6 Temmuz 2015 Pazartesi

BABA OĞUL... KUTSAL RUH...



Baba- oğul ilişkisi; iki erkek ilişkisidir…
Babanın oğlu üzerinde iktidar kurduğu ilişkidir;
Oğulun babaya kafa tuttuğu ilişkidir;
Oğulun kendini ispat ilişkisidir;
Babanın model olduğu veya model alınmaktan sakınıldığı ilişkidir;
Ama tuhaf bir şekilde nadiren; iki insan ilişkisidir;
Saydığım diğer ilişkiler, bunun çok da önünde gider. İki insan ilişkisi daha çok geri planda kalır.

Kadınlar tarafından anlaşılması güç belki anlaşılamayacak ilişkidir.

Oğulun yaşı ilerledikçe ego çatışmasına dönen ilişkidir.

Ve eğer babayla- oğul beraber çalışıyorlarsa ilişki gayet sıkıntılı olabilir. Bazen evlat istemediklerini söyleyemez de onun yerine başka şeyler söyler... 

Baba, hem babalık hem de patronluk yapar. Oğuldan kendisinin hiç bir zaman yapmadığı, yapamadığı ve yapamayacağı işleri ve fedakarlıkları isteyebilir. Ya da bazen oğul onun yaptığı fedakarlıkları görmez, görmezden gelir, bilmek istemez... Bazen yaptığı işleri beğenmez, beğense de yüzünüze karşı bunu söylemez. Diğer çalışanlarından oğlunu hiç ayırmaz hatta daha kötü bile davranır ama bunların hepsinin bir amacı vardır onu çalışma hayatına en iyi şekilde hazırlamak… En azından “o” buna inanır… Asıl amaç, o olmadan da ayaklarının üzerinde durabilmesini sağlamaktır. Ama bu amaç elbette ki oğul tarafından böyle anlaşılmayacaktır… Hele de olayın içine bir sürü farklı ayrıntı, farklı insan ve olay girdiyse… Oğul çoğu zaman bunu kendine yapılmış bir kötülük olarak algılar... Korkularını dile getiremez huysuzluğunu dile getirir...

Ve bazen genç, babaya olan saygıyı yitirdiğini düşünür…

Bunda babanın zaman zaman oğulu hiçe sayması, dediklerine güvenmemesi son derece etkili olmuştur. Ya da oğulun güvenini yıkması… Babalık içgüdüsüyle her şeye karışması, her şeyin kendi istediği gibi olması gerektiğini düşünmesi oğulu sıkar. Babanın bu hakları üstünde elde etmesinin tek sebebinin para kazanması olduğunu düşünen genç her geçen gün artan bir istekle kendi parasını kazanıp bu esaretten kurtulmanın hayallerini kurar. Yada içgüdüsel olarak onun bu üstünlüğünü yıkmaya çalışır...
Bu da tartışmalarda biraz daha saldırgan olmasına sebep olur.

Bu iki bakış açısı bir araya gelince tartışma da kaçınılmaz hale gelir. Bu ikili zaman zaman tartışırlar, olansa arada kalan anneye olur çoğu zaman. Hele de ayrılmış çiftlerde bu uyumu sağlamak çok daha zordur. İki tarafı da daha anlayışlı olmaya ikna etmeye çalışır, fakat iki tarafın da elinde değildir. Birisi kendini frenlese diğeri duramaz. İkisi de frenlese en fazla iki, bilemedin üç kere frenleyebilirler. Sonra gene kaçınılmaz son gelir. Uyumlu bir baba oğul ilişkisi için iki tarafın da gayreti gerekir, bakış açılarını değiştirmeleri, birbirlerine daha anlayışlı yaklaşabilmeleri gerekir. Ama bunu yapmak iki taraf için de zahmetlidir gerçekten. Hele de genç ve ateşli tarafın dinlemeye kulakları tıkanmışsa...

Çünkü muhtemelen geçmişten gelen birikmiş öfke ve kızgınlıklar karşılıklı anlayışsızlıkların ana kaynağıdır. Karşılıklı suçlamalar ve güvensizlikler oluşacak iletişimi daha da çıkmaza sokar…
Çocukluğun ve ilk gençliğin bittiği nokta bir hesaplaşmaya döner.
Sorumlulukların arttığı noktada, gerçeklerle yüzleşilen yerde bazen başarısızlık korkusu olayları daha da alevlendirir...
Çocukluk günlerinden kalanlardan başlanır, zaten “o” senin çocukluğundan adam olamayacağını bilmektedir. Sen de bunun sebebinin babandan başka kimse olmadığını düşünüyorsundur…

Ve bu ilişkinin bir yerinde illaki bir anne vardır… Bazen paylaşılamayan, bazen ilişkinin çok uzağında olan, yakınında olamayan… Ama o kadın için bu ilişkinin iki erkek çocuğun ilişkisinden farkı yoktur.
Çünkü ne derse desin laf anlatamadığı iki erkek çocukla karşı karşıyadır…

Zemini çürümüş tahtalardan oluşan, daracık bir köprüde bazen karşı karşıya gelmeye; bazen o köprüyü beraber geçmek için çabalamaya benzer baba oğul ilişkisi…

Oysa…

Taş bile kırılıp ufalandığı ve değiştiğine göre, bu ilişkinin de değişmesi gayet mümkündür…

İnsanın en önemli organı vicdanıdır, vicdanı güzel olan insan ırkı, dini ne olursa olsun en güzel insandır…

Bazı ilişkiler feda edilemez ilişkilerdir… Araya kimsenin giremeyeceği ilişkilerdir…
Geçmiş babaya dair içine atmışsa bir şeyler, gelecek bunların hesabını soracak güçle diker babanın karşısına insanı. Ve çözülür insan güç olur… Güçlü olur…

Bir erkek babasıyla hayatında çok nadir dönemlerde kavga eder. Bir kutsal kuralı, kaideyi bozmak, iyi kötü devam eden bir düzenin kolonları yıkmak gibidir babayla kavga etmek. Seni sen yapan kaideleri hiçe saymaktır babayla kavga etmek. Yaşamın içindeki kırılma noktalarından biridir, dananın kuyruğunun koptuğu yerdir. Sanmam ki hiçbir insan, kendi varlığına sebep olan şeyle burun buruna geldiğinde psikolojik tahribat yaşamasın. Karşılıklı yara almak kaçınılmaz olsun…
Tarih boyu yaralarla doludur baba-oğul ilişkisi…

Çünkü baba sırtını yasladığın dağdır… Öyle olmalıdır…

Derler ki erkek milleti 3 evrede olgunlaşırmış;
-askere gidince
-baba olunca
-babası vefat edince…

Ve bazen kadın olarak durduğun yerden bakarsın 3 evrede bazen işe yaramaz gibi gelir sana…
Yine de insanın kavga edebilecek bir babası olması babasını erken yaşta kaybetmiş çocuklar için bir lükstür…
O yüzden anlamaz babasız çocuklar bunu…
Evladını kaybetmiş babalarda anlamaz var olan bir evlatla didişmenin nedenini…


İşte o yüzden erkekler daha çok sever kız evlatlarını “erkeklik paradoksları” altında sıkışmış, hem sancılı, hem saldırgan, hem bağlı, hem korkan, hem hayranlık dolu, hem öfkeli değildir kızlarıyla ilişkileri… Erkek çocuk kaçınılmaz olarak bir gün kimsenin bükemediği bileğini bükendir neticesinde…

Baban ne dersen de, ne hissedersen hisset oluşunun sebebidir neticesinde… 

 BABA: Hazine kapısıdır...Açmasını bilene...!

ANNE: Cennet kapısıdır... Girmesini bilene...!
EVLAT: Deniz suyudur... İçmesini bilene...!

Taş bile kırılıp ufalandığı ve değiştiğine göre yaşamda her şey değişir...
NETİCESİNDE BABA - OĞUL - KUTSAL RUHTUR....

4 Temmuz 2015 Cumartesi

İLKOKUL…



Pantolon içine pijama giymek, önlük altına pantolon giymek yine de şanslı olup hiç sobalı okulda okumamış olmak, ama bitlenmemen için saçlarının kısa kestirilmesi, lastik silgiyi kaybetmemek için ortasından delip iple boyna asmak ama sürekli kaybetmek, abaküs, fasulye ve kürdan gibi sonraları plastikleri çıkan tüm bu “matematik aletlerini” organik kullanmak, hafta sonu folklor dersleri, hava soğuksa beden eğitimi dersi yerine matematik sorusu çözmek, birdirbir, uzuneşek, misket oynamak, kızkıza/kolkola bahçede turlamak, kankardeşliği, o zaman kocaman gelen küçücük sıralar demektir...

Okuma bayramları ve kırmızı kurdeleler, yerli malı haftası ve turşuyla tarhananın dostluğu…
Çalışkanlar ve tembeller ayrımı, karne notundaki dört notuna ağlayan dövülesi çocuklar,
"--neee değğdiiiğğ seni öğretmeene söliiceaamm" cümlesi... Tahtaya isim yazan sınıf başkanı, kalem açma eylemi, soluğu çöp tenekesinin başında almak, akabinde kalemini açmak için gelmiş arkadaşlarla muhabbet etmek…
Göçmen kuşların kışın güneye göç ettiğini öğrenmek… Öğretmen korkusu… Öğretmen kokusu…


İlk aşk demektir… Gencecik ölümler demektir...

Kokulu silgi, ders arası çiş molası, simit, elvan gazozu, leblebi tozu, feza füze, kız kaçıran, çat pat, mantar tabanca, sulu boya, pastel boya…
Son zil çaldığında okuldan (ne hikmetse) efendi gibi yürümek yerine tam gaz koşarak çıkmak...
Kümeler, kümeleşmeler...
Tahtaya kalkınca hep yüzü kıpkırmızı olan arkadaşın...
Sıranın üzerine abanarak ve yalvararak parmak kaldırmak, bunu yaparken "örtmenim örtmenim örtmenim..." diye bağırmak ve biri seçilene kadar susmamak...
Aşı günleri delikanlılık ayağına kuyruğun en önüne geçmek ve gıkını bile çıkartmamak…
Yazlık açık ayakkabıyla soket çorap giymek ve kirlenen çorap uçları...

"yazların sıcak ve kurak, kışların ılık ve yağışlı” olduğu yerin neresi olduğunu hala bilmemek ama bu cümleyi hiç unutmamak…
Islak pamuk içine konan fasulyeden çınar ağacı yetişeceğini sanma salaklığı demektir…

Gırtlağı kesen sert yakalar… Siyah soluk önlükler… Kız önlüğü giymek… Annenin nihayet diktiği verev etekli, sentetik parlak kumaşlı, kız önlüğünün önünde ütü iziyle okula gitmek zorunda kalıp utanmak demektir…


Duvarı çevreleyen dört mevsim haritaları... İlkbahar, yaz, sonbahar, kış…

İstanbul’un fethinin bayram olarak kutlanmadığı ama İstanbul’un fethi ile Türklerin dünyayı yeni bir çağa soktuğunu düşünüp gururlanmak… Tarih şeridindeki Fatih resmini hiç unutmamak…

İlkokulu başladığın anda eziyete döndüren sayfalar dolusu çizgiler…
|||||||||||||||||||
\\\\\\\\\\\\\\\\\\\
///////////////////

Her sene çektirilen sınıf fotoğrafları, sağlık kolu, kütüphane kolu, sınıf başkanı vs olmak, izcilik yapmak, yavrukurt olmak… Fikri Bey’den mandolin dersi almak, yeteneksiz diye kovulmak… O mandolinin hala başucunda durması, ben müzik konusunda yeteneksizimin beynine işlemesi demektir…

Bir sırada üç kişi oturmak… Ali, Oya ve Kaya’nın tek cümlelik maceraları, eve koşan ali, topu tutan ali ve bilumum diğer Alilerin serüvenleri…

26-45 doğu meridyenleri, 36-42 kuzey paralelleri…
Defter arasında, kitap arasında, önlük cebinde kalmış simit susamları…
Kara tahta, tebeşir bitince yan sınıftan gidip tebeşir istemek, yıldızlı pekiyi,
Kalın kartondan imal edilmiş karneler (şimdikiler "print out" sanırım), okuma bayramı
Türküm doğruyum derken çekinmemek…
Korkma sönmez derken çok emin olmak… Bunların faşist misin sen oğlum denilecek şeyler olduğunu bilmemek demektir…

Veli toplantısı, tırnak kontrolü, bit kontrolü, henüz blok ders kâbusunu bilmeden sık aralıklarla teneffüse çıkabilme özgürlüğü, kardeşlerin el ele okula gelmesi…

Öğretmenden yenilen ilk tokat demektir. Yine de ona hiç kızmamak demektir... Ona hayran olmak, onu örnek almak... Ölmeden elini öpmüş olmaktan mutlu olmak demektir...



Onun gibi ilerici, aydın,bir Cumhuriyet Kadını olmak demektir...

'Atatürk 1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Bey’dir. İlköğrenimine mahalle Mektebi’nde başlamıştır. Daha sonra...'
Şeklinde anlatılan Atatürk’ün hayatını ezbere bilmek demektir…
İşin en acı kısmı Ata’nın dayısının çiftliğinde karga kovalayışını hepimiz ezbere bilirken memleketin kurtuluşu ve kuruluşunun detaylarını hiç de olması gerektiği kadar derinliğine belleyemediğimizi bugün görmek demektir…





Müsamereler… Sahnede Kafkas oynarken başımdaki duvağa basarak alkış almama sebep olan eşim… Kafkas’ta boyum tutmadığı için âşık olduğum çocukla oynayamamam… Hala kimseyi boyumun tutmuyor olması… Folklor kıyafetlerimi hala saklamak demektir…


Daha ilkokul birinci sınıfta bile, siyah, sözde tek tip önlüklerin kapatamadığı farklılıkları gözlemleyebilmek. Hep en güzel kalemlere sahip olan o kızın, çantasında yazacak bir kalemi bile olmayan o çocuğa kalem ödünç vermemesine şahit olmak…
Öğretmenler gününde öğretmene hediye vermeden teşekkür ediyor olabilmek, hep sümüklerini önlüğünün koluna silen çocuktan tiksinmemek; bütün kör göze parmak adaletsizlikleri takmayacak kadar masum olmak, her şeye rağmen çocuk kalabilmek, teneffüs zili çaldığında bahçeye koşturabilmek demektir…

Kardeşle aynı okulda okunuluyorsa, onu koruma çabası içinde olmak, teneffüslerde kendi arkadaşlarınla oynamayı bırakıp, onu yakın takibe almak…
İlkokul boyunca her ders defalarca "konuşma, Emine” denmesi ve yine de konuşmak…
Matematik dersi kâbusu, defalarca düzelttiğin sınıf kütüphanesi… Sürekli kütüphane kolu olmak demektir…

Sınıfın en çalışkan, akıllı hem de en kibar çocuğunun sınıf başkanı olması ( Hala öyle adam)
Sınıfın en çalışkan kızının hem sarışın, hem mavi gözlü, hem de en güzel kızı olması eşitsizliği savaşmak… Onun kaçınılmaz olarak doktor olması… En yaramaz kızın hala en sevdiğin arkadaşlarından biri olması, ilk aşkınla hala görüşüyor olmak, sıra arkadaşının çok akıllı bir kadın olduğunu görmek… Aranızdan doktorlar, mühendisler, müzisyenler çıkması… Onların başarılarıyla övünmek onları görünce hala mutlu olmak demektir…


Otorite, çalışkanlık ve hırsı ilkokulda öğreten hem korktuğun, hem sevdiğin ve saygı duyduğun o görkemli kadının son talebeleri olmak ayrıcalığı…
Hep en ön sırada oturmak, beden eğitiminde sıra sonu olmak…
Erkek-kız ayrımı yapılmaksızın kurulan saf sağlam dostluklar demektir…

Milliyet Çocuk ‘un, Doğan Kardeş ‘in, Kumbara dergilerini okumak… Tipitip’in 25 kuruş olduğunu hatırlamak demektir…

70’lerde ilkokul okuyan bir çocuk olmak…

Dengeli bir fakirlik, inançlı insanlar, çocuk aklıyla anlaşılmaya çalışılan idealler, samimi sosyalleşmeler, birçok oyun arkadaşı, ev gezmeleri, radyo haberleri, tek tip TV, yerel gazozlar, limonata, TV regülatörü, elektrik kesintileri, büyülü kokulu-tahta tabanlı bakkallar, bulunması zor gazoz kapakları, şıveps, arabesk, pazar günleri boyu eğlence programları, eski minibüsler, soluk okul siyahları, sümük, bit, eski kıyafetler, küçülen ayakkabılar, büyüklerden kalan giysiler demektir… Küçükken Sovyet sporcuları desteklemek, “kutu kutu pasta, Demirel hasta, bırakın ölsün,  Ecevit başta” diye tekerlemeler bilmek, yazlık sinemalar, birbirini seven insanlarla birlikte okumuş olmak demektir…
TRT’de pazar günleri yayınlanan Almanya’daki kasabalar arası yarışma programlarının hastası olmak demektir… Gece yayınlanan Muhammed Ali Clay boks maçları için babayla uyanıp okula uykusuz gitmek demektir…
Ramazanlarda babayla sahura kalkmak övünerek oruç tutmak demektir… Öğretmenin “çocuklar oruç tutmaz” diye uyarması demektir… Sınıfta bir tek arkadaşının annesinin başının örtülü olması demektir…
Pilli radyodan Yurttan Sesler korosu, Arkası Yarın, Çocuk tiyatrosu dinlemek, 33 devirli plaklardan şarkı dinlemek demektir. Siyah beyaz televizyonda yayın kesildiğinde necefli maşrapaya bakmak, son Mehmetçiğe bakıp, karıncaları görüp televizyonu 12’de kapatmak demektir.
Benzinin karneyle tüpün de kuyrukta alındığını zannetmek. Avuç kadar “itt schaub lorenz” teybi dünyanın en önemli müzik sistemlerinden birisi sanmak, Süleyman Demirel’in "Ecevit mazot bıraktı da biz mi içtik" cümlesini sarf ettiğini bilfiil duymuş olmak, Enrico Macias’ın dünya çapında en önemli bir şarkıcı olduğunu zannetmek, Mercedes’in "kaç yaptığını" görmek için camından maymun gibi bakmaktır…

Ama bugün görüyorum ki ilkokul arkadaşlığı ortak korkuların ve hayatın ilk acımasızlıklarının paylaşıldığı arkadaşlıktır… İlkokulda (ya da en azından benim ilkokulumda) herkes aynıydı gibi hatırlıyorum, kimse aşırı zengin ya da fakir değildi, belki de bunun belli edilmediği yıllardı… Öğretmenimizin otoriterliği ve boynumuzu kesen yakaların dünyasında, çocukken neyi ne sanırdım başlığında örneklenen hayatın karşısındaki salak acemilikle de desteklenen garip bir dayanışmadır ilkokul arkadaşlığı… Bugün görüyorum ki ilkokul arkadaşlığı insanın kendini en rahat hissettiği arkadaşlıktır… Yıllar sonra sanki çok şey paylamışsınız gibi onları sonsuza kadar kazanmak istediğiniz, koskoca adamları, kadınları şimdiki halleriyle düşünmemekte inat edip sadece yıllar öncesiyle hatırladığınız, ilk aşkınızın da hep içinde olduğu buluşalım, görüşelim deyip, buluşmaların hep ertelendiği arkadaşlıklardır ilkokul arkadaşlıkları...



Aynı noktada olmayı bırakın, tamamıyla ayrı dünyaların insani olsanız bile, birbirinize olan hürmetiniz yüzünden iyi vakit geçirmeye şartlarsınız kendinizi… Tüm kimliklerinizden sıyrıldığınız bir arkadaşlık türüdür. Herkes ortak bir kimlik takınır, ne kadar beraberseniz o kadar sure boyunca o kimlikten asla vazgeçmezsiniz.


Siz ilkokul arkadaşlarınızla birlikte olduğunuzda hala MÜDAFAA-İ HUKUK İLKOKULU’nda BEHİCE YAPRAK’ın öğrencilerisinizdir…
Giderek eksilirsiniz… Ama hepsini ayrı ayrı seversiniz…





2 Temmuz 2015 Perşembe

KARA KOYUN...



“Kimlik, insanın zamanın içindeki incelişinde onu dünyaya bağlayan bir ayna.”
Diyor Amin Maalouf Ölümcül Kimliklerde…

İnsanın dünya üzerinde kim’ oluşuna aradığı “lık” takısı Kimlik…
Bir kapıyı çaldığınızda kaçınız içeriden gelen “kim o ?” sorusuna “BENİM” diye yanıt veriyor…
Belki ağız alışkanlığı belki de soruyu duymamak… Oysa soru “sen misin ?” değil… Kim o?

İnsanlar en temel ihtiyaçlarını giderdikten sonra kendilerini tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı duyuyorlar… Bu onların kimliği olarak beliriyor kanımca. Mesleğimiz, kariyerimiz, girmeye hak kazandığımız kurumlar kimliklerimizi belirliyor. Hayatında kendi başına hiç bir şey başaramamış bireyler, kimlik gereksinimlerini doğuştan getirdikleri ya da kazanabilmek için hiçbir çaba göstermelerine gerek duyulmayan kimliklerde gideriyorlar.

Dinimiz, milliyetimiz, tuttuğumuz takım gibi… Genelde bu ikinci gruba dâhil bireyler, benimsedikleri ve kendi kişiliklerinde ön plana çıkardıkları bu kimliklerin fanatik destekçisi oluyorlar.

Köktendincilik, ırkçılık, holiganizm hep bu kimlik arayışının tatmin edilememesinin yarattığı, şiddeti ve hoşgörüsüzlüğü de beraberinde getiren toplumsal yönelimler olarak önümüze çıkıyor.

Kim o? Sorusunun yanıtının “ben” olması sadece varlığımızı bedensel olarak ortaya koyuyor oysaki “Özne” olan biz bu ben cevabında “kimliksiz” kalıyoruz…
Şüphesiz parmak izi sahip olduğumuz en değişmez, en sağlam kimliktir. Ne kaybetme olasılığı vardır, ne de değiştirme... Yani tıbbi olarak ya da kriminal olarak hata yapıyor olabilirim ama kişiliğimizin oluşturduğu kimliğimizden daha net olduğu kesindir.

Ben kimim?
Oğluma, kızıma göre anne… Bir başkasına göre evlat… Bir başkasına göre abla… Bir diğerine göre dost… Bir başkası için sevgili, eş, kadın… Birilerine göre bir çokbilmiş… Bir diğeri için komik bir kadın… Birileri için şerrinden korkulacak bir huysuz… Belki de birileri için hakkımda yalan yanlış konuşulacak bir düşman… Bazıları içinse kendi kimliklerinin çarptığı bir duvarım… Ama ben “kimim ben” sorusuna verilecek yanıtların içinde bir tanesinden çok eminim… Yaşamında riyakâr, hırslı, açgözlü, kalbi kötülükle dolu ve etrafını kendi gibi insanlarla dolduran insanları istemeyen biriyim… Yani bu devrin prim yapan insan profili hiç bana göre değil…
Hoş bende onlara göre değilim…

Yaşam daima iki-üç yol veriyor her karar öncesinde… Ben elden geldiği kadar etrafıma düzgün insanları toplayarak ilerlemeyi tercih ediyorum…
Yıllar önce çok sevdiğim bir arkadaşımı bir yere davet ettiğimde "ben sıkılırım orada… Senin arkadaşların var, ben onlara uyamam" demişti… O güne kadar arkadaşlarım arasında böylesi bir uyum problemi yaşatacak farklılıklar olduğunu hiç düşünmemiştim… O gün bir şeyi sorgulattı bu söz bana…

Ben “kimlerle arkadaşım”…

Ve o günden beri etrafıma insanları seçerken bir tek şeyi temel alıyorum… "İçi dışı bir olsun…" 
Üniversiteler okumuş bir kadın olarak; önce hayatımdan okumanın insan olmaktan üstün olduğunu zannedenleri uzaklaştırdım… Sonra hayatımıza sevgimiz ve güvenimizle aldığımız, ekmeğimizi, evimizi, duygularımızı evladımız, kardeşimiz gibi paylaştığımız ama iş çıkarların çatışması noktasına geldiğinde kadirşinaslığı bir anda unutanları eledim… Sonra etrafımdan kendi başarısızlıklarını başkalarının başarılarını kötüleyerek kapatmaya çalışanları temizledim... Kadınlarla ilişkilerinde sürekli yalan söyleyen erkeklerle dost dahi olmamaya dikkat ettim, erkeklerle ilişkilerini olası çıkar hesapları üzerine kurma alışkanlığına sahip/ bir kısmı namusluyla evli kadınları (namuslu ve evli demek değil bu kendi namusuyla evli demek) çıkardım yakın alandan… En içten duygularımı anlattığım buna rağmen o duygularla beni sırtımdan vurmaya çalışan birkaç eski/ yakın insanı da eledim… Çalışma hayatımda kime destek olduysam önce onun bana zarar verdiğini gördüm… Çalışma ortamında dostluk kurmamaya karar verdim…
İnsanların birbirlerini ne kadar kolay aldattığını gördüğümde bende denedim… Beni aldattığını sananların ruhu bile duymadı aldatıldıklarında…
Ve sonra bir gün baktım ki kimseye güvenmiyorum…
Kimseye inanmıyorum…

Çünkü baktığım her yerde maalesef ki eksik, yarım rahatsızlık veren insan ilişkileri görüyorum…

Zaman zaman insanlara çok zarif ve kibar davranamıyorsam sebebi budur… Çünkü ben çoğu kez insanların birbirlerini idare ederken samimiyetsizliklerini görüyorum… Annesinin arkasından konuşan evlatlar görüyorum… Eşini bir koca masa kadının yanında yerin dibine sokan, akşam kapıyı “aşkım” diyerek açan kadınlar görüyorum… Üç gün önce hakkında bir sürü laf ettikleri insanlara işleri düştüğünde “canımsın” diyenler görüyorum…

Sonra kapıyı çalana “kim o” dediğimde birileri “benim” diyor…

Sahi beyan ettiğiniz “siz” gerçek “siz misiniz?”

Bazen sizin kendinize uyan bir kostüm gibi seçtiğiniz; cinsiyetiniz, mesleğiniz, eğitiminiz, okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, dinlediğiniz müzik, hoşlandığınız artistler, politik fikirleriniz, ayakkabılarınız, başörtünüz ya da dekolte kıyafetiniz sizin kimliğiniz… Ve bazen de olaylar karşısında durduğunuz yer, seçtiğiniz insanlar, durduğunuz taraf sizin kimliğiniz… 
Siz bana tüm zarafetiniz ve mükemmel, eşitlikçi yaklaşımınızla gelseniz de eğer insanları sevmeyen, hırslı, baştan ayağa yapmacık bir takım insanlara “canım” diyor, yaşamınızda taşıyor, bilmem hangi çıkarlarınız için idare ediyorsanız… Siz benim için “kimliksiz bir bireysiniz”. Elbette o ya da bu nedenle bu tarz insanlarla aynı ortamları paylaşıyoruz ama iş ya da sosyal ortamda illa ki zararlı olacak bu insanları çıkarlarınız için yedekleyen, taşıyan, onların kötülükleriyle açtığı yoldan bir yere ulaşmaya çalışan insanlardan biriyseniz muhtemelen zaten arkadaş değiliz… Ya da tanışıyoruz ama benden haz etmiyorsunuz…

Kimliksiz insan çoğul ve akışkandır. Bulunduğu kabın şeklini alır. Ama bazılarınınkine bulundukları kap yetmez, taşar, başka başka kaplarda kendilerine yer açarlar. Kiminin mevcudiyeti kabın yarısını bile dolduramazken, o kap kendi kabıymış gibi davranır…

Amin Maalouf ‘un Ölümcül Kimlikler kitabında dediği gibi " bir insanın kimliği, başına buyruk aidiyetlerin birbirine eklenmeleri demek değildir, kimlik bir yamalı bohça değildir, gergin bir tuval üzerine çizilen bir desendir; tek bir aidiyete dokunulmaya görsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır "

Sarsılmayan kimlikler için ne yapmalı sorusunun yanıtı hayli derindir…
Benim vakıf olabildiğimden derindir…
Kimliğin önemini sorguluyorum zaman zaman...
Bu kadar mühim olmalı mı acaba…

Yani… Kendini, dünya üzerinde konumlandırmak, bir şeylerin dahilinde sabitlenip, bir şeylerin haricinde bulunma lüksünü stabil kılmak…

O kadar mı mühim olmalı acaba hakikaten…
Yani bunca Kimliksiz bireyinde bir bildiği vardır herhalde... Onca sineğin boka konarken bir bildiği olduğu gibi...

Ama anladığım şu ki kişinin kimliği olmak istediği insanla, olabildiği insanın buluşma noktasıdır…

Ben kapıyı bir çaldığımda içeriden gelen “Kim o?” sorusuna cevabım; kendimden ve içeridekinden korkmadan Emine’dir…


21 Haziran 2015 Pazar

BABA OLMAK ZOR ZANAAT...



Baba olmak zor zanaat, incelikli iş…
Ağır mesai… Bir ailenin yükünü omuzlarında taşımak… Bunun için büyütülmek… Yaşamda ki asıl görevinin bu ilan edilmesi… Bu stresin ağırlığından mıdır, nedir bilmem önce babaları gönderiyoruz son teftişe... Bir çoğu bizi çocuk yaşta bırakıp gidiyor…

Can Yücel’i çok severim ben... Aşkla öfkeyle yazar... Yazardı… O en güzel gözlü Maarif Müfettişinin oğlu idi... O hayatta en çok babasını seven baba idi…
Diyor ki… “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” in son dörtlüğünde Can Yücel;

"En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim."

Hayatımdaki tüm “diğerleri” alınmasın ama bende galiba en çok babamı sevdim… Benim de nefesim, fikrim, canevim açıldı benzer bir yerlerde… Babam son teftişine çıktığında çok genç yaşta idi dolayısıyla hep yakışıklı ve genç kalmayı becerdi gözümün önünde… Bu sene nicedir beklediğim sene onun öldüğü yaştayım… Bu sene, o sene… Doğum günümde bir bar taburesi üzerinde Teoman dinleyeceğim bağıra bağıra…   


Güzel adamdı babam… İçi de dışı da güzel adamdı. En iri yarı adamdı tanıdığım sonradan fark ettim ki bildiğimiz normal ölçülerde bir adammış, en başarılı adamdı tanıdığım sonradan anladım ki oda çok şeyi başaramamış, pek korkardım gölgesinden sonradan görünce başkalarını anladım pek yufka yürekli bir babaymış... Sinirlendi mi öksürürdü hafiften, şimdi anlıyorum içinden ona kadar sayarmış…
Çünkü şimdi anlıyorum baba olmak zor zanaatmış…
Hala hiçbir adam o kadar güzel değil… Oğlum dışında… Ve hala hiçbir adamın gölgesi o kadar üstüme düşmedi bir daha…

Bu ülkede erkek olmanın zor olduğunu düşünüyorum ben. Hem delikanlı gibi büyüyeceksiniz, hem ananızın kuzusu kalacaksınız, hem babanızın aslan oğlu olacaksınız… Sonra bir kadının aklını başından alacaksınız… Gündüzleri bir yerlerde kedileşirken, birilerini idare edip evinize para getirmeye çalışırken belki de bunun için gururunuz kırılırken akşam evde babanızın aslan oğlu olup, koca bir ailenin direği olacaksınız…
Para kazanacaksınız… Bunun gerilimini mümkünse eve taşımayacaksınız... İllaki taşıyacaksınız… Hele de bir de işler yolunda değilse… İçiniz ezilecek kendinizi kötü yetersiz hissedeceksiniz…
Sinirli olacaksınız belki… Gergin… Suskun… Suratsız… Tüm dünya dışarıda size yüklenirken, siz kendi kalenizde kral olmak isteyeceksiniz… Sizin kanalınız açık olacak elbet televizyonda, masada elbet önce yemek sizin tabağınıza konulacak, masanın baş sandalyesi tabii ki sizin olacak… Eşiniz anlayışlı olacak mümkünse dar zamanlarda yanınızda, bol zamanlarda sessizce olması gerektiği yerde olacak. Size hayran hatta daima âşık olacak… Siz hem koca, hem maaş vermeyen patron, hem sevgili olacaksınız… Siz hep haklı olacaksınız, birileri hep siz haklı olasınız diye çocukları organize edecek… Ananıza babanıza mazeretler bulacak, o birilerini görmeyeceksiniz bazen… Fark etmeyeceksiniz bile hatta bunla yetinmeyip birçoğunuz onu; sizi onca çekip çevirdikten sonra; tam siz süt kaymağı kıvamına geldiğinizde bırakıp gideceksiniz… Hatta bazılarınız bu kadar vefakâr çıkmayıp yarı yolda bırakıp gideceksiniz… Sizden illaki korkulacak… Yaşlanana kadar es kaza ağlarsanız şehir efsanesi kıvamında anlatılacak… Sizde yaşlanınca yerli yersiz ağlayacaksınız artık izin var diye…”
Pek yumuşadı bizim bey torunları görünce dayanamıyor siz onu bana sorun” diyecek hanım… Çocuklar yıllar sonra size cevap verirken daha rahat olabilecekler… Şanslı iseniz keyfini çıkararak yaşlanacaksınız… Hatta artık kimseye kızmaya haliniz hatta niyetiniz kalmadığında hanım sultan geçmiş huysuz günlerinizin hatırına “aman babanız kızar” deyiverecek arada bir geçmiş yıllardaki iktidarınızı hatırlatmak için…


Bu ülkede ve hatta birçok ülkede baba olmak zor…
İçiniz titreyecek çocuklarınıza bakarken aman karizmayı bozmayalım diye çok da yüzgöz olmayacaksınız. Anaları gibi iki dövüp bir sevemeyeceksiniz… O ne yapsa unutulacak, tatlı bir anı olacak ama sizin yaptığınız yıllar sonra bile bir başka hatırlanacak… Şansınıza ağlarken baba diye ağlayan bir çocuğunuz olursa bu sefer de hatun ağlamaya başlayacak “bu çocuk beni sevmiyor mu ?” diye…

Unutmamanız gereken bir sürü gün olacak yıllarca medya ve dahi tüm imalı hatırlatmalara rağmen unutup duracaksınız tüm “özel” günleri… Oğlunuza gizli hayranlık duyacaksınız onunla övünmenin yolunu arayacaksınız elbet işin raconu gereği o bunu anlamayacak… Aynı sizde olduğu gibi o da bir onay bekleyecek hep babasından… Bir iş yeri açtığınızda mümkünse oğlunuzun adını koyacaksınız… Ama kızınız, size ananızdan sonra kayıtsız şartsız teslim ve hayran tek kadın insan olacak… Mümkünse hiç evlenmeyecek… Mümkünse büyümeyecek te… Mümkünse size çok benzeyen bir adam bulacak ki körler sağırları ağırlayacak huzur kaçmayacak...

Var mıdır geç ölüm bilmiyorum ama benim babam pek genç öldü… Derler ya beni teliyle duvağıyla gelin edemeden, torun torba sahibi olmadan… Gerçi benim telim duvağımda olmadı ama babama benzeyen bir aslan parçam oldu… Gün sayıyor “baba” olmak için…  Babam kadar iyi bir baba olmasını diliyorum, evladıyla/ evlatlarıyla babamdan çok daha uzun yıllar bir arada yaşasın istiyorum…
Hiç görmedi babam oğlumu ama biliyorum çok gurur duyardı Poyraz’ımla… Delikanlı duruşuyla, güzel ve sevgili dolu yüreğiyle… Babamın öldüğü yaşa gelmeyi çok bekledim ben… Neden bilmiyorum takıldım bu seneye… Babamın öldüğü yaşta bir torunum olacak… Yaşamın ne kadarı rastlantı bilmiyorum…

Babasına çok hayran, çok düşkün bir kızdım ben… Ayrıca genç kızken pek sakardım ben... Hani şu ergenlik halleri durumundan... Sabahları okula birlikte giderdik, hiç beğenmezdi yolda sersem sersem yürüyüşümü… “düşeceksin önüne bak” derdi durmadan haklıydı da öyle sık düşerdim ki… Hele de hava yağmurlu ise beyaz çoraplarım çamur lekesi olurdu… “ayak izlerimden yürü” derdi bana… Hala kulağımda sesi… Onun ayak izlerinden yürürdüm çoraplarıma çamur sıçratmamak için ama yine de çamurlanırdı çoraplarım
Ben babamın ayak izlerinden yürümeyi pek sevdim…

Biliyorum birçoğu çok zor, çok huysuz adamlar, akşam inerken gelecekleri saatlerde evlerde hala bir telaşa sebep oluyorlar tüm modern zamanlara rağmen… Hala izinleri alınmadan anne idare etmeden birşeyler yapılmıyor, baldan tatlı yanlarını, güzelim yüreklerini görmek bazen çok zor oluyor… Ama onların rolü de bu yaşamda…

Hatırları kalmasın kadrosundan bir babalar günleri var… emin olun çoğu sizi uyurken seviyor, belki şimdiler de değişime ayak uydurdular daha rahat ifade ediyorlar sevgilerini ama inanın bence bir çoğu hala kendini tutuyor aradaki o güzelim baba-çocuk, korku-sevgi-saygı dengesini bozulmasın diye… Çok azı analarımızdan sonra bize kalıyor… Önce analarımızın oluyoruz sonra onların…Bir anamızdan ayrılmaya görsünler bizden de ayrılıyorlar…

Bir sürü şey deniyor haklarında “ana varken bir gözleri görür ana yokken hiç görmez” diyorlar… Ana gibi sevmez deniyor… Babalar hayatlarına bakar evlatları yok sayar deniyor… Bazısı tüm bu tanımlamalara uyuyor elbette… Baba olmayı bir türlü beceremiyorlar…
Ama ben böyle bir babayla büyümedim… Bizim için çalışan, yorulan, yıpranan dünya yakışıklısı bir babayla büyüdüm… Belki de ondan beklentilerim yüksek oldu evliliğimde… Boşanmama rağmen oğlum babasını her gün gördü… Ailemde hep evine, ailesine düşkün babalar oldu…  Dolayısıyla bilmiyorum baba korkusunu, nefretini… Babadan zarar görmeyi… Çok şanslıydım babamla yaşadığım 21 sene boyunca… Çok güvendeydim… Çok huzurluydum…
Ben; babamın gönül gözünü 28 sene sonra bile tam gözümün içinde hissediyorum…

Kıymetini bilin babalarınızın… Birgün hiç beklemediğiniz bir yerde gidiyorlar yaşamınızdan, aniden bazen… Dünyalarınız olsa bile “o gün” kendinizi kimsesiz hissediyorsunuz… “Evin orta direği” başınıza çöktü sanıyorsunuz… Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor ve söylenmemiş öyle çok şey kalıyor ki geride…

Ben babalar gününde anlıyorum bir “anıya” sarılmayı…

Bu oğlumun ilk babalar günü… Daha eline almamış olsa da Dila’yı heyecanla bekliyor… Sağlıkla geldiğinde “Dila” çok harika bir baba olacağını biliyorum…

Bugün tüm babaların, hem de dünyanın en yakışıklı, en kocaman, en cömert yürekli, en taze babasının babalar gününü kutluyorum…
Babamın hep dediği gibi “sevildiğinizi bilin ulan eşşekler”
Zorlamayın, üzmeyin babalarınızı baktınız iki lafı bir araya getirip size “seni seviyorum” diyemiyorlar şanındandır babalığın deyin… Siz söyleyin geç kalmadan… Sevildiğinizi bilin…

Seni bu babalar gününde de özlemle anıyorum ALTAN AKI…




16 Haziran 2015 Salı

AŞK ÜSTÜNE BİR DENE/ME



Aşk üstüne bir deneme…

Ciddiye almayın “deneme” sadece…  Dene/me diyor zaten…

Daha önce de yazmıştım sanırım bu cümleyi ben aşk üstüne yazamam. Bir türlü beceremiyorum. Hiç mi âşık olmadın be kadın diyorum kendime bazen… Olmuşluğumuz vardır elbette…

Aşka dair en güzel tanım benim için “âşık olmak” değil… “aşka düşmek”tir… Hani şu yavurun “fall in love” dediği şey…
Düşülür çünkü olunmaz… Hazır olunur, doktor olunur, eş olunur, anne olunur, başarılı olunur, hasta olunur… Ama aşka düşülür…

Aşk dediğimde aklıma neler geliyor…
Gerçek Aşk ?
Platonik Aşk ?
Karşılıksız Aşk ?
İlk Aşk ?
İmkansız Aşk ?

Görünen o ki âşık değilim…

Aşk konusunda yazmanın âşık olmakla bir alakası var mıdır bilmem… Ama yazmamamın var muhtemelen…

Aşkı kişisel olarak duygu - durum bozukluğu olarak algılıyorum ben…
Ne kötü değil mi?  Yaştan diyecem ama kendi kendime “biz senin 15 yaşındaki halini de biliriz” diyor içimde bir ses… 

Aşk obsesyonel bir duygu-durum bozukluğudur.

Kanımca aşk hedefine ulaşılmayı arzulayan bir duygudur. Bu durumda da obsesyona ters bir durum söz konusu olduğunda duygular nefrete, kine, saldırganlığa doğru kayar. Temizlik obsesyonu bulunan birinin evini kirletmeniz durumunda size düşman olacak, nefret edecek, hatta saldırganlaşacaktır. Aşkta da durum aynıdır. Eğer kişi aşkına karşılık bulunmamışsa veyahut terkedilinmişse duygular kötü olacaktır.
Her obsesyon gibi eğer hedefe ulaşılmışsa obsesyon motivasyonunu kaybedecektir. Karşılık bulan aşkların ömrü çok kısadır.
Genelde ölümsüz olarak tanımlanan aşklar platonik aşklardır. Çünkü hedefe ulaşılmamıştır ve yara sürekli olarak kaşınır.

Benim gördüğüm ve hatta bildiğim aşk; "allahım ya tanışmasaydık?" ile "kahretsin keşke hiç tanışmasaydık" arasında geçip giden şeylerin tümüdür. Ya da; "aradığım her şey sende" güzellemesi ile başlayıp "neden böylesin sen" çemkirmesiyle bitirilen olaylar bütünüdür.

İnsan beyninin yaygın, eskiden kalma ve somut bir hatasıdır aşk. Aşka teğet bile geçemeyecek mantık kumkuması/bahtsızlık yumakları yahut aşk mağdurları “aşk yoktur” diye yırtına dursun, aşk vardır; hakikattir...

Bunu öncelikle kendime söylüyorum…

Aşk tragedyalara, kural tanımaz hazlara, kıskançlığa, pişmanlıklara, sanata ve tüketime yarar yüzyıllardır.

Elle tutulur değişikliklere yol açar bünyelerde. Karında pırpırlanan kelebekler, midedeki yakıcı boşluk, zarar görmekten alınan tuhaf hazlar bir tarafa, kıskançlık nöbetleri, alışkanlık/huy farklılaştırmaları aşığın yaşamına er geç egemen olur. Kimi tacirlerce de kişi üzerinde aşk sonucu oluşan ve gözlemlenen değişiklikler matah bir durumdan bahseder gibi anlatılır ve abartılır...

Mesela Türklüğünden utanan ünlü dünya düşünürü "küçük harfle" ahmet altan “aşk bir orospudan bir azize de yaratır, bir azizeden bir orospu da” gibilerinden kallavi bir laf etmiştir...
Oysa marifet bir herif uğruna bir orospuya dönüşmek değildir elbet. Bir kadının içinde orospuluk varsa, anılan mesleği ya da davranışı seçmelidir. “aşığım, ölüyorum, bitiyorum” kabilinden bahanelere meyil etmesi hatadır. Ya da üstün gördüğü bazı değerler için bir azizeymişçesine yaşayabilmelidir paşa gönlü arzu ederse. Yoksa sırf bir adamı elde etmek ya da memnun edebilmek için, olmadığı olmak istemeyeceği kişiliklere bürünmesi izansızlıktır. Erkekler için neden buna benzer şeyler yazmıyoruz ki… Yoksa onlar bizden daha mı gerçek?

Zekâ ve bilgi çoğu konuda işe yaramaz olur aşk söz konusuysa. Kadınlar erkekleri, erkekler kadınları çıkış olarak gördükçe, hayata olan bağları gibi algıladıkça...aşk bir trajedi olarak yaşanacak, aşk intiharları sürecek, kıskançlık cinayetleri işlenecektir. Adam, bir kadının daracık omuzlarına yüklerse tüm yaşamın ağırlığını, bir gün boyunun ölçüsünü alır. Kadın, bir adamın sayesinde yeryüzünün güllük gülistanlık olacağına inanırsa, Yavuz Turgul daha çok film çeker ve bize de izlemek düşer.  Bir de Halil Sezai gerçeği var tabii memleketimde aşktan isyan eden…

Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin arka planlarında çoğunlukla aşk vardır. İnsanlar, pırasa doğrar gibi kesilir aşk yüzünden... Mantığı, aklı yoktur aşkın. Mimar, manikürcü, akademisyen ya da inşaat işçisi herkes âşık olabilir değmeyecek birine. Bile bile lades demenin tadı başkadır çünkü...

Fakat yaşamın idamesi ve sosyal kurallarla ilgili en temel problemlerin çözümü için karşıdaki insanın bedeninin tek başına yeterli olmadığı anlaşılınca kopar kızılca kıyamet… Aman allahım “aşk” yetmez olur bir anda…

Oysa maddi manevi birbirini tutacak, sempati ve hoşgörüyle destekleyecek insanlar uzun süre, azapsız beraber olabilir yalnızca... Aşk cümbüşlü ve salya sümük ağlamayı icap ettiren büyük bir fasaryadır... Aşk evliliği falan adam gibi yürümez hiçbir devirde. Aşk dışındaki unsurlar göz ardı edilerek kurulan yuvalar dağılır ya da hayat söndürür, bu muhakkaktır. Çünkü aşk denilen çılgınlık, hem beyin kimyası, hem libidoyla ilgili bir geçici karmaşadır.  Obsesyon, duygu-durum bozukluğu, libido karmaşası…
Çok mu ümitsizim?

Aşkın depremli faniliğinden, özveriyle, mantıkla sevginin sağlam gerçekliğine evrilen istisnai birlikteliklerdir asıl sanatı ve anlatıyı hak eden. Yaşamın çok içinde gerçek öykülerdir bunlar...
Gerçek aşk diye anılan aşklar... Şu "gerçek aşk" ta ne ilginç bir tanımlamadır.  "gerçek aşka ulaşmak için gerçek aşkın tescillenmiş somut bir örneği olmalıdır, bu örnek olmadığı sürece gerçek aşka ulaşmak na mümkündür" diye düşünülebilir... 
Sahi nedir gerçek aşk ?   

Bir adam bir gün bana "sana aşığım" derse aslında bu hakaret gibi bir şeydir benim için…

Çünkü sevgisi, saygısı ve mantığı eksik bir hayranlıktır aşk. O insan kırış kırış bir yağ tulumuna dönüşünce devam edemeyecek bir arzu ve beğeniştir... Oysa kişilikle ilgili o büyük hayranlık, sevgi bambaşkadır. Aykırılığı görüp önemsemek ve tipten şekilden değil davranıştan etkilenmek apayrıdır. Fedakârlıkla desteklenirse ve kişi nankör değilse bir ömür boyu zevkle sürebilir. Hele ki ilişkiye doğadan, sanattan aşk kırıntıları serpiştirircesine, aşksızlığı fark ettirmeyecek samimi sihirler sunulursa...  

Velhasılıkelam Bülent Ortaçgil’in de söylediği gibi aşk bir dengesizlik işidir…
Dengeye dönüşendir sevgi…
  
Yine de aşksız olmaz…
Dediğim gibi Aşk’a dair yazmak benim harcım değil…
Çünkü benim için aşk…

Oscar Wilde’ın "karşılıklı bir yanlış anlamadır" diye cevaplamış olduğu sorunun öznesidir.

HAMİŞ: Çocukça bir inattır aslında aşk az biraz...
eski ilişkilerden kalmış kalıplaşan yaraların inadına,
etraftaki örneklerde görülen sahtekarlıkların inadına,
ömrü 9 yıl olsun, 16 olsun, kaçsa kaç, ilişkiyle birlikte yıllar geçtikçe değişen insanların inadına,
her "ilk umut"un "son hayal kırıklığı"na dönüşümü sürecini bilmenin inadına,
 ve en çok da aşkın aslında "hastalıklı bir ruh hali" olduğunu bilmenin inadına,
 herşeyi göze alabilmek,
ve herşeyi unutarak bir yenisine balıklama dalabilmektir...




15 Haziran 2015 Pazartesi

AKLIMDA...




İyi insan olmak…  Samimiyet, dürüstlük, empati, farkındalık, sevgi, anlayış gibi kavramları iyi anlayıp, bünyede sindirebilmiş insan olmak…

Ama bu konuda kanımca en iyi cevabı Necip Fazıl vermiştir… Okur okur, döner tekrar okurum o cevabı… Üstada sorduklarında “nasip meselesi” demiştir…

Etrafımızda binlerce ışık, renk, görüntü ve binlerce ses varken, bizler daha kendimiz olamazken iyi insan olmak da olmayan bir varoluşta koca bir hayaldir. Koca bir ütopyadır…

Ki insan denen canlı değil midir, ilk ego incinmesinde tırnaklarını bileyip de karşıdakinin yüzünü paramparça etmek için bekleyen? İnsan denen canlı değil midir, kendi gururu altta kalmasın diye her şeyi zebil edebilecek kadar onursuz davranabilen?
“insanlarla bir ladese tutuşmuşum ben. Bir tarafta insan var edildiğinden beri cereyan eden kötülükler, diğer tarafta ise insanın iyi olma mücadelesi. Bu ladeste yenilmeye hiç niyetim yok. Kaybetmek ise aklımın ucundan dahi geçmiyor.

İnsan denen canlı "ben iyiyim" dedikçe ben yapmış olduğu kötülükleri anımsayıp yapabileceği çirkeflikleri zihnimde canlandırarak "aklımda" diyorum.”

AKLIMDA…

İyi insan olmak; çelik gibi bir zırh ister, ipek kadar esnek sinirler ister bir de sabır ister…
"iyi insan her zaman mutlu değildir, ama mutlu insan her zaman iyidir. Toplum insanın iyi olmasını ister, ama insan mutlu olmayı..." diyor Dorian Gray yani Oscar Wilde…

Herkesin üzerinde birleşemeyeceği, göreceli olarak nitelendirilmiş insanlık durumudur “iyi insan olmak”. İnsanın iyi veya kötü olması yargılarımızla ilgilidir. Usame Bin Laden bizim için kötü bir adam iken birçokları için de iyiliksever bir kahramandır. Biraz daha beklersek birileri de İmralı’dan halk kahramanı olarak çıkacaktır… Victor Hugo’nun lafı aslında işin esasını ortaya koyar:
"iyi olmak kolaydır zor olan haksever olmaktır."
Her insan en azından bazıları için iyidir ama insanın değerini ortaya koyan adil olabilmesidir…

İyi insan olmak için kendinizin üzüleceği, kızacağı, kırılacağı, geçmişte sizi acıtan olayları başkalarına yapmamak, intikam almamak, dalga geçmemek, egolarla barışmak, geçmişi unutup daha da umutlu olmak, hayaller kurmak, şans vermek, gülmek gerekir.

Ne kadar zor olabilir ki?

AKLIMDA…

İyi insan olmak; daha az akıl oyunu, daha az entrika, daha çok saf mutluluktur...
İyi insan olabilmek güzelliktir...

Bertolt Brecht, yerden yere çalar kendine iyi insan diyeni...
“İyi insan olacağınıza
Öyle bir yere götürün ki dünyayı
İyilik beklenmesin!”

Mutlak iyi yoktur. Aynı şekilde hiç bir insan saf kötü de değildir. Bir denge ve karışım söz konusudur. Kanunları ve polisi kaldırın, çıkarları ve sosyal değerlendirmeleri yok edin, bir de o zaman bakın kim limitleri nasıl zorlar diye…

Birileri için “özünde iyi” kelimesi kullanılıyorsa… Orada bir yamuk vardır… Özünde iyi olan sözünde de iyi olur neticesinde… Yani…

AKLIMDA…

Etrafıma baktığımda gördüğüm ise şudur… İyi insan terk edilen, oyuna çağrılmayan, partilere davet edilmeyen, bir topluluğa girdiğinde dikkat çekmeyen, bir yerden ayrıldığında yokluğu fark edilmeyen, kutlamalarda kendisine pasta ayrılması unutulan, telefon açmak için zahmete girilmeyen insandır. Çünkü onu kontrol altında tutmanıza gerek kalmaz o iyidir ve size zarar vermediği için varlığını kontrol altına almak gereği duymazsınız. Benim iyi insan tarifim ise buradakinden farklıdır.
Çünkü bence “insanın, kendinin iyi olduğuna inanması, başkalarına karşı çıkmaktan ve haklarını savunmak için savaşmaktan çok daha kolaydır.”

İyilik; Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir. Eyvallah.
Ama Dünya Bankası’nda, Sermayenin kucağında yahut ayağına postal giymiş hiç değildir…

İyilik kaleş’in ucuna çiçek takmak değildir…
Çatlağa uyum sağlayan su gibi akmak değildir…

Herkesle iyi geçinen insan olmak benim fikrimce “iyi insan” olmak demek değildir… İnsan doğasına aykırıdır zira... İnsan tepkisiz yaşayamaz, bir bitkiden farksız hale gelir ki bitki bile sulandığı zaman tepki verir açar, büyür, yeşerir…
Sorgulamak tartışmaları beraberinde getirir, tartışmalar çatışmaları, çatışmalar da en nihayetinde yaratıcı fikirleri. Bu açıdan bakıldığında herkesle iyi geçinen insan modeli kardeşimiz tüm bu çatışmaları içinde yaşayan ama dışarı yansıtmayan kişidir olsa olsa…

AKLIMDA…

Bu kadar yazdım “iyi olmak” üzerine ben elbette “iyi” değilim… Ben zorlayan, halının altına süpürüleni görmeye meraklı, gerçekleri duymaktan korkmayanlardanım… Ama benim içinde iyi olma”mın” kıstasları var…

Benim için iyi olmanın anahtar kelimeleri:
-anlayış (...diyosunn)
-empati (üzülmüş/sevinmiş/korkmuş... Olmalısın)
-değer verme (seni dinliyorum…)
-güven (ben seni biliyorum…)
-iyi niyet (loading...)
-ikna (peki şuna ne dersin? Böyle olması seni rahatsız eder mi?)
-tevazu (yok canım est…)
-espri (içerde farklı modellerimiz de var:)) dır…

Olduğu gibi kabullenmek benim için “iyi olmanın” belirtisi değildir… Bu da benim olmamışlığımdır.

"Ne kadar iyilik varsa hepimiz için
Hepsini dileyip gerisine direniyorum"

AKLIMDA…

DİPNOT:  “ALÇAK EŞEĞE BİNEN ÇOK OLUR…”