10 Eylül 2014 Çarşamba

KENDİN OLMAK...

Kendin olmak!

Otantik varoluşa ulaşmak, samimi davranmak, içten konuşmak, ruhunla eylemlerin arasındaki bağlantıyı koparmamak, maskelerini fırlatıp atmak… Zordur… Ve hatta diye bir şey nerdeyse imkânsızdır…

"Kendini bulmak" başlı başına kocaman bir sorunken, bir de kendin olmaya çalışmak... Kişisel gelişim zamazingolarının ağzına pelesenk olmuş lakırdı… Kendiniz olun!

OLUR!


Ev de, iş de, okul da, memlekette, sinemada, markette ve en önemlisi ilişkide kaçımız kendimiz olabiliyoruz? Peki herkesin kendi olduğu bir dünyada barış olabilir mi? Dünya barışını düşünecek kadar global bir insan mıyız? Bu bizi ilgilendirmeli mi?
Empati toplumlardaki çatışmayı önlemek için uydurulmuş bir kavram mıdır?
Yoksa anneme ve kardeşime de en yakın arkadaşıma olduğu gibi kendim olarak mı davranmalıyım! Herkes kaldırabilir mi aslında olduğumuz insanla yüzleşmeyi?
Biz kendimize karşı kendimiz bile olamazken bir de eş, sevgili, evlat, aile, çevre, iş “insanlarımızın” istediği insan olabilir miyiz? Hepsi birden olduğumuz da çoklu kişilik bölünmesinden ölmez miyiz?

Kendimiz olduğumuz da feda edeceklerimizle, onların istediği olduğumuz da kazanacaklarımızı aynı terazi mi tartar?
Kurallar ve korkularımız arasında bir yerde mutlu olabilir miyiz? Ya da mutluluk tüm kurallar ve sahip olup vazgeçemediklerimizden mesai saatleri dışında 3-5 saat kaçtığımızda, kendimizi kapı girişindeki portmantoya asıp, olmadığımız ama olma hayalini kurduğumuz kişi gibi davrandığımız da mı bizimle buluşur? Cümle uzunsa da anlamı kısacık “yalan” değil midir?

Mahalle baskısı, aile terbiyesi, çeşitli korkular, sosyal statü hep bir şeyleri sınırlar durur. Bazen karşındaki yalancıya ağız dolusu küfretmek istersin ama gıkın çıkmaz… Bazen lüzumsuz bir akrabayı kolundan tutup kapının önüne koymak istersin annen çıkar karşına… Egosu ilkokuldaki çocukla anca aynı yaşa gelmiş bir arkadaşın ağzına ağzına vurasın gelir “hadi dersin, git şeytan benden görünme”…

İşte bunlar kendin olamamandandır!

Bir de çok sevdiğin vardır gidip yolun ortasında sarılıp öpmek istersin… İşte hep onlar, bunlar sıkıntıdır yapamazsın…

Sen iyisi mi kendin olma… Yaz, çiz, söyle, şarkılar dinle ama kendin olma!
Şimdi sen kendin olsan… İş açılır başa… Yaşamında ki yalanları temizlemek zorunda kalırsın, herkese samimi duygularını anlatmak zorunda kalırsın… Yetmez koca bir ömrü geriye almak zorunda kalırsın… Eşini, ahbabını, arkadaşını kaybetmek zorunda kalırsın… Kendin olamıyorsan “kabullen” o vakit… Kaybedilmesi, feda edilmesi en kolayları, safraları at o zaman…

Çünkü yaşamda bir an bile gerçekten kendin olabilmişsen, o an tüm yaşamın içinde “varlığını en doğru” hissettiğin andır. Balıkçı kralın yarası gibidir… O tadı bir kere aldıysan “unutamazsın!”

Çünkü olmadığın biri gibi yaşamak yaşamda ki en büyük sıkıntıdır. Bütün “de” leri ve “ki” leri doğru yazsan “da” (dahi anlamında) başka bir şeyi doğru yapamıyor, yanlış üzerine yanlış katlıyor olabilirsin…

Çünkü özü hatırlamak için önce giydiğimiz rolleri unutmak gerekir... Bulmak için önce kaybetmek gerekir… Kendini kaybet önce, yolun sonundaki ışık seni kendine götürür. Ya da yolun sonunda ışığa bir pamuk tıkarlar yaşam seni olağan sonuna götürür…

Demek ki!

Birinin boynuna asılarak durursan, karşındakini yormakla kalmaz, bir gün kendi kolların bile çekemez ağırlığını düşersin...
Kimseye dayanmayacaksın! Dünya’da senin Evren de! Kendini geliştireceksin. Büyüyeceksin, olgunlaşacaksın. Ruhunu da aklını da bedenin gibi besleyeceksin. Önce büyük olacaksın, farkında olacaksın, sonra dünyanın zevklerinin, aşkın hayatın tadını çıkaracaksın.

Emanet hayatlara tutunup ömrü harcamayacaksın! Ne olmasını bekliyorsan; sen öyle oturdukça olmayacak! Boşuna hayal kurmayacaksın. Boşuna hayallerine ortaklar bulmayacaksın!

"Yanyana uçanlar da kendi ayaklarını kendileri tek başlarına yerden kesmişlerdir ne de olsa."

Hamiş; Kendin olmanın birinci şartı, kendine gelmektir. Kendinde olmayan insanlar, başkası olmayı başarabilirler ama kendileri olmaya güçleri, nefesleri yetmez, finişi göremez yarı yolda pes ederler… Sığındıkları mazeretler, başkalarının zayıflıkları onların zayıflıklarının yansımasından başka bir şey değildir…








8 Eylül 2014 Pazartesi

ARIZALI...

Anlayamadıklarım;

Anlamak istediklerimdir aynı zamanda. Lütfen birisi anlatsın, tatlı dille ve sabırla.


Modern şehirlerde merdivenlere kadar taşan konuyu komşuyu rahatsız eden kapı önü terlikleri…

Kadınlarla tavla oynamaya başladıklarında aslan kesilen tavla eğiticisi erkekler…

Çıtır çıtır çıtır çıtır çiğdem çitleyen delikanlılar…

Topluma açık alanlar da yüksek sesle erkek arkadaşına kapris yapan ablalar…

Böylesi saçma sapan bir sürü cümleyle devam edebilirim…

Benim öyle büyük…  Evim / arabam/ teknem var’cılar… Ve onların küçük… yaşamları!

Pilavı çatalla yeme çabası…

İnsanların siyasetçilere inanıp, üstüne de onları savunması…

İnsanlardaki bitmek bilmeyen para kazanma hırsı… Bu hırs uğruna gözlerinin kör olması… Hep daha fazlasını istemeleri…  Hep Pepsi’nin insanların bilinçaltına yerleştirdiği bir durum bu.
“Daha fazlasını iste…”

allah’ın tek affetmeyeceği günahın kul hakkı olduğunu söylediği bir dine mensup insanların nüfusun yüzde 99'unu oluşturduğu bir ülkede küçüğünden büyüğüne herkesin birbirinin hakkını yemesi…

Aldatılan kadınların hepsinin anlayışsız, yetersiz ve yanlış olması…

Aldatan erkeklerin hepsinin haklı, mükemmel ve mağdur olması…

Her şeye sahip insanların eksiklik hissetme duygusu…

Sen faturanı nasıl ödeyeceğinin kaygısındayken, bir yüksek model araba almak derdinde olanların gece uykularının hangisini alsam diye düşünerek kaçması…

Kocaman popolu çenesi düşük kadınlar…

Sabah güneşinin çişliye, akşam güneşinin güzele vurması…

Hiç bir şey istediği gibi olmadığı için sürekli hayıflanıp sadece sorun çıkarmak için bir şey söylemeyi adet edinmiş insanlar…

“Anlaşılması zor biriyim” diyen insanların hep birbirine benzemesi…
“- anlaşılması zor biriyim
+ bende.
- nassı yani?
+ miyirib roz ısamlışalna !!!! “

Ya da ne bileyim…

“- anlaşılması zor biriyim
+ gerek yok. Sevişiriz
- ?!”

İnsanlar ve ilişkilerle dolu anlaşılmaz bir dünya da insanları ve ilişkileri anlamaya çalışan insanlar…

"yamuk yaparsam, bu sana olan saygısızlığımdan ya da benim cibilliyetsizliğimden değil senin beni anlama kabiliyetinden yoksun olmandandır" ön deyişi...

Ebru Şallı ile büyük bir aşk yaşayan (!)  yakışıklı popçu (!) Sinan Akçıl’ın evlenmeyi düşünmediğini açıklaması!

Yürürken camlardan kendine bakan ablalar, otobüslerde çalışılmış kollarına bakan delikanlılar, tango yaparken aynalardan kendini seyreden partnerler…

Ben daha uçaklar ve gemilerle ilgili konuyu tam hazmedememişken, üç boyutlu yazıcının bileklik yapması…

İnsanların kendini canı istediği zaman dost hissetmesi, canı istediği zaman ortadan kaybolması, canı istediğinde "ah be neydi o günler" diye içlenmesi… Hem dost hem bencil olmayı aynı anda becerebileceğini sanması…

Her şeyin inanılmaz bir hızla değişebilme yetisi…

Annelerin askere alınmaması…

Bir şeyi yapmak zorunda olduğumda bir türlü başlayamamam…

Her depremden sonra Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün çıkıp “beklenilen deprem” demesi ve insanları uyarmamış olması…

Yaşamın sınırlılığı ve kısalığına rağmen insanların sıkılacak bol bol zaman bulmaları…

Bazı insanların sevgi kelebeği olmalara… Feng Shui’nin her derde deva olması…

“Anlayamadıklarım” anladıklarımdan fazladır bunlar... Ve insansan bu durum normaldir!

Beni böyle delirtip de saçma sapan yazılar yazdıran tüm eş, ahbap, dost, sevgili, apartman sakini, yoldaki insan, yan masadaki adam, kornayla sevişen şoför…  Sizlere hisli hisli küfrediyorum, esen kalın.

Hamiş; Mevlana’nın da buyurduğu gibi;


"ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır"


7 Eylül 2014 Pazar

“ADIMDAN GAYRISINI BİLMİYORUM” …

YORGUNLUK
Kuşlar vardır, cana benzer havalarda:
Soğuksa kar, baharsa yaprak;
Bir başına büyür toprakta ömrümüz,
Güneşle yeşil elleriyle çıplak;
-Uslu ayaklarla başlamış yolculuk-
Yürünmez öyle, bazen durulur,
Ve iner erenler katına yorgunluk;
Kapanır sükûn üzre kitaplar.
Nefeslerle sürüp giden yaşamamız
Bir su kenarına gelir durur;
Ekmekten, şaraptan öte nimetler vardır;
Yürünmez öyle hep, bazen susulur.

Can Yücel


Çeşit çeşidi var bu canına yandığımın yorgunluğunun, tatlısı var, kroniği var, ruhsalı var, bahar yorgunluğu var… Bir yorulmuşsan zamana, duruma mevsimine göre yakıştır kendine…
Ben bazen aniden yorulurum… Öyle birden… Çark dönerken kendi tekerime çomak sokarım…
Yaşamım boyunca en değer verdiğim şeylerden hep böyle anlarda vazgeçtim.
Yorulmak benim vazgeçişim… En azından dönüş yoluna girişim…
16 seneden bir günde yoruldum, 8 seneden bir Pazar akşamüstü aniden… Bir cumartesi her şey yolundayken,  ortada bir sorun yokmuş gibi görünürken o herkeslerin gıpta ettiği işimden yoruluverdim… Uzun sürer benim karar aşamam… Hastalanırım önce günlerce midem ağrır, inanılmaz yorgun ve huysuz olurum… Her şey batmaya başlar, birkaç kez kendimi götürür,  geri getiririm…
Ama yorgunluk bir kere geldiyse bünyeye…
Yabancılaşma ‘nın küçük kardeşi kanımca yorgunluk. Hangisinin diğerinden daha bela olduğunu bulamadım hala… Bezginlik ve bıkkınlığın da yakın akrabası olsa gerek…
Çocukken bahsi geçtiğinde "nasıl bişey ki acaba?" diye kendi kendime sorduğum sorunun yanıtının 40'li yaşların ortalarını geçince hissetmeye başladığım bir mukavemetsizlik haline verilen ad olduğunu anladım ben… Çok yorgunum demeye başladığım günden itibaren de kendimden endişe etmeye başladım.  Hissettiğim yorgunluktan sonra yüzüme çarpan yaşamın kendisinden nefret edip etmemek zor bir kararın arifesi gibidir hep.
"ben hayata karşı dimdik duran biriyim, yemişim yorgunluğu" derken gece çökende evin bir köşesinde yakalıyor insanı bu yorgunluk… "merhaba efendim,  ben sizin susturduğunuz bedeninizim" dediğinde gece daha yeni başlamış oluyor (zaten sonra pek de bitmek bilmiyor).
Teorik olarak dinlenmekle geçer bu durum vefakat yalandır bu…
Çünkü biri yorgunsa bu geçmez ancak birilerine bulaşır…
Bulaştırarak yorup tükettiğiniz bir insan için verilebilecek yegâne hediye bir adım geriye atıp “napıyorum ben” demektir
Ama karınıza aldığınız çiçek gibidir bu
Özür dileme amaçlıysa, kelinize sürün siz onu
Nefesinizi açar…
Yorgunluk Kafka’nın kalemidir…
 "yorgunluk illa da inanç zayıflığını göstermez- yoksa gösterir mi? her halükarda yorgunluk yetmezlik anlamına gelir. Kendimi, ben'i işaret eden her şeyin içinde çok sıkışmış hissediyorum: sonsuzluk demek olan ben bile, kendim için çok darım."

Sonu vazgeçişe uzanan süreçtir yorgunluk…
Yorgunluk, fotoğraf değil, filmdir…

Çok yorgunken de kararlar alınır, duvarlar yıkılır, yenileri yapılır. Gündelik düzen devam eder, arkadaşlar soluk verir arada bir, sesler sessizliğe karışır sonra, ayırt edilmez olur. İnandığın her şey yalan, inanmadığın her şey gerçek olur. Tuhaf bir huzursuzluk duyarsın bilmemekten olan biteni. Karmakarışıktır kafan; sen de artık okyanuslarda yüzüp suyun sıcaklığını susarsın, yolculuklara çıkıp bavullarını susarsın, paramparça uyuyup düşlerini susarsın.

Devam ederken, herkes yorulur bazen.
Bu kadar yorgunluğa uykuyla hala kavga ediyorum o ayrı...
Ahmet Telli bitirsin yazıyı…
“Adımdan gayrısını bilmiyorum” …




6 Eylül 2014 Cumartesi

“EVDEKİ HUZUR”

Yaşamın zorunlulukları, bizi kırıp dökenler… Çok yakınımız olup bize en uzak olanlar üzerine bir çeşitleme…

Bir reklam vardı “evdeki huzur, mutluluk budur” ne zaman “aile” dense aklıma o reklam gelir… Çok başarılı bir slogandı kanımca. Huzur insanın ister her gece döndüğü dört duvarda olsun, ister kendi içinde / kendi ruhundaki yuva da… Eğer yoksa sıkıntı büyük oluyor.


Boşanmış evlerin çocukları nasıl hissederler bilmiyorum ben ölümle birliği sarsılmış bir ailenin çocuğuyum. Ama büyürken yaşadığımız tam da o slogan gibiydi… Huzurlu bir evdi… Ender çıkan tartışmalar, büyümeyen sorunlar… Bizi ve birbirini seven bir anne babayla büyüdük ben ve kardeşim. Bu kardeşlik bağımızı daha kuvvetli yapmadı kanısındayım. Belki de evde birbirimizden çok güvendiğimiz büyüklerimiz olduğu için birbirimize çok muhtaç olmadık. Parçalanmış ailelerde durum nasıldır bilmem ama örneğim annem ve dayımsa bağlarının ve birbirlerine sevgi ve saygılarının son derece kuvvetli olduğunu görüyorum.

Kardeşlik ince mevzudur. Çok derin seversin, evladın gibidir. Ama aynı zamanda el gibidir… En son o duyar bazen her şeyi… Herkesin tarifi farklıdır mutlaka benim yazdığım ancak benim tarifimdir.

Ailenin kutsallığı kanımca “anne” kutsallığı “baba” büyüklüğü gibidir. Yani bu cümle çocuklarını kıran, terk eden, önemsemeyen anneleri, kızlarını mal gibi pazarlayan anaları, evlatlarına eziyet eden adamları, çocuklarına tecavüz eden babaları görmezden gelir… Kurum kutsaldır insanlarsa sadece İNSAN…

Oysa yaşamda olan biten bir reklam cıngılından farklıdır. İç içe geçmiş yaşamlardan örülü bir yaşamdır aile yapısı, sorgulamak bile tabudur. Yazarken bile insan yanlış anlayıp alınırlar mı diye düşünür.

Oysa yaşamda birçok evde evlatlar en önce ebeveynleri ve kardeşleri tarafından incitilirler. İlk kırgınlıklar evde yaşanır. Bizlerin tüm yaşamı ortalama olarak ilk 22-23 yılımızı geçirdiğimiz o evde belirlenir. Seçimlerimiz, kaçışlarımız, korkularımız… Yalnızlıklarımız, kalabalıklarımız…

Ben ve yakın yaşıtlarım “özgürlük” narası atılmayan evlerde büyüdük. Kabullenişlerle büyüdük. Boşanmanın son çare olduğu evlerde büyüdük.  Bazı evlerde çocuklar ben ve kardeşim gibi şanslıydı. Bazı evlerde ise durum yıllar sonra anladığım üzere farklıymış. Yani evlere gelmeyen babalar, başka kadınlar, yalanlar, dayaklar olan evler varmış… Bunların arasında kalarak büyüyen çocuklarmış bazı arkadaşlarım. Mutsuz kadınların ruhları çaresiz evlatları olarak büyümüşler bazı arkadaşlarım. Yaşam o dört duvarda gördüğümden karmaşık ve kötüymüş… Maruz kalınan en şiddetli terör... Bir ömür süren intiharmış.

Şimdilerde ise çocuklar “boşanıveren” ya da “boşanamayıp” evi, çocukları süründüren ailelerle büyüyor. Ortalıkta bir sürü güvensiz, öfkeli, tatminsiz genç olması herkesin bir diğerinin üzerinde egolarını sınaması ve huzursuzluğu işte hep o “huzurlu olması gereken” dört duvarda başlıyor ve bitiyor… Aynı evin içinde ya da farklı evlere dağıldıktan sonra da birçoğu çocuklarının hayatını cehenneme çevirmeye devam ediyor.

“ Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır”… Demiş Tolstoy.

Kendim büyüdüğüm evde hırpalanmasam da ben evladımı dağılan bir aile ile taçlandırdım. Ona genç yaşta kalp çarpıntıları, mide ağrıları ve öfkeler hediye ettim. Neden sorusunun cevabı uzak mesafeden netse de yakından bir körlük olduğu kesindi. Ama yakın, uzak ben yanlışlıkları görmezden gelemedim.  Ben çocuğum için evli kaldım diyen annelerden değilim, kendim için daha fazla evli kalmamalıydım daha önce ayrılıp daha huzurlu bir evde büyütmeliydim diyen annelerdenim. / Not; bir mutsuzlukta asla tek taraf suçlu değildir.

O nedenle oturup bir yaşamı hiç içinde olmadan değerlendirmenin ne derece salaklık olduğunu bilirim ben ve bizi en kıracak şekilde en yakınlarımız yargılar çoğunlukla onu da bilirim… Kendi öngörüleri, kendileriyle bağlarımız nedeniyle buldukları, vermediğimiz haklarla bizlerle ilgili doğru yanlış fikirlerini neremize dokunduklarını bilmeden, düşünmeden beyan etmekte hiç tereddüt etmezler.

Oysa yaşamda en ince ayar herkesin “başka bir insan” olduğunu anlamaktır. Bizden farklı düşünen, hisseden, yaşayan, farklı zorlukları olan bir başka insan… Ve aile yapısı önce bunu reddeder. İnsanın maddi ve manevi bağımsızlığa ulaşmasını zorlaştıran bireyin biricikliğini bazı sistem, kural ve beğenilere programlayıp yok eder çoğu kez.

Özgürlüğün önündeki ilk engeldir. İlk toplum baskısıdır. Ben ve diğerleri çizgisinin ilk kaybolduğu yerdir. Olmasa daha mı iyi olur, sanmıyorum… Daha doğrusu yerine daha tercih edebileceğim bir sistem öneremiyorum. Ancak sosyal düşünmenin yapı taşıdır ona eminim. Bununla birlikte “aile toplumun yapı taşıdır” önermesine de katılamıyorum zira toplumun yapı taşı bireydir, birey olmalıdır.

İdeolojik olarak aile kavramına inanmıyorum ben. Aile, kişileri daha iyi denetlemek, onların kurallara, efsanelere bağlılıklarını daha iyi sömürmek için, bu dünyayı kim örgütlemişse onun tarafından uydurulmuş bir yalan kanımca. Çünkü yalnız olduğumuzda daha kolay başkaldırırız, başkalarıyla birlikteysek daha kolay uzlaşırız düzenle. Başkaldırıyı göze alamayan bir dizgenin borazanından başka bir şey değil aile ve kutsallığı palavranın büyüğü. Ne ayıp bir şey düşündüm yine…

Ne yaman çelişkisin sen aile… Bütün çelişkilerin başısın sen aile… Varlığında yokluğunda dert senin aile… Bazen yalnızlık duygumuzun sebebi, bazen yalnızlığımızın ilacısın sen aile. İnsanın zayıf noktasısın sen aile. Her türlü mücadeleye sizsiz girebiliriz ama siz varsanız gireceğimiz her mücadelede sizleri de düşünmeliyiz. Freud dahi kabul etmiş, içgüdüsel olarak seviyoruz seni. Ne yaman çelişkisin sen aile…

Hamiş: İş bu yazının benim hayatım ile uzaktan ya da yakından alakası yoktur. Zaten sizinle de yoktur muhtemelen çünkü aile tabudur. Düşünülür ama söylenmez. Çünkü aile; "sen kal, diğerleri çıkabilir."dir. Sevgiler.





3 Eylül 2014 Çarşamba

TEMİZYÜREK

Yine bir 2 Eylül gecesiydi... Gönlüm çok kırıldı birden... O çok sevdiğim eylül... 2 Şubat’ta güzelim annem Fikriye’me verdiği kara saçlı bembeyaz gülüşlü adamı bir 2 Eylül’de aldı bizden...
Her sene 2 Şubat’ları ve 2 Eylül’leri boğazımda bir düğümle yaşıyorum...
Benim kara saçlı, bembeyaz gülüşlü... Anası kadar yürekli dostum... Gençliğimin burukluğu... Kadınlığımın öfkeleri... Saçlarımın bilmem kaçıncı rengi...
En son bir nisanda görüştük seninle...
Ondan evvel kıştı seninle kaldığımda... Fikriye’m yürüyemiyordu ama ben gelip kalıcam diye börekler yapmıştı... Salatamızı yapıp indik Fikriye'ye...
"ne güzel bak kocadınız hala kopmadınız" dedi bize...
Güldük... Yaşamlarımız ayrı şehirlerde ayrı ayrı sürdü... Başka insanlarla devam etti... Ama dostluğumuz, yüreğimiz hiç değişmedi...
Her zaman kendimize ait fırsatları yarattık yaşam içinde...
Bazen başka şehre yapılan bir seyahatin bir ufak molası, bazen başka insanlarla yapılan yolcuğun bir nefeslik kaçamağı...
Beni hiç habersiz, hiç mektupsuz, telefonsuz bırakmadın..
Poyraz büyürken kilometrelerce öteden hep okulunu, huylarını, neler yaptığını sordun bana... Güzel adam olacak o dedin... Oldu...
" Toprak tohumun kalbinde nefes alıyor"...
Duvarlarında film afişleri olan o odadan çok daha büyük yaşamlarda buluştuk...
Aşağısı uçurum balkonlarda konuştuk...
Fikriye’min ödünü patlattık...
Son kez seninle kaldığımda ben giyinip süslenirken bilgisayarımda fotoğraflarıma bakmak istedin... Benim,  poyrazın fotoğraflarına... O fotoğraflarda sen hep başkalarının görmediklerini gördün... Üzüntülerimi, hayal kırıklıklarımı, yalnızlığımı, sevgimi...
Sonra giyinip yanına geldiğimde bana baktın ve kocaman bembeyaz gülüşünle... "Cadı" dedin...
Ben huysuz, huzursuz... Hep kaçak ben...
Ruhumu bir bakışta gören dostum benim...
O kırmızı bluz bir daha giymedim... Ama hayatı hala aynı cesaretle yaşıyorum.
Sonra da yine darmadağınık dedin... Ne? Diye sordum... "Her şey" dedin...
"-bütün bu fotoğraflar, dosyalar adı yok, sırası yok... Hepsi senin gibi" dedin...
Beni tango yapayım diye götürdün ve geleceğin saati söyleyip, sen gelene kadar düzelteyim ben o dosyaları dedin...
Gecenin dördünde beni yine bir yerlerden toplayıp... Yine benimle birlikte sabahı ettin...
Hayatımın en güzel sohbetlerini yaptığım dostum... Bilseydim o geceden sonra bir kez daha bir arada sabahlamayacağımızı o portakal suyunu içmem ben diye o kadar huysuzluk yapmazdım ki...
O dosyalar yine darmadağınık, yine isimler karışık... Yine aradığım hiçbir şeyi yerinde bulamıyorum...
Sonra Fikriye’m gitti...
Çiçeklerini bırakıp gitti...
Seni bırakıp gitti...
İnanamadım seni bırakıp gittiğine...
Tekrar geldiğimde Fikriye’m yoktu, sen çok sessizdin... Ankara keyifsizdi...
An/kara sessizdi...
Kalacak zamanım yoktu...
Kızılay'da bir günlük iş gezisinin arasında kocaman sarıldım sana son kez...
Senin ve benim huysuz yaşlı günlerimizin geyiğini yapamayacak kadar yorgunduk ikimizde... Oğlumu sordun yine... Bir anneyle oğul arasındaki o güzelim bağın en sağlamıyla büyümüş yanlarınla birkaç nasihat verdin... Kimselerin sözünü dinlemediğimi, ama seni dinlediğimi bilirdin... Sen tereddütler içindeyken bile ben sana hep güvenirdim.
İnsan bir son görüşmeyi nasıl önceden bilebilir ki...
Bilse bir Ankara caddesinde saçma sapan bir yerde yarım saatte gençliğiyle sohbet eder mi ki?
Tüm yıllar boyunca sen arkadaşlığımıza yaptığım her şeye rağmen, bana tek bir hata bile yapmamayı seçtin...

Sonra bir 2 Eylül’de Fikriye’ne giderken... Fikriye'yle buluştun...
Yola çıkarken nasıl bir yazmışsın o yazıyı hiç bilemedim...
"-Kümbet'e gidiyorum" yazısı kaldı uzunca bir yerlerde...
Sivas elleri... Kümbet Köyü... Köylülerin benimle hala sohbet ediyor... Annenin yolunda Sivas'a giderken...
Yazdığın gerçek oldu...

Artık sevmiyorum dostum Ankara'ya gelmeyi... Yapacak ne var ki diyorum. Arayacak kimse kalmadı diye düşünüyorum... Senden kalan yanım hep boş...

Birlikte gidemedik Ağrı'ya... İshak Paşa Sarayı'nın duvarlarına birlikte bakamadık... Ama ne tesadüftür ki Poyraz'ı gönderdim Ağrı'ya... Tohum bizim yerimize orada seyrediyor Dağları... Bir gün mutlaka gideceğim İshak Paşa’nın duvarlarını okumaya...
Sensiz...

Yıllar önce elime bırakıp gittiğin şiirin cevabını keşke sana verebilseydim...

TOPRAK TOHUMUN KALBİNDE NEFES ALIR
Bu kaçıncı rengi saçlarının
Kaç hıncı bu kendinin saçlarına
O dönülmez fotoğraflardan kendini çıkarışın
Yüzündeki tarihi boşluğa bu kaçıncı fırlatışın
Şimdi yeniden-bin yıl sonra mesela
Peşine adamlar takışın
Bıraktığın izleri bu kaçıncı yok edişin
Bu kaçıncı öyküsü Septe Boğazının
Bir çocuğun evi şimdi rahmin
Evsiz ki yurtsuz yuvasız ömrümüzde
Evidir yine de evi olmak birinin
Adı: daha ne kadar kalacak
Adresi: son nefes durağı ve sonrası
Kalbim... Alınma bulutların gölgesinden
Kanat karanlıkta acıyan yerlerini
Sana yeni rüzgârlar getirecek
Saçlarının derinlerdeki rengiyle
Mevsimini bul
Yüzünü bu yana çevir
15.Temmuz.1987
Ünal TEMİZYÜREK / İzmir

"Kopacak yüreğim gözlerimden gideceksin bu yazdan
Açacaksın yüreğini boşluğa orada tüm tarihlerin,
Tüm yitik savaşlar kapkara gözlerinin ardında"

Gözlerin tüm kaçışların önü sıra dizilmede yıllar sonra kara bir akşamda
“ne mümkün ellerin”
Dönmek yazlar öncesinin yanlışlarına ne mümkün şimdi o eski resim

"gördün mü?"

Tutunduğun yıldızlar kadar uzakta yıllar sonra kara soğukta
Yazılmış tarihler soluk fotoğraflarla
Ben ki tüm zamanların kara büyülü kirkesi
Şimdi üç beş satırda anaçlıkla donatırken ev yanımı ve kanatırken her yaramı

Yıllar önce ellerimden bırakırken yaşamın en çıplak yanını
Geç kalmış bir uyanıştan başka ne ki bunca aradan sonra

Ellerine bıraktığım tüm yalan adreslerle seni donattığım senden habersiz yanıtlar
Ve sana ödünç bıraktığım kara yanım ile şimdi beni çöz-bul-tamamla
Kapılarda aşkı bekliyorum
Şimdi tüm sancısı ile hayata katılıyor dört yanım
Nasıl kurulurdu yeni baştan yaşamlar
"benim" sandığım şiirler ve yükünü taşıdığım kadınlar
Ne diriltebilir şimdi eski yazları
Kim diriltebilir öldükleri ağlarda eski aşkları
Kopuyor gözlerim yüzümden
Kulağımda bizim olan çağlardan kalma kimseler yokken ıssızlıkta

"onlardan biri olabilir miyim?"

Ben ki sana rağmen hiç söylenmemiş bir yalanın ağzında
Sıkarak dişlerimi saklanarak postların kıvrımlarına
Kendimi aşka yakıştıramadım
Yarattığım sevgilerde asırlık kurnabaşlarının orospu temizlenmeleri
Ben sana yakışmazdım
Uyandıramadan içimdeki küçük kız yüreğini
Seni kelimesiz anlamlarla bırakıp kaçtım
Kendinden üreyen tek aşkım deli yanı gözlerimin zehir zıkkım
Yaşamın ipliğini karaağaçlara bağladım
Gözlerinde suretimi aradım yıllar sonra
İçimdeki küçük kız dillenirken korkusuz

Donatırken bedenimi yorgun bir anaçlıkla
Yüreğimin dört duvarını delirmelere kapadım

Anladım ki zıkkım sofralarına yaşanmışlık beş yazıyor

Sen gördün mü deliliği?

Onarmadan dört yanı olduğu yerden kalmışlarla yeniden
Uzağında yası yaşadım
Denizsizdi şehrin
Çocuk yaşların erken yaşanmışlıkları
Kara tutkulu adamların çok bilmezlikleri ile gizlenerek
Kurnabaşı eğlencelerine gözlerimde savaşlar
En çok ben oynadım-zilleri tefleri kulaklarımda-
Ben onları onlardan çok severek koca göğüslü kadınların yüreğiyle
Delirmeyi seçtim

Aralarında dönerek derinine kayarken kimsesizliğin
Demediklerimi denmiş
Yazmadıklarımı okunmuş sandım
Yaşama yalancı şahitler bulup
Terle ıslanmış derin temizlik hamamlarından
Bebeği dillendirdim
Yaşamın çok seslerine takıldı soluğum
Sana bir seni diyemedim ellerim yüreğimin tüm kara bakışları
doğamamış bebeklerim, gözlerim, yaşadıklarım, yaşamım

Özür dilerim

"tüm yaşadıklarımız çürüdü bizsiz bir yanımız eskidi
Zaman bitti kara geceye inat hiç değişmeden adresleri yitik
Ben yüzünü aralarken sensiz, seni yaşadım
Dağlarının denizinde kumunda senden geri alıp gençliğimi
Sonsuza kilitledim”
Kapkara gözlerini yaşamın alfabesine ekledim

Ben aşka bel bağladığım
Adak sofralarında önce seni kemirdim
Seni bitirdim

Emine Akı / Nisan 1997 Ankara

Can dostum... Kocaman gülüşlü insan… Fikriye’mle bana bakıp gülümsüyorsunuz biliyorum...

Şimdilik hoşça kalın…


2 Eylül 2014 Salı

FARAZİ...

Bazen hiçbir yere gidemez insan. O zaman anlar, aslında hep olduğu yerde kalmanın ayrılık olduğunu…

Yaşam boyu bir sürü ayrılık hikâyesi dinledim ben, bir sürü ayrılıktan geçtim…
Bilirim sonları konuşmak son getirir hep, sonu düşlemek sondur. Ayrılıklar, ölümler son değildir, son gibi görünenler, düşlenenlerdir.
Ama bilirim ben bazı insanlar “son” özlemlidirler.  Sadece “son” bulsun diye başlarlar her şeye.

Bitişler başlangıçtaki hislerin tam tersiyle bizi karşılar... Oysa bazılarımızın hisleri değişmez, değişen sadece yaşam ve tercihleridir. Bunu bizatihi kendim için yazdım. Bitirdiğim hiçbir şeyde kimseye karşı hissim değişmedi benim. Başlangıçtaki noktada bitirdim hep…

Değişen sadece yaşamdır. Çünkü o her başlangıçta sonu içinde taşır. Konuşmasanız da sonlardan başlangıç sona doğru yol almaktır.

Bitiş; insan bilmediği şeyden korkar genellemesiyle -ki bari bu genelleme doğru olsun inancıyla- önünde durup duran yeni hale nasıl adapte olacağını bilmemekten kaynaklanan bir korkuyu içinde barındıran sondur.
Bitiş adildir; herkes için vardır, bir yerde bir zamanda. Bir anda, hissedersin. Yanlış giden bir şey yokken, yine de bir şeyler kontrolün dışı gelişirken ve işin kötüsü sen bunu kontrol etmek bile istemezken bitiş başlar. Gerçekten adildir, çünkü gerçek bitiş eş zamanlı diğerinde de başlar. İçinde nefret, sevgi, yani iyi kötü bir his kalmışsa her oluş bir şekilde yine çakışır. Gerçek bitiş çakışmaz, çünkü o yöne eylem yoktur.
İçinde öfke, kırgınlık, acı varsa biten değil süren bir şey vardır…

Bazen hiçbir yere gidemez insan. O zaman anlar, aslında hep olduğu yerde kalmanın ayrılık olduğunu…

Yani bitenle doldurduğunuz zamanlar, paylaştıklarınız, her şeyin bu kadar anlamlı ve bir anda, bir an sonra unutup hayatınıza bakabilecek kadar anlamsızlaşması. Kendinizdeki bitişe bakıp ondaki bitişe de hak vermeniz. Günün gelip çatması ve aniliğinden veda bile edememeniz.
Çünkü en beklenen ölüm aslında beklenmeyen ölümdür.

Neyse. Belki siz bugün, bir kaldırımda bu yazının garipliğini düşünerek yürüyeceksiniz. Yanından geçtiğiniz ağaçların arasından bir kedi çıkacak. Yazının garipliğini düşünmeyi bırakıp o kediyi sevmeye çalışacaksınız.
Ne biter ki… Acı varsa…

Hamiş; Nasıl yükü azaltılır acının, güçlü görünme zorunluluğu doğuştan omuzlarına yüklenmiş aslında hiç büyümemiş, (büyümemeli büyümenin acımasız ve gamsız olmak olduğu bu dünyada)büyümeyecek küçük erkek çocuğunun omuzlarından?
Farazi konuştum…



                               

1 Eylül 2014 Pazartesi

EYLÜL
























Ekim’den önce,  Ağustos’tan sonra…
Bugün aylardan pazartesi…-eylül, "sabah" kokar…
İlk gününün sihrine inandığım, hep yağmurlu olsa keşke dediğim ay…

Bir gidişe en fazla yaraşan ay… Ve haliyle, bir başlangıca da...
Gidiyorum bu şehirden ayı…
Sonbaharın başı,
Yaz sonunun mahmurluğu, kışa doğru uzanan yol…
Sesi olan bir ay... Git diyen, gel diyen…

Soluk alınan, yaşanan, hatta içinde doğulan; insanı hüzünlendiren, yer yer ağlatan ama asla üşütmeyen; yazın kırılan cevizlerin toplandığı, kışın başa gelebileceklerin hesabının yapıldığı, çoluk çocuk sabi sübyanın okul telaşına düştüğü, yurdum insanının mali sıkıntılar çektiği az buçuk buruk; rüzgârın işini bildiği etek açma, saç baş dağıtma ve sıkıntıyı def etmeyi en iyi becerebildiği epi topu 30 günden müteşekkil ay.

Yaz bitiyor, sıcaklar bitiyor, havanın geç kararması bitiyor, balkon sefaları bitiyor... Odalarda oynayacağız tavlaları, yine çay olacak olamayanların yerine…

Ama yine de…
Hayat boyu ağustoslardan sonra gelen eylüllere bayıldım ben;  tüm ağustoslarda çok ayılıp, bayıldığımdan olsa gerek...
İsyan ve teslimiyet arasında başlamanın ve bitişin bir anda yaşandığı eylüle gelince; "oh be!" derim hep. Geldin sonunda. Diğer ayların hiçbirinde olmayan kalın bir çizgi vardır ağustos ve eylül arasında. İşte o çizginin müptelasıyım.

Ağustos’un başı olsun ben doğayım,  sonu olsun sen gel…

“Eylül” Mehmet Rauf’un incelikli romanıdır Suat ve Süreyya’nın cinsiyetlerini hala karıştırdığım…
Eylül’de hafiften dökülmeye başlayan yapraklara bayıldım ben…
Hüznün miladi takvimde yer bulmuş hâli olsa gerek eylül.
Ne ağustos kadar sarı, ne ekim kadar kırmızı.

"kızarmadan bozarmış sarı yapraklarını seveyim" ben senin…

EYLÜL…