Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

13 Ocak 2015 Salı

HİÇ BİTMESE "HOROZ ŞEKERİM"


ne güzel dönüyor çemberim;
hiç bitmese horoz şekerim!

Çocuk sevmek… Hele de bebek sevmek yaşama terapidir… Çocukluğumdan beri iyidir bebeklerle aram…

Mahalle’de ne kadar bebek varsa illa ki bir yolunu bulup annelerinin dibine sokulur onları sevmenin bir yolunu bulurdum. Mert, Cenk, Kaan, Hande… Benim ilk bebeklerim… Kocaman adamlar oldular… Mert uyusun diye başında beklerdim, Adalet abla işlerini bitirir, yemek yapardı o arada… Sonra Cenk doğdu… Kardeşimde pek küçük olduğum için Cenk bebekliğini hatırladığım ilk bebekti… Kaan’ı Emel abla bize göndersin diye dört göz beklerdim… En çok köfte yemeği severdi… Hande içlerindeki tek kız bebekti… Ve bana en çok emanet edilen bebekti… 14 yaşında idim doğduğunda… Köylerde birçok kızın anne olduğu yaştaymışım… Melek abla değişik bir kadındı. Anneme hiç benzemeyen bir anneydi. O yaşımda bile o bebeğin bana o kadar rahat emanet edilmesinden hem mutluluk duyar hem de huzursuz olurdum… Ama Handeyi çok uyuttum, mama yedirdim, sokaklarda arabasıyla gezdirdim… Anne babası gezmeye gittiğinde çok onunla zaman geçirdim… Hiç sıkılmazdım çocuklarla olduğumda hala da sıkılmam… Babalar geç geleceğinde ya da seyahate çıktıklarında annemden beni isterlerdi. En çok Adalet abla’da kalmayı severdim. Arka balkonundan yazlık sinema seyredilirdi çünkü... H
em o benimle sohbet ederdi… “Datse” yani “ Sedat” geç kaldığında ona arkadaşlık etmeye bayılırdım…

Göztepe’de bir “Mahalle’de” büyüdüm ben… Hatta en güzel sokaklardan birinde büyüdüm. “89 sokak” Karşılıklı bahçe içinde evler, sokakta oynayan çocuklar, hatta oyun oynanacak bir boş arsa, çıkılacak ağaçlar, düşülecek duvarlar ve bonus mahallede bir açık hava sineması…  “Demiray” sineması…

Bir çocuğun çocuk gibi büyüdüğü yıllardı… Arkadaşlarıyla oynayarak… Düşerek, koşarak, kavga edip ağlayarak yaz günlerinde saat dört gibi geçen dondurmacıyı bekleyerek… Sade dondurma sevmem o dondurmanın muhteşem sütündendir… Öyle her seferinde de alınmazdı… İyi bir uykuya ödül, uslu durmaya hediye idi o dondurma…

Kapıdan geçen yoğurtçu tam kapının önünde bağırırdı “Emineeee” … Askısındaki yoğurt tablaları ile dolaşırdı. İki yanında da aynı sayıda tepsisi olurdu… Dengesi bozulmasın diye bir sağdakilerden, bir soldakilerden çıkarırdı müşteriye…  O tepsilerden evlerden çıkan tabaklara önce darasını alıp sonra yoğurtlarımızı koyardı… Bir kaç günde bir gelirdi.  O zamanlar çakma yoğurt yoktu, üstü mis gibi kaymak olan tepsiyi şu an gözlerimin önüne getirebiliyorum.  Boşuna sevmezmiş yoğurtçu beni...
Ödemeler aylık alınınca yapılırdı. Bir kaç günde bir alınan tepsilerin hesabı için defter tutulmazdı. Kapıya yakın bir noktada kurşun kalem ile çentik atardı satıcı. Aybaşı gelip hesap kapandığında, silinirdi çentikler. Satıcı ve müşteri arasındaki güven esastı… Acaba çentikleri silerler mi ihtimali akla bile gelmezdi…

Sütçümüz yıllarca geldi… Onun çentikleriyle yoğurtçunun çentikleri kapının iki ayrı yanında yıllarca durdu… O süt yıllarca “süt tenceresinde” kaynadı… Kardeş kaymak sevmediği için “şekerle kaymak yemek hep bana düştü”

Mösyönün arabasının arkasında terlikler, gecelikler, fanilalar, iç çamaşırları vardı… Ama erkek çamaşırları satılırdı... Kadınların sokaklarda bayrak gibi asılmış külotların en abeslerini marifet gibi almadığı yıllardı…

Mahalleye gelen bütün esnaf beni tanırdı… Herkesle o balkondan konuştuğum için olabilir diye düşünüyorum... Kolay ısınan, kolay arkadaş olan bir çocuktum… Ta ki… İnsanlara dair hayal kırıklıklarım olana, gönlüm kırılana dek… Neyse dönelim o zamana…

Sümerbank diye bir şey vardı… İlkokula giderken Sümerbank kumaşından yapılmış siyah bir önlük giyerdik ve onun üzerine takılan bir de yakamız vardı... Sert ve düz durması istenirdi bu yakanın... İncecik boyunlarımızı acıtırdı… Sokaklar da oynamaktan mı, analarımızın yemekleriyle büyümekten mi ya da hepsi mi bilmem zayıfcacık çocuklardık… Çok ender bir tombilimiz olurdu… Onu da kimse tombili diye üzmezdi “oy tam sevmelik, mıncır mıncır derdi babam” Kimsenin aklına çocukları diyetisyene, psikoloğa götürmek gelmezdi… Büyürken kilolar verilir, arkadaşlarla oynarken sıkıntılar unutulurdu… Anadan babadan yenilen sopa hayatın travması değildi… Öğretmenden, müdürden hatta başka sınıfların hocalarından korkulurdu… Açıkçası sınıftan bir arkadaşımız yıllar sonra “çocuk psikoloğu” olup, İlkokul öğretmenimizin bir “sadist, psikopat, kötü bir insan” olduğunu söylemesine kadar hiç böyle düşünmemiştim…  Bazı insanlar nedeniyle “psikologlardan” nefret ediyor olabilirim…
İlkokul hocam; sert, prensipli, muhteşem bir kadındı… Çok bilgiliydi… Sadece ders değil yaşam konusunda da çok şey öğretti… Dimdik bir kadındı… Sağlam, akıllı ve dosdoğru bir insandı… Çalışkan ve akıllı olmaya inanırdı… Zor bir insandı… Ama sonradan gördüm ki hayatta kolay değildi… Bugün olduğum şeyde anam, babam kadar imzası vardır… Benim gördüğüm her şeye sorgulayarak bakan gözlerimin sahibidir… Kendisini saygı ve sevgiyle anıyorum…

İşte bu nedenlerle ben “çocuk” severim…

Çünkü ben güzel bir çocukluk geçirdim… Yediğim yemeğin, yediğim terliğin tadını aynı hatırlıyorum. Hiç seviliyor muyum diye düşünmeden büyüdüm… Her sabah “arkası yarın”la, öpülerek uyandırıldım…
Yoksa “hayır” dendi…  Varsa “uygun” olan alındı…

Ben birbirini ve bizi seven bir anne babayla büyüdüm…

Şimdilerde bakıyorum sessiz ve gülümseyen bebekler var, mutlu ve âşık anne babaların evlatları onlar.
Ben dâhil onlara herkes âşık… Çok sevilerek büyüyecekler. Dolayısıyla mutlu yetişkinler olacaklar, dolayısıyla mutlu edecekler. Dolayısıyla insan olacaklar.
Lütfen mutsuz ve de sevgisiz ilişkiler içerisindeyseniz, çocuk yapmayın.
Ne mutsuz nesiller yaratın, ne sizin mutsuzluğunuz katmerlensin ne de dünyaya sevgisiz büyümüş sağlıksız bireyler üretin...
Bebekler sevilmek içindir, bitmiş tükenmiş ilişkilerinizi kurtarmak için değil…
Bir çocuğu sabırla, sevecenlikle sonuna kadar dinleyebilen kalbini de dinleyebilir.
Bir çocukla saniyeliğine bile bakışmak bana hala temizmişim hissini veriyor. Bazen otobüste, metroda kucağında çocuğuyla bi anne oturur yanıma. Başucumda mis gibi bi koku var; masumiyet ve minicik eller ayaklar. Ben meleklere inanmam, çocuklara inanırım. Çocuklar korur insanı. Ne zaman bi çocuğun elini tutsam, öpsem sarılsam yenilenen bişeyler var içimde. Belki adı umut, belki huzur... Sanırım hiçbir şey bir çocuğu sevmek, gülümsetmekten çok doyuramaz insanı.

Altan; hem adıyla hem de torun sahibi olacak yaşa yaklaşırken “arkadaştan” gelişiyle bir mucize benim için… Ömürlü ve mutlu olsun… Beni evimden çıkarmak zordur, herkes bana gelsin isterim… Kapım açıktır… Ama Altan söz konusuysa hava soğukmuş… Yağmurluymuş… Yorgunmuşum hiç fark etmiyor… İyi ki de yapmış annesiyle, babası…  

Tüm yaşamım boyunca dedim ki “çok çocuğum olsun” … Mutlu bir evliliğim olsaydı, çok çocuğum olurdu… Poyraz;  ne yazık ki çok mutlu bir evliliğe doğamadı… Ama sevildi mi diye sorarsanız… Çok…  Şımarık edepsizi sevmemek mümkün değildi... Hala da eşşek sıpasını bebek sandığımdan kelli böyle komik durumlara düştüğümüz oluyor… 


Eğer evladınız varsa çok sevin, doğru sevin… Yoksa çocukları sevin, doğru sevin… İnsanları sevmek zor dedim ya geçenlerde… Onlar farklı bir şey…  Sevilecek insanlar yetiştirmek bizim elimizde…

 "şimdi hangi kitaplardan
öğreneceksiniz onu,
gelmiyorsa bazı şeyler

çocukluktan geçerek."