Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

29 Eylül 2014 Pazartesi

EYLÜL TOPARLANDI GİTTİ İŞTE...


Eylül toparlandı gitti işte 
Ekim filanda gider bu gidişle ....

yepisyeni bir totem yapmalı şimdi... gönülden geçen ne varsa üstüne koymalı, evlat, kediler, yollar, kitaplar, yazılar, müzik, tango, şarap, Bodrum... masmavi gökyüzü... içinde ne varsa...içimde ne varsa...    
Mavi bir huydur...
Kuşları unutmamak lazım çünkü malum " Hayat kısa, kuşlar uçuyor..." zaman en kıymetli şey...
fotoğraf/ tolga şenergüç

İÇİMDEKİ AYNA

Kendimizi değersiz hissettiğimiz anlar…

Hemen hepimiz yaşamın bir yerinde böyle hissetmişizdir illa ki…


Değersiz, önemsiz… Hak etmediği gibi davranılan... /hak etmediği gibi… Kilit cümle bu sanırım. Hak ettiğimizi düşündüğümüz değerin belirleyicisi nasıl kendimiz isek, hak etmediğimiz tavırların kabul edicisi de biz değil miyiz?

Kendini bir durum ya da kişi karşısında değersiz hissetmek, ilk önce insanın kendi değerini bilmesi ve bu ''bilirlilik'' neticesinde kimi zaman bir an, kimi zaman uzun süreler boyunca karşı tarafın kişiye hissettirdiği ve hissedenin de kendisini kötü hissettiği bir vaziyette kalakalmasıdır.

Kimse, bizim başımıza zorla silah dayayıp bizi kendimize ''değersiz'' hissettirmiyor esasen. Biz izin veriyoruz buna, biz müdahale etmiyoruz, tolerans gösteriyoruz. Değilse inanın kimse kimseye bu ''hak'' edilmeyen davranışı yap(a)maz.

Sebep olan bir insan ise kendimizi değersiz hissetmekten kurtulmak basit aslında; o kişiyle görüşmemek. Bunu yapmak belki zor gibi görünebilir ama ruh sağlığı açısından bu davranışı yapmak zorunlu bir süreçtir.

Bize kendimizi değersiz hissettirenler, hep bizim aslında ''onlar'' için güzel düşüncelere sahip olduğumuz insanlar değil midir?  Yoksa yoldan geçen ahmet efendi bana ne yaparsa yapsın ben ne kadar kendimi kötü hissedebilirim ki?

Bizi '' iplemeyen'' , '' görmezden gelen''  gerekli gördüğümüz '' değeri vermeyen'' vs. insanlara ne zamanki aynı hareketi biz yaparız o zaman karşıdaki ses yükselir, '' ben bunu hak etmiyorum'' Bu minvalindeki tüm kelamlar beni güldürür.  E niye? Sen bana kendimi değersiz hissettir, ben de burada armut toplayım öyle mi?

Değil kardeşim işte, sana verdiğim o ''değeri''-i şimdi geri alıyorum. Diyesim gelir…
Buna maruz kalan ya da bu çıkılamaz çarkın içinde kalan insanlar önce şuna vakıf olmalıdırlar kanımca. Yaşamınızda o ya da bu sebeple, özelinizde, işinizde, arkadaş ortamı içinde size bunu taammüden yapan birileri var ise buna sebep önce karşının kişilik bozukluğu sonra sizin kişilik bozukluğunuzdur. 

İzin verdiğiniz içinizin aynasıdır.  Kendinize değer bulduğunuz şey sizin kendinize değer biçtiğinizdir.

Kim bir başka insanın değerini belirleme hakkına sahiptir ki…

Bu edilgen hayatların ettirgen kâbusudur…

Kendini değersiz hisseden insanlar mutsuz insanlardır. Bir ülkede mutsuz insan sayısı ne kadar fazlaysa kendini değersiz hisseden insan o kadar fazladır. Ve o ülke de zamanla değerini ve değerlerini kaybetmeye mahkûmdur.

Kendini değersiz hissetmek;

En narsist bünyelerin bile başına gelebilecek hadisedir. Kişinin karakterine, yaşamsal koşullarına ve ruhsal durumuna bağlı olarak süresi ve tekrarlanma sıklığı değişse de; tek çaresi psikiyatrlara gidip avuç avuç prozac almak değildir. Önce durumu kabullenip içe dönmek; sonra da şöyle bir silkinip her şeye yeniden başlama cesareti göstermektir. 

Hepimizin aynı başlangıç çizgisinden yola çıkmasak dahi, aynı bitiş çizgisinde duracağımızı hatırlayabilmektir.

Herkes kendini özel sanıyor oysa çoğumuz sıradanız ama hiçbirimiz değersiz değiliz.

Kişi…
Bilsin ki, herkes sadece kendi dünyası çerçevesinde payelenir.

Kişinin en büyük yanılgısı, bir başka kişinin dünyasında bir anlam, bir konum elde ettiğine hükmettiği an belirecektir karşısında.
Aşılması imkânsız bir duvar olarak üstelik.

Siyah…
Ziftle kaplanmış…
Geniş bir set...
Göğe değin uzanan...

Kendi anlamların kâfi gelmez mi kuzum sana?

Başkasının hayatından anlamlar arzulamak hayal kırıklığı demektir her zaman..
Bilmez misin?

Senin değerin, sana dairdir…
Sen dışında kimsenin sana lütfedeceği bir değer, mutlak ve baki olmayacaktır…
Görmez misin?

İçindeki ses sana her dakika bunu bağırır...
Haykırır...
İşitmez misin?
Değmez…

Var olduğunu sandığın değerin,
Pul olduğunu anladığın andaki hayal kırıklığına…
Hiçbir şey…
Değmez…

Biri tarafından değersiz hissettirilmek ya da hissetmeyi en iyi tarif edebileceğim durum maalesef ki aşağıdakidir.

Tuvaletteyken otomatik ışık sensörünün seni görmemesi… Akabinde görmesi için içerde tek başına ebleh hareketler yapmak… "ulan içerdeyim işte, yansana" diye bağırmak… Bu durum dışardan biri tarafından hatta kendiniz tarafından görüldüğünde ne derece saçma ve komik ise size kendinizi değersiz hissettiren biriyle mevcut diyaloğu sürdürmeye çalışmak, görünür olmaya çalışmak o derece komiktir.

Özetle;  kendini değersiz hisseden kişi için dışarıdan gördüğü değer ancak geçici bir etki yaratır.

O değerin gerçekliğini her daim test edip emin olmak zorundadır.  Kendine verdiğin değer kadar değerlisin. Sev kendini severler seni, süpersin yakında uçarsın gazlamaları da geçicidir.
Uçurup uçurup yere atıverir.

En nihayetinde nasıl hissediyorsan öyledir mevzusu doğru. Hissiyatı nasıl değiştiricez konusunda da cevap zamandır, deneyimdir, hayattır... Artık ağır abiler/ablalar bir el atarlar herhâlde...  

Hamiş:

Fakat kör insan için elmas da birdir, cam da...
Sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma…”

Şimdi tahtaya 100 kere yaz çocum, yetmezse kendin için gökyüzünden yıldızlar topla çocum...

“SEN DEĞERLİSİN, SEN DEĞERLİSİN, SEN DEĞERLİSİN........................ “


26 Eylül 2014 Cuma

YARANIN KABUĞU.

Başlangıç notu: Aşağıdaki yazının gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Şayet olaylarda bazı benzerlikler görülürse, bunlar tamamen hemen hepimizin başına bir zaman ve yerde gelmiş olmasındandır. Ama içinizden “yahu benim bu diyen” varsa… Mümkündür…


fotoğraf : Tolga Şenergüç

Yazı öyle derinliği olan bir yazı filanda değildir… Dünyevi dertlere,  dünyevi bakış açısıdır. Okunması kolay dâhil olunması basittir.

Siz hiçbir başkasının yarasına kabuk/yara bandı oldunuz mu?

Bir zaman ve yerde… Belki…

Bu bir önceki ilişkiye ya da mevcut ilişkiye kabuk/yara bandı olma durumu ilginçtir.
Yara iyileştikten sonra yara bandı misali bi kenara atılmayı da -tercihen çöpe- kabullenmektir çoğu zaman. Kim yaranın kabuğuna kafa yorar ki? Bir de daha kötüsü yara sahibinin size borçlandığını düşünmesidir ki, kimse alacaklısını sevmez. Hazırdan da olmak vardır işin ucunda yani.

Misyonunu tamamladıktan sonra defolup gitmeyi göze alabilecek kadar değersiz hissetmektir kendini.

Kabuk olayım derken kendinde derin yaralar açmaya neden olan bir durumdur.

Kaşınmaktır. Bir nevi karşılıksız bir çekle zengin olma hayalleri kurmaktır.

Kim gelip bana sevgilim/ eşim, eski sevgilisinden bahsediyor dese… Kaç kaç kaç… Derim. Kaçanın anası ağlamaz derim.

Çünkü yara kabuğunu sevmez aynasını kapadığı için... Çünkü kimse alacaklısını sevmez.

O yaraya kabuk olmayı kabullenen; bilir mi ki acaba, o kabuk bir gün düşecek… Yara, tek kişilik bir kabuki gösterisidir. Yara, kabuk bağlar. Kabuk tencere misali yuvarlanıp yarasını bulmaz. Kabuk özünde yaradır, yaraya dışsal değildir.

Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek yeni hissiyatın yerine, eldeki bildiğim duygusunun peşinden koşma sebebidir. Ruhu her an yere düşüp başka bir şeye başka bir hikâyeye karışacak bir kabuğun üzerinde ikamet etmeye zorlamak, savaşmaya gidilen değirmenin pervanesini okşamaya kalkışmaktır. Bir gözü kör diğeriyse hep ağlar sevme cesaretinin belirtisidir bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek.

Ya çok çaresizsinizdir, ya da düşmeyeceğinize inanacak kadar özgüven sahibi…

Her iki hâlükârda da sonsuz saygı duyabileceğim kimselerin kalkışabileceği edimdir bu…

Bende ırak… Yaraya yakın…

Bilmem içinizde içindeki fırtınaları dışındaki kabukla örtmeye çalışmayan birisi var mıdır? Bu kabuğun kalınlığını belirleyen şey nedir? Dışarıdan gelen şiddet mi? Yoksa içimizdekinin dışarıdan görülme korkusu mu? Elmanın kabuğu mu, cevizin kabuğu mu olmalı dışımızdaki? Yılmaz Erdoğan şöyle diyor:

“soyulunca anlaşılıyor asıl portakalın mucizesi"

İçimizdeki mucizeden utanıyor muyuz? Korkuyor muyuz?

İçimizi korumak için tabii ki bir kabuğa ihtiyacımız var, ancak bu kabuğun amacı korumaktan çok saklamaksa o zaman saklanmaya çalışanın iyi bi şey olamayacağı baştan belli değil midir?

Demem o ki; genellemeleri sevmem ama yine de eninde sonunda farkedersiniz gibi geliyor bir yaraya kabuk olduğunuzu.

Gün gelir o kabuk size kapak olur.

Sizde elinizde kırık bir kalp, kabuk tutmamış bir yarayla fellik fellik kabuk aramaya başlarsınız.

Buna da yaşamın döngüsü dersiniz, kuyruğunu ısıran itler gibi döner durursunuz kendi etrafınızda.

Oysa her yara kendi kabuğuna aittir. Başka kabuklar, yarayı kapatmaz, ancak örter. Yara orijinal ve baki kalır, iyileşmez. Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek nafile çabadır, yara sahibi gerçeği bilirken kendini aptal yerine koymaktır.

Küçük İskender’in dediği gibi

“...
Kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
Eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan”

Bitiş Notu: Sizinle bir alakası yok değil mi?











SÖYLESEM TESİRİ YOK...



Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.


"ben konuşmayayım cümle kendini anlatıyor" diyeceğim ama dayanamıyorum.

Fuzuli’nin öyle dolu dolu, öyle büyük, öyle şairane ve öyle mükemmel cümlesi. Üstüne haftalarca düşünülebilecek, günlerce ağlanabilecek, sayfalarca kitap yazılabilecek bir cümle. Öyle bir cümle ki her duyduğunda tüylerini diken diken eder adamın.
"yahu" demek geçiyor insanın içinden. "yahu ben bu yedi kelimeyi sürekli her yerde kullanıyorum. Ama yan yana gelince nasıl böyle mükemmel olmuş dedirtebilecek bir cümle.

Sözlerin yıkıcılığı ama bir o kadar kısırlığı sonrası içine düşülen çaresizlik tanımlaması... 

Bir şeyin değişmiceğini bilerek susmayı becerememenin hüzünlü dile getiriliş şekli...

En sonunda gönlün rıza gösterip aradan çekilmesiyle hükümsüz kalır söz. Susuyorsan gönül de ister istemez razı gelir. Eli mahkûm. Nihayetinde, dil de senin gönülde. Dil yorgunsa gönül onu taşır; nasıl gönül yorgunluklarını yıllarca taşıdıysa dil… ah'lar ile an'ların olağan buluşması gibi kocaman bir cümle bu. Gönlün susmaya razı olması, olmuyorsa zorla susturulması en hayırlısıdır. Söylemenin tesiri olacak olsa zaten söylemeye gerek kalmayacaktır. Gönül susmasa da sesini duyan yoktur. Vazgeçmelidir. 

Neticesinde cümle bir kez olsun susup karşısındaki anlamaya çalışmayan, belki denese de başaramayacak insanlarla iletişim kurmaya çalışırken içerden bi yerden yükselen nidadır…

Daha önce defalarca anlatılmaya çalışılan bir yanlışın yine yapıldığı anlarda ister istemez tekrar edilir. En kötüsü bu hatayı yapan kişi ile yalnız olmaktır. O yanlışını yapar, vicdan muhasebesini bir şekilde sen tutarsın çünkü başka insana değer vermek olmayacak olanı yeri geldiği zaman nafile beklemektir.

“Dost bî-vefa, felek bî-rahm, devran bî-sükûn; derd çok, hemderd yok, düşman kavî, talih zebûn"

Diyen Fuzuli zaten kendi anlatmamış mı dünya halini…

İnsanın tüm dünyaya bakıp fuzuli bu işler diyesi gelmiyor mu?

Netice de gönlü razı etmekle hallolabilecek mesele.

Mademki tesiri yok söylemenin,

Anla ki manası da yok

Be adam/be kadın!

Susmalı...

Çünkü…

“Malumun zikri zuldur”… Lakin…

Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.

Hamiş; Madem “Fuzuli” geldi akla sabahın erkeninde… Yine ondan bir cümle ile nokta koymalı cümleye…

“Mey biter saki kalır. Her renk solar haki kalır. İlim insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik; baki kalır.”



24 Eylül 2014 Çarşamba

HAYAT KISA.... AH O KUŞLAR


VAR OLMAK

Var olmak…


Tüm kiplerin, tüm zamanların, tüm kuralların ve en önemlisi beş duyuyla algılanan sınırlı realitenin, onun getirdiği sünepe deneyimlerin, korkak ve karmakarışık aklın, bilinci öküz sürüsü haline getiren kuralların ötesine çıkıldığında gerçekleşecek olan durum değil midir?

Fiziksel varoluş evrende ufacık bir yer kaplamaktır. Oysa düşünsel varoluşta ise fındıkkabuğu kadar yer doldurmakta, evrenlere sığmamakta kişinin elindedir. Descartes varoluşu “düşünmeye” bağlayarak iyi bir şey mi yapmıştır yoksa bir sürü şeyi yok mu saymıştır bilemiyorum.

Ama bazen var olmak “hissetmek”tir.

Elimin hamuruyla felsefeye dil uzatacak kadar fütursuz değilim elbette… Ama var olmak bu çağın en trajik çabasıdır. Yalnız kalamadığımız ve hatta yalnızlıkla baş edemediğimiz bir yüzyılda bunca iletişim kanalına bunca dayatmaya “olduğunuz” şey “olmak istediğiniz” şey midir meçhul…

Sartre’a göre ancak dayatılmış yaşantılardan kurtularak mümkün olan durumdur.

Herhangi bir önermenin herhangi bir öznesi ya da herhangi bir yüklemi olmak demek değil mi var olmak?

Yoksa ağır gelir mi bu?

Kuşkanadının çırpması kadarken ömür…

''bir şeyden yana isen sen belki varsındır.
bir şeye karşıysan sen gerçekten varsındır.'' der Özdemir Asaf.

Benim var olmaya dair hissettiğim ise tam olarak budur. O nedenle sorgularım herşeyi, herkesi... Ve o yüzden benim için kabullenmek zordur her söyleneni... O yüzdendir diretilmiş fikirlere, ezberletilen klişelere, ayrımlara, üstünlüklere, azlığa, çokluğa inanmamam.  

Var olmanın felsefe kitabından aşırılıp ucuzlatılmış tarifi insan için çok aşikârdır. Yaratılmışsın bir şekilde, kalbin atıyor falan. Nefes de alıyorsun, e güzel. Yaşın ilerliyor, yıllar geçiyor, bir hayat yaşan’mış gibi yapıyor. Oysa varım demek için nefes almak yetmiyor. Boşlukta bir yerin olsa da bazen tamamlanamıyor varoluş. Öyle sapsız bağsız yuvarlanmakla yaşanmıyor hayat. Kuru nefesini anlamlandıramıyorsan eğer dönmüyorsa çarkın. Bazen yarattığın evlat tek cevabın oluyor varlığına. Yaşadım yarattım… Ama cevap bu olsa herkesin istisnasız aynı hakkı olurdu yaşamda…

Yani…

Var olmanın kendisi bir dert. Kime, ne tarafa baksam var olmakla ilgili çeşit çeşit sorunlarla boğuşuyor, eğer insansa dili de olmasından mütevellit bundan yakınıyor. Var olmaktan pek memnun kimse de bulunmuyor, ille bir şikâyeti ve yakınması var. Mahlûk olarak her şeyimiz tam olsa bile tırnaklarımız niye uzuyor diye yakınabilecek kapasitede olduğumuz bir gerçek. Kalıplar sadece yakınmamız için bir araç, biz var olmayı kabullenemiyoruz veya daha doğrusu bize verilen varlık nimetini şükürsüzlük peşinde harcıyoruz. Kimimizin diğerlerine nispetle daha haklı gerekçeleri var elbette; zira bazıları daha şanslı, bazılarına nispetle. Adaletsizlik var elbette ama dışarıdan şanslı görünenin de şikâyetleri eksik olmuyor ki?

Yani…

Var olmak başlı başına bir şikâyet…

Var olmak ağır soru, ağır cevap… Ne zaman aklıma gelse şöyle düşünüyorum…
Bir satranç tahtasında beyaz karelere yokluk, siyah karelere varlık diyelim. Sonra bir de koyu, köpüklü bir kahve de olsun yanında; höpürdete höpürdete içelim derim. Çünkü yaşamın bize en büyük eziyetidir. Var oluşun anlamını sorgulatmak.

Düşünce var olmak Hak’tır der… Oysa yaşamda var olmak bir tesadüftür belki de.

Dokunulmak, görülmek, duyulmak, anlaşılmak belki de var olmak. Bir hayalin daha fazlası olmaktır.

Varlığımın kanıta ihtiyacı var mıdır bilmiyorum. Ama ben sadece “yaşanmamış hayattan” korkarım… Çünkü o zaman “var olmamış” sayarım kendimi…

Ancak kişisel varlığı sorgulamak açlığın, sefaletin, hastalıkların kol gezdiği, her gün binlerce cinayetin işlendiği, din ve ırk savaşlarına sürekli kurban verildiği günümüz için lüks bir düşüncedir belki de.

Ve yine kişisel varlığı sorgulamadan tüm bunların düzelmesi mümkün değildir kanımca…

Hamiş; Kahve bitti haliyle…






22 Eylül 2014 Pazartesi

GÜN BATIMI


Belki de dünyanın en güzel manzaralarından bir tanesidir gün batımı. 





















Hiçbirseye değişilmez. Her güneşin batışını güneşin batışındaki kızıllığı görünce ilahi şeylere inancım artar. Hele denize batan güneş, en güzel gün batımıdır.

Güzelliğinin coğrafyası yoktur.

Sarı ve kırmızının bin bir tonu, huzur ve insanın kendi içinde çıktığı bir yolculuktur.
Kızılı, turuncusu, gündüzden kalan mavisi, akşamın lacivertliği ve az sonra her yerini saracak gecenin siyahlığı ile akşamın en güzeli anıdır... Karanlık yavaş yavaş çökerken doğanın birbiri içine geçmiş renklerinin üzerine müzik dinlemek, dalıp gitmektir…

Ömrünün ilk ve son günbatımına bakan kelebekler gibi, ben de manzarası güzel bir yere konuşlanır, olursa bir bira, olmazsa bir şarap, ya da bir demli çay alarak beklerim güneşin ufka doğru inerken bulutların arasından yüzümü kızıla boyamasını. Turuncu bir top gibi denize kavuşmasından ziyade, parçalı bulutlu gökyüzünü çeşit çeşit renklere boyamasını severim. Aradan süzülen ışıkların denizi aydınlatmasını, kızağa çekilmiş tekneleri selamlamasını, içkisini içeni kutsamasını seyrederim her gün batışında.  Gün doğarken değil gün batarken yaşamak içgüdüsü doldurur benim bedenimi, alır başımı giderim…

Gün batışı, üstünde acının ve hüznün buğusunun tüttüğü günün son "yaşayan" ışıklarının öldüğü saklıkenttir. Gizli mabeddir. Güneşin batışı, batan hangi güneş olursa olsun kızıldır, tatlı isyankâr bir son çırpınışla girerken "ışık " denizin içine, suda sönen ateşin cıslaması gibi cıslatır içinizi hafif meltemin ıssızlığında.

"güneş gidiyor, karanlığa çıkacak yolun, hazırlan" derler, aldırmazsın gidersin sorunlarının üstüne, aşkın üstüne, acının, yaşamın, elinde ne varsa onun üstüne... Elinde ne yoksa onun üstüne…

Güneşin en güzel battığı şehir… Bir akşamüstü sizi kıyısında yakalayan şehirdir.

Ya da ruhunuz nerede huzurluysa orada güneşi en güzel batıran şehirdir.

Hala nefes aldığın ve bu nimetin farkına olduğun, yalnız olmadığını bildiğin, altından kalkamayacağın yük olmadığına inandığın zamanlarda bulunduğun şehirdir...

Güneşin en güzel battığı şehir… Güneşin hem denizin üstünden doğduğu hem de denizin üstünde battığı şehirdir. İzmir’dir… Bugün Bodrumdur…

Ama yürekte en güzel batan güneş Ağrıda sınırda batan güneştir.

Şafaktan bir gün daha düşüren güneştir.


Ama başkaca bir teorimde var batan güneşle ilgili…  Tam da bana uygun kanımca…

Belki batan güneş değil dünyadır… Ki gözüme batıyor bu ara. Ve duruma “güneş batması” denmesi batan dünyanın güneşe bok atmasıdır belki de…
Etrafında döndüğü güneşi bile kendine göre konumlandıracak, niteleyecek kadar kibirlidir belki bu dünya…





GÜNAYDIN




Günaydın çiçekler, günaydın sümüklüböcekler, günaydın güneş, günaydın çocuklar, günaydın köpekçik, günaydın mırnav, sana da günaydın kapıdaki pufuduk… Uzaktaki evlat benden önce sana doğan güneşe de günaydın.

"günaydın" sözü aydınlık bir günün tespiti değildir, tahmini değildir, taahhüdü değildir, teklifi değildir.

Çoğu zaman sırf "umarım senin günün aydın olur" demektir. Bazen yalnızca boş niyet ifadesidir. Bu açıdan "hadi len" gibidir bazen. Eylem planı yoktur. Tamamen teoriktir, lojiktir. İnşallah’a benzemez, zira "inşallah" Allah’ın günaydınına havaledir.

Oysa benim günaydınım; dünya üstündeki belirliliklere karşın dünya altında dönen belirsizlikler karşısında kendimi güne bağlamam demektir.  

Neye bağlıyorum kendimi "günaydın" deyince? Sıcağa değil, aydınlığa. Yaşamaya değil, görmeye. Neden yaşamaya değil de, görmeye? Çünkü görmek yaşamaktan daha aşikâr, daha bariz, daha nettir. Daha güzeldir. Kriterim neden görmektir? Ben unutuyorum, ondan belki. Belki de yaşamayı bile unuttuğumuz şeyleri ister istemez görüyoruz diye. Günün başladığını görüyoruz çünkü… Ve bütün ayçiçekleri sabaha karşı yavaş yavaş güneşe dönerken yavaş yavaş "günaydın" der gibidirler diyedir… Belki bazılarımızın karnı güneş diyedir.

Oysa bazı insanlar ruhsuz, bazı insanlar bedensizdir… bazı insanların günü aymaz.

Sabah kalktığında hala aynaya bakacak yüzün varsa;

Günaydın! Hoş geldindir.

Günaydın aydınlık bir günün temennisidir. Gözünüzün güzel şeyler görmesinin 
temennisidir.

Günaydın bu yüzyılda mesajdır… İletidir… İletilir. "gydn"dır.

Oysa en güzeli “gözün gördüğü” günaydındır. Kulağın duyduğu günaydındır.
Gün doğduktan sonra herkese eşittir 'günaydın' lafı.

Bu sabah Bodrum’da gün aydı ve hiç kapanmamış gözlerimi denize diktim. Pencereyi açtım önce derin bi nefes aldım sağıma soluma baktım önce, sonra çalmayı unutmuş telefonuma ve kendime günaydın dedim…  Gün herkese aydı mı? Yoksa ne desen aymaz mı? 

Oysa bazen bir günaydın çok şeyi anlamaktır. Hele de pazartesi sabahı Günaydın’sa bütün hafta aydın sanırsınız…

İnsanlar neden sevmez pazartesiyi bilmem... En güzeli pazartesi yeni haftaya, yeni başlangıçlara… Yeniliklere günaydın diyen “Günaydın” değil midir?

Bazen “günaydın” yepyeni renkler görmek değil midir?

Bazen “günaydın” Gün’e düşmektir.

Kurtarma ya rab, güzel düştük, çok şükür… J

"Günaydın. Yine aşırı güzelliyiz vallahi" 

İçimdeki meydan muharebesini başlatan ellerine sağlık." J






20 Eylül 2014 Cumartesi

DEDİKODU

Dedikodu…
























Bir söz var, ''zeki insanlar fikirlerden, orta seviye zekâya sahip bireyler olaylardan, düşük zekâ seviyesindekiler ise insanlardan konuşurlar''...
Bu anlamda dedikodu zeka seviyesini minimale indirgeyip iletişim kurma şekline verilen isim oluyor.

''dedi ve koydu''

Dedikodu yapar mısınız?

Eminim çoğunuz yapmıyorsunuz(!) Yapılası bir şey de değil zaten(!) Hiçbiriniz iki kapı aralığında ortak arkadaşın, komşunun dedikodusunu yapmadınız değil mi? Yapmamışsınızdır…

Peki, hiç dedikodunuz yapıldı mı?

Kulağınıza geldiği oldu mu?

Topluluk içinde yapılan bir nevi fikir teatisidir zaten dedikodu. Hele insan kendi hakkında yapılan dedikoduları öğrenince çok daha değişik heyecanlar yaşıyor. Burada önemli bir nokta kendimizle çelişmemek gereği "hakkımda yapılan dedikodudan tiksindim şekerim" ruh haline bürünmemektir. Çünkü neden?

Çünkü ya bunun hayatınızı etkilemesine müsaade ediyor veyahut bu rahatsızlık duyduğunuzu söylediğiniz insanları hayatın içinde barındırıyorsunuzdur. O halde şikâyet kendi içinde çelişir.

Hemen kendimden örnek vereyim mesela: bugüne kadar benim öğrenebildiğim yaklaşık 812 değişik dedikodu duydum hakkımda (boyum 50 santimmiş, bir oturuşta iki inek yiyormuş, çok güzelmişim, aynalar çatlatıyormuş vs vs) duydum ne oldu? Hiç. Boyum hala 1.53, bir ineği anca yerim, aynalar da sapasağlam duruyor.

Demek ki desinler için uğraşmak da, diyenleri kafaya takmak da çok hatalıymış yanlışmış. Reklamın iyisi kötüsü olmaz ise kendini pazarlama ihtiyacı duyanların felsefesi, dedikodu da bunun bir aracıymış.

Dedikodu hakkında kafamızdaki tanım "birinin hakkında “konuşmak”tan çok, "birinin hakkında/arkasından yalan yanlış konuşmak" şeklindedir, bilemem tabii nereye kadar sınırlanabilir veya genişletilebilir tanım, ben emireriyim...

Dedikodu kulaktan kulağa mekanizması ile oluşmuş bir insan evladı icadıdır. 

Özünde kişilerin bastırılamamış ' ne dedi kim kodu' hırslarından kaynaklanan orgazmsal beklentiler yatmaktadır. Dedikoduyu alışkanlık edinmiş bünyelerde garip bir zevk alınmasını sağlar.

Dedikodu öyle bir şeydir ki, kimini dinlerken üzülürüm ben…
"geç bunları, anam babam" dedikçe şöyle düşünürüm:

Birileri iftira atmış adama, muallayı sandala atmış, birinin bacağını filan sıkmış, içki içmiş filan diye. Bu iftiralar annesinin babasının kulağına gitmiş. Bu zavallı da annesine babasına mahcup olmuş, "ben böyle şeyler yapmadım" diyor.
Ah Orhan Veli… Ya da Osman Ali…

Demem o ki; dedikodu; nefret edenler tarafından çıkarılır, aptallar tarafından yayılır, geri zekâlılar tarafından inanılır.

Dedikodu deyince aklıma Nasrettin Hoca’nın verdiği bir ayarı geldi.

“Hoca’nın bir komşusu onu görünce koşarak yanına gelir ve heyecanla:
"aman hoca, kocaman bir tepsi baklava gördüm! Nefis kokuyordu!" der.
Hoca, "bana ne?" diye söylenir. Komşu:
"ama hoca, tepsi sizin evinize gidiyor," deyince hoca:
"sana ne?" diyerek yoluna devam eder…

Demem o ki yola devam edin siz…

Ya da yanımda/ yanında yapın canımı yiyin… Ya da önce “yürek yiyin” sonra yapın…

Kapalı grupların ana varoluşunu oluşturan bu 2 kişi bir araya geldik, 3. kişi hakkında azcık sohbet ettik durumu nasıl da yaygındır aslında…

Şimdi mesela bir babayiğidin mabadı yetse de boyumun gerçek ölçüsünü sorsa, bende mezurayla bir ölçsem nasıl tedavi olacak bünyeye J

Birlikte dedikodu yaptığınız herkes sizinle ilgili de dedikodu yapar biliyorsunuz değil mi?

Dedikodudan sonra ayran, kefir filan falan içilip iç temizliği yapmak haybeyedir biliyorsunuz değil mi?

Biz zaten Arzu’yla bütün gün su aygırlarının boşaltım sisteminden bahsediyoruz dedikodu yapmayız… Eminim sizde yapmıyorsunuz…

Mesele şu ki… Bu dedikoduyu kim yapıyor abiler, ablalar…

Hamiş; “dedi ve koydu” J











ÖYLE YÜREKTEN...



Yürek…

Kalp kelimesinin tıbbi tınısının yanında bana daha fazla şey çağrıştıran o kelime…

Kalbin cesaretle ilgili adaşı... Cesaret soslu kablolu yaşam aparatı…

"kalbim etten bir organ sadece, kalbim yüreğim olur sen gelince" buyurmuş Yılmaz Erdoğan zamanında.  Ne demiş adam: "kalp", "yürek"!

"bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte, yani kalpte" mi demiş Nazım Hikmet? Ne kadar sakil durdu. "bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte, yani yürekte" demiş o yüzden.

Kalbe ne olur? Çarpar, tekler, By-Pass olur, çok koşarsan tavana vurur, çok yersen sıkışır: güp güp güp...
Yüreğe ne olur peki? O sever, çırpınır, kabına sığmaz, midede uçuşan kelebeklere finansörlük yapar, bazen acır: güp güp güp...

Daralır bazı bazı...

Bir de onu sarmalayan göğüs kafesi üstüne sonsuz ağırlıkta yükler koyuldu mu, iyice daralır.
"geçecek hepsi" dersin... "hepsi geçecek"...

"yüreği temiz tutmak için sorular sormak yeterlidir… Der Boris Vian

Kalp kelimesinin bütün dillerde karşılığı vardır.
Ama yürek, hisli kelime derler ya, aynen öyle. Yoktur. Anadili Türkçe olmayan anlamaz yürek kelimesinden.
Varsa çevirilerini bilen, aydınlatırlarsa sevinirim. Benim kalbimle sorunum yok ama “ah şu yürek…”

Kendisiyle ilgili bir talebim var: yerini değiştirebilelim bunun. Ne bileyim, sağ tarafa aldıralım mesela.
Mideye doğru sarkabilir. Ciğerle dost olabilir.  Omuzda durabilir.
Zira olur olmadık kişiler tarafından bilinir oldu yüreğin yeri. Gelen geçen kırıyor. Olmuyor anasını satayım.

Canımdan önce bunu koruyacağım diye ebem yıllardır dökmediği yaşı döktü. Anladık söküp atamıyoruz ama yerini genişletelim bari. Durduğu yerde aldığı darbeden sersem oldu yavrucak. Bi' de görsen, korkudan küçücük kaldı zaten. Titrek bir şey oldu.

Aptal yahu, iki muhabbet etse "ehele ehele burdayım beeen!" diye bağırıyor. Yazık lan.

Yürek meselesi hassas bir şey bazen koca bir bedende serçe kadar, bazen kuş gibi bedende aslan kadar şu yürek. 

Bir hikâye vardır. Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Bir büyücü fareyi görür, fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan bir zaman mutlu yaşar fakat bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, belli bir zaman sevinir fakat sonra avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline dönüştürür. Ve der ki,

"Sen cesaretsiz ve korkaksın. Sende sadece bir farenin yüreği var…” 

fareler yürekli midir bilmiyorum ama hikâye buna benzer bir şeydir.

Yürekli olmak sadece korkmamak değil elbette, aynı zamanda kendi aynamızda kendimizi nasıl gördüğümüz ve kendimize biçtiğimiz konum ile de ilgili bir şey.

Doğarken yürek mi yedirmişler bilmiyorum ama yaşamda yüreğimi sıkıştıran kocaman tek bir korkum vardır ne dile getiririm ne akla… Yaşamda şanslı olmayı dilediğim tek şeydir. Benim yüreğim bir ona sıkışır.  Şanslı bir ana olmak ne başarılardır, ne mevkilerdir. Bazı acıların sizden teğet geçmesidir.

Yürekli insan, yürümeye yüreği olan kimsedir benim için.

Yürek bir insan için fazladır paylaşılmalıdır kanımca.

Kalbinizi tedavi ederler yüreğinizin tedavisi zordur fikrimce…

Evlat yüreğin en güzel odasıdır ama odası boldur meretin durmaz çarpar illa…


Hamiş; her gördüğünüz yüreğe hoyrat davranmayın arkadaş. Bir de bu satırların yazarının şu anki akıl sağlığından emin olmayın. Yüreği az sıkışık olabilir, ne bileyim oğlu uzakta olabilir ya da bir şey demek istiyor susuyor olabilir… Ama bu satırları yazanın dediğine güvenin derim her koşulda yüreği ile barışıktır kendini kırar yüreğine dur demez. 

Ve varsa bir yüreğiniz “yürek”… “cesaretli” olmak demektir hatırlatırım…

Anmadan bitmez bu yazı "yürek" darmaDUMAN bir şarkıdır aynı zamanda...






18 Eylül 2014 Perşembe

HIRS !



Hırs…


Her varlığa çok zarar verebilen, iş dünyasının içinde barınmak için ne yazık ki sahip olunması gereken, kişiyi düşünceden ve merhametten yoksun bırakan, önündeki her şeyi silip süpürmesine neden olabilecek kötü bir duygu…

Hırs…
Kapitalist ahlakın yücelttiği bir duygu…

Hırs…
Uzun vadede insanı mahvetme kapasitesine sahip bir duygu…

Bahsi geçen şey çağımızın körüklediği maddi ve manevi hırslar (ki bunların yarattığı sonuçlar çok acıdır) tabii, benliğin yükselmesi isteği değil… Böyle bir hırs yok çünkü böyle bir talebiniz varsa bu dünyada önce hırslardan arınmanız gerekiyor.

Buraya kadar ki gayet resmi yazıdan sonrası hiç hırslı olmayacak sanırım, bilgi ve fikir dökümü de belki yaşamsal hırsın bir yüzü… Ancak hırs konusunda beni en çok ilgilendiren bu değil. Gizli ya da aleni hırsların ya da hırslıların yaşamımıza kattığı rahatsızlık duygusu…
Kıskançlık ile birlikte zuhur eden hırs başarı için gerekli olan azimden çok başka bir duygu ve benim yaşam görüşümde hiçbir kabul ve sempatisi yok. 

Hırs ve azim; aynı şeyi yapmanın iki farklı yolu... "Hırs"a kin, "Azim"e sabır eşlik ediyor. Elbet farklı tarifleriniz vardır, ama âcizane fikrim budur benim.

Dün akşam Karşıyaka çarşı boyunca sakin sakin yürüdüm, güzel kadınlar, yakışıklı adamlar, yaşlılar, çocuklar... En çokta güzel kadınlar... Yanlarında hayattan ne istediğini bilen, güçlü erkekler aradı gözüm. Ama gördüğüm bir sürü telaştı sadece. Ben hala hayatın anlamını arıyor, hayatta ne istediğimi bilmekten geçtim hayatın neresinde olduğumu kestiremiyorken son birkaç günü ve yaptığım birkaç konuşmayı düşündüm.

Kendimi başarısız hissetmem gerekiyor mu diye düşündüm. Faturayı nasıl ödeyeceğinizi düşünüyorsanız bu dünya değer yargıları için “başarılı” sayılmazsınız çünkü… Oysa aylaklığın bile hakkını vermek lazımdır bu dünyada... Aşkın, başarısızlığın, yalnız hissetmenin, para sıkıntısının, özlemin hepsinin hakkını vermek lazımdır.

İlkokuldan itibaren hırslı olmadığım için eleştirilmiş biriyim ben. “Daha hırslı olsan önünde hiçbir şey duramazdı” en çok işittiğim lakırdı. Lakırdı çünkü ne zaman söylense kafamda bir şeyler takırdıyor. Ne yapmalıydım daha hırslı olmak için. Hırs bana kilometrelerce öteden görünen bir şeydir. Hırslı insanın gözü başka parlar… Doğru insanları seçer arkadaşlık için, sağlam hesaplar peşindedir. Sevgisinden emin olamazsınız, asla emin olmamalısınızdır da zaten. Çünkü işine sizden fazla yarayacak bir iş, arkadaş, dost ya da eş, sevgili vs. için sizi bırakır gider. Yaşamında ki her şey ilerlemesi ve başarılı olması içindir.

Başarılı hırslılar gördüğüm gibi yaşam boyu bir boka yaramamış hırslarıyla sadece kıskançlıktan kuduran insanlar da gördüm. Kimi bunu saklayamayacak kadar ayarsız, kimisi ise bunu iki dişinin arasından tıslayacak kadar haindi…

Ne yapmalıydım hırslı olmak için… Mesela gururum kırıldığında bile kendi kişisel oluşumunu yanlış değerler üzerine kurmuş, herkesi ezen ve sömüren bir adamla mı ya da parası ve eşinin gücüyle terbiyesizlik yapan bir kadınla çalışmaya mı devam etmeliydim… Daha çok para kazanırdım doğrusu… Ya da başkasıyla da birlikte olduğunu bildiğim bir adamla evli mi kalmalıydım… Faturaları daha rahat öderdim doğrusu… Görmezden gelmek… Ya da ortak yapılan bir işte ortağın arkasından iş mi çevirseydim… Hırslar için, başarı için kendi benliğini, adabını yok saymak… Düşündüm olmadı… Bir şeyim eksik diye düşündüm. İlkokul hocamı burada saygı ve sevgiyle anıyorum. Henüz 8 yaşında bir çocuk için babasını çağırıp yetenekli, akıllı ama hırslı değil yükselemez bu demişliği var kendisinin. Ama çalışkan… Koy önüne beş kişilik işi yapar bir de işini yapmayanların hırs ve kıskançlıklarıyla uğraşır.

Benim gibi vur eyeri çalışsın insanlar için bu çabanın arasına birde hırs ağırlığı eklemek zor iken, onların kıskançlıkları çoğu zaman “benim hırsım” oldu. Sahip olduğum çok az şey için benden çok fazlasına sahip insanların bakışlarında gördüğüm kıskançlık beni hep eğlendirdi. Yaşamıma işi, dostluğu ve yaşamı hırstan örülü insanlar sokamadım. O nedenle kaybetmeyi de bilen dostlarım oldu benim.

Oldum olası bu hırs konusu ile çok eğlendim.

Olur ya bir sebeple birlikte yaptığımız bir şeyde beni hırslı bulduysanız bilin ki o benim hırsım değil… Sizin hırsınızın beni öfkelendirmesinden dolayı inadımdan sizden fazlasını yapmam, karşısına geçip oturup sizi seyretmemdir. Benim de böyle bir ayarsızlığım var.

Duygususal hırslılar en tehlikelisidir kanımca.  Genelde karmaşık psikolojik duygulardan kaynaklanan, kişinin kendisi dışında herkesin yaptığıyla ilgilenmesine sebep olan, kişiyi her türlü yöntemi kullanarak herkesin önüne geçmeye iteleyen ve ne olursa olsun kişinin suratına patlayacak olan bir hırstır bu. Burada ise herkes kaybeder. Bu hırsın uzun vadede kazandırdığı birini hiç görmedim. Kendini olduğundan farklı gösterme, işini, eşini, yaşamını abartma… Sahipsiz başarıları sahiplenme hepsi bu davranışın göstergeleridir.

Çünkü gerçekten çalışkan, başarılı ve yaptığı işle ilgilenen insanların çoğu kez anlatmak istedikleri şey başarıları değildir. Konuşulacak bir sürü şey vardır… Yaşam, tarih, insanlar oysa hırs küpü arkadaşınız siz ne anlatsanız sadece “ne yaparım, ben ne anlatırım” a endekslidir. Sizi dinlemez, fikirlerinizi önemsemez.

Çünkü insanın içinde bir noktadır hırs günü gelince büyür büyür büyür ve bedenini kaplar… Menfaattir özünde olan... Sevgiden de üstündür, aşktan da, vefadan da... Hayatın her alanındadır... Hırslarından kolay arınamaz insan... Cenneti bile hırs ile ister... Doyuramaz içini... Bazen yine bir nokta cismini alır, kayboldu ortadan zannedilir… Ama o hep ordadır... Kabul etsek de etmesek de...

Çünkü temelinde 'ben' vardır... Ve 'biz' var oldukça o da var kalacaktır...
Çünkü bu yüzyılda hırs “güç ”tür. Vatan bile sattırır adama. Çocuklar öldürttürür adama… Hırs önünü almazsanız sizi berbat biri yapar.

"hayata en aşağıdan başlandığından yukarıdan başka gidecek yer yoktur. 
Biçimsel yükselmeye, ruhun yükselmesi eşlik edemediğinde biz yükseldikçe, yukarısı da gittikçe yükselir." diye tanımlar bir psikanalist “hırsı” sonu yoktur.

Kişinin benliğinin olgunlaşması dışında bir tedavisi yoktur. Hırslı insan en bir tahammülfersa insan cinsidir, genelde inatçı da olurlar. Onlar konuşurken kafa, göz ve hatta televizyon kırasınız gelir. Yaşadığım sürece bu muhteviyatta birçok insanı çok yakinen tanıma fırsatı bulmuş biri olarak söyleyebilirim ki hepsi cehennemliktir, yatacak yerleri yoktur. Bazen kişinin hırsı öyle bir artar ki bir ülkenin her şeyi olmak ister kimisi cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı, savcısı, hâkimi, komutanı, işçisi, komedyeni, starı… Ama olup olacağı bir avuç toprakta yatmaktır sonu herkesin.

Sizin içinde onun içinde… Benim içinde…

Hamiş; kontrolsüz güç, güç değildir. Hırs düzgün olarak kullanıldığında iyi bir uşaktır. Aksi halde sizin efendiniz olur.

Hırs, iyi bir uşak, kötü bir efendidir.

Yapıcı hırslarıyla ya da azimleriyle yaşamımda olan ve adına hırs dedikleri kıskançlıkları ile yaşamımı zorlaştıran herkese hediyem olsun o halde…



15 Eylül 2014 Pazartesi

“ŞİİRİMİZ KARADIR ABİLER…”



“şiirimiz karadır abiler…”


Her şey sizin üzerinize, vatan da, millet de, kahramanlık da sizin üzerinize abiler… Kamunun düzeni, yaşamın alfabesi, aldığımız nefes, sevdiğimiz gökyüzü, verdiğimiz mücadele… Hepsi sizin üzerinize abiler…
Sizin için doğmuş çocuklar, doğmamış bebekler…
Öfkeler, kırgınlıklar, sevinçler…
Tepesine binin hepsinin abiler!
Her sabah işinize giderken, her gün işinizde, döndüğünüz de evinizde devrim yapın abiler…
Bir gün vazgeçin ertesi gün mutluluk pozları verin abiler…

“şiirimiz gül kurutur abiler…”

Sizin o büyük aşklarınıza akıl sır erdiremeden, bir sürü insanı yok saymanızı izler, zayıflıklarınızı izler şiirimiz. İnsanların bir eylül gecesi şiirden, şarkıdan aldığı cesaretle nasıl da beraber yaşadığı insanların evlerini, sevdalarını, hayatlarını yağmaladığını izler. O akıl almaz saldırganlığın insandan değil, asıl nereden geldiğini izler abiler.

“şiirimiz erkek emzirir abiler…”

Oyalar, boyalar zaman geçirtir abiler…
Dilimiz sivridir hocamız yaşamdır abiler… Gözümüz sakladığınız zayıflıklarınızı, zavallı çaresizliklerinizi görür abiler.
O abileri asmak da, beslemek de mubahtır. Eline erkeklikten silah verip insanların üstüne salar şiirlerimiz, öldürsün diye onları. Yedi gün yirmi dört saat yalan söyler kimileriniz abiler…

“şiirimiz kentten içeridir abiler…”

Kentler yıkılırken, o yıkılan kentlerde çocuklar ölürken, şiirimiz çadırlarda yaşayan insanlara, üşeyen insanlara, ölen insanlara, saraylarda oturuyorsunuz demektir. Şiirimiz aymazlıktır abiler. Yıkılıp gitmiş hayatlarının çözümünü başkalarının güzelliklerinde çözmeye çalışan hadsizlerin şiiridir abiler…

Sizin vatanınız kalp kırmaktadır abiler.
Elinizi tutan ellere vurmaktadır,
Utanmaz cüretkârlığınızla avunmaktadır.
Sizin vatanınız can yakmaktadır abiler,
İnanın çok ah almaktadır.

“Şiirimiz her işi yapar abiler…”

Şiirimiz pazartesi sendromudur abiler…
Utanmaz bir günaydındır abiler… Geldiğiniz yere gidin abiler…
Şunu gayet iyi biliyoruz ve bugün daha iyi anlıyoruz ki, her dönem kendi 'abiler ‘ini yaratır, zalimlik el değiştirir ama zulmün yönü asla değişmez… Ve küçük yaşamlarınızda neyseniz dünyada da o’sunuz abiler…
Her yerde sizlerden var abiler… Her eve sizden bir tane düşüyor abiler…
Siz utanmasanız da şiirimiz sizden utanır abiler…

“düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?”

Çoğul yaşamlarınızdan utanmaz mısınız abiler…

Hamiş: Canım Ece Ayhan… Ben bir pazartesi sabahı hadsizliklere cevap vereyim diye değil… Bu ülkedeki “mor külhani” abilere yazmışsan da bu güzelim şiiri…

İyi ki de… “karadır şiirin”…

“Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler”