26 Eylül 2015 Cumartesi

BEN "BABAANNE" Mİ OLDUM?


İLK BAKIŞMA...
Bayramın ilk günü...
Bazen dünya yansa umurunuzda olmaz ya... İşte öyle bir gün...
Bayram dün geldi bizim eve...
1990 yılı Nisan ayı... 9'unda doğdu Poyraz...
Yaşadığım gerilim, mutluluk ve korku duygularının tümünü dün tekrar hissettirdi bana Dila…

Derler ya;
“evlat sermaye ise, torun kârdır”

Yarım yamalak kurulmuş ailelerin ileride ne gibi sorunlar doğuracağını, çocukların ne gibi buhranlar yaşayacağını, aynı yatağı paylaşan ama birbirlerinden öldüresiye nefret eden insanların hayatlarının nasıl da paramparça olacağını yapmış olduğum gözlemlerden ve yaşam tecrübemden yeterince öğrendim. Gerçi bizimkiler (annem ve babam) kadar güzel bir aile kurabileceğimi düşünerek yola zaten çıkmamıştım ben… Şartlar çok da o düzlemde gelişmemişti… Ama oğlum gözümün önünde çok güzel bir aile kurdu… Güle oynaya, anlayış ve sabırla… Gençliğine rağmen Sıla’mın akıllı olgunluğuyla… Poyraz’ın içtenliği ve sevgisiyle… Ama torun dediklerinde inanamadım… Askerliğin bitmesini beklerken toruna şafak saymaya başladık.

Bitmeyen 9 ay yapmışlar meğerse… Kendi hamileliğimde nasıl bekledim çok hatırlamıyorum ama normalden geç doğan bir bebek olduğu için son haftanın bitmediğini hatırlıyorum sadece… Ama Sıla’da bir başka bitmedi benim için o 9 ay… Giderek uzadı…
Ama sonunda bitti… Dün çok heyecanlı bir saatin ardından “torun” geldi…

Herkesler genç babaanne oldun filan dese de… 24 yaşında oğlanı doğurup o 25 yaşında iken yani “49” yaşında babaanne oldum… Yenilerde insanlar bir zor evlenip, bir zor doğurduğundan geç olunuyor bu işler… Oysa bizde işler böyle yürümüyor… Kötü örnekler, dünyanın zorlaşıyor olması bizi yıldırmıyor… Biz seviyoruz “aile” olmayı… Çocuklanmayı… Minnettarım bize rağmen evli olmayı isteyen oğluma… Oysa elimizden geleni yaptık valla bu kurumdan hoşlanmasın diye ama çocuk akıllı mesele olayda değil sizde sorun vardı dedi

Ama torun başka bir şey… Birleştiriyor, duygusallaştırıyor… Gururlandırıyor…
“Ben aşk evliliği yapmadım yavrum, ama aşkı torunda tattım. Torun benim için aşk demektir” demişti bir teyze. Onlardan bahsederken “göz parlaması” tanımlamasının gerçekliğini görmüştüm. Hoş annem ve oğlum arasındaki o büyük sevgi, aşk zaten beni benden alıyor yıllardır. Poyraz’a sorarsanız asıl annesi o, ben abla-anne arası bir şeyim onun için…

Kanımca torun Tanrı’nın insanlara yaşlanma karşılığında verdiği bir rüşvet…

Ama evladın elinde evladını görmek inanılmaz bir duygu… Güzelliklerle dolu olsun ömürleri analı-babalı… Onlarda torun görsün bende annem gibi torunumun çocuğunu göreyim

Küçük cadımın gelir gelmez benden fazla beğeni almasını olgunlukla karşılıyor neticede kızlar babaannelerine benzerler dimi ama demek istiyorum… Arkadaşımın bebeğinden bir yaş küçük torunum olması ayrıca mutluluk verici bişi oldu tabii…


GÜZEL BAYRAMLARINIZ OLSUN DİYORUM. UMUYORUM BU ÜLKEDE VE DÜNYADA ONU VE TÜM BEBEKLERİ, ÇOCUKLARI GÜZEL GÜNLER BEKLİYORDUR…

YANİ ŞİMDİ BEN BABAANNE Mİ OLDUM?

23 Ağustos 2015 Pazar

AKLIMDA DELİ SORULAR



Kim ne dediyse, ne düşünüyorsa, ne konuşuyorsa haklıdır...   
Neticesinde bir akıl kolay yenmez…
Buna destek için uygun memlekette olacaksın, uygun idarecilerin olacak, uygun şehirde yaşayacaksın, anandan babandan uygun genetiğin olacak, uygun insanlara sevdalanacaksın, buna sebep olacak uygun dostlar seçeceksin... Kuş kadar beynin olacak, sen akım derken, herkes bokum anlayacak, anlatacaksın kimse anlamayacak... Kimse anlamayacak sen anlatacaksın…  
Uygun ortamlara düşeceksin, türlü türlü insan göreceksin... Güzelleşeceksin... Fena güzelleşeceksin...  
Aklın almayacak, bardağın taşacak...
Neticesinde kolay dellenmiyor bir insan yavrusu...
Kaç balon uçacak zihninden, kaç kıskançlık, kaç ihanet göreceksin...
Kaç kere neyin faturası lan bu ödediğim diyeceksin...
Kaç haksızlık, eşitsizlik göreceksin...
Kaç aç çocuk uyuyacak içinde geceleri, kaç evsiz üşüyecek... Kaç kadına tecavüz edilecek, kaç genç öldürülecek, kaç adama işkence edilecek... Kaç hayvan katledilecek...
Kolay değil neticesinde...
Hayatta kısa neticesinde...
Kırmızı da esmere yakışır neticesinde  
Papatyalar başımızın tacı neticesinde...
Hadi bakalım o zaman sağdan sayalım memleket kalabalık neticesinde
1 deli, 2 deli, 3 deli...

Hep deli, hüp deli... 

18 Ağustos 2015 Salı

OYUNCAK



Bir Necip Fazıl Kısakürek şiiridir oyuncak…

“Kırıldı oyuncağım, artık bir daha gülmem;
toz olur, toprak olur, duman olurum ölmem!”

Yaşamı ciddiye alan insanın oyuncağı olur mu?
Benim hatırladığım hiç sabit bir oyuncağım olmadı… İki plastik bebek hatırlıyorum, sonra bir köpekli bebek İngiltere’den hediye gelen o zamanlar buralarda bulunmayan ve birde çok sonraları bir Barbie… Benim için bebekle oynamak demek ona kıyafet dikmek demekti… Çok normal bir şey bu çünkü annem terziydi… Çok oyuncak kıymeti bilmezdim… Hala da neden oynanacak şeyin bozulmadan, tabu gibi saklanması gerektiğini anlamam zaten… Adı üzerinde “oynamak” içindir o…
Ama oyuncağa yüklenen anlam hep çok fazla olur…
Sakladığım oyuncaklarım var… Ama çocukluğumda yatağa alıp sarılıp uyuduğum bir oyuncağım olmadı hiç…
Ben yatağa kitap alırdım…
Yani annem bizi yatağa yatırırken elimize kitap verirdi…
Bu aşı bende tuttu da kardeşte pek tutmadı…
Benim oyuncağım kitaplardı… Meydan Larousse, Yelpaze, Ayna, Tarih Mecmuası ve raflardaki bir sürü kitap… 12 yaşıma geldiğimde raftaki bir sürü klasik kitabı okumuştum… Sonra tekrar okuduğumda bazılarını bambaşka anladığımı gördüm çocuk kafamla… İlkokul biterken taktığım gözlük yat artık denildikten sonra yorgan altında minik fenerle okuduğum kitaplardan kalmadır…
Oyuncağı kitaplar olan bir çocuğunuz varsa emin olun başınız sağlam derttedir… Çünkü muhteşem bir hayal gücü geliştirir kitaplar… Hiçbir zaman Pollyanna olmayı beceremeyen ona öykünmeyen çocuk bünyem,  Carmen’i okuduğunda kendini çingene zannetmeyi becermiş, Uğultulu Tepeler’de ki Heathcliff’e kitabın ilk yarısında âşık olmuştu… Hala da bir şey değişmedi…
Ruhum hala göçmen, hala arızalı erkeklere âşık oluyorum…
Kitapların dışında iki oyuncağı çok sevdim hep minik bir film makinesi vardı diskli bir de hala çok sevdiğim renk / çiçek dürbünüm… Yeşil plastik konik bir boru… İçinde kırılan şekiller ve renkler…
Yıllardır hep Kaliedoscope toplamaya niyetleniyorum ama artık çok az var… Dışardan gelen kime söylesem ya anlamıyor, ya bulamıyor… Ama çiçek dürbünüyle hayaller kurarak saatler geçirmişliğim var…
Bütün oyuncakları ve oyunları düş üzerine olan bir kız çocuğundan “ben” oluyor işte…
Sokak oyunları konusunda hiçbir zaman iyi olamadım ben… Hızlı koşamazdım (çocukken zayıftım), yüksek duvarlara tırmanamazdım (ama mahallenin erkek çocukları beni duvara çıkarmak için yardım ederdi, yakan topta illaki hedef olurdum, saklambaçta bir kez çok sağlam saklanmışlığım vardı… Sokak oyunlarındaki başarı kısmı erkek kardeşe aitti…
Sonra büyüdük ve sokaklar bana kaldı…
O küçük naif kız çocuğunu bugün çantasında bıçak olmadan sokağa çıkmayan sert ablaya neler ve kimler çevirdi bilmiyorum. Babamın ölümü elbette sebeplerden biridir ama bir o kadar da insanlara duymakta zorlandığım güven etkilidir diye düşünüyorum.
Dün akşam kardeş dedi ki, ben çoktan sallamışım insanları sen hala çaba gösterip üzülüyorsun… Her zaman benden net oldu…
O kitapları okumayacaktım anne ben…

İnsanların büyüdükçe insanlarla oynadığı bu dünyaya alışamadım ben…
Evet üzülüyorum… Bence kardeşte üzülüyor çünkü biz sevgiyle büyümüş çocuklarız… Sadece çıktığımız dünyanın sevgisizliğine uyum sağlama şekillerimiz kişiliklerimiz gibi farklı… Ama özlerimiz aynı odada gece ışık sönünce korkmamak isteyen iki çocuk hala… İkimizin de sağlam hayal kırıklıkları var insanlardan yana… Dostluktan yana…

Büyüdüğünde de insanlara oyuncak vermek lazım…
Oynamasınlar diye başka büyük çocukların güvenleriyle…

“"sen hiç saçmalamak istemedin mi?" dedim, " çünkü bana göre benimle olman bile saçmalık". Sanırım kendisini övdüğümü sandı. "hiç alakası yok sen çok iyi bir insansın ve beni her zaman anlıyorsun, anlamasan dahi anlamak için çaba sarfediyorsun". Buydu işte benim iyiliğim… bi boktan anlamasam bile anlamışım gibi ayak uydurmak, belki de yoluna çıkmamaktı. "ben seni hiç anlamadım ki" dedim. "sadece kendi haline bıraktım… Her bir insanın diğer insanlara yapması gerektiği gibi". Sanki bir oyunu kaybetmiş, ya da bir işte başarısız olmuş gibi bir hali vardı. Manevi bi çöküş değildi onun ki. Başarmak istediği bir şeyi başaramamanın verdiği rahatsızlıktı. Belki de ilk kez yaşıyordu bunu. İstediği bendim ama istenilen o değildi. Onun için çok zor olmalıydı. Oysaki benim çok iyi bildiğim bir duyguydu.
"neden?" dedi tekrar. İşi çok zordu. Anlayamıyordu. Hâlbuki benim için mükemmel biri olduğunu düşünüyordu. Evet, "benim için" mükemmel. Hatta benim için fazla bile olduğunu düşündüğü zamanlar olduğunu söyleyebilirdim. Sanırım ona en çok acı veren şeylerden biri de buydu. Benim için "bile" mükemmel olamadıktan sonra kendisine biçtiği değerde büyük bi düşüş olacaktı. Belki de bütün derdi buydu.

Çok garip. Bütün kaygılarının bencilce olduğunu şimdi fark ediyordum. Benden daha çocuk olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. BÜTÜN İSTEDİĞİ BASİT BİR OYUNCAKTI. HAYATINDAKİ BÜTÜN STRESİ UNUTTURABİLECEK, DERDİ TASASI OLMAYACAK BİR OYUNCAK. Sahip olamadı. Bir oyuncağı kendi iradesiyle karşısına geçmiş onu terk ettiğini söylüyordu. Basit bir oyuncak kendisine stres yaratmıştı. Zaten birçok derdi vardı onun bir de oyuncağı ile başedemiyordu. İnsan ne diyebilir ki?

Sessizliği seçti. Ben de…”
Hayal gücünüzle doğru orantılı olarak herşey potansiyel oyuncaktır. Tencere kapağı, traş makinası, bir adet sopa, terlik, karton kutu, kedi boku… Hatta zaman zaman insanlar bile… ZAMAN ZAMAN İNSANLAR BİLE…
Devletin elinde, ana babanın elinde, işverenin elinde, sevgilinin elinde, dostun elinde…
Bir bakmışsınız hayatınız “YAKAN TOP”…
Ne diyeyim…
Oyun oynayanlara, hayatı oyun sananlara, insanları oyuncak sananlara…
O top bir gün patlar… Patlamazsa da yan apartmanda ki huysuz ihtiyar keser o topu…
Gürültü yapmadan OYNAYIN…
Neticede " insan her yaşta çocuktur, oyuncaklar değişir. "

"oyuncak, insan yavrusunun ilk kitabıdır; hayat dersi aldığı ilk kitap." - Refik Halid Karay

KALP KIRIKLARI



Kalp kırılınca, iç organlara saplanan kalp kırkları, tıpkı cam kırıkları gibi, ince ama derin yaralar açar, ki o yaralar yıllar boyu sızlar.

Hani şu tabakta bırakılan son lokma gibi… İnsanın ardında kırık kalpler bırakmaması gerekir… Maazallah kovalarlar ardınızdan…

Kırık kalp öyküleri genelde taraflardan birinin diğeri kadar hatta hiç sevmediği, sevemediği öykülerdir… Oysa en derin kırıklar iki tarafında karşılıklı sevdiği ama yine de kırılmış öykülerdir…

Yaşayıp giderken bir şekilde kırılacak kalpler, fark etmeden veya bile bile. Bunun kaçarı yok. Kırılganlık doğasında var çünkü… Kırmak da doğamızda…

Asıl mesele kalbini kırmayacak birilerini değil de tamiratta usta olanları hayatına sokabilmekte.

Hem kırık bir kalbinin olması, en azından denediğini gösterir.

Neticesinde bu da bir dert biçimi…
Her dert gibi var bi çaresi…
Kendi bulmalı insan çareyi, söylerim çareyi ama en güzeli herkesin kendi cevabını bulması…
Başka bir kalbi kırmak değil çaresi...
Başkalarının kusuruna takılmak da değil…
Benzerlerden denemeler yapmakta…
Başı kuma gömüp yok saymakta…
Neticesinde kırılganlığını anlatamamış, her seferinde hassasiyeti artmış kalplerdir bunlar. Onarım çalışmaları genellikle pek başarılı olamaz, yapıştırıcılar sızıverir çatlaklardan...
Bir gün illa elinize gelir kırığın bir pürçeği…

Biz ne yapıyoruz bu tip durumlarda kırıkların çatlakların arasına çikolata parçacıkları ve sadık dostları saklıyoruz...
O zaman hayat tatlı oluyor…
Zira aksi takdirde…

Parçalar içerde durup batmasın, acıtmasın, hem de ziyan olmasın diye birleştirilip kalkan yapılabiliyor...

Neticesinde kalp kırıklığı kaderdir, şanstır, olacağı varmışlıktır, olmayacağı varmışlıktır, zaman mekan uyumsuzluğudur, bişeydir...

“Oysa en derin kırıklar iki tarafında karşılıklı sevdiği ama yine de kırılmış öykülerdir…”


EA.

DÜŞLERİ OLMAYAN GÜÇSÜZDÜR



Düşleri olmayan güçsüzdür. Çocuklaşamaz. Aptalca sorular soramaz, aptalca soruların pesinden koşup kahramanlaşamaz o!

Bu dünya düş mü bırakıyor bize? Nasıl düşleyelim kana boğulmuşken dünya? Nasıl düşleyelim selam verip alamıyorsa insanlık? Nasıl düşleyelim insan türünün sadakatsizliğini, vefasızlığını?

Yoksulluk ne düşletebilir bize? Dünyanın bütün ruh bilimcileri toplansa hangi soru anlam ifade eder yorgun, umudu tükenmiş ruhlara?

Yalnızlar çoğul olmayı düşlerken umutludur. Umutlu olanlar düş kurabilirler. Güçlenir düşlerinin pesinden koşarlar.
"düşlerde geçmiş zaman yoktur. Orada her şey, henüz yaşanmamış bir şeye; zamanın gerisinde başlamış garip bir yarına; gelecek hayattan alınan avansa benzer."

Aklımın merakını mazur görün. Çünkü deneyimleyen zihin daha fazlasına meyletmekte her gün. Düşler insanın gerçeğini oluşturduğu ölçüde yıkımının da mimarıdır…
Yalnızca kendi elimizle var ettiğimiz realitenin gerçeğine kararsız kalmış aklımızın işidir düşler. Yaşayıp giderken nedeni nasılı ve olması gerektiği hali es geçip kendimizce bir yol tuttururuz bazen.
İnsan denen canlı beşerin vizyonu hayalleri kadardır. Ulaşabileceği en üst tepe noktası o düşlerin izin vereceği ölçüdedir, yıkımının alanı da olmayacak beklentiler üzerine bina edeceği gerçekliğinin sarsıcılığı kadardır.
Düşler ve hayal kırıklıkları; ruhun olgunluğa istikametidir bu ve özür dilerim.
Ne kadar gaddar olabiliriz hiç bilmiyorum. Lakin öylece yaşayıp giderken bizden gayrısına anlam yüklediğimiz anda hayal kırıklığı yaşarız onu biliyorum.
Yaşamından büyük olamaz beşer, belki bir masumu eşer de eşer, bulunamayacak bir mücevherin hayaliyle bir başkasını deşer ya da bir sevgiliyi, bir dost kırar geçer…
Tez bir aynaya görün ki fark et hayatının değerini, aksi halde kendine kefen örmeye devam ededurursun. Uzak durmak gerek, yakın durandan… Yoksa tek bir çaren var, celladına hürmet etmek...

O nedenle düş’e düşmemek lazım dostlukta, sevgide…
Ne diyor Fikret Kızılok şarkıda..

"geçtikçe şu günler, anladıkça hayatı
birçok şeyin değeri küçüldükçe küçülür."

Küçülür…   

Oysa düşleri olan kocaman masal kahramanıdır… Yıkamaz onu minnacık devler…

12 Ağustos 2015 Çarşamba

OLMASA DA OLUR...



Uyanıp İsmail ve Lili’yle oynaşma bittiğine göre kahveyi alıp bilgisayar başına geçme zamanıdır. İsmail bizim evin sarı delikanlısı 7 yaşında, iri yarı atletik bir sarman… Lili daha 2 değil, ama tek gözüyle ve giderek büyüyen poposuyla dünya tatlısı bir şey… Olmazsa olmazlarım kedilerim… Maalesef bir insan ömrüne çok sayıda kedi düşüyor…

Sabah kahvesi de olmazsa olmaz… Sabah müzik dinlemek de olmazsa olmaz…
Evlatlar olmazsa olmaz… Ana, baba, kardeş olmazsa olmaz…
İzmir olmazsa olmaz, bu memleket olmazsa olmaz…

Ama “olmasa da olurlar” var yaşamda… “olmasan da olurlar” var…
Arkadaşlarda kediler gibi, bir ömre yakın /uzak çok arkadaş sığıyor… Dostlukla sınamazsan eğer…

Yazmak olmazsa olmaz’mış… Bildim bileli yazıyorum ben… Rahatlamak için, kafamı dağıtmak için, kendime yardım etmek için, birilerine fikrimi, zikrimi ulaştırmak için, kırılan yanlarımı yamamak için, eğlenmek için, söylemek için… Uyarmak için… Gidiyorum demek için, gittim demek için… Bittin demek için… Varsın demek için, yoksun demek için…

Ben anlamam yarı yolda bırakmayı. “beni yarı yolda bıraktın” diyen varsa ayağa kalksın… Varsa da tüm yüreğimle, "anlamamışım seninle aynı yolda olduğumuzu" derim… Çünkü birini, bir fikri, bir düşünceyi yarı yolda bırakmam ben… Safra atar gibi… Artık bana uymuyorsa, artık benle olmuyorsa direne direne sonunu görürüm… Kurtaracak ne var diye döner dururum etrafında… Ve bir gün…
OLMASAN DA OLUR derim… O nedenledir ki bitmeyen ilişkilerim, süren arkadaşlıklarım çoktur… Selamımı kestiğim çok az insan vardır… Ama bana o selamı kestirecek kadar “kötüyse” karşımdaki dünya yerinden oynasa benimle aynı kapta eritemezsiniz onu… Bünyem tükürür…
Allaha şükür bu derece hoşlanmadığım sadece iki varlık sayabiliyorum bu yaşamda… Onlar hiç olmasa daha iyi olur. Çünkü o derece “kötü” ve “yanlış”lardır… Sadece benim için değil elbette, varlıkları yakın çevrelerine zarardır hep… İlla ki zarar verirler… Ehven-i şer olanları da vardır bu kötüler diyarının… Onları ise sürekli kontrol altında tutmak gerekir yaşamınızın bir yerinde durmaları elzem ise, o ya da bu nedenle… İş, güç, sosyal yaşam derken bunlardan çok dolar yaşama…

Bu memlekette “olmasa da olur”lar hızla artıyor bugünlerde… Hatta topu olmasa daha iyi olur… Bir halkı bu kadar zorlamak tehlikelidir… Bu kadar şuursuz oynamak tehlikelidir. Bu kadar can yakmak ve bunu kişisel ego ve hırslarla yapmak çok tehlikelidir… Maazallah örnekleri var tarihte… Bu tip tavırlar sürmez… Uluslar sürer…

Yani küçük ölçekten de baksan, büyük ölçekten de bu yaşamın olmazsa olmazları ve olmasa da olurları var…
Sizin yaşamınız için bunlar nedir?
Benim için bu yaz bir ayıklanma süreci oldu… Açıkçası sabrımı daha güzel şeyler için saklamaya karar verdiğim anda “olmasa da olurlar” dökülmeye başladı yaşamdan…
Samimiyetsizlikler,
Bencillikler,
Zor anında yanında olup, zorlandığında bulamadıkların,
Egosu yüksek insanlar,
Her tür başarıyı kendine mal edenler,
Kıskanç insanlar…
Ortak bir amaç için yola çıkıldığında maskesiz yüzlerini gördüklerin,
Nedense iki kısa yılda bir revize olurlar hep…

Bilmem yaşamın uzun yılları daha var mı önümde… Nasip, kısmet… Ama eğer varsa, bu yıl şunu kabul ettim ki “çok derinden”… Bu yol yalnız yürünüyor…
Beklentilerimin yüksek olduğu kesin insanlardan…
Çünkü tutarlılık bekliyorum, ağızdan çıkanı kulağın duymasını bekliyorum, cesaret bekliyorum, samimiyet bekliyorum, sorumluluk bekliyorum, elini taşın altına koyabilecek yürekte olmasını bekliyorum, yalan söylememesini bekliyorum… Korkak olmamasını bekliyorum… Çıkarcı olmamasını bekliyorum, post değil dost derdinde olmasını bekliyorum…
E haliyle bunları bekleyen tüm diğer insanlar gibi ciddi hayal kırıklıkları yaşıyorum.
Bazılarını ifade etmek zor geliyor... Çünkü "bir şey yaptın bir gün, bir laf ettin, bir yerde öyle bir duruş sergiledin ki bende ki yerin bitti" diyemiyor insan bazen… Sürüklüyor… Bitişine doğru…

İşte orası size benim sizi bıraktığım yer gibi gelse de siz beni çoktan bir yerde bırakmış oluyorsunuz.

Ben hep böyle bıraktım geride bıraktığım insanları… Hastalıkta, zorlukta yanlarında olduğum… Bedenin zevkleri, ruhlarının bencillikleri için aslında beni benden çok önce bırakmış olanları…
Yarı yolda bırakılmış hissetmişlerse fotoğrafın genelini görmediklerindendir.

“Olmasa da olur” gibi hissettiniz mi hiç sizin için çok değerli olan bir şeyi…

Çok can yakıcıdır. Bir vakit sizin için o derece değerli bir duygunun içinin boşalması…
Ne yapsanız eskisi gibi hissedemeyeceğinizi bilmek çok can yakıcıdır…
Orası vazgeçtim senden yeridir…

Vazgeçtiğim yerlere selam edeyim bari buradan…

Sizin “olmasa da olurlarınız” neler?

Ursula K. LeGuin’in “Karanlığın Sol Eli”  kitabının ilk sayfasında yazan cümle çok önemlidir…
“sine qua non”

“Olmazsa olmazlarınız neler?”
“Olmazsa olurlarınız neler?”

O nedenle;

"Olmasa da olacaksa, olmasa da olur.
Ne ki, olmasa da olur.
Hiçbir şey olmasa da olur.
Çünkü her şey olur.”

OLURU NE Kİ BU YAŞAMIN?

Kusursuz olmasa da olur “huzursuz” olmayalım yeter…

8 Ağustos 2015 Cumartesi

BİR DÜŞÜNCESİZ İNSAN



 “BEN DÜN YOLDA BİR DÜŞÜNCESİZ İNSAN GÖRDÜM”

Cümle içinde kullanayım dedim… Ancak çok gerçek, çok samimi bir cümle oldu…

Düşünceli bir insan mısınız? Yani bir şeyi yaparken ötesini, berisini düşünür müsünüz? Hesaplar mısınız değil ama “düşünür müsünüz”…?Bu hesap/ kitaptan farklı bir durum çünkü bazen insanın genetiğinde kodlu…

Çok uzağa gitmeyeyim ben büyüttüm diye evden başlayayım… Benim aslan parçası “düşüncesizdir…
Yani; yeni temizlediğiniz bir eve haldır huldur ayakkabıyla girer… Dolaptaki herhangi bir şeyi acaba bunu bir şey için saklamış olabilirler mi diye düşünmeden alır yer ya da milyon kere söyleseniz banyo lavabosunun kenarında sigara izmaritini bırakır… Asla açtığı kapıda sizi karşılamaz, kesinlikle aklına gelip şuradayım buradayım diye haber vermez… Şartları düşünmeden küt der en son söylenecek lafı söyler geçer… Anası benim, hiç mi öğretmedim? Bazı lafları milyon kere tekrar etmişliğim var herhalde ama yaşamda bazı şeyler ya bir aydınlanmayla ya da musibetle öğreniliyor… Çünkü ben bu tavırların genetik olduğuna inanıyorum/ ya da görsel tekrarın artık içimize işlemesi diyelim…
Çünkü bu tavırları bana bir zamanlar yakından tanıdığım bir başkasını çok hatırlatıyor…
Ama bu düşüncesiz bu tavırların hiçbiri bir kasıt taşımaz… Bilerek birine zarar verme, içinde fesatlık barındıran tavırlar değildir… Çünkü yapmadığı tüm bu şeyleri karşıdan bekler… Bu da bende “farkında olmamak hissiyatı” yaratır… Bunlar düşüncesizliklerdir… Evlatta bile olduğunda alınırsınız ama affı çok kolaydır…

O da birçok insan gibi yaptığının “farkındalığında” değildir… Ama onun ki sizde affı en kolay olandır.

Birçok insan tanıyorum sosyal yaşam içinde… İş/güç, eğlence, sosyal birlikteliklerde dirsek teması yaşadığım…

Hepimiz bu yazacaklarımdan şikâyetçiyiz biliyorum…

Bizi lazım olduğumuzda arayan arkadaşlardan, yaptığımız bir şeye teşekkür etmeyi unutan insanlardan,  emeklerimizi bilerek ya da daha kötüsü farkında bile olmadan görmezden gelenlerden…
Yolda sinyal vermeden yolumuzu alan şoförlerden, arka masada oturup habire sandalyesiyle sizin sandalyenize çarpanlardan, toplu taşım araçlarında yüksek sesle kız arkadaşıyla dedikodu yapan kadın/kız tayfasından…  Sokaklardaki ter kokusundan, yerlere tükürülmesinden, bir yerde sıraya girdiğinizde arkasındakileri düşünmeden işini uzatanlardan, ben bir şunu versem olur mu deyip sizin dakikalarca beklediğiniz sıranın önüne geçenlerden… Gece on ikiden sonra bile gürültü yapan komşulardan… Zaman ve emekle hazırladığınız yemeği haldır haldır yiyip kalkanlardan, eline sağlık yerine kusurunu söyleyenlerden… Yeni temizlediğiniz eve ayakkabıyla girenlerden ( leylam büyük affet beni ya, bunu hep yapıyorum, düşüncesizin allahıyım) ama beni hiç rahatsız etmiyor bu eylem, ev benim olduğunda zaten sevmiyorum insanların ayakkabı çıkarmasını… Ama ona hep yapıyorum…  

Daha çok var değil mi?
Herkesin kendi değerlerine göre değişiyor bunlar…
Hepimiz bunlar ve benzeri şeylerden şikâyetçiyiz ama yapanlarda yine “HEPİMİZİZ”

Bazen etik olup olmaması sorun teşkil etmiyor bir tavrın… Etik olarak sorun taşımasa bile öyle ciddi bir düşüncesizlik taşıyor ki… İnsan ister istemez kırılıyor bazı davranışlara…
“Herkesin özgürlük alanı var” işte tam da bu, düşüncesizlikle iç içe giren bir durum oluyor…

Mesela benim kişisel seçimim diye sizi çok rahatsız edecek bir şeyi yapan ve beni anlayışla karşılayacağını umuyorum diyen bir dost… Düşüncesizdir.

Ayrıldığımız insanların özel yaşamı olması normaldir… Ama bir adam sizin, ailenizin, arkadaşlarınızın bulunduğunuz yere sizi aldattığı kadını getirirse düşüncesizdir… Ya da neyse artık… Hele de aksi durum bu ülke de cinayet sebebiyken… Mesela ben aldatılmayı önemsemeyebilirim ama buna cinayet işleyebilirim…

Bir arkadaş özel hayatını istediği gibi yaşamak hakkına sahiptir ama iki kişilik bir ortamda birlikte adım atıp yalnız kalıyorsanız bu düşüncesizliktir…

Bir insan kırılacağınızı bile bile sizi üzecek bir şeyi anlatabiliyorsa, bir başkasının size dair sizi üzecek düşüncesini sizi kıracağını düşünmeden söylüyorsa, düşüncesizdir.

Bir başkası “sizi okumama özgürlüğüne” sonsuz sahipken, karşınıza geçip “senin yazdıklarını beğenmiyorum, kötü yazıyorsun” diyebiliyorsa düşüncesizdir.  Hele de siz ona bu becerinizle emek sarf ettiyseniz büyük düşüncesizliktir… Keyfiniz kaçar, üzülürsünüz, bir daha yazamazsınız onun için…
Ve anlayamazsınız sizin için çok özel olduğunu bilebileceği bir şey için bunu nasıl yapabildiğini…

Bir diğeri işine bir ihtimal yararsınız diye selam sabahı eksik etmeyip, bundan iş çıkmayacak galiba diye düşündüğü noktada selam sabahı kesiyorsa “düşüncesizdir”

Size aylarca merhaba dememiş biri bir iş için sizi aramaya utanmıyorsa “düşüncesizdir”

Yalnızlık noktasında sizi arayıp, etrafları kalabalık olunca aramayı, davet etmeyi unutanlar düşüncesizdir…

Kendi hassasiyetleri konusunda son derece dikkatliyken, başkalarının hassasiyetlerinde gözleri kör olanlar “düşüncesizdir”

Yakın plandakiler sizi kırarken, uzak plan sadece sinirlendirir…

Düşüncesiz insanlar karşısındakinde on ömür olsa onunu da çürütebilecek kapasitedeki insanlardır. Sürekli bir memnuniyetsizlik halindedirler… Yaptıkları kabalık ya da düşüncesizlik hatırlatıldığında olay daha da çıkmaza girer… Kavga kaçınılmaz olur… Ya da en iyi niyetle “Ben böyleyim” der geçerler… Bunun birilerini üzdüğünü ya da kırdığını söylediğinizde “salla” “bana ne ya” “ kasmayın ya hayatı bunlarla” “abi ben böyleyim, yersen” gibi muhteşem başarılı, insanın ağzına süpürge sokulası laflar ederler genelde…

Bu insanlar, asla yaptıklarının bir hata olduğunu düşünmezler. Eğer belli yaşa kadar bunların yapılamaması gerektiğini öğrenememişlerse hiçbir zaman da öğrenemeyeceklerdir zaten. Bazıları ise seçilmiş düşüncesizliklerdir.

Çok sevdiğim bir dostum vardır. Şehr-i İstanbul’da gittiğimde beni misafir eder… Kuralları, prensipleri olan bir adamdır. Bir başka çok sevdiğim dostum da şu an uzaklardadır. Bu iki adam gördüğüm en prensip sahibi, net ve düşünceli arkadaşlardır. Birisi daha net bir sertlikle koyar tavrını diğeri daha naiftir. Ama ikisinin de ortak noktası siz onların sınırlarını çok net bilirsiniz onlarda sizinkilere sonsuz saygı duyarlar… Varlıkları için ikisine de her daim teşekkür edeceğim sanırım. Bu ne işe yarar siz kendinizi güvende hissedersiniz. Zemin kaygan değildir. Karşınızdakinin tavrı net ve açık olduğu için size ne yapıp yapmayacağını bilirsiniz… Bu zarafet ve düşüncelilik inanılmaz rahatlatıcıdır. Çünkü sizin hakkınıza saygı duyarken kendi haklarını da korurlar… Bu çok zor becerilen birşeydir. Benim için öyledir.
Ne hikmetse kadınlar düşünceli olma konusunda erkekler kadar iyi değildir… Ben de dâhil…

Düşünceli erkeklerle büyümüş bir kız çocuğuyum ben… Babam, dayım, eniştem… Yakınımdaki yetişkin erkekler hep düşünceli idi… Erkek kardeşe kendinizi teslim ederseniz sizin yerinize herşeyi düşünür, halleder… Benim teslimiyet problemim bazen onla çakışır sadece...
O nedenle bahtıma düşen, “diğer türlüsünü merak ediyorum”dan kaynaklı seçimlerimin sonucu olan adamların düşüncesiz halleri beni hep kırmıştır…
Bakınız yaş günü teşekkür yazısı… İnsan Whatsupp’tan yaşgünümü kutlar azizim... Bir arkadaşın sana yapar, elbette oradan mesajla kutlar da… Bazı insanların yapmaması gerekir…
Ayrıca özel günler çevrenizdeki insanların düşünceli olup olmadığını anlamanız için harika fırsatlardır.  Denemesi bedava… Yakın tarihte denenmişi var… Sapla samanın ayrılmışı var…

Ancak “çok düşünceli insan” modeli de vardır ki o da candan can alır…
"yazıktır günahtır kimin çocuğuysa" denilesi insan modelidir bu…
Kendilerini yer bitirirler… İçten yanmalı motor misali… Bunlara huzur yoktur yaşamda...
İşin kötü yanı bu duygu durumu zamanla iki tarafı keskin bıçak olur ve başkalarına da zarar vermeye başlar… Çünkü sizde nasıl davranacağınızı şaşırırsınız… O kadar düşüncelidir ki yaptığınız hiçbir şey yeteri kadar düşünceli olmaz… Ve onu hiçbir zaman yeterince “mutlu” edemediğiniz hissiyatına kapılırsınız… Çünkü onlar herkesi mutlu etmeye çalışırlar. Hayır demekte zorlanırlar.  Çok ufak ayrıntılara takılırlar. Ufak bir gülümseme ya da beklemediği ufak bir tepki onu saatlerce hatta günlerce düşündürebilir. Velhasıl düşünceli olmanın fazlası da beklenti içerir. Yani onlar bunu yaparken sizi çoğu zaman beklenti içinde bırakırlar…  Ve muhtemelen en ağır düşüncesizlikleri bu derece düşünceli insanlar yapar.  Çünkü düşünceli olmaya takılmışlardır aslında düşündükleri karşılarındaki insan değil düşünceli davranma eyleminin kendisidir.

 Kısaca; yapılan eylemin karşı tarafa ne gibi zararlar vereceğini düşünmeden yapılan her şey düşüncesizliktir. Odunlukla default gelen bir özellik olup kalp kırıklarının başlıca sorumlusudur. Genelde bir şeyi yapmak değil, aklına birşey yapmayı getirememek olarak kendini gösterir. Kaliteli odunlarda yapılan hayvanlıklar ve yapılmayan incelikler beraber bulunabilir. O nedenle düşüncesizlik genel olarak yapanın ıslak odunla dövülmesini gerektirecek birşeydir.

Yaptığının bizim düşüncesizlik dediğimiz sınıfa girdiğini düşünmeyen ya da kabul etmeyen, bu kendisine söylense bile zeytinyağı gibi üste çıkanlar için değildir bu yazı…
Çünkü bu halt, genelde kalp kırmamaya özen gösteren, kendisini karşısındaki insanın yerine koyabilenlerin de yer yer yediği nanedir. Kendince iyi niyetli söylediği sözün karşı taraf için nasıl kırıcı olabileceğini, lafı söyledikten çok sonra anlar bazen insan, evet bir dingillik yapmışsındır, üstelik bazen karşı taraf alındığını da çaktırmaz, ama olmuştur bir kere…

Ben zaman zaman çok düşüncesiz olabilirim mesela ama seçilmiş düşüncesizliklerim de vardır. Bana saygı duymayan insanlara düşüncesiz davranmaya başlarım mesela… İstemeden yapılan herşeyi kabullenebilirim ama kasıt taşıyan düşüncesiz tavırlar benim için kabul edilemezdirler… Mesela o kadar düşünceli arkadaşlarım vardır ki rahatsız etmemek için hiç aramazlar… Aradığımda da yahu beni bilmiyor musun ben kimseyi aramıyorum derler… Ne diyeyim “yalnız” kalsınlar o zaman…

Olaya toplumsal açıdan bakarsak; hep başkalarının fikirleri, argümanları ile yaşayıp kula kulluk etme felsefesini dibine kadar benimsemiş, cehaletini kabul etmeyen, sığlığının farkında olmayan milyonların sürekli içinde olduğu eylemdir “düşünceli” olmama halidir DÜŞÜNCESİZLİK...

VELHASIL, DÜŞÜNCESİZLİK İNSAN TURNUSOLÜDÜR.


SONSÖZ; (alıntıdır)

Her şeyin özüne gitmeli insan, görünene değil. Bildiğin gördüğün kadardır çünkü gördüğün baktığın kadar ve baktığın düşündüğün kadar. Baktığını görmez, gördüğünü düşünmezsen eğer, gördüğünün bildiğine sığmadığını da göremezsin…