Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

28 Temmuz 2015 Salı

MASUMİYET

Senin dudakların pembe 
Ellerin beyaz, 
Al tut ellerimi bebek 
Tut biraz!
....
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!!!!
Cahit Külebi

BİR BEBEK KADAR AYDINLIK VE GÜZEL OLABİLMEK DİLEĞİYLE...



Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!
....Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!!!!
Cahit Külebi

BİR BEBEK KADAR AYDINLIK VE GÜZEL OLABİLMEK DİLEĞİYLE...


Masumiyet; yaşadıklarınla ya da yaptıklarınla alakalı birşey değildir… Kafanın içinde taşıdıklarınla ilgili bir durumdur…

Yaşamın bir nebze körelttiği, duyguların bir miktar aşındırdığı, kötülükler karşısında ego tarafından sıkı korunmaya alınan ve bir zaman sonra içine gizlendiği yerde var olduğu bile unutulan bir hayata bakış şeklidir.

Çocuklara özgü der yetişkinler, ama yaşı kemale erme yolunda iri adımlar attığı halde yetişkin statüsünde hesaplarla yaşayamayanlar bilir ki, sadece çocuklara değil, güçlülere özgüdür masumiyet.

Kırgınlıklarını kendi içinde patlatmayı öğrenmiş, yaşamın güçlükleri karşısında bürünülmesi gerekli görülen zırh miktarını en azda, kalınlığını ise minimumda tutabilmeyi başaran, bu nedenle sık sık hırpalansa da her seferinde dikilip "hadi şirin çileği toplamaya gidelim" diyebilenlere özgüdür.

Ki onlar güçlüdür, sakindir, masumdur. "Şirine pastası" yapmak kolay değildir.

''masumiyet kaybedilen değil, kazanılan bir şeydir'' der Lale Müldür.

“ hep denedin,
hep yenildin…
olsun!
gene dene,
gene yenil…
daha iyi yenil! ” der Samuel Beckett.

İnsanlarla ilgili kişisel yorgunluklarımı bir yana bırakırsak, benim bu ülkede yaşamaktan kaynaklanan ciddi yorgunluklarım var. Her şeyden önce bireysel olarak zerre değerimizin olmadığı, hak ve hukukla yönetilmediğimiz, yok yere evlatlarımızı kaybettiğimiz ve hesap soramadığımız bir düzen ve toplumsal anlayış içindeyiz.

MASUMİYET…
Bu ülke masumiyetini kaybetmiş bir ülke benim gözümde…
Herkes idari sistem içinde birilerine kızgın… Herkes bir taraf… Herkesin söyleyecek bir lafı, kızacak bir tarafı var…

Ama sizler etrafınızda olup bitene bakarken lütfen kendi masumiyetinizi sorgulayın…

Süslü kelimelerle söylediklerinizi, yazdıklarınızı… Bilmem hangi naftalin kokulu lügatten çıkarıp peşkeş çektiğiniz kelimeleri değil yaptıklarınızı sorgulayın…

Kaçınız bu ülkenin durumuna içlenirken, söverken, başkalarını idari sistemle ilgili yargılarken kendi özelinde, minimal çizgilerle aynısını yapmıyor…

SİZ; KENDİNİZE AİT İŞYERİNE BİLMEM KİMİN TANIDIĞINI SIRF “EŞ-AHBAP-DOST” KADROSUNDAN ALMIYOR MUSUNUZ Kİ, İDARECİNİZİN AİLE EŞRAFINI KAYIRMASINI TUHAF BULUYORSUNUZ?

SİZ; HERHANGİ BİR İŞ İÇİN SİZE VERİLEN BÜTÇEDEN (EV BÜTÇESİ DÂHİL) KENDİNİZE PARA AYIRMIYOR MUSUNUZ, YA DA MASRAFI FAZLA GÖSTERİP KAZANÇ SAĞLAMIYOR MUSUNUZ Kİ, ÇALAN YÖNETİCİLERE KIZIYORSUNUZ?

SİZ; KENDİ ÇIKARLARINIZ SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA KARDEŞ, ARKADAŞ, DOST DEMEDEN YOK SAYIP ÇIKARINIZIN PEŞİNDEN KOŞMUYOR MUSUNUZ Kİ SİZİ YÖNETENLERİN KENDİ ÇIKARLARI UĞRUNA EVLATLARINIZI ÖLDÜRMESİNE ŞAŞIYORSUNUZ?

SİZ; ARKADAŞINIZIN KARISINA, KOCASINA YAN GÖZLE BAKMIYOR MUSUNUZ Kİ… EŞ, AHBAP, DOST DİNLEMEDEN ÜÇ GÜNLÜK DÜNYADA ERKEKLİĞİNİZİN- KADINLIĞINIZIN ETEĞİNE TAKILIP KENDİ ZEVKİNİZ İÇİN ÇOLUĞU, ÇOCUĞU HARCAMIYOR MUSUNUZ Kİ BUNU YAPAN DEVLET ERKÂNINA AHLAKSIZ DİYORSUNUZ…

SİZ; DEĞİL MİSİNİZ "İYİ GÜNDE, KÖTÜ GÜNDE" DİYE SÖZ VERİP PARASIZLIKTA, HASTALIKTA, DAHA CAZİP BİR KADIN YA DA ERKEKTE, HATTA BAZEN SADECE LAF OLSUN DİYE SÖZÜNÜ TUTMAYAN… NEDEN SEÇİLİRKEN SİZE SÖZ VEREN YÖNETİCİLERDEN SAMİMİYET BEKLİYORSUNUZ?

SİZ; AİLENİZE, KARINIZA, ÇOCUĞUNUZA, DOSTUNUZA, İŞ ARKADAŞLARINIZA YALANLAR SÖYLEMİYOR MUSUNUZ Kİ, İDARECİLERİNİZİN SİZE YALANLAR SÖYLEMESİNE ŞAŞIYORSUNUZ?

SİZ; DOYMAZ HIRSLARINIZLA EGONUZLA; İŞ’TE, AŞK’TA, DOSTLUK’TA HATTA SOSYAL YARDIMLAŞMA İÇİN KURULAN OLUŞUMLARDA BİRBİRİNİZİN AYAĞINI KAYDIRMIYOR MUSUNUZ Kİ BİR KOCA EGOYLA BU ÜLKEYİ İDARE ETMESİ İÇİN YILLARDIR SEÇİP DURDUĞUNUZ BİRBİRİNDEN ŞEREFSİZ İNSANLARA HAYRET DUYUYORSUNUZ…

SİZ; DEĞİLMİSİNİZ… ÇIKARLARI GEREKTİĞİNDE SAĞCI- SOLCU- DİNDAR- SOFU- DİNSİZ- YALAKA- HAYSİYETSİZ OLAN… SİZ HALA SİZİ İDARE EDENLERİN KAYPAKLIĞINA NASIL ŞAŞIRIYORSUNUZ?

SİZ; DEĞİL MİSİNİZ SINIF BAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNDEN BU YANA SÖZLER VERİP, VAATLER SUNAN VE SONRA ARKADAŞ GRUBUNUZU BAŞKÖŞELERE YERLEŞTİREN, KENDİ ELİNE FIRSAT GEÇTİĞİNDE BANGIR BANGIR KARŞI DURDUĞUNUZU SÖYLEDİĞİNİZ ŞEYLERİ KONUMUZUNU KORUMAK İÇİN YAPAN, İNSAN KAYIRAN NASIL OLUPTA KADROLAŞMALARA ŞAŞIRIYORSUNUZ?

SİZ;  İŞ YAPARKEN ACIMASIZ, AŞKTA VİCDANSIZ DEĞİLMİSİZ? DOSTLUKTA RİYASIZ, ARKADAŞLIKTA HESAPSIZ, AŞKTA TERTEMİZ, İŞTE DÜRÜST KALABİLİYORMUSUNUZ?  BAŞKALARINDAKİ HATAYI GÖRÜP KENDİNİZDEKİNE KÖR DEĞİL MİSİNİZ? O HALDE NEDİR SİZİN YANSIMANIZ OLAN YÖNETİCELERİNİZE KIZGINLIĞINIZ…

SİZ; BİRİLERİ ETEĞİNİZDE DOLAŞIP SİZE YALANLARLA BİAT EDENLERE BAYILMIYOR MUSUNUZ, ONLARI SAMİMİYETLE SİZE DOĞRULARI SÖYLEYENLERDEN ÇOK KAYIRMIYOR MUSUNUZ VE GÜÇ ELİNİZE GEÇTİĞİNDE SİZE EN ÇOK BİAT EDENE YANINIZDAKİ EN GÜZEL KÖŞEYİ AYIRMIYOR MUSUNUZ Kİ, KOCA ÜLKEYİ YÖNETENDEN SİZDEN FARKLI BİRŞEY BEKLİYORSUNUZ…

SİZ; ARKASINDAN DEDİKODU YAPTIĞINIZ, ŞÖYLE- BÖYLE DEDİĞİNİZ ADAMLAR SİZE İLTİFATTA BULUNUP SADAKATİNİZİN (?) KARŞILIĞI OLARAK BİRŞEYLER VERDİĞİNDE “YOK ARKADAŞ BEN SENİN İÇİN İLERİ GERİ KONUŞTUM, ASLINDA SENİ DE PEK SEVMEM” DİYOR MUSUNUZ Kİ…  İDARECİLERİNİZE "BUNLAR ŞAHSİYETSİZ" DİYORSUNUZ…

SİZ; DEĞİL MİSİZ SINIFTAKİ ŞİŞMAN ÇOCUKLA DALGA GEÇEN, ÇOCUĞU GÜZEL BULMADIĞI BİRİYLE OLDUĞUNDA AĞIZ BURUN KIVIRAN, BİZDE ALEVİYE KIZ VERİLMEZ, KÜRTLE EVLENİLMEZ DİYEN, SOKAKTA ÇİNGENE ÇOCUKLARIYLA OYNAMA DİYE TEMBİHLİYEN, KAPICI ÇOCUĞU KAVRAMINI İLKOKULDA ÇOCUĞUN BEYNİNE İŞLEYEN… ŞİMDİ NEDEN IRKÇILIĞA ŞAŞIYORSUNUZ?

SİZ; DEĞİL MİSİNİZ ANASINA &BABASINA BAKMAYAN, ONLARIN BİLE KUYUSUNU KAZAN, ANANIZI SİZİN HER DEDİĞİNİZİ YAPMAK, BABANIZA SİZE HER KOŞULDA BAKMAK ZORUNDA HİSSEDEN NASIL OLUYOR DA BAŞINIZDAKİLERDEN GEÇMİŞE SAYGI& VATANA BAĞLILIK BEKLİYORSUNUZ…

Böyle sürer gider bu liste…

Oda sıcaklığında IQ ‘su 25-30'u geçmeyen bir toplum olduk…

Hala Türk zekidir, Türk çalışkandır, Türk cesaretlidir, Türk merttir diyorsunuz…

Kendisine düşman olan uluslardan bir şey olmaz… Osmanlı İmparatorluğu en çok kendine düşmanlığından yıkılmadı mı?

MASUMİYET kaybedildiğinde yerini çok şey alır… HIRS, EGO, KÖTÜLÜK, DÜŞMANLIK, YALAN, RİYA, İKİYÜZLÜLÜK, YALAKALIK, KİBİR, UKALALIK, SAVAŞ, KORKU, GÜVENSİZLİK...

Hep, her şeyin daha fazlasını isteyen insanlar için yitirdikleri “bir tek şey”in yerine bu kadar “çok şey” koymak belki de gayet uygundur.

BU ÜLKENİN MASUMİYETİ VE SAMİMİYETİ 1938’DEN SONRA BİTTİ!
6 MAYIS 1972’DE ÜÇ GENÇ ADAM ASILDIĞINDA…
1 ŞUBAT 1979’DA, 24 OCAK 1993’TE VE BİRÇOK BENZER TARİHTE AYDIN FİKİRLER ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE, SUSULURKEN, KABULLENİLİRKEN TÜKENDİ…
DEPREMLERDE ŞEHİRLER YIKILDIĞINDA, MÜTAHİTLERİN HIRSIZLIKLARININ ALTINDA KALDI MASUMİYET…
İŞÇİLER MADENLERE GÖMÜLDÜĞÜNDE, OTELLER YAKILDIĞINDA YAZARLAR ŞAİRLER NEFESSİZ KALDIĞINDA, BOMBALAR PATLADIĞINDA YOK OLDU…
ÇOCUKLAR SOKAKLARDADÖVÜLEREK ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE, ELLERİNDE EKMEKLE KALDIRIMLARA DÜŞTÜĞÜNDE, GENCECİK POLİS ÇOCUKLAR BİRLİKTE MAÇ SEYRETTİKLERİ ARKADAŞLARINI VURMAK ZORUNDA KALDIKLARINDA, GENCECİK ASKERLER BİRİLERİNİN KİŞİSEL ÇIKARLARI İÇİN ASKER OCAĞINDA HİÇ UĞRUNA ÖLDÜĞÜNDE ZATEN HİÇBİRİMİZ MASUM DEĞİLDİK…
"ZIPLAMAYAN TAYYİP" DEMEKLE OLAMADI BU İŞLER...
YOLA ÇIKANLARI YALNIZ BIRAKTIĞINIZDA AMA TİCARET ENGELLENİYOR DEDİĞİNİZDE SİZDE MASUM DEĞİLDİNİZ GEZİYİ YIKANLAR KADAR... SİZ ONLARA BİR SÜRÜ YOL VE BLOK İÇİN YER AÇTINIZ KABUL ETTİKLERİNİZLE...

BU ÜLKE UĞRUNA ÖLÜNEREK KAZANILMIŞ ÖZGÜRLÜKLERİ "BAŞ ÖRTÜSÜ ÖZGÜRLÜKTÜR" DİYEREK NE TARAFA DESTEK VERDİĞİNİZİ BİLMEDEN BOŞ KONUŞTUĞUNUZ DA KAYBETMEYE BAŞLADINIZ...


SİZ KENDİNİZDE OLMAYAN BİR MASUMİYETİ NASIL ÜLKENİZDE ARARSINIZ?

BU ÜLKE SİZ DEĞİL MİSİNİZ?
SİZLERDEN OLUŞMUYOR MU?

SİZİ YÖNETENLER VE ONLARLA ÇIKARLARI İÇİN BİRLİK OLANLAR YA DA ÇATIŞAN ÇIKARLARI İÇİN KARŞI DURANLAR SİZLER, BU ÜLKENİN EVLATLARI DEĞİL MİSİZ?

“MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ” DİYEN ABLA BİLE BUNU DAHA ÇOK RAYTİNG İÇİN SÖYLEMEDİ Mİ?

O halde…

MASUMİYET;

Bu diyardan çoktan göçmüştür…

Bebekler ve çocuklar doğduklarında masum mudurlar bilmiyorum… Ama ihtiyarların, bunakların, delilerin, sarhoşların çoğu masumdur. İşte masumiyet onların içinde bulundukları haldir ve bu hal öyle bir haldir ki gözlerine baktığınızda anlaşılır…

Belki de her şeyinizi kaybettiğinizde tekrar bulduğunuz şeydir MASUMİYET…

YAŞAMDA EDİNİLEN TECRÜBELERLE KAYBEDİLEN BİR ŞEYDİR MASUMİYET.

Ve en önemlisi;

İNSANIN ANCAK "KENDİSİNİN" KAYBEDEBİLECEĞİ HAYAT SERMAYESİDİR MASUMİYET…


Ama en zoru şu ki; bazıları masumiyetle kirlenmiştir şeytan gibi.
En tehlikelisi bunlardır yaşamda, ruhuna sızıp içten fethederler ve çöküşü hızlandırırlar. Neden diye sorarsan alışık olmayan bünyelere, masumiyet "sarmısaklı mantı yemiş vampir" gibi yapar insanı. Basar kutsalı, basar kutsalı daha derine. Kevgir gibi çıkarsın işlem sonunda. Dikkatli olun bu insanlara, siz göremezsiniz onlardaki ışığı.
Bu insanlar tiner gibidir, kapkara boyadığın ruhunu açarlar. Hayattan tattırırlar sana, farkına vardığında bu hayatın ne olduğunu, kaldıramaz bünyen, çöküşe sürüklenirsin.

Eğer bir ruha sahip değilsen, yalana devam et.
Kurşuni renklerdeyse ruhun, bas git öyle yaşa.
Eğer sahipsen masumiyete, kaç git bu diyardan öyle yaşa.

UNUTMA, MASUMİYET BİLE ESKİSİ KADAR MASUM DEĞİL ŞİMDİLERDE...


ONDANDIR BEBEKLERİ BU KADAR SEVMEM…


24 Temmuz 2015 Cuma

FEYZBUK KUMBARASI / İNSAN BİRİKTİRMEK...




“Bana göre bazı yaşananların nominal karşılığı yoktur yani ben insan biriktirdim, insana yatırım en iyisidir…”

Kumbara da feyzbuk mu?

İnsan biriktiren insanlardan sanırım para biriktirenlerden korktuğumdan daha çok korkuyorum ben… Çünkü "ben maddiyata önem vermem" diyenlerin birçoğu aslında “önem verenlerden” çok önemli buluyor maddiyatı… Sadece bazılarının zaten başka seçeneği yok… Ortada bir nominal değer olmadığı için biriktirdikleri şey para olmuyor çoğu kez… Ama olsa, insanlarını ve değerlerini sayısal gerçeklerle derhal değiştirebilirler…

Kendi adıma “insan biriktirmek” geçmek bilmeyen zihin ağrısının sebebidir…

Ancak ben bu insan biriktirmek üzerine başkaca birşeyler düşünüyorum…

Bunu her duyduğumda da şaşırıp kalıyorum. Bu tabiri bir kişi nasıl kullanabilir diye düşünüyorum. Etrafındaki kişileri biriktirilecek birer "şey" olarak görmesi ilginç geliyor bana insanın. Para biriktirilir,  pul biriktirilir de insanı pek oraya koyamıyorum ben.

Çok kızdığımda, sen kimsin ki insanları biriktirdiğini zannediyorsun demek istiyorum. Tabii ki denmiyor. Bende içimden, sayın biriktirici sen kendini göklerde görmeye devam et diyorum.

Hoşlanmıyorum bu tabirden. Gidin pul falan biriktirin. Ama insanlara yalan biriktirmeyin…

Çünkü insan birikmiyor… Azalıyor… Etrafımızda insanlar azalırken, güven azalırken içimizde bir sürü potansiyel insan birikiyor, zenginleşiyoruz…

Ayrıca işin içine biriktirmek gibi tasarrufa yönelik bir kelime girdiğinde bana sanki zamanı geldiğinde harcamak fiilini çağrıştırıyor…

Aslında yaşamda insan biriktirmenin lazım olduğunda kullanmak üzere birikim yapmaktan farklı bir içerik taşıdığını düşünmek gerekiyor biliyorum… Üstlerine basmak için değil. Belki gerektiğinde bir omuz; başınızı yaslamak için, bir sırt; dayanmak için, bir ses; yalnız olmadığınızı bilmek için insan biriktirmek gerekiyor belki de...
Ve siz istemeden, siz dilenmeden, belki siz bilmeden yanınızda olması için insan biriktirmek gerekiyor samimiyetle... Bu anlamlarla insan biriktirmek güzel birşey biliyorum… Ama tecrübelerimle görüyorum ki… Kullanım süreniz bittiğinde, yani siz size verilen görevi tamamladığınızda birçok insanın sizi başkaca nedenlerle biriktirdiğini görebiliyorsunuz…

Çünkü birçok insan geçiş dönemlerinde yalnız kalmak istemiyor ve bu nedenle insan biriktiriyor. O nedenle en tehlikelisi sizin tüm samimiyetinizle kalbinizi açtığınız insanların, sadece bir geçiş döneminde siz ya da bir başkasına, o anda denk gelecek birine yalnız kalmamak için kucak açması oluyor. Yani, özetle biriktirilip harcandığınızı hissettiğinizde derinden kırılıyorsunuz.

Ve işte o nedenle sevmiyorum ben bu insan biriktirme işini…

İnsan biriktirmeye meraklı olanlar için bir önerim var… Mezarlıklarda birikmiş ölü insanlardan oluşmuş bir ceset koleksiyonu mevcut… Bazen ağır oluyor hissettiklerimiz… Çünkü ağır kırılıyor kalplerimiz…

İnsan kendine yakışanı yapmak istiyorsa, az biraz zorlanacak ve öncelikle kendine karşı dürüst olacak. Ve önce "insana" sonra "dosta" ne yaptığına dikkat edecek... 

Takıntılar, yarım kalmışlıklar, ayak bağları, kendi zayıflıklarımızdan kaynaklanan tutsaklıklarımız bizi ileri gitmekten alıkoyar bazen… Ve bazen biz, bize bu güne kadar değer vermeyen tüm insanların vebalini bize değer verene ödetiriz… Bize değer verilmesine alışık olmadığımızdan belki de, değer veren insanın yaşamımızda ki duruşunu anlayamayız… Çünkü onca değer verilmemişlikten sonra kendimizi değersiz hissetmemiz gayet normaldir… Ve değerimizi nominal olarak ölçememizde gayet mantıklıdır. 

Ama tutsaklıklardan kurtulmak için bir gün aniden ben artık “bencil” olucam diye karar verip sevdiklerimizi harcamaya başlarsak muhtemelen o güne kadar bize yapılanı biz başkasına/larına yapmaya başlamış oluruz…

Biliyorum ki biriktirmek, ağırlaşmaktır…
Belki de insan biriktirip ağırlaştığı için yaşlanır.
İnsan,  kendini dönem dönem formatlasa, ağırlıklarından kurtulabilir ve “yaşlanmaz”.
Elbette herkes “yenilenme” konusunda, kendi yöntemini geliştirebilir, geliştirmeli de…
Benim için “Yenilenme”nin metodolojisi, dijital terminolojiyle söylersek; “gereksizleri yedekleme, çöpe at” değildir.
Evet… Ağırlığı oluşturan şeyler; benzer konuları, çoğaltmaktır.
Problemler de gereksiz “yedekleme”lerle büyür.
Ama birikimi hoyratça harcamak “bana ne ben böyle hissediyorum, kimse umurumda değil demek” bizi geliştirmez… Olsa olsa yanlış bulduğumuz insanlarla aynı statüye getirir…

Birkaç satır üste çıkalım şimdi…

“Çünkü insan birikmiyor… Azalıyor… Etrafımızda insanlar azalırken, güven azalırken içimizde bir sürü potansiyel insan birikiyor, zenginleşiyoruz…”

BENİ ZENGİNLEŞTİREN HERKESE TEŞEKKÜRLER…
YAZMAK FİKİR AĞRISININ TEDAVİSİDİR…YAZMAK GÖNÜL AĞRISININ TEDAVİSİDİR...

Sosyal insan olup feyzbuk kumbaranızı doldurmaya devam edin… Belki faydası olur...
Son olarak çok sevdiğim o şairden birşey yazmak istiyorum... Eğer biriktirmekte mana bu ise yüreklerinizde insan biriktirin... Yalansız, riyasız, samimiyetle, dedikodusuz herşeyiyle...

"Güzel hayat isteyen güzel insan biriktirsin.
                          Cemal SÜREYA"


22 Temmuz 2015 Çarşamba

HÜKÜMSÜZDÜR…



“Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe”

Hükümsüz...
Meali: yürürlükten kalkmış…

Sadece kaybolan kimlik parçalarını değil, artık geçerliliği kalmamış sözleri, kararları, yeminleri, yürekte unutulmuş yükleri, verilmiş sözleri, unutulmuş insanlığı da kapsar.

Duyurulur.
Hükümsüzdür!

Hayat denilen, kimine çok uzun, kimine kısacık bir an gibi gelen yolculuk; neden bunca yükü vurur sırtımıza? Hep acelemiz varmış gibi, telaşlı, üzgün, yorgun, az keyifli genelde mutsuz, içinde hep “daha” taşıyan bu koşuşturma neden? Daha zengin, daha mutlu, daha güzel, daha yalnız, daha çok ve bir dolu “daha” yüklü sıfatlarla örülüyor çevremiz…

Gönüllü yaşam mahkûmluğu böyle olmalı. Geldik ya bir kere, tekâmül etmeden dönmeyeceğiz. İyi ama ruhumun dayanacağı bir direk bulmak lazım... Elinde tuttuğu bir torba bile ağır gelirken insana, yüreğe basan bunca ağırlığı neyle taşımak gerekiyor?
Yüreğin hasar almışsa bir kere, zamanla su alıp batarsın. Gemiler gibi işte!
Yüreği de kıyıya çekiliyor insanın bazen. Bakıyorsun, ileride başka bir iş için kullanılacak bir organdan öteye gitmiyor.

Bunları düşününce, dedim ki, bütün sözlerim geçersizdir. Attığım imzalar, verdiğim tüm yeminler, antlaşmalar, kontratlar, aşka dair ne demişsem sevdiğime, dostluğa dair ne dediysem dostuma hepsi hükümsüzdür.

En azından dürüst bir duruş olur bu!

Taahhütlerimi herkes kadar tuttum, herkes kadar bozdum bende…
Kaç yaşama tanıklık ediyorsa manzaram, o kadar sevda kırıkları dolu etrafım. Hepsi birisine, tutamadığı, tutamayacağını bildiği sözler veriyor.

Genetik olmalı, Adem ile Havva’yı hatırlayınca, Tanrı’ya verilen sözü bile tutamayan insanoğlu, kendi cinsine söylediğini ne kadar süre koruyabilir ki? Kafam bozuldu benim, verdiğim bütün sözler hükümsüzdür, hepsini ikinci bir emre kadar aşklarımın, dostluklarımın, emeklerimin, arkadaşlıklarımın üstünden çekiyorum.

Defalarca "unuttum" deyip, dediğimi yuttuğumda, defalarca bir daha bana bunu kimse yapamaz deyip yapıldığında sustuğumda, durduğum yerde durup, kıtalar boyu yol aldım sandığımda, masumiyetimizi koruyamadığımızda, dünya acımasızlaştığında, düşünceler yakılırken fidanlar bombalandığında, ölen çocukların dini ırkı kökeni sorulduğunda… Şiir okumadığınızda, Gökyüzüne bakmadığınızda, dilinize doladığınız yaradandan korkmadığınızda, kedileri köpekleri çocukları tekmeleyerek öldürdüğünüzde…
Ve ben tüm bunları gördüğümde… Anladığımda,
Kaybettim sözlerimi, hükümsüzdür…
Artık ne yapsam, ne desem ve ne demesem, neye gülsem ve neye üzülsem, neyi konuşsam ya da sussam hepsi hükümsüzdür…

Çünkü çocukların öldüğü bu dünya da bir dost kaybetmek, bir aşk kaybetmek, para pul kaybetmek HÜKÜMSÜZDÜR…

“Kaybettim bugün kendimi, hükümsüzdür
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim
Vazgeçtim bugün her şeyden halsiz şu kalbim
Kan revan içinde hep kanamaz denen yerlerim…”








20 Temmuz 2015 Pazartesi

GÖZÜME DÜNYA KAÇTI!


Süpürgeden Saz
Çalı Çırpıdan Ney Yaparım.
Dedemin Ihtiyar Yüzü Güler Biz Eğlenirken.
Zaten Gülümsemekten Başka Ne Var Ki Elimizde ?
Bir Bidonum
Bi De Donum... 

En mutlu haftalar sizin olsun!

Sabah sabah, sebebini teşhis edemediğim bir şekilde; Pollyanna'ya bile meydan okuyan şiddette bir iyimserlik ve mutluluk içinde uyandım. Bununla eş zamanlı olarak 'iyi haftalar kâinat, merhaba dünya, hayırlı günler insanlık, günaydın tüm hayırsızlar!' nidaları dökülüverdi ağzımdan. Ve hemen ardından da 'bu denli sevindirik olmamın, iyimserliğin bu denli dibine vurmamın , mutluluk böcüğü modunun sebebi hikmeti ne ola ki acep?!?' diye de sormadan edemedim kendime doğrusu…

Kahkahayla gülünce 'çok güldüm, hayır olsun inşallah, umarım ardından ağlamama neden olacak bir sıkıntıya duçar olmam' diyen bir neslin ferdiyim. Böylesi bir zihniyetin genetik malzemesini taşıyan kültürel kodlamalarla bezeli bir bütünün parçası olmam; mutlu olmaktan ve iyimser yaklaşımlar sergilemekten dolayı kaygı duymama ve bahse konu 'mutlu olma' haleti ruhiyesini sorgulamama yol açar çoğunlukla. Anlayacağınız, sabah sabah yaşadığım işte tam da bu 'ruh ve fikir hali'ydi.
Mutlu uyandım acaba neden?

Benim ve neslimin yaşadığımız ve yukarıda tarif ettiğim bahse konu bu 'mutlu olmanın mutsuzluk kaynağı olabilmesi' halinin, son 15 - 20 yıldan bu yana yeni nesilleri artık neredeyse hiç etkilemediğini görüyorum. Bir diğer deyişle, 'çocukluğunu ve gençliğini iletişim toplumu öncesinde yaşamış nesillere musallat olan bu marazi haleti ruhiye, bu çileci / dervişane / keşişvari duygu durumu, kuvvetle muhtemeldir ki; bilinçleri / benlikleri / kimlikleri / tercihleri / yaşam tarzları son 15 yılda şekillenen nesilleri ve bunları takip edecek olan gelecek nesilleri hükmü altına alabilecek bir duygu durumu olmayacaktır. Çünkü yeni nesil mutlu olduğunda allahım başıma bir şey mi gelecek, mutsuz mu olacağım korkusunu bilmiyorlar… Uyanıyor ve teknoloji ile dünyaya bağlanıyorlar… Mutluluğun ardından mutsuzluk bekleme ruhu onu içselleştirmiş benim gibi dinozorlarla birlikte gidecektir tarihteki yerine muhtemelen…

Mutlu olmayı bile bir sonraki mutsuzluğu hatırlatarak gölgeleyen toplumsal öğretiler altında büyümüş olmanın etkisidir “mutluluğa kulp aramak” Oysa sebepsiz mutluluk diye birşey vardır... Ve sebepsiz mutsuzluktan daha iyidir...

Bu sabah nedensiz yere mutlu uyandım ya ardından bir mesaj okudum Facebook’ta. Bir arkadaşım yazmış sayfasına “pazartesiyle başlayan yeni haftanız hayırlı olsun" diye... Akıl bu ya illa kendimi mutsuz edicem ya… Aklıma yazıyı görünce ilk şu soru geldi… “Salı’dan Salı’ya bir hafta değil mi?” Pazar günleri çalışılan toplumlarda bugün hafta başı filan değil ki! İşte dedim buraya kadar sorgusuz sualsiz mutluluk…

Ve sonra birden aklıma vefasız arkadaşlar, kalp kıran dostlar, iş hayatının gergin dinamikleri, para-pul, yaşam gailesi, kızdıklarım, affettiklerim, unutmadıklarım, affedemediklerim filan geldi… Tabiri caizse yazayım, zamanında tuvalete gitmeyince kaçan rahatlama hissiyatına kapıldım birden…

Hadi oradan dedim, “mutluluk” kendini mutlu sandığın birkaç an mı yoksa?

Ardından aklıma zaman ve mutluluk kavramları ile ilgili sorular düştü… Ve haliyle yazıya oturdum… Kaçtı bizim küçük, tatlı pollyanna ruh hali bir anda…
Ama sebepsiz mutluklar iyidir…  İnceden huniyi takar insan kafaya başlar “ağlama değmez hayat” demeye farkında olmadan…

Velhasıl en güzel haftalar sizin olsun… Siz öyle diyorsanız “pazartesi” hafta başı olsun…

Benim dileğim bu hafta bari yalanlar söylemeyin, size güvenen insanların arkasından konuşmayın, riya yapmayın, nokta kadar menfaate virgül kadar eğilmeyin, kırdığınız insanların, mutsuzluğuna sebep olduğunuz insanların yaptığınız vefasızlıkların farkında olun… Dedikodu yapmayın, hırslarla birbiriniz kuyusunu kazmayın… En önemlisi bu kötü şeyleri yapıp sütten çıkmış ak kaşıklar gibi birbirinize “canım /…cım / tatlım / birtanem”   demeye utanın…Bir de bi düz durun yahu ona buna asılmayın... Gördükçe gizliden süren perde arkası dünya halini vay anam vay diyorum... 

Sanırım sorumun cevabını buldum. Ben uyandığımda mutlu oluyorum ama sonra “SİZ GÖZÜME KAÇIYORSUNUZ”

Güzel insanlarla örülü yaşamlarda, samimi, içten sevgilerle çevrilmiş… Güzellikler dolu günler diliyorum… Mutluysanız hayırlara vesile olsun… Mutsuz hissediyorsanız geçer…
Geçmeyen ne var ki yaşamda...

Kendiyle başa çıkamayan dünyayla nasıl baş etsin...

Benim Adım Ebruli...




18 Temmuz 2015 Cumartesi

İŞTE BUNLAR HEP BAYRAM ! İŞTE BUNLAR HEP AİLE!



BAYRAMLAR... ISSIZ TATİL GÜNLERİ...
Bayramlar... Issız tatil günleri... Çocukluğun en güzel günleri...
Güzelyalı... Babamın memleketi. Her sokağında eş, dost, akraba yaşayan yer...
Babam, aile seven bir erkekti. Bunun çok standart birşey olduğunu düşündüğüm için olacak aksiyle karşılaştığımda çok büyük hayal kırıklığına uğradım ben. Babanın evde olmasının bir sıkıntı değil keyif olduğu bir evde büyüdüğünde aksini düşünmek zor oluyor. Aile seven bir babaya sahip olduğunda, geniş bir aileye de sahip oluyorsun. Çocukluğumda hiç bilmediğim bir duyguydu o nedenle "YALNIZLIK"...
Gelmeler, gitmeler... Akşamları arkadaş gezmeleri, bayramlarda şık şık giyinip gidilen bir sürü yer...
Ben Babaanne ve dedemi görmedim, daha ilkokula başlamamıştım amcamı kaybettiğimizde ama babam ve halam ailesiz değillerdi... İkisinin de gidilecek bir sürü dostu, akrabası vardı... İçinden hiç çıkamadığım hala tarifini net bilemediğim bir sürü akraba...
Anne tarafım ise boşanmış bir anneanne ve iki kez daha evlendiği ve erken sayılacak bir yaşta vefat ettiği için pek göremediğimiz efsanevi bir dede ile varlığına dua ettiğim bir dayıdan oluşuyor...
Bir sürü kuzenlerim var... Birinci dereceden, ikinci dereceden ne demekse... Dıdının dıdısı gibi birşey...
Babam ölene kadar kalabalıktı herşey... Sonra hem ev, hem yaşam... Hem bayramlar ıssızlaştı... Anam, kardeşim... Ben.
Erkekli evlerin harcı imiş, bayram gezmeleri, gece oturmaları diye düşündüm... Gündüz anneme misafir gelse de eş dost, gece ziyaretleri ve birkaç aile dışında bayram gezmeleri bitti... Birkaç kadim dost kaldı elbet sonra onlarda emekli oldular azar azar yaşamdan...
Ve bayramlar ıssız tatil günlerine dönmeye başladılar...
Tüm bunları çok seven çocuk Emine’yi alıp bambaşka bir yaşama koyduk bizde... Bukleleri kestik kendimizden sert bir abla yaptık... Dokunsan elinde kalır cinsten...
Ve buradaki yalnızlıkla bahşedemediğimizden başka şehirlere kaçtık.
Ama bayramlar asla uzakta kutlanmadılar... Nereye kaçarsam kaçayım bayramda evime geldim...
BAYRAM AİLE DEMEKTİ ÇÜNKÜ...24 yaşımda kendi evimde ve kendi evladımla ilk bayramı kutladığım da çok memnundum... Benim ailem, onun ailesi, ailemiz... Bayramlar yine geri döndüler...
İki asi çocuğun eve dönüşüydü bizim aile olmamız...
Bayramlar iş günleriydi yaşamımızda... Eğlendiriyorduk insanları.
Ama bayramın ilk günü sabah asla ayrı olmadık ailelerimizden... Önce babalı eve, sonra babasız eve gidildi adet gereği... Kayınvalidem muhteşem yemekler yaptı... Abinin sevdiği zeytinyağlılar, oğlanın sevdiği köfte... Benim favorim ekmek tatlısı... Yıllardır yapmıyorum ekmek tatlısını onun gibi yapabilmek için ne uğraşmıştım...
Evliliğimiz "o yüce ilkel, "ama genetiğimiz de var" erkeklik dürtülerine mağlup olduğunda aile bir kez daha ıssızlaştı... Boşandıktan 2 sene sonraydı, tam ayrılamamanın getirdiği hala devam eden aile düzeninin bitmesi...
Bir şeker bayramı sabahıydı... Eylüldü... Uyandım... Oğlan babasındaydı. Onlar ailece bir aradaydılar. Sanki ben hata yapmışım gibi dışında bırakıldığım, boşandığım anda 16 yıl anne-baba dediğim insanların birden ailem olmadığını gördüm… O bayram annem bir nefes almaya bir yerlere gitmişti, kardeş sevdiğiyle tatildeydi... Anneanne evde bakıcısıyla öylece yatıyordu... Dayı uzakta, hala, bilmiyorum nerde ama tatilde, kuzenler zaten hikâye…
Yatakta oturup bağıra bağıra ilk ve son ağlamamdı...
BİR DAHA UMURUMDA OLMADI BAYRAMLAR...
O gün bu gündür bayram kutlamıyorum... Bayramları ıssız geçen tatil günleri sayıyorum...
“Herkesler tatilde” günleri...
Aile olma günleri bayramlar...
Telefonlar var... İyi bayramlar mailleri, mesajları var... Hatta şimdi Whatsup var... Yanıt vermiyorum, mesajla geri dönmüyorum... Çünkü sarılamadığım bir dosta telefon bile açamayıp mesaj atıyorsan cevap verilecek birşey de yoktur zaten...
Allaha şükür anacım var gidilecek, kardeş var, karısı var her bayram tatilde olsa da iyi bayramlar denilecek, babam var her bayramda toprağı eşelenecek, oğlum var bu bayram ve biz kızım oldu… Bir torunum oluyor... Tekrar kalabalıklaşıyoruz gibi görünse de artık bayramlar Aile günleri değil, tatil günleri…
Bayramları kaldırsınlar bence... Ya da ne bileyim başka isim koysunlar “1.ŞEKER TATİLİ, 2.KURBAN TATİLİ” olsun mesela... Bende ne kendime eziyet edeyim, ne size...
Şeker tadında huysuzluklar diliyorum kendime...  
Hala kalabalık bu bayramlar giderek daha da ıssızlaşacak biliyorum... Yaşlanmak, yaş almak ıssızlaşmak çünkü...


Hamiş; ailenizin kıymetini bilin... Çünkü onlar devir teslim yapıyorlar bu yaşamı… Gün geliyor sadece anıyorsunuz isimlerini…


14 Temmuz 2015 Salı

GÜVEN


Bana Kadir gecesinde ne için dua edeceksin diye sorsanız tek bir yanıtım var sanırım…

Hepimizin dilekleri sağlıklı, huzurlu bir yaşam sürmek… Özgür, eşit şartlarda… Sevgi dolu…
Hepsini diliyoruz… Yanlış yapmamayı, güzel şeylerle karşılaşmayı, güzel insanlara kapımızı açmayı…

Ama ben sadece “güven” duyabilmeyi diliyorum…

Bu hissi duymayalı çok uzun zaman oldu sanırım… En son kendimi güvende hissettiğimde babam sağ idi… Kayıtsız şartsız bakılacağıma, sevileceğime, aldatılmayacağıma, parasız, sıkıntıda kalmayacağıma “güven” duymayalı çok uzun zaman oldu…

Benim güvenmeme dururum çocukluktan öğrenilmiş bir şey değil yani… En kötüsü de bu sanırım… Çünkü eğer babanıza bile güvenemeden büyürseniz zaten güvenecek bir şey olmadığını bilirsiniz ve yaşadığınız hayal kırıklıklarına karşı daha alaycı ve diksinizdir… Ama süreç içinde duvarlara çarpa çarpa güvenmemeyi öğrenmişseniz “güven” duyamamak çok acıtıcı birşeydir.

Evlilik öncesi yaşam tecrübem yavaş yavaş güvenmemeyi öğretti bana ve evliliğim var olan tüm “güven” duygumu yok etti… Sonrasında da birden “güven” duymak elbet mümkün değildi…
Çok kısa sürelerle güvendiğim oldu insanlara… Ama çok hızlı kirlendi beyazlar…

Güven saf birşeydir, kendiliğinden oluşur, düşünülmemiş birşeydir... Vardır ya da yoktur. Kuşku duymama ise bilinçlidir, düşünülerek takınılmış bir tavırdır ve her seferinde yeniden düşünülerek bulunan bir eylemdir. ...Aldatılmaya ardına dek açılmış bir kapıda/yaşamda kör güven değil, bilinçli kuşkulanmamaktır yapılan çoğu zaman.

Kendi güvenilirliğime baktığımda kendimde de gördüğüm kusurlar var elbette ancak genel anlamıyla benden bir şey isterseniz güvenebilirsiniz illa ki maddi manevi zorlansam da yaparım… Bir şey için “söz” verirsem türlü sıkıntıya girsem de bir şekilde yapmaya çalışır yapamazsam kaçmam gelir arkadaş denedim yapamadım, pardon derim… Yapamayacağım, gücümün ve takatimin yetmeyeceği şeylere söz vermemeye gayret ederim… Sadakat dâhil…  Benim için huysuz, hırçın, çok kuralcı, zorlayıcı diyebilirsiniz ama “güvenilmez” tarafıma söylenmiş bir şey olmadı çok fazla… Çünkü güven duyulamayacağım konuda bana bu konuda güvenme derim… Benim için söylenilemeyecek hiç birşey yoktur… Sadece söylemenin yolları ve koşulları vardır… Babamın öğrettiği bu doğrular ve hiç yalan söylediğini görmediğim bir anneyle büyüdüm ben… Ki onlardan daha güvenilmez ve daha yalancıyım…

Çok duyduğum bir laftır “sen akıllı kadınsın, nasıl güvendin/inandın buna lafı” cevap çok basit “kendim gibi bildim”

Ama özel ilişkilerde bilirim ki “güven” bir kez kaybedilen birşeydir… Sonrasında artık aranızda güvensizlikten örülü bir duvar vardır…

Güven kendi kendine yarattığın ya da yaratmak istediğin bir histir.
Kendi kendine birine/ birilerine doğru söylediklerine, seni yarı yolda bırakmayacaklarına, iyi günde kötü günde yanında olacaklarına, yeri gelince elin kolun bacağın olacaklarına, yaratılıştan gelen yalnızlığını zaman zaman hafifleteceklerine dair inancındır. Ne yazık ki gerçek değildir, sonu hep hüsrandır. Aşk gibi dilin yanar ama yine de tekrarlanır, şans verilir, üzülünür, unutulur gibi yapılır ama olmaz… Çünkü güven balıkçının yarası gibidir pişmiş sıcak balığı tuttuğunda elin yanar, ama elinin acısını gidermek için ağzına götürdüğünde balığın tadını alırsın… o tadı aldığında yanacağını bilerek yersin her seferinde o sıcak balığı…

Güven birine verilemeyen, ancak kazanılabilen bir şeydir. Bir kere kazanayım, sonra nasılsa ömür boyu sürer diye düşünmek de güvenin en çok kaybedilme sebebidir sanırım. "nasıl olsa bana güveniyor, şunu da yapayım, fark etmemiş gibi davranırım" / "benim canım böyle davranmak istiyor şimdi, diğer türlüsü de çok kasacak beni, sorduğunda bir bahane buluveririm, art niyetli düşünecek değil ya" gibi düşünceler sadece devekuşlarında bir işe yarıyor olabilir ki ondan bile emin değilim...

Hiçbir tereddüt yaşamadan güvenmeye başladığın insanlar artık dostun olmuştur. Bunu paylaşamadıkların ise arkadaştır bence. Arkadaş ile dost arasındaki farklardan biri de budur. İşte en büyük yara da dost bildiklerinin güveni yıkmasından alınır, bir daha iyileşmez o…

Tüm yaşamım içinde kayıtsız şartsız güven duyduğum 2 dostum oldu… Biri uzaklarda ama hep yanımda… Bir diğeri ise hep yanıbaşımda… Ve biliyorum ki “güvensizliklerimden” çok şikayetçi… İkisinin de insanlara benden daha kolay güvenen insanlar olması belki de bu arkadaşlıkları “dostluk” noktasına taşıyor. İkisi de tüm insanlar için güvenilir insanlar üstelik sadece benim için değil…

Aile içinde güven duygusu ise apayrı bir karmaşa… Bazen en kırıcı yaklaşımlar oradan gelir çünkü… Kendinizi en yalnız hissettiğiniz yer orasıdır… Uğruna gözünüzü kırpmadan canınızı verebileceğiniz tek insan evladınızdır/evlatlarınızdır… Onlara olan güven kırılmaz çünkü orada güven kayıtsız şartsızdır ve o nedenle bazen yaşamın en acı güvensizliği orada yaşanır… Bunu anlamak için boş bir gün gününüzde bir huzurevine gidin derim…

Güven maddeleşebilseydi domino taşı olurdu sanırım…
Zira en sondaki domino taşı sarsılmaya başladığı anda bütün bir geçmiş tehlike altındadır.
Bir sevdiğinizin yalanını yakalamaya görün güvenden eser kalmaz ortada.
Çok severdi babam sirk seyretmeyi özellikle trapezcileri izlemekten çok keyif alırdı... Bir gün izlerken sordum "nasıl insan o yükseklikten kendini bırakır boşluğa, ya karşıdaki yakalamazsa diye?" "Güveniyor arkadaşına" dedi... Takım arkadaşına güvenmek o nedenle çok önemlidir... Oysa bugün en güvenmemeniz gereken iş dünyasında ya da sosyal kurumlarda, sporda takım arkadaşım dediklerinizdir. Çünkü en çok yalan, hırs, ego ve kazanma duygusu orada vardır.

O nedenle sürekli tetikte ve arkanızı kollayarak yaşamak zorundasınızdır. Özellikle bu ortamlarda çıkarlar doğrultusunda değişen doğrular ortamı çok güvenilmez hale getirir. Ve eğer benim gibi ilkelere bağlı bir insansanız bir saat önce "aman o mu bırak ya, yanlış insan o" dediği biriyle bir insanın nasıl bir saat sonra birlikte poz verebildiğine şaşarsınız ve hatta bazen sizin korumak için birileriyle karşı karşıya kaldığınız insanlar sizi dehşete düşürerek bir anda kendilerine bin bir kötülük yapan insanlarla, ya da haklarında konuşan insanlarla tekrar dost olurlar... O zaman düşünürsünüz güvenilmez birileriyle yada hakkında konuştuğu birileriyle çıkarları gerektirdiği için duruşunu bozarak tekrar birlikte olan insan ne kadar güvenilirdir. Dolayısıyla "güven" uçar gider... Elbette "çıkarlar teorisi" dostluk duygusundan ağırdır ama yaş kaç olursa olsun siz buna hala şaşırabiliyorsanız insanlık adına en azından sizin için umut vardır... Benim hayatımın bir kısmı komik bir arkası yarın gibidir. Sabun köpüğü dizilerinden daha fazla yalan-dolan ve senaryo olan bir 16 yıl geçirdim ben... Ve ne zaman oturup bunda bir hata var demeye kalksam o sohbette "ben turizm katiliyim" diyerek kalktım...

"yaptım ama sor neden yaptım" o nedenle en güldüğüm cümledir...
Ve o nedenle nerede ailesini, eşini aldatan birini görsem içimde bir yer acı sızlar... Ve ne zaman buna bilerek katlanan bir eş görsem kendini bu güvensiz ortamda yaşatarak nasıl bu kadar mutsuz olmayı göze aldığını bilerek üzülürüm...

Maslow gereksinimler teorisinde “güven” duygusunu, fiziki ihtiyaçlardan sonra en önemli ihtiyaç olan belirlemiştir… Sevgi, saygı ve kendini gerçekleştirme gereksinimleri bundan sonra gelmektedir teorisine göre…

Bu benim gibi kendini ifade etmeyi, hayat savaşını kendi başına vermeyi seçmiş ya da zorunda kalmış kadınlara bazı kadınların neden her türlü aldatılmaya, kötü tavra karşı eşlerinden boşanmadıklarını anlatabilir belki de… Çünkü belki o erkeğe cinsel anlamda güvenmeyeceklerdir ama güvensizliğin yerini “bakım/ aile” güvenliği alacaktır… Ki yaşamla kendi başına mücadele etmekten çok daha kolay bir yöntemdir birinin sana bakması… Neticesinde sevgi, saygı ve kendin olmak sonraki sıralamalardır…

Sonuçta “güven" tamamen açıklıkla, tamamen doğru sözlülükle, tamamen olmasa da insanları aldatmamakla kazanılır…
En önemlisi de içten pazarlıklı olmamaktır. Bir olaya uydurduğun kılıf o an gider belki. İnsan nasılsa her zaman çok net düşünemez. İnanır sana…
Ama kılıfın uymadığı gün gelir elbet ve karşındaki “ulan” der. Kazımaya başlar altını olayların. Kalkıp baktığında bir kere daha “ulan” der… Bu vurgulu çıkar. Salak yerine konduğunu anlar. İşte ondan sonra o insan senin dediklerini artık, çocukluğunda dinlediği sazdan neneyle, tuzdan dede masalının sana uyarlanmış hali olarak dinler…

“Güven” bana hep Bertold Brecht ‘in aşağıdakini şiirini hatırlatacak kadar kırılgan gelir;

Kopan ip bağlanabilir yeniden
Tutar tutmasına ama
Kopmuştur işte bir kere

Belki karşılaşırız yine, ama orada
Beni terkettiğin yerde
Bulamazsın beni bir daha…


Sonuçta; "güven başlangıçta vardır, sonra yok olur."

Hatırla Ama! Da Mevlana Şems’e ne der…

“Sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
yeryüzünde de var. Gökyüzünde de var.
Eski dostla ettiğin yemini, hatırla ama…”

İşte bu nedenle Kadir Gecesinde kendim için

“ GÜVENEBİLECEĞİM DOSTLAR, TEMİZ DOSTLUKLAR, BAĞDAŞ İNSANLAR DİLİYORUM… GÜVENEBİLMEYİ, GÖZÜM KAPALI KENDİMİ KUCAKLARINA ATACAĞIM DOSTLARIM OLMASINI DİLİYORUM
“GÜVEN” DUYGUMU YENİDEN KAZABİLMEYİ DİLİYORUM…

İşte bu nedenle bu gece tek dileğim “güvenilir” bir ortamda olmak…
İşte bu nedenle “güven” duymadığım yerlerde kalmak benim için eziyet…



HAMİŞ: '' HAYATTA KİMSEYE GÜVENMEYECEKSİN DEMEK SAÇMALIKTIR İNAN. AMA KİME 'İKİ DEFA GÜVENECEĞİNİ' HESAPLAMALI İNSAN '' VİCTOR HUGO


11 Temmuz 2015 Cumartesi

DEDİKODU…



Korkak işidir… Yiğit olan varsa lafı insanın yüzüne DEDİ/ KODU yapar…

Ne çok dert açar başa şu dedikodu/ gıybet… Kitapta bile yeri var… Namazlar kılarız, oruçlar tutarız, örtünürüz, saçımızın kılı görünmez,  zina etmeyiz ama iş dedikoduya gelince sınavdır… Tutamayız dilimizi… Kanımca insanın iyiliği en çok bunla sınanır…

Türlü türlü bahane buluruz…
-Ama bunlar “gerçek” dedikodu değil ki!
-Ben bunları onun yüzüne de söylerim! (ben en çok bunu kullanırım mesela)
-Ay şurda iki sohbet ediyoruz, ne konuşacaz işte, o / bu… (!)
Vs vs.

Sonuçta bu dedikodu denen şey bulunulan ortamda olmayan biri hakkında şikâyetlerimizi, kıskançlıklarımızı, sıkıntılarımızı bir diğerine /lerine aktardığımız, aktarırken de zevkten dört köşe olduğumuz eylemdir…
Dedikodu nefret edenler tarafından çıkarılan, aptallar tarafından yayılan, gerizekâlılar tarafından inanılan birşeydir.
Herkes herkesin dedikodusunu yapar… Evlat; ana babanın… Ana baba; evladın… Eşler birbirinin, Kardeşler bir diğerinin, dostlar dost dediklerinin, arkadaşlar herkesin… Alt kat üst katın, üst kat yan dairenin… Patron çalışanların, çalışanlar illaki patronun… Öğretmenler öğrencilerin, öğrenciler öğretmenlerin… En olmaması gereken gönüllülük esas yerlerde, sevginin asıl olması gereken yerlerde bile vardır bu dedikodu illeti… Başarı ihtimaliniz bile dedikoduya sebeptir…

Bir söz vardır, ''zeki insanlar fikirlerden, orta seviye zekâya sahip bireyler olaylardan, düşük zekâ seviyesindekiler ise insanlardan konuşurlar'' diye…
Bu anlamda dedikodu zekâ seviyesini minimale indirgeyip iletişim kurma şekline verilen isimdir…

Topluluk içinde yapılan bir nevi fikir teatisidir bu dedikodu… Hele insan kendi hakkında yapılan dedikoduları öğrenince çok daha değişik heyecanlar yaşar. Burda önemli bir nokta kendimizle çelişmemek gereği "hakkımda yapılan dedikodudan tiksindim şekerim" ruh haline bürünmemektir. Çünkü neden? Çünkü ya bunun hayatınızı etkilemesine müsaade ediyor veyahut bu rahatsızlık duyduğunuzu söylediğiniz insanları hayatın içinde barındırıyorsunuzdur. O halde şikâyet kendi içinde çelişir.

Hemen kendimden örnek vereyim mesela: bugüne kadar benim öğrenebildiğim yaklaşık 999 değişik dedikodu duydum hakkımda (yok boyum 1 metreymiş,  çok kıskançmışım, kendimi çok beğeniyormuşum, kendimi ne sanıyormuşum, benden korunmak lazımmış, çok kötüymüşüm… Vs vs)

Duydum da ne oldu? HİÇ.
Boyum hala 1.55, herkes gibi sevdiklerimi kıskanırım, evdeki aynalar sapasağlam duruyor, çatlamıyorlar… Kendimi “Emine” sanıyorum… Ve bana kötü diyen diller; hakkımda kötü konuşan içi kara ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu?  Bazen bükemediğin bileği öpmek gerekir, kötülük sadece insanın kendini bitirir… Unutmamak lazım ki bir dedikodu ne kadar kötü olursa olsun, o dedikoduyu size, sizi kıracağını bilerek getirende dedikoduyu yapan kadar suçludur… Çünkü doğru adam böyle bir durumda sen ne diyorsun, doğru konuş deyip karşına gerekeni söyleyen adamdır. Ki bunu yapan adamın yanında o kişi tarafından bir daha dedikodu yapılamaz…
Unutmayalım, dedikodu kişinin kendini aklama çabasıdır aslında.
Ve unutmayalım ki; birlikte dedikodu yapılan insan, biri için senin yanında dedikodu yapan yarın öbür gün senin hakkında da dedikodu yapacaktır. Çünkü “huyu” budur…



Demek ki, desinler için uğraşmak da, diyenleri kafaya takmak da çok hatalıymış, yanlışmış. Reklamın iyisi kötüsü olmaz ise kendini pazarlama ihtiyacı duyanların felsefesi, dedikodu da bunun bir aracıymış… Bırakınız konuşsunlar, bırakınız kudursunlarmış… Kendini bilen insanların tamah etmeği şeymiş…

Dedikodu hakkında kafamızdaki tanım "birinin hakkında konuşmak"tan çok, "birinin hakkında/arkasından yalan yanlış konuşmak" şeklindedir, bilemem tabii nereye kadar sınırlanabilir veya genişletilebilir tanım… Çünkü bazen bunun ayarı çok kaçar, kalpler kırılır içinden çıkan kötülükten insanlar zarar görür…

Bir görmeden inanma edimi olarak dedikodu sinirlendirici ve aynı zamanda monotonluğu ortadan kaldırıcı bir malzeme olarak da sıkça kullanılmaktadır. İşte benim bu noktada çözemediğim aklı var sandığım, bazen kelli felli, adamdır dediğimiz insanların bu dedikodu meretine nasıl bu kadar inandığıdır…
İşine geldiği için mi dedi biri? Allah allah… Hiç aklıma gelmemişti bu!

Genel kanı dişilerin dedikodu meraklısı olduğu yönünde olsa da, bir erkek meclisine sızan ajanlarımızdan aldığımız bilgilere göre, 5 erkek bir araya geldiğinde, konu dönüp dolaşıp Ayşe’ye, Fatma’ya, kimin kimle olduğuna, en mahrem şeylerin birbirine anlatılmasına gelmektedir… Ama bu erkekler arasında olunca adı dedikodu değil “gizli bilgi aktarımı”dır. Ya da birinin bitirmek için kumpas kurmaktır.

Kadın erkek, herkesin yapmaktan zevk aldığı ender şeylerden biridir bu dedikodu... İnsanlar, dedikodu yapmadan yaşayamazlar. Çoğu zaman yaptıklarının dedikodu olduğunu kabul etmezler ama yapmadan da duramazlar. Yapıcı ya da yıkıcı ama her zaman, dedikodu yaşamımızın bir parçasıdır maalesef… Sadece bizim değil, sanatçıların, politikacıların, bilim adamlarının, kısaca insanın yaşamının bir parçasıdır dedikodu.



Sosyologlar, en yaygın dedikodu konularını şöyle sıralıyorlarmış; başkalarının gelirleri, seks hayatımız dolayısıyla bundan bahsederken bile başkalarının seks hayatları, arkadaşların ve komşuların aşk hayatları, aile içi sorunlar, çevremizdeki kişilerin giyimleri, tanıdıkların evleri, iş dünyasında başarı ve futbol… Saatlerce hiç tanımadıkları futbolcuların ve teknik adamların dedikodusu yapan adamlar var neticesinde… Ayaklarına top değmemişleri de var bunların…

Dr. Jean Noel Kapferer'in ifadesiyle, "bir toplumun arzularını, korkularını ve obsesyonlarını ortaya çıkaran" dedikodu, genelde toplumun; özelde mensubu olduğumuz iş ve sosyal çevrelerin kurallarını anlamamıza ve aktarmamıza, dolayısıyla da hangi hareketlerimizin kabul görüp hangilerinin eleştiriyle karşılanacağını öğrenmemize yarıyormuş. Yerimizi belirleyip aidiyet duygumuzu pekiştiriyormuş. Ve duygularımızı ifade etmemizi kolaylaştırdığı için psikolojik bir rahatlama sağlıyormuş.

Öte yandan, dedikodunun kalpleri kırıp ilişkileri mahvettiğini; insanların şerefiyle oynayıp isimlerini lekelediğini, hatta toplumları bile ileri gitmekten alıkoyabildiğini hepimiz biliyoruz. Yastıktan dağılan kuş tüyleri gibidir dedikodu… Nerelere dağıldığına siz bile inanamazsınız… Banyoda bir bakarsınız bir kısmı poponuza kaçmış…

Öyleyse, çizgiyi nerede çekmeliyiz? İnsan doğasının bir parçası olduğu bilimsel araştırmalarla ispatlanan bu hareketi hangi ölçülere göre gemlemeliyiz?
"genellikle dedikodu yapmak başkalarını suçlamak, bazen de onları taklit etmek içindir" diyor Krishnamurti;
"bu; heyecan aramak için kendi dışına çıkmayı isteyen fevkalade yüzeysel bir zihni gösterir... Gelecek sefere dedikodu yapmaya kalkıştığınızda kendinizi yakalayın. Eğer söylediklerinizin farkında olursanız, hakkınızda pek çok şey keşfedeceksiniz. Başkalarına duyduğunuz merak duygusunu bahane ederek bu hareketinizi örtbas etmeye çalışmayın." Diye devam ediyor üstat…

Ama en sevdiğim tanım; Gabriel Garcia Marquez'in güzel tanımıdır.
“HERKESİN BİLDİĞİ GİZLİ ŞEYLERİ KONUŞMAK.” tır dedikodu diyor Marquez…

Ülkemizde birbirimize dürüstçe kendimizi ifade etme kanalları tıkalı olduğu için kolaycılığa kaçıp güvenli ortamlarda rahatsız olduğumuz kişiler hakkında yaptığımız yorumlardır bazen dedikodu. İnsanları rahatlatarak ortak akıl yürütmelerine sebep olur. Motivasyonu arttırdığına inanılır. Ama aralarında ilkeli insanlar olmaması durumunda konuşulan kişi hakkında adi bir karalama kampanyası ve şeytani bir lobi faaliyetine dönüşmesi kaçınılmazdır. Dönüşmüşleri dostu düşman kırdırmışlıkları vardır…

Ve son olarak unutmamak gerekir ki bazı insanlar histerik dedikoducudurlar… Kendilerine bir “yancı” buldukları andan itibaren dedikodu mekanizmaları çalışmaya başlar. O dakikadan itibaren dünya renklenir, vitrinler civcivlenir, sanki Noel zamanı gelir. Histerik dedikoducu için dedikodu bir "arkası yarın"dır… Sizden ağzının payını aldıkça saldırır…

Dedikodu bİr anlamda toplumsal itibarımızın barometresidir. Kimin görmezden gelineceğini, kimin aforoz edileceğini, herhangi bir topluluğa kimin kabul edileceğini ya da kimin dışlanacağını, bir kişinin popüler olup olmayacağını gösterir.
Ve bu işin elebaşı olan insan kayıtsız şartsız niyetleri ve yürekleri kötü insanlardır. “ dedikodu” yapmadan net bilgilerle söyleyebilirim…

Yazıyı bitirirken hakkımda dedikodu yapanlara bişi dicem;

"MİLLETİN CEVİZLERİ TIKIRDAMAZ DA, BİZİM UNLARIMIZ HIŞIRDAR"…

Ve unutmayın;

"BİRİLERİ ARKANIZDAN KONUŞUYORSA, ONLARDAN ÖNDESİNİZ DEMEKTİR."
ANTON ÇEHOV

ARAMIZDA KALSIN DİYE YAZDIM BUNLARI! Bence bırakın dedikoduyu söyleyin bir çay, oynayın bir tavla... Güzel vakit geçirmek illa dedikoduyla yapılmaz...

BİR ÇAY BİR TAVLA BİR DOST... DEDİKODU DEĞİL SOHBET LAZIM BİZE...










6 Temmuz 2015 Pazartesi

BABA OĞUL... KUTSAL RUH...



Baba- oğul ilişkisi; iki erkek ilişkisidir…
Babanın oğlu üzerinde iktidar kurduğu ilişkidir;
Oğulun babaya kafa tuttuğu ilişkidir;
Oğulun kendini ispat ilişkisidir;
Babanın model olduğu veya model alınmaktan sakınıldığı ilişkidir;
Ama tuhaf bir şekilde nadiren; iki insan ilişkisidir;
Saydığım diğer ilişkiler, bunun çok da önünde gider. İki insan ilişkisi daha çok geri planda kalır.

Kadınlar tarafından anlaşılması güç belki anlaşılamayacak ilişkidir.

Oğulun yaşı ilerledikçe ego çatışmasına dönen ilişkidir.

Ve eğer babayla- oğul beraber çalışıyorlarsa ilişki gayet sıkıntılı olabilir. Bazen evlat istemediklerini söyleyemez de onun yerine başka şeyler söyler... 

Baba, hem babalık hem de patronluk yapar. Oğuldan kendisinin hiç bir zaman yapmadığı, yapamadığı ve yapamayacağı işleri ve fedakarlıkları isteyebilir. Ya da bazen oğul onun yaptığı fedakarlıkları görmez, görmezden gelir, bilmek istemez... Bazen yaptığı işleri beğenmez, beğense de yüzünüze karşı bunu söylemez. Diğer çalışanlarından oğlunu hiç ayırmaz hatta daha kötü bile davranır ama bunların hepsinin bir amacı vardır onu çalışma hayatına en iyi şekilde hazırlamak… En azından “o” buna inanır… Asıl amaç, o olmadan da ayaklarının üzerinde durabilmesini sağlamaktır. Ama bu amaç elbette ki oğul tarafından böyle anlaşılmayacaktır… Hele de olayın içine bir sürü farklı ayrıntı, farklı insan ve olay girdiyse… Oğul çoğu zaman bunu kendine yapılmış bir kötülük olarak algılar... Korkularını dile getiremez huysuzluğunu dile getirir...

Ve bazen genç, babaya olan saygıyı yitirdiğini düşünür…

Bunda babanın zaman zaman oğulu hiçe sayması, dediklerine güvenmemesi son derece etkili olmuştur. Ya da oğulun güvenini yıkması… Babalık içgüdüsüyle her şeye karışması, her şeyin kendi istediği gibi olması gerektiğini düşünmesi oğulu sıkar. Babanın bu hakları üstünde elde etmesinin tek sebebinin para kazanması olduğunu düşünen genç her geçen gün artan bir istekle kendi parasını kazanıp bu esaretten kurtulmanın hayallerini kurar. Yada içgüdüsel olarak onun bu üstünlüğünü yıkmaya çalışır...
Bu da tartışmalarda biraz daha saldırgan olmasına sebep olur.

Bu iki bakış açısı bir araya gelince tartışma da kaçınılmaz hale gelir. Bu ikili zaman zaman tartışırlar, olansa arada kalan anneye olur çoğu zaman. Hele de ayrılmış çiftlerde bu uyumu sağlamak çok daha zordur. İki tarafı da daha anlayışlı olmaya ikna etmeye çalışır, fakat iki tarafın da elinde değildir. Birisi kendini frenlese diğeri duramaz. İkisi de frenlese en fazla iki, bilemedin üç kere frenleyebilirler. Sonra gene kaçınılmaz son gelir. Uyumlu bir baba oğul ilişkisi için iki tarafın da gayreti gerekir, bakış açılarını değiştirmeleri, birbirlerine daha anlayışlı yaklaşabilmeleri gerekir. Ama bunu yapmak iki taraf için de zahmetlidir gerçekten. Hele de genç ve ateşli tarafın dinlemeye kulakları tıkanmışsa...

Çünkü muhtemelen geçmişten gelen birikmiş öfke ve kızgınlıklar karşılıklı anlayışsızlıkların ana kaynağıdır. Karşılıklı suçlamalar ve güvensizlikler oluşacak iletişimi daha da çıkmaza sokar…
Çocukluğun ve ilk gençliğin bittiği nokta bir hesaplaşmaya döner.
Sorumlulukların arttığı noktada, gerçeklerle yüzleşilen yerde bazen başarısızlık korkusu olayları daha da alevlendirir...
Çocukluk günlerinden kalanlardan başlanır, zaten “o” senin çocukluğundan adam olamayacağını bilmektedir. Sen de bunun sebebinin babandan başka kimse olmadığını düşünüyorsundur…

Ve bu ilişkinin bir yerinde illaki bir anne vardır… Bazen paylaşılamayan, bazen ilişkinin çok uzağında olan, yakınında olamayan… Ama o kadın için bu ilişkinin iki erkek çocuğun ilişkisinden farkı yoktur.
Çünkü ne derse desin laf anlatamadığı iki erkek çocukla karşı karşıyadır…

Zemini çürümüş tahtalardan oluşan, daracık bir köprüde bazen karşı karşıya gelmeye; bazen o köprüyü beraber geçmek için çabalamaya benzer baba oğul ilişkisi…

Oysa…

Taş bile kırılıp ufalandığı ve değiştiğine göre, bu ilişkinin de değişmesi gayet mümkündür…

İnsanın en önemli organı vicdanıdır, vicdanı güzel olan insan ırkı, dini ne olursa olsun en güzel insandır…

Bazı ilişkiler feda edilemez ilişkilerdir… Araya kimsenin giremeyeceği ilişkilerdir…
Geçmiş babaya dair içine atmışsa bir şeyler, gelecek bunların hesabını soracak güçle diker babanın karşısına insanı. Ve çözülür insan güç olur… Güçlü olur…

Bir erkek babasıyla hayatında çok nadir dönemlerde kavga eder. Bir kutsal kuralı, kaideyi bozmak, iyi kötü devam eden bir düzenin kolonları yıkmak gibidir babayla kavga etmek. Seni sen yapan kaideleri hiçe saymaktır babayla kavga etmek. Yaşamın içindeki kırılma noktalarından biridir, dananın kuyruğunun koptuğu yerdir. Sanmam ki hiçbir insan, kendi varlığına sebep olan şeyle burun buruna geldiğinde psikolojik tahribat yaşamasın. Karşılıklı yara almak kaçınılmaz olsun…
Tarih boyu yaralarla doludur baba-oğul ilişkisi…

Çünkü baba sırtını yasladığın dağdır… Öyle olmalıdır…

Derler ki erkek milleti 3 evrede olgunlaşırmış;
-askere gidince
-baba olunca
-babası vefat edince…

Ve bazen kadın olarak durduğun yerden bakarsın 3 evrede bazen işe yaramaz gibi gelir sana…
Yine de insanın kavga edebilecek bir babası olması babasını erken yaşta kaybetmiş çocuklar için bir lükstür…
O yüzden anlamaz babasız çocuklar bunu…
Evladını kaybetmiş babalarda anlamaz var olan bir evlatla didişmenin nedenini…


İşte o yüzden erkekler daha çok sever kız evlatlarını “erkeklik paradoksları” altında sıkışmış, hem sancılı, hem saldırgan, hem bağlı, hem korkan, hem hayranlık dolu, hem öfkeli değildir kızlarıyla ilişkileri… Erkek çocuk kaçınılmaz olarak bir gün kimsenin bükemediği bileğini bükendir neticesinde…

Baban ne dersen de, ne hissedersen hisset oluşunun sebebidir neticesinde… 

 BABA: Hazine kapısıdır...Açmasını bilene...!

ANNE: Cennet kapısıdır... Girmesini bilene...!
EVLAT: Deniz suyudur... İçmesini bilene...!

Taş bile kırılıp ufalandığı ve değiştiğine göre yaşamda her şey değişir...
NETİCESİNDE BABA - OĞUL - KUTSAL RUHTUR....