Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

25 Haziran 2018 Pazartesi

ÖĞRENMİYECEĞİM ÇARESİZLİK!



“Öğrenilmiş çaresizlik, kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir.
Öğrenilmiş çaresizlik, geçmişteki acı deneyimlerden çıkarılan negatif şartlanmaların bugünkü davranışları belirlemesidir.”
Martin Seligman’ın “Kaçış grubu”, “Boyunduruk grubu” ve “Kontrol grubu” adı altında üç gruba ayrılmış 24 köpek ile yaptığı deneyle ortaya koyduğu teoridir. Kabaca şöyledir deney;
Kaçış grubundaki köpeklerin ayaklarına elektrik şoku verilmiştir. Odada bulunan bir paneldeki butona basarak elektrik akımını kesmek mümkündür. Bu gruptaki köpekler, kısa süre içerisinde butona basmayı öğrenmiş ve şokun süresini azaltmışlardır.
Boyunduruk grubundaki köpeklere de aynı şok uygulanmıştır. Ancak bu gruptaki köpekler, butona bassalar dahi akım kesilmeyecek biçimde ayarlanmıştır. Önce köpekler butona basmayı denemişler fakat belli deneme sonunda denemekten vazgeçmişlerdir.
Kontrol grubundaki köpekler de benzer odadadır fakat onlara elektrik şoku verilmemektedir.
Öğrenme sürecinden sonra köpeklerin hepsi toparlanıp, kısa bir çit ile iki bölmeye ayrılmış bir alana götürülmüş ve köpeklerin hepsine elektrik şoku verip, çitten karşıya atlamaları beklenmiştir.
Yapılan 10 denemenin sonucunda durum şudur;
Boyunduruk grubundaki 8 köpeğin 6'sı hiç bir şekilde çitin karşısına atlamamıştır.
Kaçış ve Kontrol grubundaki köpekler ise, çitin karşı tarafına atlamışlardır.
Aradan bir hafta geçtikten sonra, köpekler yine bu çitle ayrılmış alana getirilmişler. Deney tekrarlanmıştır ve Boyunduruk grubundaki 8 köpeğin 5'i, tepkisiz kalmış ve çiti geçmek için eylem yapmamıştır.
Yani özetle bu sonuca şöyle bakabiliriz… Öğretilmiş çaresizlik görünmeyen prangalardır…
Ya da şöyle bakabiliriz… Ne kadar öğretirsen öğret, 8 köpeğin üçü öğrenmez…
Ben öğrenmeyen köpeklerden biriyim…
VAZGEÇMEYİ, BİTTİ KELİMESİNİ, YENİLDİM DEMEYİ, DEPRESYONA GİRMEYİ HİÇ SEVMEM…
ÇÜNKÜ BU MEMLEKETİ BUNU ÖĞRENMEYEN BİRİLERİ KURTARDI…
Faşizan yönetim ve kişiliklerin, büyük devletlerin kendi yurttaşları üzerinde uyguladıkları yöntem budur. Kişiler başlarına gelenlerden kurtulamadıklarını anladıklarından sonra onlara şans versenizde kaçmamakta ya da bu durumu değiştirecek hareketlerde bulunmamaktadırlar. Bu genelde başarılı bir yöntemdir. Çünkü insanlar bu tür devlet teröründen sonra bu terör yok olsa ya da yok edilme ihtimali doğsa da üzerlerine serpilmiş atalet duygusundan çok zor kurtulmuşlardır…
Devasa süper egolar karşısında atıl kalmak çok benim yapabildiğim bir şey değildir…
“- Artık ne yapılır ki, işte olanları görüyorsunuz.
- Biz ne yapsak olmuyor, hep onlar kazanıyor.
- Bizden bir şey olmaz. Biz yapamıyoruz.”
Çünkü insan, kafese kapatılmış deney hayvanından çok farklı bir canlıdır.
Bu topluma yüzyıllar boyunca "öğrenilmiş çaresizlik" aktarılmıştır.
Din için "kul", üst için "köle" olmak öğütlenmiştir.
Bu toplumun insanı yaşamına kendi iradesinin yön verebileceğine özünde inanmaz.
Her şeyini kaderin belirleyeceğine inanır ve kabullenir.
KANIMCA ATATÜRK’ÜN ASIL MÜCADELESİ BU ÜLKENİN İNSANINI BİREY YAPMAKTI…
"Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar."
ASLA PES ETMEMEK BİR SEÇİMDİR… ASLA VAZGEÇMEMEK… KANININ SON DAMLASINA KADAR İNANDIĞIN ŞEYLER İÇİN MÜCADELE ETMEK…
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’e de eminim birileri;
“-bırak abi, sen mi kurtaracan memleketi demiştir…”
BU GECE BEN ŞUNU ANLADIM DÜNYA VAZGEÇSE BEN VATANIMI KİMSENİN ELİNE BIRAKMAM… DAHA ÇOK ÇALIŞMAK LAZIM DEMEK Kİ… DAHA ÇOK MÜCADELE… DAHA ÖRGÜTLÜ MÜCADELE…
BUGÜN BEN ÜÇ KÖPEKTEN BİRİ OLMAYI SEÇİYORUM…

ZATEN KAYBEDİYORSAK VE DURUM BUYSA KAYBETMEKTEN KORKMAYA GEREK YOK Kİ!
ÖĞRETEMESİNLER BİZE ÇARESİZLİĞİ…
UNUTMAMAK LAZIM…
“ haklısın abi ben mi kurtaracam”
 Deseydi zaten MEMLEKETİM olmazdı…
“UMUTSUZ DURUMLAR YOKTUR, UMUTSUZ İNSANLAR VARDIR.
BEN HİÇBİR ZAMAN UMUDUMU YİTİRMEDİM.”
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK






2 Nisan 2018 Pazartesi

ZAMANIN ESKİSİ

Zamanın eskisi
Geçmiş; geçmesi hep dilenen lakin bizi terk ettiği an asla gelmeyen olgudur.
Hani hafıza-ı beşer nisyan ile malul idi, neden bakılan herşey, buruna dolan her koku, tanıdık-tanımadık her ses gelecekle değil de maziyle dolu? Hayallerin de hayal kırıklıklarının da tüm referansları neden geçmişe? Yoksa gerçekten var olan tek şey geçmiş mi?
Bir soru: hangi “geçmiş” ?
20 sene öncesini bundan 10 sene önceki algılayışımla bugünkü algılayışım arasındaki fark, geçmişi bugünden kurulan bir nesneler ağı yapar. Bu noktada diyalektiğin nasıl çalıştığını bulabilirsek bu diyalektik kendini an ‘da parçalayabilir.
"geçmiş, her anlattığımızda kılık değiştiren bir uydurmadır. Kulaktan kulağa oyununa benzer. Yaşanmış, geçip gitmiş zaman her aktarmada bir parçasını kaybeder, değişir, sonunda hiç kimsenin aslını tam hatırlayamadığı bir hikâyeye dönüşür."
Geçmiş bugünü, bugün geçmişi belirler.
Bir soru da şudur: bundan 1 dakika öncesi nerededir?
Dündür. Bugünün sebebidir. "keşke"lerle "iyi ki"lerin barınağıdır.
"anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az"dır.
Derstir. Tarihtir, tekerrürden ibarettir.
Anılardır. Hayallerin temelidir.
Bir orkestra tek tek enstrümanların toplamı değildir. Bütün, parçaların toplamından farklı ve fazladır. Geçmiş ve gelecek de anların toplamından fazlasını ifade eder bu yüzden.
"geçmişin geçmiş olması için zamanın geçmesi yetmez." der Amin Maalouf
Bende diyorum ki; uzun uzadıya seyre dalmaktansa bir elmayı ortasından ikiye kesip yarımlardan birisini boş ele almak lazımdır…
"şimdi kendime bir hikâye anlatacağım ve artık sadece buna inanacağım. Çünkü ne zaman dönüp baksam geçmişe görüyorum ki yine değişmiş. Ya bir coğrafya eksilmiş ya da bir tarih eklenmiş. Hiçbir şey yerinde durmuyor bu hayatta. Hiçbiri memnun değil yerinden. Belki de hiçbir şeyin yeri yok aslında. Onun için sığmıyorlar bıraktığın çukurlara. Hâlbuki sırf onlar için, boylarını ölçüp de ona göre kazmışsın. Ama hiçbir halta yaramıyor! Hepsi de gözünü kırpmanı bekliyor. Kaçıp gitmek için. Ya da yer değiştirip seni delirtmek için. Özellikle de geçmişin."
"insanın yaşayabilmesi için geçmişi kırıp dökmeye ve ortadan kaldırmaya bir gücü olması ve bunu zaman zaman uygulaması gerekiyor" (Nietzsche)
Geçmiş, gelsene bişi sevcem birazcık senden…
Şöyle bir ardıma bakıyorum ve geçmişimin gözlerinden hasretle öpüyorum….

30 Mart 2018 Cuma

TÜRKİYE'de KADIN OLMAK!

Tüm diğer konulara girmeden "pembe renkli (aslında o renk pembe bile olmayan kavuniçimsi birşey) bir kimliğe sahip olmaktır. Yani memelerinize rağmen, yüzünüze, gözünüze, bedeninize, ifadenize rağmen anlaşılmaz belki diye renkle vurgulanmış bir kadınlıktır... Rolün daha burada bellidir. Pembesindir...
Bir tek pembe kıyafetim yok benim... çocukken isteğim dışında ne giydirdiler bilmem ama kendimi bildim bileli zaten renkli giyinmeyi sevmem, pembeyi hiç sevmem... Belki severdim üstüne bu "cici" prenses kadınlık durumu yapıştırılmış olmasaydı... Barbie bebek ruh halini kapsamasa...
Hayatım boyunca kendimi hiç gelinlikle hayal etmedim ben. Zaten giymedim de... Siyah bir elbiseyle evlendim. Yıllarca gelinlik dikilen bir yerde çalıştım. Gelinleri giydirdim. Çoğunu ölesiye dövesim geldi... O elbiseye yükledikleri onca anlamın kendilerine diretilen bir duruş olduğunu anlamadıkları için, o kabarık, bir ev bütçesinden fazla para verdikleri kumaş parçası için ağlayanını, ortalıkta terör estirenini gördüm... Kadın olarak çok utandım onlardan...
Hayatım boyunca kendime asla güvenilir kanatlarının altına sığınabileceğim bir erkek arkası kovuşlandırmadım. Arkama saklananları oldu... Beni başka yerlerden mesela yüreğimden vurarak gücümü sınayanlar oldu. Ama hiçbir erkeğin gücü önünde, parası önünde başım eğilmedi. Dedim ki beni yola getirmenin tek yolu sevmek... Sevmeyen gitsin bulaşmasın...
Oğlum dahil olmak üzere hiçbir erkeğin "ben erkeğim yaparım dediği " cümlenin destekçisi olmadım. Patron olup, üst olup önce kadınlığımı gören kimsenin yanında durmadım...
"Fazla" gerçekçi bulundum. Özellikle kadınlar tarafından... Erkeklerin bunu "istemem yan cebime koy" olarak algıladığını anladığım gün "aptallık cahillikle alakalı değildir" diye düşündüm...
Mahallede top oynamak isterken, oğlanlar seni oyuna almadığında; bisiklete binmek istediğinde "o beceremez" dendiğinde, annen sokakta oyun oynamaya bile seni süslü püslü çıkarırken fark ettirmeden başlar kadın olmak. Küfretmeye başladığında "kadınlar küfretmez" derler... Biraz söze girdin mi, güldün mü sesli sesli "ağır ol molla desinler" diye uyarırlar... Büyürken ama daha çocukken çok güzel kıvrımlı bak, beli var bacakları şekilli dendiğinde anlarsın ki bedeninin güzel olma zorunluluğu var... Kilo aldığında sınıfta kalmışsındır güzellikten...Ama yüzü güzel olursun... Maazallah olmazsa ne olurdu diye düşünürsün...
Yıllarca araba kullanamayacağını söyler herkes... Çünkü bu ülke de kadın olmak teknik konularda yetersiz olduğunun varsayılmasıdır. Bisikleti bile doğru dürüst kullanamazdı derler... Kocanın yan koltuğuna pek yakıştırırlar seni...( Kayınvaliden, kayınbaban, kayınbiraderin ya da başka bir erkek yanınızda değilken tabii, onlar varsa yerini saygıyla terk edersin) Sonra bir gün bilmem kaç yıllık hiç tecrübesi olmayan ehliyetinle bir gece aniden yaparım lan deyip kendini trafiğe atarsın. Çıkmadan önce bir arkadaşını arayıp sormuşsundur. Bu canına yandığım araba nasıl çalışıyordu lan, diye... O derece delirmişsindir "yapamazsın"lara... Sonra herkes iltifat eder "valla çok güzel araba kullanıyorsun "erkek gibi" diye...
Hayatında erkek gibi araba kullanmak nedir bilmen mümkün değildir. Çünkü trafikte o derece kaba, hak yiyici değilsindir. Mesela gece vakti direksiyonda erkek var diye yan arabaya hiç sarkıntılık yapmak aklına gelmez... Gece vakti şehirler arası yolda araba kullanırken can güvenliğini erkek şoförler yüzünden sorgulamak zorunda kalmayan bir erkek değilsindir. Bir gün öyle beynin döner ki, trafikteki tüm erkeklere öfkeni seni habire rahatsız eden yan arabadaki şoförü tek direksiyon darbesiyle şarampole atarak dindirirsin... Muhtemelen bir daha hiç bir kadın şoförü taciz etmez ukala...
Daha boyun bir kırk iken, okula giderken otobüste hayatının ilk fortçusuyla tanışırsın. Önce rahatsız olursun. Bunu evde anlatamayacağını bilirsin... Çünkü "ufak tefek bir kız çocuğu olduğun için izin verilmeyen toplu taşıma binmek" için daha yeni izin çıkmıştır. Ama buna razı gelmezsin... Koca bir iğne ile binersin her gün aynı saatte otobüse, sonunda o sana metrelerce uzun gelen zayıf genç adamın kalçasına sokarsın koca iğneyi... O gün korkmamayı öğrenirsin. Sen korkmazsın ama bu ülkede kadına evinde başlar cinsel istismar... Üstelikte bir çok evde analar örter üstünü... Eller duymasın diye...
Ne babandan, ne kardeşinden, ne oğlundan, ne kocandan, ne sevgilinden, ne iş verenden, ne üstten korkmazsın... Dayakla, engellemekle, aldatmakla, aşağılamakla korkutamazlar seni... Kırarlar ama sindiremezler seni...
Bu ülkede kadın olmak gidemezsin, giyemezsin, sen bilmezsindir.
Aşk hayatı ayrı bir sorundur bu ülkede kadının. Dini ve geleneksel normlarca, aşkı tam anlamıyla yaşaması çoktan yasaklanmış, yaşamaya kalkanlar tu kaka yakıştırmalarıyla karşı karşıya bırakılmıştır çoğu yerde... Erkek için az kadınla birlikte olmak ayıptır... Sana sorar birlikte olduğun erkek "benden önce kaç kişi oldu" diye bu ülkede.. Bu erkekler, bu ülkenin cinsellik konusunda baskıları aşmış, kadını bekaretle sınırlandırmayan erkeğidir üstelik... Ama akıl hep orada bir yerde takılıdır... En hazımlısı (!) bile bilmek istemez... Ayrıca hazımlıysa az erkektir zaten.. Hiç düşünmezler bu durum aslında onlara da saldırıdır diye...
Kadın belli bir yaşa geldikten sonra çevresince çeşitli evlendirme baskı ve politikaları beklemektedir kapıların ardında. En okumuşlar da bile...
Beraber olduğunuz erkeğe göre, onun ailesine göre şekil almanız beklenir. Eğer yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, boşanmak da zorlu bir süreçtir kadın için. Yakın çevresi dahil her türlü çevre çeşitli söylemler benimsemiştir konuyla ilgili. Evlilik kutsaldır ne de olsa, insanın kocası döver de sever de, gider başka kadınlarla da yatar ve tüm bunlara katlanmak Türk kadını için erdemdir ne de olsa. Çocuklarını düşünmelidir hem. Yalnız bir anne olarak çocuk yetiştirmek de ayrı bir zorluktur ayrıca. Tüm bu paragraf okumuş, iş güç sahibi kadınlar içinde aynen geçerlidir...
Böyle gider bu. Zordur yani Türkiye'mde kadın olmak. Zorludur. ancak yalnızca Türkiye'de değil, geleneklerden kurtulmayı başaramayan, geleneklerin gündelik hayata yön verdiği pek çok yerde böyledir bu. Kadının ikincil varlık olma durumu sadece bu ülke için değil Dünya için sorundur aslında...
En büyük şansındır sana kızsın sen böyle yapmak zorundasın demeyen annen... İlk regl olduğunda annen sana vurmaz mesela, tüm baskılara rağmen sana çeyizler düzmez, okumana, başka bir şehre tek başına gidip çalışmana izin verir... Erkek arkadaşın olduğunda tüm doğruları şaşar ama seni üzmez... Ondan çok farklı olmana, onun cesaret etmediği şeyleri yapmana izin verir... Bir gün evlenmeden gelip "ben hamileyim, bu çocuğu doğuracağım ve babasına çok kırgınım, istemiyorum onu" dediğinde "zor olur be kızım der" sana... Uyur, uyanır sana der ki "üzülme bak bir ev tutarız, benim emekli maaşım var sende bebek ortaya çıkınca çalışırsın, kimse birşey diyemez..." o güzel yüreğinden öpersin ananı... Ve sonra, ve hala hep yanında olur... Evliyken,boşanırken, boşandığında, sevgilin olduğunda... Sırasıyla tüm erkeklerden boyunun ölçüsünü alırken... O sebeple kadının kadına destek olmadığı bir dünyanın kadın için daha korkunç olduğunu bilirsin...
Bu ülkede iki yolu vardır kadının. Birincisi tüm güdülerini bir kenara kaldırıp gelenekler ve toplumsal değerler çerçevesinde huzurluca yaşamak. İkincisi aykırı olmayı, farkında olmayı, kadın olmayı önüne katıp, başağrılarıyla boğuşmak.
Türkiye'mde kadın olmak aslında kendin olamamaktır. Değer gördüğünü, şanslı ve güçlü olduğunu sandığın zamanlarda bile aslında hiç biri olamamaktır. Evlenene kadar babanın kızı, evlendikten sonra kocanın karısı, doğurduktan sonra oğlunun anası olmaktır. Hep yönetilmeye başkaldırdığın zaman kötü olmak, itilmektir. Asla gerçek bir cinsel hayat yaşayamamaktır. Evliysen kocadan, değilsen etrafındaki tüm erkeklerden cinsel obje muamelesi görmektir. Çoğu zaman gönlünce sevememek, sevişememektir. En güzel zamanlarda bile bir yandan hep mutsuz olmaktır. Yıllarca aile, eş, çevre baskısı gören kadınlara acıyıp yardımcı olmaya çalışırken bile bir zaman gelip aslında onlardan çok da farklı olmadığını anlamaktır.
Bugün bu ülkede kadına geçmişten bugüne kadar zorla elde edebildiği hakları da korumak gibi bir görevde düşmektedir. Çünkü bu ülkede kadın olmak Fransa'daki kadınlardan daha önce seçme ve seçilme hakkında sahip olup, bugün hakların elinden giderken... Tacizler, tecavüzler, haksızlıklar artarken bazı kadınların hala durumu kavramayıp konuşup durmasıdır.

5 Şubat 2018 Pazartesi

PERFETTİ SCONOSCİUTİ / CEBİMDEKİ UYARLAMA



Perfetti Sconosciuti / Cebimdeki Uyarlama

Paolo Penovese imzalı 2016 yılı David di Donatello ödüllerinde 'en iyi film' ödülünü almış İtalyan filmi. Neredeyse tek mekanda geçiyor, yani tiyatro oyunu olsa çok rahat uyarlanır. Evli, nişanlı çiftler ve sevgilisini evde bırakmış bir adamdan oluşan bir arkadaş topluluğu bir evde yemek için toplanırlar. İçlerinden birisinin muzurluğu ile bir oyuna başlarlar, buna göre masadaki herkes telefonunu ortaya koyacak ve mesaj, arama her ne gelirse oradakilerle paylaşacaktır. Evlilik, orta yaş krizi, çocuk sahibi olma, cinsel kimlik, sadakat ve daha birçok mevzu gündeme gelir ve hayatlar tepetaklak olur ya da öyle midir acaba? Aslında film kurnaz sonuyla seyirciye sağlam bir tokat atar ki filmin, orta sınıfın ikiyüzlülüğüne dair mesajı daha vurgulu bir şekilde kendini belli eder. İsminden de anlaşılabileceği üzere (MÜKEMMEL YABANCI) o masada bir araya gelen arkadaşlar ve eşler birbirlerine birbirlerine aslında tamamen yabancıdırlar.

YANİ;

CEBİMDEKİ YABANCI...

Uyarlamaya diyeceğim birşey yok... Ama yüzyılın keşfini yapmış gibi pazarlanmasına demek istediğim bir şeyler var...
Ben yerlisini seyrettim... Yavan geldi... Kişilikler havada geldi... Ama siz bir ara İtalyan olanı izleyin... Benim anlamadığım şu kaç tane metin yazarı, öykü yazarı tanıyorum yazdıkları senaryolar hiçbir yayıncı tarafından ciddiye alınmayan, okunmadan atılan. bu kadar zor mu gerçekten orijinal bir film senaryosu bulmak? Ya da ne bileyim Serra Yılmaz ilk filmini yönetecek madem neden özgün birşey değil... Ferzan Özpetek ne düşünmüş ki? Bunu bize uyarlarız biraz da komikleştiririz tutar mı? Bu arada Berçim Bilgin sanırım sadece bana çok kötü geliyor... Ki bunca yılın Ferzan Özpetek'i ve İnsanlığı bir yana bunca yılın oyuncusu Serra Yılmaz'ı bunu göremiyorlar. Daha iyi bilecek değilim ya...Filme dair bence güzel olan tek şey Çağlar Çorumlu... Her seyrettiğim filmde biraz daha beğeniyorum... Hoş kadroya bakınca zaten zaten oyuncu olarak öne çıkması gayet normal... Yakışıklılık ve güzellik yetmiyor bazen... Bir sıkıntı da oyuncuların bu derece fiziksel benzetmeye kurban edilmesi...

Bir yerde okumuştum bir film eleştirmeni yazmıştı...
"film sadece - iyi bir fikir- ile çekilmemeli."


Ham, yavan, az pişmiş, çiğ vb... ne denirse...

25 Aralık 2017 Pazartesi

SİYAH ÜSTÜ BEYAZ...


Aptal, kendisinin akıllı olduğunu zanneder; akıllı adam ise kendisinin aptal olduğunu bilir...

Suyu düşünmekle susuzluğu gideremez ateşi düşünmekle de ısınamazsınız... Siz dediniz diye var olmadı evren ve siz yok saysanız da yok olmuyor... Dünyada kendinden başkasının olmadığını sanmak kadar büyük gaflet var mı? Bazen durup bakmak gerekiyor kimler var yanında... Yalnızlığın bazen seçimin değil sonucun...Gün doğarken izin almıyor gece olurken akıl danışmıyor... Geri de kalan herkes yanlışsa... Belki de yanlış ileriye gidende...
Güvendiğiniz arkanızı kollayan ve arkasını kolladığınızdır... Sırtınızı döndüğünüzde gözünüzü arkada bırakmayandır. Belki her şeyi bilmeyen ama her şeyinizi bilmesinde sakınca olmayandır... Güven kelimesinin sözlük sayfalarından fırlayıp vücuda gelmiş halidir... Sizin için binlerce uçurtma yakalayan ve uğruna binlerce uçurtma yakalanandır...

Sizin içinize düşen gölgenizdir...
Kızıp küfredebildiğiniz kişidir o, günahına girilendir. Hoyratça kullanılır, ama bilirsiniz ve bilir ki arkasında ya da arkanızda değil daima yanında olduğunuz ve yanınızda olandır.

Saçmalayan kişidir, saçmalayan ve saçmaladığınız... Kimsenin bilmediğini bilen ve herkesin bildiğini bilmeyendir, yüzünüzdeki kâğıt maskeyi yanında çıkardığınız... Birlikte güzel anılar yaratıp, geçmişi anınca ağladığınız...
Kağıttan gemiler yapıp suyu yüzüne sıçrattığınız kişidir... Islanmaktan korkmayandır. Birkaç damlayla ıslanmayan, bir yumrukla yıkılmayandır... Sırtınızda taşıdığınızdır. Kalbinizdeki ağırlık ilk onu ezer altında, sevinciniz ona malum olur. paranız varsa her zamankinden fazla, ilk o kokusunu alır... Sefaletinize sefaletiyle ortak olandır.
Bir harf kombinasyonundan ziyade bir fedakârlık algoritmasıdır.

Kuvvetle muhtemel var olduğunu sandığınız ama asla var olmamış olandır... Ve sizin hayatınız da çoğu kişi bu değildir...


SEVGİLİ

sabah olsa...gece olsa..sabah olsa...gece olsa... şehri kuş bakışı görsek...sis..limon çamları...kaktüsler...defterler..kitaplar....yazılar...sesin ninni..huzur...ne diyor cemal süreya..
"şimdiye kadar düşünmediysen
bakma içinde ne var
küçük bir kitaptır yaşamak
elinde tutmaya yarar..."

sevgili...



28 Kasım 2017 Salı

KADINA YÖNELİK ŞİDDET



Hiç haberler izlemeyin o kadar çok şiddet vakası var ki… Türkiye’nin her yerinde kadınlar bıçaklanıyor, öldürülüyor, dövülüyor…  Kadından hızını alamayan erkek artık evladını öldürmeye başladı…  evladını pompalı ile vuran baba, karısına ateş ederken 2 buçuk yaşında kızını vuran baba… Toplum olarak cinnetin eşiğindeyiz…
Erkeğin durumu zor bu memlekette biliyorum… Adam gibi işi bile olsa ev geçindirmesi zor bu şartlarda… Erkek cahil ama kadınlarımız da anlaşılamaz bir cehalet var… Diyor ki kadın “bu zaten hep uyuşturucu” kullanırdı… Kafamda deli sorular sen neden uyuşturucu alışkanlığı olan bir adamla evlendin ve 2 çocuk doğurdun peki… Yani aslında uyuşturucu kullanan biri evinde patlamaya hazır silahtır zaten… Mutlu, mutlu uyuşa uyuşa yaşanmaz çünkü kaçar o işin şirazesi… İlla uyuşturucu değil o yoklukta içkide bazen sebep oluyor…
Dar mahallelerde yaşam savaşı veriyor insanlar… Bir yandan yokluk, bir yandan cehalet, din baskısı, aile baskısı, mahalle baskısı… Kadın ayrılmak istese namus oluyor, kalsa dayak, aldatma hatta ölüm… Artık o kadar yoğun ki evlenme programının yerine üreyen “siz işleyin cinayeti biz çözelim ablacım” programları mantar gibi… Konu sıkıntısı yok maşallah…
Bu kadına şiddet savaş demeden barış demeden; devlet, toplum ve ailenin kadına reva gördüğüdür aslında… Savaşta tecavüze uğrarsınız… Barışta dayak yersiniz… Toplum illa sizi suçlayacak bir şeyler bulur… Aile sussaydın der… Valla şahsen benim anam hiç demedi ama geçmiş zamanda kızım aldatma için boşanılır mı atsaydın evden, dayak yememek için susacaksın diyen bir kayınvalidem oldu… İşte o sebeple diyoruz kadına şiddette kadının da rolü var diye…
Kadınlar ne yazık ki en yakınlarındaki erkeklerin (eş, sevgili, baba, erkek kardeş) şiddetine maruz kalıyorlar ve onlara sevginin kan bağıyla ya da aidiyetle ilgili olduğu öğretilmiş olduğundan, şiddet uygulayan erkeğe şiddet anında öfkelenip hemen ardından da bağırlarına basıveriyorlar… Daha dün gece haberlerde kızını vuran kocası için bir kadın “çocuklarımın babasıdır, canı sağolsun” dedi… O çocuğu bu ailede bırakan sosyal devlete yuh olsun diyeceğim… Hangi sosyal devlet diye yankılanacak…
Okumuş kadının, eğitimli kadının uğradığı şiddette maalesef bambaşka bir boyut var… Alternatif bir hayat seçeneğine ve kendine uygulanan şiddeti cezalandırma hakkına sahipken ve bu bilinci de edinmişken arıza tiplere âşık olma eğiliminden kaynaklanan durumlarda kadının da bu şiddette payı vardır diyorum.
Devletin ceza ve koruma konusunda yetersiz kaldığı birçok şikâyette polisin aile kavgasıdır dediği, umursamadığı durumlarda sonu çocukların felaketine uzanan trajediler yaşanıp duruyor…
Ve biz “FARKINDALIK İÇİN TURUNCU GİYİYORUZ”
AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANLIĞI'NDAN '25 KASIM' ETKİNLİĞİ…
Hangi bakanlık bu… Müftülere nikâh hakkını savunan… Bir kereden bir şey olmaz diyen… Danışma merkezlerine giden boşanıyor diye soruşturma başlatan… Tecavüz haberlerini görmezden gelin görünce aileler rencide oluyor denilen… Yıllardır böyle bu… Gelen gideni aratıyor…
AİLE İÇİ ŞİDDET, KADINA ŞİDDET BİR DEVLET SORUNUDUR… VE BUNUN DAHA ETKİN YASALARLA ÇÖZÜMÜ ACİLEN GEREKMEKTEDİR…
Mor ya da Turuncu yemeni bağlamakla çözülmüyor o sorunlar…


17 Kasım 2017 Cuma

BAZI KADINLARIN SEVMEYECEKLERİ BİR YAZI



Kadının fendi kadına düşman…

Türkiye’de feminizm lafının çokça telaffuz edilmeye başladığı dönemlerde ben bir genç kızdım… Duygu Asena, şüphesiz hakkında bireysel olarak ne düşünürseniz düşünün birçok hakareti göğüsleyerek, popüler ve maalesef alt yapısız bir kadın duruşu oluşmasına sebep verdi… Doğru ya da yanlış…

Türkiye Cumhuriyeti kadına özgürlüğü, düşünsel ve yaşamsal duruşta kanun önünde bazı hakları verdiyse de; geleneksel aile düzeni içerisinde Türk kadının içinde bulunduğu, dört yanından kendisini bağlayan ipleri koparması o kadar kolay olmadı, hala da olmuyor kanımca… Hala modern kadın duruşu ile geleneksel Türk aile yapısı arasında gidip gelen bir kadın var… Kariyer mi yapsın, çocuk mu doğursun,  evlensin mi, yoksa bekâr olmakta bir yaşam tercihidir mi desin bilemiyor Türk kadını… Evliliğe tutsak olmakla yalnızlıktan savrulmak arasında gidip geliyor kanımca…

Kadın iseniz işiniz, mesleğiniz, statünüz ne olursa olsun iki bacağınızın arasındakinin ederi kadar hak ve hukuka sahip olduğunuz bir dünyayla sürekli savaşmak zorundasınızdır… Hele de bizimki gibi anaerkilden evrilmiş bir ataerkil düzende… Yani aslında erkeğin kadına yönelik şiddetinin çoğu zaman başka bir kadının yönlendirmesi ile şekillenmesi söz konusuyken…  İki ayrı birey birbirinden bağımsız ama bir arada olamıyorken... Kendini, özünü koruyup birliktelik yaşanamıyorken… Kadın hep birlikte olduğu erkeğe göre şekillenmek zorunda kalıyorken.

Şüphesiz kadın evlilik kurumu ile ailesinin kısıtlamasından çıkıp, kocasının kısıtlamasına girdiği bir düzen içerisinde koşulsuz özgürlük konusunda hep aksaktır… Yine de evlenir… Maden işçisinin ölümü göze alarak o işe girmesi gibi… Evlenir çünkü aksi durumda da hep aksaktır, eksiktir.
Duygu Asena ile bu ülkeye empoze edilen feminizm çok şekilci ve belirli statüdeki kadına çok yönelik gelmişti bana… Aynı dönemde Yeşilçam bu akımı çektiği sevişebilen Müjde Ar filmleri, bilmem kaç çocuğu varken başka adamla cinselliği keşfedip kaçan Hale Soygazi filmleri ile pekiştirmiş ve kanımca kadının gerçek anlamıyla özgürleşmesini hem telaffuz edip hem de budamışlardı… Demek ki feminist kadın olmak özgürce sevişmek, tek başına bir evde oturmak, eve adam almak hatta kenar mahallede devrimsel bir aşk hikâyesi yaşamaktı… Oysa tüm bunlar zaten vardı toplumda sadece legalleşmesine uğraşılmıştı… Bir panelde gencecik bir kızken kendisine, Duygu Asena’ya şunu sormuştum…

“Eğitim imkânı bulan, ekonomik gücü olan, toplumsal baskının en hafif olduğu liberal çevrelerde yaşayan kadınlar için paket halinde sunulmuş bu özgürlükler gerçekten baskıya maruz kalan kadına zarar vermez mi sizce?”

Çünkü o yaşta bile özgürlüğün maddi ve cinsel bağımsızlık anlamı taşıyor olması bana sıkıntılı gelmişti… Ki ben okuma şansı olan, ailesinin dini ve ahlaki dogmalarla büyütmediği ve hatta evlenmeden çocuk doğurmuş radikal bir genç kız idim…

O gün düşündüğüm kadının “diğer kadını” kendinden eksik bularak ötekileştirdiği idi… Yani bu özgürlükler adeta Nişantaşı ablaları içindi… Çünkü toplumsal olarak gerçek hak ve hukuk ancak kanun önünde eşitleşerek ve ailenin, erkeğin doğru eğitimi ile mümkündür… Bir erkeğin doğru eğitimi de çoğu kez bir kadının mahir ellerinden geçebilirdi.  Siz bir köyü ziyaret edip “bak ablacım sen özgürsün, bu adama çek resti dediğinizde” bugün hala komik olursunuz… Değil ki o yıllarda…
Ama o dönem duyarsız bir akımdı feminizm... İstatistiki olarak bilemem ama epey bir kadının “ne çekecem seni, boşanırım” demesine sebep olmuştur kanısındayım. En azından ben buna benzer bir sürü hikâye biliyorum.  Tekrar yazayım ki benim sıkıntım feminizm ile değildi asla da olamaz. Ancak sıkıntım okumuş ve zaten bazı haklara sahip kadının bir başka zümreye duyarsızlığı idi…
İşte o sebep diyorum ki; kadının fendi kadına içten içe düşmandır…

Rahmetli kayınvalidem bana çok kez kendi kayınvalidesine neler ettiğini anlatmıştı… Zor gelin imiş, zor kayınvalide idi… Ama çok akıllı bir kadındı. Kadınları sevmezdi. Bunu da net söylerdi. Kadınlar dünyasının çok tipik bir temsilcisi idi… Beni de pek sevdi diyemem ama bir suçum vardı da diyemem… Çünkü geleneksel yapı içerisinde beni sevmemesi gerekliliği öğretilmişti ona… Ben de evlenmeden çocuk doğurabilen çok radikal bir genç kadındım. Ve en kötüsü bunu asla bir yanlış, eksiklik ve utanmam gereken bir şey olarak görmüyordum. Oysa onun dünyasında teli duvağı ile gelin olmamış bir kadın külliyen yanlıştı… Dolayısıyla onun yetiştirdiği bir erkek evladında yaptıklarının beni şaşırttığını söyleyemem… Ben oğlumu bir kadın düşmanı olarak yetiştirmedim… Kadına “izin” verebilecek, tahakküm edebilecek, kadının bireyselliği hakkında ahkâm kesebilecek bir mihenk taşı olduğunu ezber ettirmedim… Çünkü benim annemde beni ve erkek kardeşimi bu düşünce ile yetiştirmedi… Ve oğlumda kardeşimde gayet sağlıklı düzgün erkekler olarak büyüdüler… Hiç de eksik erkekler olmadılar… Yani bir annenin erkek evladına ve kız evladına vereceği zarar külliyen bir topluma verdiği zarardır… Ama kadınlar bunu yapar maalesef… Yapmayan kadın iseniz yapan kadınlar arasına sıkışır kalırsınız…

Benim sıkıntı duyduğum din ile yobazlaştırılmış düşüncenin sebebiyet verdiği anlaşılır yıkımdan çok okumuş kadının şuursuzluğu ile kadına verdiği zarardır… Kadınlara erkeklerden daha çok zarar veren kadınlardır. Özellikle kadın hakları ve özgürlük konularında…

İş ortamında eline güç geçen kadının nasıl manyaklaşabildiğini, a kişisine söylenenin, z kişisinden nasıl duyulabildiğini bilirim… Lafta feminist, özelinde kadın düşmanı çok kadın tanırım ben… Belki de bu konuda yazıyor olmak beni de bir tür kadın düşmanı yapar… Ya da kadına dair eleştiri getirmek… O kadınlar sevmez benim gibi kadınları. Çünkü benim gibi kadınlar onların yürüyen tekerleklerine çomak sokar… Evli barklısı da vardır bekârı da bu dişi canavarların… Kimse kızmasın bunlar için hiçbir değerin önemi yoktur… Belli belirsiz flört ederler iş konuşurken bile… Sen eşşek gibi çalışırken onlar mevki alırlar… Sen bir yerlere gelmek için didinirken onlar önce hemcinslerine kazık atma derdindedirler… İki arada bir derede birilerinin hakkında doğru yanlış bir şeyler uydurur yada karşı tarafın kucağına bir acaba bırakır istediklerini elde ederler… Bunlardan birinin oğluyla evlenirsen anan ağlar… Çok belirgin olarak bu kadınların yüzüne de tüm bunları söylesen bir şey fark etmez çünkü ilişik bir gülümseme ile bakarlar yüzüne… Bir şey olmaz yani onlara… 1930- 40- 50 ve 60’ların zarif hanımefendileri, 70 lerin hem anne, hem çalışan kadın olmak için mücadele eden o samimi kadınları işte o yarım yamalak ve yanlış anlaşılmış Türk usulü feminizmi ile 80 den sonrasının ne olduğuna karar verememiş özenti kadınına dönüşmüştür Türkiye’de…

Yani o kadın cinayetlerine bir daha bakalım… Ölen bir kadının hikâyesinde oğluna “sana bunu nasıl yapar o şırfıntı” “erkek değil misin sen” diyen bir ana bulabiliriz… Elbette hep böyledir demiyorum ama bu ülkenin yerel gerçekleri de ortadadır… Gelin “alınır” maldır bir nevi… Geline oğlan askerdeyken ev ahalisi tecavüz ederde o evdeki kaynana gelin için “ orospu” der… Yani erkeğin kötüsü ne ki kadının kötüsü yanında…

Kızlarını bu dünyada büyüten annelerin yapacağı şey “birey olmalarını” sağlamaktır… Erkek evlat büyütürken ise o ciğer parçalarımıza rağmen kadının yaşadıklarını unutmamak ve buna sebep erkekler yetiştirmemektir.  Daha geçenlerde gayet okumuş, kokoş sevimsiz bir abla benim yanımda dedi ki “ay valla hiç de dayanamam oğlumun başka bir kadını sevmesine” … Önce bir baktım, sonra dayanamadım “umarım aklı başında bir kız hormonlarına yenik düşüp senin salak oğlunu sevmez” deyivermişim… O cinayetlerin azmettiricisi olmamak elimizde… Unutmayın her cinayet ölümle bitmiyor bazılarında ölüm yok ama mutsuzluk bu hayatın zehir olması da bir insanı öldürmektir…

Diliyorum bir daha ki yazıda hemcinslerim için güzel şeyler yazarım…


Ama önce arkamı kollamaktan kurtulmam gerekiyor sanırım …

16 Kasım 2017 Perşembe

Öpünce KURBAĞA olmayan PİRENZ istiyoruz…






Yıllar önce kurbağa şeklinde bir oyuncak bulmuştuk… Suya atıp birkaç gün beklettiğinde kurbağa eriyor içinden boynu bükük bir prens çıkıyordu… Pek gülmüş hatta yıllar önce Facebook bu kadar işlevsel değilken yukarıdaki isimle bir sayfa açmıştım… Öpünce KURBAĞA olmayan PİRENZ istiyoruz…
Gönlü kırık kadınlardan oluşan pek güzel bir grup olmuştu… Şimdi bakıyorum oradan birkaç kişi prensine kavuşmuş… Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Ama benim sorunum benim “prens” ile… Beyaz atlı prensle hatta… Yaş gereği kraldır artık o ama adı böyle bu kadınsal düşün… Küçük bir kızken bile beyaz atlı prensleri değil Uğultulu Tepeler’ deki Heatcliff’i severdim ben… Oldum olası sevmem öyle sakin, aklı başında adamları… Öyle kadında sevmiyorum sanırım yani bu bir karşı cins tercihi değil… Uyaroğulları ve kızları çok bana göre değil demek ki… Benim akıl hep Haylazgillerde…

Dün gece “Ufak tefek Cinayetleri” izledim… “Bu kadar da olur mu ?” dediğin yerde aklına yaşam boyu yaşadıkların geliyor… Ufak bir kızken “Sağ olsun annem sayesinde pek cici bir kızken yani” çok süslü, şık bir çocuktum… Annem terzi olduğu için süsler süsler çıkarırdı dışarı oynamaya… Çoğu zaman çok şıktım ama oyun oynamaya çok müsait değildi kıyafetlerim… Biraz kokoş olunca tabii mahallenin kızlarından bir grup tarafından bir kireç birikintisine atılmıştım bir gün… Bir arkadaşta bana olan sevgisini çöp tenekesinin yanından geçerken “bak burada dün fare ölüsü vardı” deyip üstüne atarak göstermişti… Ben hiç anlamamıştım ama “şaka” sanmıştım… Sonra orta sondaydık çok cin bir erkek arkadaş bana gelip “kızım sen salak mısın” bunlar bildiğin senin arkandan iş çeviriyor dediğinde; “ ben bu ben olmaya başladım”…

Yani demem o ki “Kadınlar dünyası bayağı çetindir”… O dizi tutar yani… İş yapar...
Dizi güzel ama dizi de bir de “beyaz atlı prens” olması ayrıca güzel… Hakkını yemeyelim o role pek yakışmış kendisi… Şöyle bir bakınca kötü kalpli cadıyla nasıl olmuşta evlenmiş bu beyaz atlı prens diyor insan… Adeta kurbağa imiş biri öpmüş prens olmuş ama tabiatı gereği sinek yemiş gibi duruyor...
Dün gece düşündüm benim beyaz atlı prensim oldu mu? Var mıydı? Neredeydi?
Anladığım şu benim prensimden haber alınamıyor, akıbeti belli değil!

Hal böyle olunca kafada bir sürü ihtimaller, olasılıklar, komplolar, senaryolar oluşuyor haliyle…
"beyaz atlı prensi bekleme, seyise razı ol yoksa ata kalırsın" diyorlar ya gülesim tutuyor… Ben bu cümledeki seyisi görmeden karar vermemek lazım diyorum… Prens’ten daha iyi olabilir…
Yakışıklı prensin öpüp uyandırdığı Pamuk Prenses i okurken bile çizimdeki prensi beğenmemiş bir kız çocuğu olarak bana prens bulmak haliyle zor oldu… Selvi Boylum Al Yazmalım’da “sevgi neydi? Emekti …” cümlesini anlasam bile muhtemelen Kadir İnanır’la giderdim ben… Ki öyle yaptım gördüm dünya kaç bucak…

Ama sadece bir kez, bir tek insan için “aman tanrım bu beyaz atlı prens” mi demişliğim var… Benim romanımın beyaz atlı prensi olmadı… Ama benim hayatımın beyaz atlı prensi sanırım hala o… Sadece 48 saat içerisinde eve gitmeyi, yemek yemeyi, eşyalarımı, arabadan inmeyi, nerede ve kim olduğumu ve hatta adımı bile unutmama sebep olan “beyaz atlı prens” benim öykümün kahramanı olmasa da ya da olmadığından benim için hala beyaz atlı prens… Yani bu ahir dünyada “beyaz atlı prensi” görmedim demiyorum ben… Muhtemelen kendisi de bu yazıyı okuyup “kimmiş acaba” diyebilir…
Bir prensi prens olarak korumanın en iyi yolu buydu belki de… Hem ayrıca prensi haketmek için prenses olman gerekir… Ama yaşam pek öyle prens, prenses öyküsü değil… İş var güç var… Parasızlık var, sıkıntılar, üzüntüler var, yaşlanmak var…

Yani bulupta koruyan, buldum sanıp kaybeden, monarşiye inanmayan, yaşı kemale erdiğinde bile hala için için o romanlardaki prensi bekleyen, bulduğu herkesi prens sanan, bulduğu herkesten prens yapmaya çalışan, prensi bir gidip boka konmuş bir sineği öpmüş olan, prensi attan inince hımbılın birine dönüşmüş olan kim varsa bu hikâyeye inanan eminim almıştır boyunun ölçüsünü…
Ben hikayenin şövalyesine aşık olan pamuk prensesim… Kalbini yerinden sökemeyen, kıyamayan şövalye yerine bir düşe aşık olan prenses salaktır…

KÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞMÜŞ… BİRİ BANA , BİRİ SANA… ÜÇÜNCÜSÜ ŞÖVALYE’YE…


31 Ekim 2017 Salı

First Runner Up “İkinci kadın”



Konu bu sefer İKİNCİ KADIN… Güzellik yarışması terminolojisi ile “First Runner Up” Yani kıza ikinci oldun demiyorsun, birinciden sonraki ilk gibi bir şeysin diyorsun… Yersen…
Geçen hafta “Aldatan Erkek” dedik zülfüyâre dokunduk… Verdik veriştirdik aldatan erkeğe… İyi de bir erkek aldatıyorsa bir kadın vardır ortada… Tercihi eşcinsellik değilse tabii… Ki bazen anlattığımızdan başkayızdır, hem de yıllarca yaşadığımız kadın bile, ailemiz bile bilmez kim olduğumuzu. Hayatımın çoğu zaman Ferzan Özpetek filmlerinden pek farkı olmadığı için benim için çok olabilir bir şeydir bu…
İKİNCİ KADIN; Kime göre neye göre ikinci kadın elbette… Süregelen bir beraberliği bozmayan erkeğin bazen âşık olarak, bazen sadece evde bulamadığını iddia ettiklerini aramak amacıyla, bazen de bir de yetmez iki tane, iki de yetmez beş tane ver, Allahım ver dediği kadındır o ikinci kadın…
İkinci kadın aslında iki tarafın da bulunduğu konumdur. Birinci için kendinden sonraki her kadın haliyle ikinci kadındır. Aslında ilkini “birinci” konumuna getiren erkeğin tercih yapmak istememesidir. İkinci kadın olmaksa bir tercih meselesidir. Bir erkeğin bencilliğine alet olmanın tercih edilebilir bir yanı varsa tabii… Netice de toplumun ve erkeğin numaralandırma sistemiyle alakalı bir durumdur bu. Kendi başına ben birinciyim, güzellikte inciyim demesinin hiç bir manası yoktur. Aslında çoğu kez üçüncü, dördüncü ve kim bilir daha kaçıncıların geleceğinin işareti olabilecek kadındır.
Aslında sormak istediğim bir şey var bu konuda… İKİNCİYİ GEÇEN KAÇINCI OLUR?
Tanımlamak için yerinde olmaya, yok ilişkinin dinamiklerini, aralarındaki ilişkinin detaylarını bilmem neyi bilmeye gerek yoktur. Bilinen tek veri nettir, yeterlidir: ortada bir sadakatsizlik ve buna ortak olan bir kadın vardır… Zaten mevzu birinci ikinci olması veya mukayese durumu değildir;(haberi varsa) paylaşacak olmasıdır, (haberi yoksa) aldatılıyor olmasıdır…
Çok özür diliyorum burada hemcinsime azcık aptal muamelesi yapıcam çünkü genelde bu ilişkilerde ortada kendini çok akıllı ve özel zanneden bir kazma vardır… Birinci kadın illa ki aldatıldığını bilir, ikinci ikinci olduğunu bilir asıl sorun buna iki kadının da neden onay verdiğidir… Bir erkek için mücadele? Ben kazanacam iddiası? Aşk? Maddi nedenler?
Valla bana göre vakti zamanında ikinciyi geçerek ikinciliğe yerleşmiş olması çok muhtemel ve birinci olabilmesi için de birinciyi geçmesi gereken bir kadın vardır ortada…
At yarıştırıyor sanki pe..venk! İşte ince ayar noktası budur… Her koşulda bir eli yağda, bir eli balda bir kazma vardır bu oyunda…
Bu ülke gibi aleni kumalık müessesi olan, ikinci kadından doğan çocuğu nüfusuna aldıran anaların olduğu, dövüle öldürüle ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü kabul eden kadınların yaşamak zorunda kaldığı bir yerde, okumuş kadın tarafından seçilmiş ikinci kadınlık eşşekliktir… Cehalettir, kötülüktür… Ve bu yazının konusu işi, mesleği bu olan, sermayesinden yiyen, biri bitince diğerinin ikinci kadını olan profesyoneller değildir…
Elbette bende biliyorum çok samimi ilişkiler olduğunu, bazen tarafların tüm yürekleriyle âşık olduğunu ve bir kadının beraberliği bitirmeyişini, erkeğin bazen çok çaresiz kalabildiğini ama bu durumda o erkek iki kişiyle birlikte değildir. Seçimini yapmıştır ve maalesef bazen aile, bazen, sorumluluklar, bazen seni kimseye yar etmem diyen bir eş ya da içiçe geçmiş maddi koşullar engeldir. Orada seven ve üzülen bir ikinci kadın vardır… Aslında “tek” kadındır oradaki… Yani erkeğin görev kapsamı ikisiyle birlikte olmak değildir… Bu sebeple hayatını bir arafta yaşayan nice erkekler vardır… Burada ikinci kadın aslında yarışı kaybetmiş olan birinci kadındır…
Diğer türdeki ilişkide ikinci kadın varken bazen evdeki eş çocuklar doğurur… Bu durumda ikinci kadın olarak kazanılan “zaferler” de ne kadar büyük olurlarsa olsunlar en sonunda felakete neden olur. Yine de bu ikinci kadının yerinde olmadan atıp tutmak çok kolaydır… Ne güzel sözdür “insan kınadığını yaşamadan ölmezmiş” sözü…
İkinci kadın olmaya dair aşk ile ilgili yüzlerce özür yazabilirsiniz bana ama ben derim ki… Vazgeçmek de sevdaya dâhil, gitmek de…
Aşkı meşki alet etmeyin derim bu işlere. Başka hesaplar bunlar… Yani o yüzden birkaç kadınla bir anda birlikte olabilen aslında sorunlu erkeklerin birlikte oldukları aile, ilişki saymaz kadınlara dair güzellemeler umurumda değil pek…
Kaldı ki âşık bir kadın, âşık olduğu adamın başka bir kadınla birlikte olmasına çok da tahammül edemez. Aşkından her gece öleceğine, çeker gider bir defa ölürsün. Sonuçta Allah gönlüne göre versin güzel hanım kardeşim 🙂 Birilerinin birincisi ikincisi değil, seni hak edenin “tek” i olasın…
Şimdi bana gelince bende bir kadınım ve ikinci bir kadın tarafından hayatı tam olarak 14 yıldır kâbusa döndürülmüş bir kadınım… Öğrendiğim anda evladımı alıp adamı ona devrederek onurumla gitmeme, anında boşanmama rağmen üstelik… Derdimi nedir? Bazen ne yapsan hep ikinci kalırsın… Benim için kişisel ikinci kadın tarifi ise ne zaman ki belâsını bulacak huzura ereceğimiz, ettiğimiz beddualarımızın müsebbibi canlıdır…
Yo kötü biri değilim. Sadece canı yanmış biriyim. Birçoğunuz gibi…
Demem o ki… Monogam değilseniz üzerinize evlilik etiketi koydurmayın dostlar, çoluğun çocuğun, kadının, ananın canını yakmayın…