Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

4 Temmuz 2015 Cumartesi

İLKOKUL…



Pantolon içine pijama giymek, önlük altına pantolon giymek yine de şanslı olup hiç sobalı okulda okumamış olmak, ama bitlenmemen için saçlarının kısa kestirilmesi, lastik silgiyi kaybetmemek için ortasından delip iple boyna asmak ama sürekli kaybetmek, abaküs, fasulye ve kürdan gibi sonraları plastikleri çıkan tüm bu “matematik aletlerini” organik kullanmak, hafta sonu folklor dersleri, hava soğuksa beden eğitimi dersi yerine matematik sorusu çözmek, birdirbir, uzuneşek, misket oynamak, kızkıza/kolkola bahçede turlamak, kankardeşliği, o zaman kocaman gelen küçücük sıralar demektir...

Okuma bayramları ve kırmızı kurdeleler, yerli malı haftası ve turşuyla tarhananın dostluğu…
Çalışkanlar ve tembeller ayrımı, karne notundaki dört notuna ağlayan dövülesi çocuklar,
"--neee değğdiiiğğ seni öğretmeene söliiceaamm" cümlesi... Tahtaya isim yazan sınıf başkanı, kalem açma eylemi, soluğu çöp tenekesinin başında almak, akabinde kalemini açmak için gelmiş arkadaşlarla muhabbet etmek…
Göçmen kuşların kışın güneye göç ettiğini öğrenmek… Öğretmen korkusu… Öğretmen kokusu…


İlk aşk demektir… Gencecik ölümler demektir...

Kokulu silgi, ders arası çiş molası, simit, elvan gazozu, leblebi tozu, feza füze, kız kaçıran, çat pat, mantar tabanca, sulu boya, pastel boya…
Son zil çaldığında okuldan (ne hikmetse) efendi gibi yürümek yerine tam gaz koşarak çıkmak...
Kümeler, kümeleşmeler...
Tahtaya kalkınca hep yüzü kıpkırmızı olan arkadaşın...
Sıranın üzerine abanarak ve yalvararak parmak kaldırmak, bunu yaparken "örtmenim örtmenim örtmenim..." diye bağırmak ve biri seçilene kadar susmamak...
Aşı günleri delikanlılık ayağına kuyruğun en önüne geçmek ve gıkını bile çıkartmamak…
Yazlık açık ayakkabıyla soket çorap giymek ve kirlenen çorap uçları...

"yazların sıcak ve kurak, kışların ılık ve yağışlı” olduğu yerin neresi olduğunu hala bilmemek ama bu cümleyi hiç unutmamak…
Islak pamuk içine konan fasulyeden çınar ağacı yetişeceğini sanma salaklığı demektir…

Gırtlağı kesen sert yakalar… Siyah soluk önlükler… Kız önlüğü giymek… Annenin nihayet diktiği verev etekli, sentetik parlak kumaşlı, kız önlüğünün önünde ütü iziyle okula gitmek zorunda kalıp utanmak demektir…


Duvarı çevreleyen dört mevsim haritaları... İlkbahar, yaz, sonbahar, kış…

İstanbul’un fethinin bayram olarak kutlanmadığı ama İstanbul’un fethi ile Türklerin dünyayı yeni bir çağa soktuğunu düşünüp gururlanmak… Tarih şeridindeki Fatih resmini hiç unutmamak…

İlkokulu başladığın anda eziyete döndüren sayfalar dolusu çizgiler…
|||||||||||||||||||
\\\\\\\\\\\\\\\\\\\
///////////////////

Her sene çektirilen sınıf fotoğrafları, sağlık kolu, kütüphane kolu, sınıf başkanı vs olmak, izcilik yapmak, yavrukurt olmak… Fikri Bey’den mandolin dersi almak, yeteneksiz diye kovulmak… O mandolinin hala başucunda durması, ben müzik konusunda yeteneksizimin beynine işlemesi demektir…

Bir sırada üç kişi oturmak… Ali, Oya ve Kaya’nın tek cümlelik maceraları, eve koşan ali, topu tutan ali ve bilumum diğer Alilerin serüvenleri…

26-45 doğu meridyenleri, 36-42 kuzey paralelleri…
Defter arasında, kitap arasında, önlük cebinde kalmış simit susamları…
Kara tahta, tebeşir bitince yan sınıftan gidip tebeşir istemek, yıldızlı pekiyi,
Kalın kartondan imal edilmiş karneler (şimdikiler "print out" sanırım), okuma bayramı
Türküm doğruyum derken çekinmemek…
Korkma sönmez derken çok emin olmak… Bunların faşist misin sen oğlum denilecek şeyler olduğunu bilmemek demektir…

Veli toplantısı, tırnak kontrolü, bit kontrolü, henüz blok ders kâbusunu bilmeden sık aralıklarla teneffüse çıkabilme özgürlüğü, kardeşlerin el ele okula gelmesi…

Öğretmenden yenilen ilk tokat demektir. Yine de ona hiç kızmamak demektir... Ona hayran olmak, onu örnek almak... Ölmeden elini öpmüş olmaktan mutlu olmak demektir...



Onun gibi ilerici, aydın,bir Cumhuriyet Kadını olmak demektir...

'Atatürk 1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Bey’dir. İlköğrenimine mahalle Mektebi’nde başlamıştır. Daha sonra...'
Şeklinde anlatılan Atatürk’ün hayatını ezbere bilmek demektir…
İşin en acı kısmı Ata’nın dayısının çiftliğinde karga kovalayışını hepimiz ezbere bilirken memleketin kurtuluşu ve kuruluşunun detaylarını hiç de olması gerektiği kadar derinliğine belleyemediğimizi bugün görmek demektir…





Müsamereler… Sahnede Kafkas oynarken başımdaki duvağa basarak alkış almama sebep olan eşim… Kafkas’ta boyum tutmadığı için âşık olduğum çocukla oynayamamam… Hala kimseyi boyumun tutmuyor olması… Folklor kıyafetlerimi hala saklamak demektir…


Daha ilkokul birinci sınıfta bile, siyah, sözde tek tip önlüklerin kapatamadığı farklılıkları gözlemleyebilmek. Hep en güzel kalemlere sahip olan o kızın, çantasında yazacak bir kalemi bile olmayan o çocuğa kalem ödünç vermemesine şahit olmak…
Öğretmenler gününde öğretmene hediye vermeden teşekkür ediyor olabilmek, hep sümüklerini önlüğünün koluna silen çocuktan tiksinmemek; bütün kör göze parmak adaletsizlikleri takmayacak kadar masum olmak, her şeye rağmen çocuk kalabilmek, teneffüs zili çaldığında bahçeye koşturabilmek demektir…

Kardeşle aynı okulda okunuluyorsa, onu koruma çabası içinde olmak, teneffüslerde kendi arkadaşlarınla oynamayı bırakıp, onu yakın takibe almak…
İlkokul boyunca her ders defalarca "konuşma, Emine” denmesi ve yine de konuşmak…
Matematik dersi kâbusu, defalarca düzelttiğin sınıf kütüphanesi… Sürekli kütüphane kolu olmak demektir…

Sınıfın en çalışkan, akıllı hem de en kibar çocuğunun sınıf başkanı olması ( Hala öyle adam)
Sınıfın en çalışkan kızının hem sarışın, hem mavi gözlü, hem de en güzel kızı olması eşitsizliği savaşmak… Onun kaçınılmaz olarak doktor olması… En yaramaz kızın hala en sevdiğin arkadaşlarından biri olması, ilk aşkınla hala görüşüyor olmak, sıra arkadaşının çok akıllı bir kadın olduğunu görmek… Aranızdan doktorlar, mühendisler, müzisyenler çıkması… Onların başarılarıyla övünmek onları görünce hala mutlu olmak demektir…


Otorite, çalışkanlık ve hırsı ilkokulda öğreten hem korktuğun, hem sevdiğin ve saygı duyduğun o görkemli kadının son talebeleri olmak ayrıcalığı…
Hep en ön sırada oturmak, beden eğitiminde sıra sonu olmak…
Erkek-kız ayrımı yapılmaksızın kurulan saf sağlam dostluklar demektir…

Milliyet Çocuk ‘un, Doğan Kardeş ‘in, Kumbara dergilerini okumak… Tipitip’in 25 kuruş olduğunu hatırlamak demektir…

70’lerde ilkokul okuyan bir çocuk olmak…

Dengeli bir fakirlik, inançlı insanlar, çocuk aklıyla anlaşılmaya çalışılan idealler, samimi sosyalleşmeler, birçok oyun arkadaşı, ev gezmeleri, radyo haberleri, tek tip TV, yerel gazozlar, limonata, TV regülatörü, elektrik kesintileri, büyülü kokulu-tahta tabanlı bakkallar, bulunması zor gazoz kapakları, şıveps, arabesk, pazar günleri boyu eğlence programları, eski minibüsler, soluk okul siyahları, sümük, bit, eski kıyafetler, küçülen ayakkabılar, büyüklerden kalan giysiler demektir… Küçükken Sovyet sporcuları desteklemek, “kutu kutu pasta, Demirel hasta, bırakın ölsün,  Ecevit başta” diye tekerlemeler bilmek, yazlık sinemalar, birbirini seven insanlarla birlikte okumuş olmak demektir…
TRT’de pazar günleri yayınlanan Almanya’daki kasabalar arası yarışma programlarının hastası olmak demektir… Gece yayınlanan Muhammed Ali Clay boks maçları için babayla uyanıp okula uykusuz gitmek demektir…
Ramazanlarda babayla sahura kalkmak övünerek oruç tutmak demektir… Öğretmenin “çocuklar oruç tutmaz” diye uyarması demektir… Sınıfta bir tek arkadaşının annesinin başının örtülü olması demektir…
Pilli radyodan Yurttan Sesler korosu, Arkası Yarın, Çocuk tiyatrosu dinlemek, 33 devirli plaklardan şarkı dinlemek demektir. Siyah beyaz televizyonda yayın kesildiğinde necefli maşrapaya bakmak, son Mehmetçiğe bakıp, karıncaları görüp televizyonu 12’de kapatmak demektir.
Benzinin karneyle tüpün de kuyrukta alındığını zannetmek. Avuç kadar “itt schaub lorenz” teybi dünyanın en önemli müzik sistemlerinden birisi sanmak, Süleyman Demirel’in "Ecevit mazot bıraktı da biz mi içtik" cümlesini sarf ettiğini bilfiil duymuş olmak, Enrico Macias’ın dünya çapında en önemli bir şarkıcı olduğunu zannetmek, Mercedes’in "kaç yaptığını" görmek için camından maymun gibi bakmaktır…

Ama bugün görüyorum ki ilkokul arkadaşlığı ortak korkuların ve hayatın ilk acımasızlıklarının paylaşıldığı arkadaşlıktır… İlkokulda (ya da en azından benim ilkokulumda) herkes aynıydı gibi hatırlıyorum, kimse aşırı zengin ya da fakir değildi, belki de bunun belli edilmediği yıllardı… Öğretmenimizin otoriterliği ve boynumuzu kesen yakaların dünyasında, çocukken neyi ne sanırdım başlığında örneklenen hayatın karşısındaki salak acemilikle de desteklenen garip bir dayanışmadır ilkokul arkadaşlığı… Bugün görüyorum ki ilkokul arkadaşlığı insanın kendini en rahat hissettiği arkadaşlıktır… Yıllar sonra sanki çok şey paylamışsınız gibi onları sonsuza kadar kazanmak istediğiniz, koskoca adamları, kadınları şimdiki halleriyle düşünmemekte inat edip sadece yıllar öncesiyle hatırladığınız, ilk aşkınızın da hep içinde olduğu buluşalım, görüşelim deyip, buluşmaların hep ertelendiği arkadaşlıklardır ilkokul arkadaşlıkları...



Aynı noktada olmayı bırakın, tamamıyla ayrı dünyaların insani olsanız bile, birbirinize olan hürmetiniz yüzünden iyi vakit geçirmeye şartlarsınız kendinizi… Tüm kimliklerinizden sıyrıldığınız bir arkadaşlık türüdür. Herkes ortak bir kimlik takınır, ne kadar beraberseniz o kadar sure boyunca o kimlikten asla vazgeçmezsiniz.


Siz ilkokul arkadaşlarınızla birlikte olduğunuzda hala MÜDAFAA-İ HUKUK İLKOKULU’nda BEHİCE YAPRAK’ın öğrencilerisinizdir…
Giderek eksilirsiniz… Ama hepsini ayrı ayrı seversiniz…