Ocak 2015 Pazartesi

YA SABIR...



Koruğu üzüm yapan “sabrı”dır…

Oysa ben üzümden çok “koruk” halini severim… Ekşidir… Daha lezzetlidir… Elinizi yüzünüzü buruşturur ama bir tane daha yiyesiniz gelir…

Gelmez mi?

Evet, birçok insan “tatlı” üzüm’ü daha çok sever J

Benim gibi koruk severler için bu yazı…

SABIR…

Ya sabır…

Sabır pasif bir erdemdir.  Bunu etkin hale getirmek için sebat göstermek gerekir.  Tek başına bir işe yaramaz.  Hatta sebat aktif hale gelmeden adından bile söz edilmez.

Arapların sabır otu adını verdikleri bir bitki mevcuttur.  Ve bu bitki öyle böyle değil, çok acı bir tada sahiptir.  Ama yenilmesi gereken durumlar ortaya çıkar ve kişi o tada rağmen bu bitkiyi yer.  Sabır da böyledir.  İnsan sergüzeşt-i hayatında öyle şeylerle karşılaşır ki, rotası kayar, mili kırılır da yapabileceği hiçbir şey kalmaz. Bu durumu, sabır otunu yer gibi kabullenir ve yutkunur.  İşte sabır budur.

Öznelere ve nesnelere karşı, bilinen tüm höykürme ve kükreme şekilleri icra edilir ve bir müddet sonra sakinleşilip, 'sabredeceğiz, n'apalım' denilirse, bu, artık kullanılabilecek başka bir kelime bulunamadığı için sabır kelimesinin kullanıldığı bir durum olur…

Benim sabır haline geçişimde böyle olur… Yapacak bir şeyin kalmadığı karşı tarafın hali anlamadığı, olayı toparlayamadığı, muhtemelen ruhunu değiştiremediği nokta da birden ruhuma bir hal çöküyor…
Ordan sonrasında karşı tarafa kolaylıklar diliyorum… Çünkü o derece taşmış bir sabrı daha fazla taşıracak başka bir şey yapamayacağı için, yaptığı herşey sadece kendi bünyesine zarar verir oluyor…
Bir seferinde 16 yıl kendimi denemişliğim var J

Sabır; öğrenilmeyecek bir şey değildir, bir erkeğin bunu öğrenebileceği yer belki de asker ocağıdır. Günleri birer birer düşerek sabrı öğrenirsiniz orda. Sabır, kabullenmeyi değil ama göğüs germeyi öğretir.  Bir yandan da hayatı akışına bıraktırır. Olayları kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçersiniz. Kadının ki ise hamilelik sürecidir. Size sabretmeyi öğretir… Ama derim eğer bu iki süreç gerçekten bir şey öğretebiliyor olsa, etraf mükemmel insanlarla dolu olurdu… O nedenle abartmamak lazım bu tür klişeleri…

Eğer yaşam size olayları ve insanları kontrol edemeyeceğinizi yaşattığı acılara rağmen öğretemiyorsa muhtemelen daha çok yolunuz vardır “olmaya” … Ve birçok kişi başına ne gelirse gelsin adam olmaz… Olamaz…

Hırs ve sabır yanyana gelebilirler mi bilmem… Ama bu ikili bir araya geliyorsa başarı mutlaktır. Birçok bünye de ise maalesef ikisinden biri eksiktir. Yaşamın tüm uyarılarına rağmen hırsına yenilip sabırsızlıkla hata yapan çok insan vardır…

Beklemeyi, nasıl bekleneceğini unutmuşuz.  Herşeyi hemen şimdi istiyoruz…  Telaşla istiyoruz...  Deliler gibi istiyoruz...  Bu insanlık için büyük bir kayıp. Sabırsızlık da sabır gibi bulaşıcıdır çünkü. İnsan sessizce içinde büyüyecek bir şeyi beklediğinde, gerçek kendine dönecektir. Dönmek, varmaktır. Olmaktır...
Günümüzde, bu kadar hızlı hareket ederken, isteklerimizin bu kadar hızlı gerçekleşmesini beklerken, hızlı ve kolay elde etme hevesimiz bizi dürtüklerken sahip olunması zor gelen -ve tabii özellikle günümüz şartlarında- büyük bir erdemdir...

Sabır; mukavemet arttırıcıdır, olgunlaştırıcıdır, çehrede kırışık fazlalaştırıcıdır. Katalizör gibi de denebilir bir yönüyle. Zira bir dert bitip sonlanınca tekrar yerine döner, bir sonraki derdin çözüme kavuşması için işine odaklanmaya hazır ve nazır olur… Angarya familyasına ait, iç kemirgenleri cinsinden, sonuselametgil'ler sınıfından bir (tür) his'tir. Yazarken bile içini kasandır…
Domino taşlarıyla şaheserler yaratabilmek için dikkat ve zekâyla birlikte bulunması gereken bir erdemdir. İnatla karıştıranlar var, yapmayın etmeyin. İnat sabır değildir… Çoğu kez cehaletin, hırsın gözü kör, kulağı sağır etmesidir.

Sabır; sudur… Taşmayacak kaba akması gerekir… Taşıracak kabı seçmemesi gerekir…
Taşınca çıkmaz leke bırakandır... Benim bünyemde fazla zorlamaya gelmez. Patlaması sebebiyete göre can yakabilir...

Yani benim sabır anlayışım maalesef gelişmedi…  Kulağımda babamın bir sözü çınlıyor böyle zamanlarda…

“sabır sabır ya sabır, üçüncüde vur yatır.”

Bu sabır denilen erdeme ulaşmak öyle kolay değildir.
Kimi erdem dese de, kimi sonu selamet dese de, zordur…
Mayanıza bundan katılmışsa, ortalık test etmek isteyenle dolar sanki.  Uyarmanıza rağmen, bile bile ve düşüncesizce üzerinize gelenler… Anlattığınızı inatla anlamamaya gayret edenler, hırslarını kontrol edemeyenler… Toplumun iç bunaltan kuralları içerisinde yaşamaya çalışmak, TV’yi her açtığında ismi bende kalsın hep aynı bıyıklı şerefsize denk gelinmesi, hep kontrol dışı olarak bir şeylere, birilerine maruz kalma, sığınağında bile bunların gelip bir şekilde seni bulması… Sen sabrettikçe dozajın gittikçe artması… Bunlar sabrın “sınavıdır”

Sabrın sonu selamet diyen atayı eşşekler kovalasın. Sabrın sonu bazen cinnettir.  Erdem falan da değil, enayiliktir. Rahatsız mı ediyor seni birisi, sen de en özeline, en kutsalına küfür et, çomak sok. Devam mı ediyor, al kafasını çarp duvara, at pencereden aşağı, arkasından da seslen
“çok sabrettim sana ama sondu bu, hadi selametle.”

Ben koruk severim demiştim…  Ayrıca azizde değilim… Sevgiler J

Bitirirken ben susayım “PİR SULTAN ABDAL”  bir şey desin…

“Yorulan yorulsun ben yorulmazam
Derviş makamından ben ayrılmazam
Dünya kadısından ben sorulmazam

Kalsın benim davam divana kalsın."

11 Ocak 2015 Pazar

"NE MUTLAĞIM , NE MUĞLAK"



İnsanları sever misiniz?

Böyle sorularla gelin bana J  En sevdiğim soru türü…

Bu tarz soruların cevapları çoğu zaman tam bir içtenlik taşıyamaz… Taşıyamıyor… Maalesef…
Ama elbette ısrarcı olan cevaplar var bu soruya ait.

Severim…
Sevmem…
Yaradılanı severiz yaradandan ötürü…
Aldığınız yol, gördüğünüz insan, başınıza gelenler kadar cevabınız vardır muhtemelen…

Ama hiç oturup “insanları” sevip sevmediğinizi düşündünüz mü?

Sevdiğiniz insanları değil… “İnsanları”
Kedileri sever gibi… Kuşları sever gibi…
Neticesinde hepimiz hayvanız…

Benim kanaatim çoğumuzun insanları sevmediği yönünde… Birini sevmekten farklı bir durum bu  “İnsan” ırkını sevme durumu… Yapılan bunca “ırkçılığın” gün gelip bilmem ne gezegeninden gelenlerle aramızda da bir gün yaşanacağını düşününce, hayli komik geliyor bugünkü, din, köken, renk için yapılan “Irkçılık”, belirli bir gruba dâhil insanı sevmemek, düşmanlık gütme durumu…

Hayvanların birebir kendi cinsinden olmayan bazı başka hayvanlarla sorunu vardır. Kendi cinsinden “bazı” hayvanlarla da sorunu olabilir zaman zaman … Çok hırçın bir kedi bazen yanına diğer kedileri yaklaştırmaz, iyi anlaşacağı bazılarını yaklaştırır ama bugüne kadar özellikle “Sarmanlar”dan rahatsız olan bir “İran Kedisi” görmedim… Kendinden büyük diye korkar, saldırgan diye kaçar ama “ulan bu pisi bir siyam” “şaşı len bunun gözü” “bu kedi Fransızca miyavlıyor len” “düşmanım ulan bunlara” diyen bir başka cins kedi görmedim hiç… Varsa da böyle bir psikopat bana denk gelmedi…

Ama din, dil, cinsiyet, renk, yaşam seçimi ve kültürleri farklı diye birbirini sevmeyen milyonlarca insan gördüm… Bu sevgisizlik öyle bir durum ki tüm bu belirteçleri kaldırdığımızda da “insanlar” diğer insanları sevmemek için makul bir sebep buluyor…

Ya da bazıları “insan sever” oluyorlar… Öyle çok öğreti uğraşıyor ki bu işle… Hobi halinde “insan seven” insanlar tanıyorum…  İnandırıcılıktan uzak hümanizmleri ile beni deli eden çok insan biliyorum.  Kendini “doğru” sevemezken birini sevmek ya da sevmemek kimin becerebileceği bir şeydir ki…

Ondandır sevginin çoğu zaman “yalnızca” kelimeler de ki varlığı…

İnsanları sevelim, ne de olsa hatasız kul olmaz. Ne de olsa biz yaradanın en sevgili kullarıyız. Evren bizim için bir sınav alanı ve bütün bu yerkürenin ve etrafını çevreleyen maddenin ve boşluğun tek sebebi biziz. O zaman insan sevgiyi hak eder.

Etmez efendim.

Önce insan dediğin atom yığını rastgele bir araya gelmiş yapıtaşlarından farklı bir şey olduğunu fark edecek. Aslında sahip olduğu bilincin ve aklın bir hediye, evrenin en muhteşem piyangosu olduğunu fark edecek. Sonra niye ve neden sorularını sorabilmenin nasıl büyük bir lütuf olduğunu fark edecek. Daha bitmedi...

Elindeki tahrip gücünün, kendi türüne ve diğer türlere sebepsiz acı çektirme gücünün ve iradesinin nasıl büyük bir sorumluluk yüklediğini bilecek...

Sonra o nice zahmetle bir araya gelmiş milyarlarca nöronun hakkını vermeyi öğrenecek.

Vicdan sahibi olacak. İnancı dolayısıyla değil, ceza korkusuyla değil, kıldan ince köprünün kâbusu ile değil akıl gözüyle dünyaya bakmayı becerdiği için doğruyu isteyecek, doğruya yönelecek.

Ben belki ondan sonra “insani” sevebilirim, onu da garanti edemem.

Bir hayvanı, bir ülkeyi, bir şehri, bir şarkıyı sevmek gibi kolay değil aklı ve iradesi ile hareket eden insanı sevmek. Hafızan biraz iyi ise daha da zorlaşıyor…

İnsanlara hayranlık duyabilirim, beyinlerini çalıştırıp teknoloji çağına gelebildikleri için; insanlara saygı duyabilirim akıllarını kullanıp en azından aralarından bir kaç filozof çıkarabildikleri için; ama sevmek başka bir şeydir. Bir hissiyat işidir… Maalesef ki çoğu zaman diğer duygu ve isteklerle karışır… Karıştırılır…

Aldığı nefesi bile sorgulamamış, biat kültürüyle büyümüş, ataerkil bir toplumlar da neyin sevgisinden bahsedebiliriz ki…

Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Çocuklara tecavüz eden insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Bir ırkı yok etmek için fırınlar yapan insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Bir okula bomba koyan insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Bir sürü savaşta sebepsiz yere ölen evlatlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Kaldırımlarda fahişelik yapan insanlara para ödeyen insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Bir başka dine inanıyor diye “inancı” için insanları katleden insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Doğayı, hayvanları katleden insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Şiddet ve hiçbir sebebin meşrulaştıramayacağı cinayetler geliyor…
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… İnsan olma özgürlüğümü elimden alan insanlar geliyor…
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Güzel ülkemi içinde bulunduğu duruma sürükleyen şerefsiz varlıklar geliyor…

Sayfalarca yazabilirim sanıyorum…

Ne toplumsal dayatmaları seviyorum ne de sahteliği… Saf ve arı olan ne varsa, onu sevmem ondandır. Bir bebeğin sevgisini… Evlada duyulan sevgiyi bu derece önemsemem ondandır.

Bugün insan denen zibidinin etrafına, hayvanlara, kendisine, bir diğerine yaptıklarına baktığımda tüm öğretilere, tüm inançlara karşı
“ULAN İNSANOĞLU SENİ SEVMEK NE ZOR LAN” demem ondandır.

TEKRAR SORUYORUM…

“İnsanları sever misiniz?”

BUYRUN BURDAN SEVİN O HALDE…




8 Ocak 2015 Perşembe

KENAR MAHALLE'DE BİR PAZAR GÜNÜ...



Kenar mahalle...
Sanıldığı gibi üzerinde gecekondu olması şart olmayan mahallelerdir.

1955'e kadar İstanbul'un en zengin mahallelerinden biri olan TARLABAŞI daha sonra azınlıkların yurt dışına kaçmalarıyla bir kenar mahalleye dönüşmüş, boş evler işgal edilerek bu bölge bir suç ve sefalet yatağına dönüştürülmüştür. İçinde şahane isimli sokaklar barındırır (Sakız Ağacı, Kadın Çıkmazı gibi...) Enteresan bir o kadar da şahane İstanbul semtidir.. Üsküdar’daki SELAMSIZ Mahallesi de şehrin çok göbeğinde olmasına rağmen bir tepenin üzerindeki kurtarılmış bölge gibidir. Hâlbuki evleri apartmanları iki sokak ötedeki diğer mahallelerden farksızdır... Yani demem o ki "Kenar Mahalle" bir kültürdür...

İzmir'in tepeleri, ilk zamanlardaki zengin köşklerin olduğu yerler yanlış şehirleşme ile bugün "Kenar Mahalle’ler olmamış mıdır? DAMLACIK, BAYRAKLI, EŞREFPAŞA, ÇİMENTEPE, KADIFEKALE, GÜLTEPE... Eski İzmir'in en havadar, en manzaralı yerleri... Birçoğu daha da tepelerine kurulan toplu konutlarla yok olup giderken beraberlerinde bir kültürü de götürmekteler...

Eşrefpaşa, Çimentepe… Gültepe… Yaz akşamları insanların hala kapı önünde çiğdem çitlediği, ağır abilerin mahalleye gelene kadar 3 kişiyi harcayıp alayına racon kestiği ama sokaktan girdiği anda yanlış yapmadığı, evde yapılan yemeğin karşı, yan üst ve de alt komşuya da hala dağıtıldığı, herkesin dar gelirli olduğu ama kimsenin aç kalmadığı, hep beraber pazara inilen kavga çıktı mı sebebine bakılmaksızın hep beraber girilen, sanki 60’larda bilemedin 70’lerde zamanın durduğu, evlerin sınırlarının pek de bizim apartmanlarımız hele sosyetik semtlerimiz kadar kesin olmadığı yerler. Yokluğa rağmen, suça rağmen, zorluklara rağmen... Kapı önü sohbetlerini, "Mahalle" halkı olmayı, sokak arası düğünlerini, pencere sohbetlerini kaybetmeyen yerler... Ve en önemlisi şehirde giderek yok olan tek katlı, iki katlı evleri hala duran yerler...

Eşrefpaşa delikanlılarının “Behlül” ü… Şimdilerde artık yapılmayan yumurta topuk ayakkabıların yerine erkek dans ayakkabıları yapan Behlül… Behlül bey,1923'te kurduğu ayakkabı imalathanesi ve dükkânında, İtalyan modasını uygulamış. Çünkü mübadele öncesi ve sonrasında Yunanistan’dan gelen ustalar, beraberlerinde İtalyan mafyasında hâkim olan ayakkabı modasını da taşımışlar İzmir’e.
Rastlantı mıdır bilmem yıllarca en güzel tango ayakkabılarını yine bir kenar mahalle ’den Tarlabaşı’nda Necmi Usta’dan aldım… İstiklal’ in ara sokaklarına terfi ederek az yakına gelse de, o daracık merdivenli, Tarlabaşı’nın en tekinsiz yerlerinden birindeki metruk hanın üst katındaki yer benim için harikaydı... İstanbul’a her gidişimde ilk olarak Tarlabaşı’na uğrama isteğimin tek sebebiydi kendisi. Şimdilerde Mis Sokak’ta olsa da… “Keresteci Recep Sokak, Safi han, no: 7, kat: 3” benim için bambaşka bir yerdi…

Bir semti yok etmek istiyorsanız önce esnafını yok edersiniz…

"Kenar Mahalle" iyidir... "Kenar Mahalle" de büyümek... Büyümektir... Kanınız mavi akmaz ama akacak kanınız vardır...


Şehrin zorluklarında büyüyen güzel dostlarıma gelsin bu yazı... Eşrefpaşa’ya gitsin… Canım Hülya’mın taraçasından İzmir’e bakmak gibidir oralardan İzmir’e bakmak. Oralarda bir büyük’le dünyanın en tatlı sarhoşu olursunuz semtin körfez'e bakan taraçasından… Bu yazı Hülya’ya gitsin…
Çimentepe'ye gitsin... Aytaç’a, Burcu’ya, Faruk’a, Fatih’e, Kemal’e, Gönül ablama, İbrahim abime, gelinlere, torunlara gitsin… Sokak aralarında ki nişanlara, kınalara, asker vedalarına, sokak kavgalarına... Bıçkın delikanlılarına gitsin...  Gün batımlarının harika olduğu yerdir Çimentepe. Gün batımlarından sonra gasp, adam yaralama, uyuşturucu satıcılığı, araba hırsızlarının bol olduğu, sürprizlerle dolu, kimi yeni sakinlerinin azimli çabaları sonucu gayri meşruda Kadifakale, Tenekeli, Kuruçay’la kapışacak düzeye gelmiştir.

Tüm bunlara rağmen tekinsiz olan "Kenar Mahalleler" değildir... Yaşamın kendisidir.  Oralar da Aşk… Aşktır… Kuralı, ayıbı yoktur… Yaşı, başı yoktur… Azı, çoğu yoktur… Ne kavganın ne sevdanın…

Yenilenme projesiyle yok edilen tüm geçmişe ve geleceğin ruhsuz apartmanlarına gelsin...
Tadımız kaçıyor dostlar... Kutu kutu minarelerde tüm bunlardan yoksun yaşıyoruz…


Bu yazı geçmişe gitsin…







6 Ocak 2015 Salı

HUYSUZLUK...



Huysuz demek ne demektir? (iyi) huylu demek ne demektir?

Konu: Huysuzluk
Özne: Sen, ben, o yok. Biz varız… 

Hatırlayan var mı bu şarkıyı? Aslında bir şiirdir…

“Sen ben o yok… Biz varız
Hepimiz aynı sudan geldik aslında
Farkımız… Toprağımızda
Aynı güneş altında
Aynı havayı solumaktayız
Hepimiz BİRİZ
Birin bir parçasıyız
Ne zaman bunu anlamayız
Veya unutmaktayız
İşte o zaman… KAYBOLMAKTAYIZ”

Diye devam eder şiir… Ama bugün konu “huysuzluk”…

Genetik bir şey olduğu düşünülebilir… Kronik şekilde bir mizaç meselesi ise asaletinden sual edemeyeceğim bir yapısal özelliktir. Ama aynı zamanda “şımarık” bir şeydir… Biraz da hadsiz bir şeydir… Kalp kıran bir şeydir, insan üzen bir şeydir, iç kanırtan bir şeydir, çaresiz bırakan bir şeydir… Bezdiren bir şeydir, uzaklaştıran bir şeydir, heba eden bir şeydir… Güzel duyguları, sevgiyi, güzellikleri yok eden bir şeydir…

Ana mezhebi “huysuzluk” olmayan bir babayla büyümüş bir evlatsanız…

Anlayamazsınız… Annem için “huysuz değildir” dersem “huylulara” haksızlık etmiş olurum… Ama ona sorsan huysuz olan benim. J Bence o ve kardeşim

Kanımca huysuzluk bireyin kendi etrafındaki “yafta makineleri” tarafından icat edilmiş bir kelimedir.

Sessiz sakin yalnız yaşayan birinin durup dururken kendisinin huysuz olduğu sonucuna varması görülmüş bir şey değildir. İlla ki bir vakitler kendisini anlamayan “huysuz” birileri tarafından söylenmiş yahut kendisini anlamaya uğraşmakla boşa vakit geçireceğini düşünmüş “egoist bir tembel” tarafından, kestirip atma gayesiyle yumurtlanmış bir temeli vardır bu sıfatın. Burada “huysuz” olarak addedilen bireyin kendisini anlamayanlara yönelttiği "huysuz" kelimesi, kendisine ithaf edilen huysuz kelimesi kadar yerinde kullanılmıştır. Anladınız dimi?

Yine kanımca bu “huysuzluk iki türdür. Bir tanesi diretme, doğru bildiğinde ayak direme şeklinde inatla tezahür ederken diğeri olur olmaza trip, kapris ve tatminsizlik menşeilidir. Ki bu türü 15 yaşında ergen tribinden beter olup, insanda kafa göz dağıtma, direk konuya dalma hissi yaratır. En azından ben de. J

Huysuzluğunu tatlılıyla süslemiş bireyler olduğu gibi, huysuzluğunu kaknemliğiyle birleştiren olağanüstü kişilikler de vardır… Dinlenmeden kaç. J

Kimi huysuzluk saatlerimde, bağırsam rahatlarım diye düşünüyorum. At gibi kişnesem bile olur, ama elâlem ne der sonra? Keşke kusma poşetleri gibi, bağırma poşetleri de olsa. Dışarıya ses sızdırmadan tüm gücümüzle bağırsak… Fazla ses kalmasın içeride, yankı yapıyor bünyede…

Bu huysuzluk bazı kişiler de başkalarının iliğini kemiğini kurutarak ve sabrını zorlayarak kendini iyi hissetme durumudur. Valla öyledir. Bunu cümle içinde kullansam sanırım bazıları iyice huysuzlaşır. Huysuz kelimesinin içerisinde “uyuz” kelimesi barındırması asla bir rastlantı olamaz, aynen “huzursuz” kelimesi ile yakın akrabalığı da dikkat çekicidir.

Huysuz erkeğin tarifi çok kolaydır. Düzeni bozulduğu zaman umut ve mutluluk namına hiç bir şey bırakmaz karşı tarafta... Beğenmez hiç bir şeyi, her şeyin doğrusunu güzelini o bilir. Kusur bulmadığı tek bir detay yoktur gibi. Ukala olmakla, kültürlü olmakla, huysuz olmayı karıştıran erkektir. Huysuzluğu ruh hastalığı olmadığı sürece güleryüz, anlayış ve sabırla fabrika ayarlarına çekilebilir erkek insan…

Ama kadın… Ama kadın… Onun fabrika ayarları “huysuz” olduğu için çoğu zaman çaba nafiledir… Haksızlık ettiğimi düşünen kadın var ise önce aynaya, sonra etrafındaki kadınlara baksın… En küçük şeyden nem kapan, sorun hale getirip insanları bezdiren bir sürü kadın tanıyorum. Olmadık şeylerden nem kapabilirler üstelik başkaları daima yanlıştır, kendileri daima doğru yaparlar, yanlışları asla eleştirilemez. Ufak şeylerde mızır mızır gezinmeye başlarlar, çoğu zaman arkadaş çevreleri dardır. Yoktur demiyorum… Tahammül edebilen azdır diyorum. J  Eş, sevgili durumuna bakarsak… Sevgililerinden asla memnun değillerdir, eşleri varsa zaten mutsuzdurlar… Terk edilmezler… Terk ederler. J Yani adam zaten çoktan gitmiştir de onlar bunu fark ettiklerinde konunun altını çizmek onlara düşer… “Ay çekemedim” ağızlarına çok yakışır Ortak özellikleri hep bir başkasına “huysuz” demeleridir…

Huysuz “sevgili” “eş” için ise denecek birkaç kelam var elbette… Lafı gerisinden anlayan, hasta ya da yorgun olmanıza aldırış etmeden kendisiyle ilgilenmediğinizi öne sürerek sürekli problem çıkarabilme potansiyeline sahip, söylediğiniz güzel sözleri bile abuk sabuk yerlere çekerek trip yapıp tartışma çıkaran, sabrettikçe zıvanadan çıkıp iyice üstünüze gelebilen, tez vakitte “eski sevgili” “eski eş” mertebesine erişmesi gereken ömür törpüsüdür. İnsanı huzursuz eder mutsuz eder; ama “aşığım lan” diye gözü kapalı giden salak birine denk gelirse yazık be demem iyi olmuş derim. Aşkı, sevgiyi yanlış yerlerinden anlayanlara müstahaktır böyleleri…

Bu kadar huysuzluktan bahsetmişken, arkadaş toplantılarında, konuşma aralarında, eğlenceli gecelerde ne zaman çalınsa tarafıma ithaf edilen o şarkıyı anmadan geçemeyeceğim…

"şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın aşk gibi, sevda gibi huysuz ve tatlı kadın"

Sağolun var olun. J Ama unutmayın bazı huysuzluğun ayarı sizin durduğunuz yerdir
Huysuzluk yapma bana, Allah’ına kadar yaparım sana
İşte o zaman huysuzluğum tadımı bastırır.
Bence hayatı zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız. Bana “huysuzluk” yapmayınız. J


HAMİŞ: Varlığın izafiyetini mertek kafalara öğretmek için uğraş veren “huysuzlar” için bu nafile çabalarının genelde bir fayda vermekten uzak kaldığını esefle bildirmek isterim… Yine de “Huysuzluğa” devam J

Yaşasın “Huysuzluk” sonuna kadar “Huysuzluk” J
Sokaklara levhalar asmak istiyorum…

“HUYSUZLUK ETMEYELİM, EDENLERİ UYARALIM.”