Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

18 Ağustos 2015 Salı

OYUNCAK



Bir Necip Fazıl Kısakürek şiiridir oyuncak…

“Kırıldı oyuncağım, artık bir daha gülmem;
toz olur, toprak olur, duman olurum ölmem!”

Yaşamı ciddiye alan insanın oyuncağı olur mu?
Benim hatırladığım hiç sabit bir oyuncağım olmadı… İki plastik bebek hatırlıyorum, sonra bir köpekli bebek İngiltere’den hediye gelen o zamanlar buralarda bulunmayan ve birde çok sonraları bir Barbie… Benim için bebekle oynamak demek ona kıyafet dikmek demekti… Çok normal bir şey bu çünkü annem terziydi… Çok oyuncak kıymeti bilmezdim… Hala da neden oynanacak şeyin bozulmadan, tabu gibi saklanması gerektiğini anlamam zaten… Adı üzerinde “oynamak” içindir o…
Ama oyuncağa yüklenen anlam hep çok fazla olur…
Sakladığım oyuncaklarım var… Ama çocukluğumda yatağa alıp sarılıp uyuduğum bir oyuncağım olmadı hiç…
Ben yatağa kitap alırdım…
Yani annem bizi yatağa yatırırken elimize kitap verirdi…
Bu aşı bende tuttu da kardeşte pek tutmadı…
Benim oyuncağım kitaplardı… Meydan Larousse, Yelpaze, Ayna, Tarih Mecmuası ve raflardaki bir sürü kitap… 12 yaşıma geldiğimde raftaki bir sürü klasik kitabı okumuştum… Sonra tekrar okuduğumda bazılarını bambaşka anladığımı gördüm çocuk kafamla… İlkokul biterken taktığım gözlük yat artık denildikten sonra yorgan altında minik fenerle okuduğum kitaplardan kalmadır…
Oyuncağı kitaplar olan bir çocuğunuz varsa emin olun başınız sağlam derttedir… Çünkü muhteşem bir hayal gücü geliştirir kitaplar… Hiçbir zaman Pollyanna olmayı beceremeyen ona öykünmeyen çocuk bünyem,  Carmen’i okuduğunda kendini çingene zannetmeyi becermiş, Uğultulu Tepeler’de ki Heathcliff’e kitabın ilk yarısında âşık olmuştu… Hala da bir şey değişmedi…
Ruhum hala göçmen, hala arızalı erkeklere âşık oluyorum…
Kitapların dışında iki oyuncağı çok sevdim hep minik bir film makinesi vardı diskli bir de hala çok sevdiğim renk / çiçek dürbünüm… Yeşil plastik konik bir boru… İçinde kırılan şekiller ve renkler…
Yıllardır hep Kaliedoscope toplamaya niyetleniyorum ama artık çok az var… Dışardan gelen kime söylesem ya anlamıyor, ya bulamıyor… Ama çiçek dürbünüyle hayaller kurarak saatler geçirmişliğim var…
Bütün oyuncakları ve oyunları düş üzerine olan bir kız çocuğundan “ben” oluyor işte…
Sokak oyunları konusunda hiçbir zaman iyi olamadım ben… Hızlı koşamazdım (çocukken zayıftım), yüksek duvarlara tırmanamazdım (ama mahallenin erkek çocukları beni duvara çıkarmak için yardım ederdi, yakan topta illaki hedef olurdum, saklambaçta bir kez çok sağlam saklanmışlığım vardı… Sokak oyunlarındaki başarı kısmı erkek kardeşe aitti…
Sonra büyüdük ve sokaklar bana kaldı…
O küçük naif kız çocuğunu bugün çantasında bıçak olmadan sokağa çıkmayan sert ablaya neler ve kimler çevirdi bilmiyorum. Babamın ölümü elbette sebeplerden biridir ama bir o kadar da insanlara duymakta zorlandığım güven etkilidir diye düşünüyorum.
Dün akşam kardeş dedi ki, ben çoktan sallamışım insanları sen hala çaba gösterip üzülüyorsun… Her zaman benden net oldu…
O kitapları okumayacaktım anne ben…

İnsanların büyüdükçe insanlarla oynadığı bu dünyaya alışamadım ben…
Evet üzülüyorum… Bence kardeşte üzülüyor çünkü biz sevgiyle büyümüş çocuklarız… Sadece çıktığımız dünyanın sevgisizliğine uyum sağlama şekillerimiz kişiliklerimiz gibi farklı… Ama özlerimiz aynı odada gece ışık sönünce korkmamak isteyen iki çocuk hala… İkimizin de sağlam hayal kırıklıkları var insanlardan yana… Dostluktan yana…

Büyüdüğünde de insanlara oyuncak vermek lazım…
Oynamasınlar diye başka büyük çocukların güvenleriyle…

“"sen hiç saçmalamak istemedin mi?" dedim, " çünkü bana göre benimle olman bile saçmalık". Sanırım kendisini övdüğümü sandı. "hiç alakası yok sen çok iyi bir insansın ve beni her zaman anlıyorsun, anlamasan dahi anlamak için çaba sarfediyorsun". Buydu işte benim iyiliğim… bi boktan anlamasam bile anlamışım gibi ayak uydurmak, belki de yoluna çıkmamaktı. "ben seni hiç anlamadım ki" dedim. "sadece kendi haline bıraktım… Her bir insanın diğer insanlara yapması gerektiği gibi". Sanki bir oyunu kaybetmiş, ya da bir işte başarısız olmuş gibi bir hali vardı. Manevi bi çöküş değildi onun ki. Başarmak istediği bir şeyi başaramamanın verdiği rahatsızlıktı. Belki de ilk kez yaşıyordu bunu. İstediği bendim ama istenilen o değildi. Onun için çok zor olmalıydı. Oysaki benim çok iyi bildiğim bir duyguydu.
"neden?" dedi tekrar. İşi çok zordu. Anlayamıyordu. Hâlbuki benim için mükemmel biri olduğunu düşünüyordu. Evet, "benim için" mükemmel. Hatta benim için fazla bile olduğunu düşündüğü zamanlar olduğunu söyleyebilirdim. Sanırım ona en çok acı veren şeylerden biri de buydu. Benim için "bile" mükemmel olamadıktan sonra kendisine biçtiği değerde büyük bi düşüş olacaktı. Belki de bütün derdi buydu.

Çok garip. Bütün kaygılarının bencilce olduğunu şimdi fark ediyordum. Benden daha çocuk olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. BÜTÜN İSTEDİĞİ BASİT BİR OYUNCAKTI. HAYATINDAKİ BÜTÜN STRESİ UNUTTURABİLECEK, DERDİ TASASI OLMAYACAK BİR OYUNCAK. Sahip olamadı. Bir oyuncağı kendi iradesiyle karşısına geçmiş onu terk ettiğini söylüyordu. Basit bir oyuncak kendisine stres yaratmıştı. Zaten birçok derdi vardı onun bir de oyuncağı ile başedemiyordu. İnsan ne diyebilir ki?

Sessizliği seçti. Ben de…”
Hayal gücünüzle doğru orantılı olarak herşey potansiyel oyuncaktır. Tencere kapağı, traş makinası, bir adet sopa, terlik, karton kutu, kedi boku… Hatta zaman zaman insanlar bile… ZAMAN ZAMAN İNSANLAR BİLE…
Devletin elinde, ana babanın elinde, işverenin elinde, sevgilinin elinde, dostun elinde…
Bir bakmışsınız hayatınız “YAKAN TOP”…
Ne diyeyim…
Oyun oynayanlara, hayatı oyun sananlara, insanları oyuncak sananlara…
O top bir gün patlar… Patlamazsa da yan apartmanda ki huysuz ihtiyar keser o topu…
Gürültü yapmadan OYNAYIN…
Neticede " insan her yaşta çocuktur, oyuncaklar değişir. "

"oyuncak, insan yavrusunun ilk kitabıdır; hayat dersi aldığı ilk kitap." - Refik Halid Karay