15 Eylül 2014 Pazartesi

“ŞİİRİMİZ KARADIR ABİLER…”



“şiirimiz karadır abiler…”


Her şey sizin üzerinize, vatan da, millet de, kahramanlık da sizin üzerinize abiler… Kamunun düzeni, yaşamın alfabesi, aldığımız nefes, sevdiğimiz gökyüzü, verdiğimiz mücadele… Hepsi sizin üzerinize abiler…
Sizin için doğmuş çocuklar, doğmamış bebekler…
Öfkeler, kırgınlıklar, sevinçler…
Tepesine binin hepsinin abiler!
Her sabah işinize giderken, her gün işinizde, döndüğünüz de evinizde devrim yapın abiler…
Bir gün vazgeçin ertesi gün mutluluk pozları verin abiler…

“şiirimiz gül kurutur abiler…”

Sizin o büyük aşklarınıza akıl sır erdiremeden, bir sürü insanı yok saymanızı izler, zayıflıklarınızı izler şiirimiz. İnsanların bir eylül gecesi şiirden, şarkıdan aldığı cesaretle nasıl da beraber yaşadığı insanların evlerini, sevdalarını, hayatlarını yağmaladığını izler. O akıl almaz saldırganlığın insandan değil, asıl nereden geldiğini izler abiler.

“şiirimiz erkek emzirir abiler…”

Oyalar, boyalar zaman geçirtir abiler…
Dilimiz sivridir hocamız yaşamdır abiler… Gözümüz sakladığınız zayıflıklarınızı, zavallı çaresizliklerinizi görür abiler.
O abileri asmak da, beslemek de mubahtır. Eline erkeklikten silah verip insanların üstüne salar şiirlerimiz, öldürsün diye onları. Yedi gün yirmi dört saat yalan söyler kimileriniz abiler…

“şiirimiz kentten içeridir abiler…”

Kentler yıkılırken, o yıkılan kentlerde çocuklar ölürken, şiirimiz çadırlarda yaşayan insanlara, üşeyen insanlara, ölen insanlara, saraylarda oturuyorsunuz demektir. Şiirimiz aymazlıktır abiler. Yıkılıp gitmiş hayatlarının çözümünü başkalarının güzelliklerinde çözmeye çalışan hadsizlerin şiiridir abiler…

Sizin vatanınız kalp kırmaktadır abiler.
Elinizi tutan ellere vurmaktadır,
Utanmaz cüretkârlığınızla avunmaktadır.
Sizin vatanınız can yakmaktadır abiler,
İnanın çok ah almaktadır.

“Şiirimiz her işi yapar abiler…”

Şiirimiz pazartesi sendromudur abiler…
Utanmaz bir günaydındır abiler… Geldiğiniz yere gidin abiler…
Şunu gayet iyi biliyoruz ve bugün daha iyi anlıyoruz ki, her dönem kendi 'abiler ‘ini yaratır, zalimlik el değiştirir ama zulmün yönü asla değişmez… Ve küçük yaşamlarınızda neyseniz dünyada da o’sunuz abiler…
Her yerde sizlerden var abiler… Her eve sizden bir tane düşüyor abiler…
Siz utanmasanız da şiirimiz sizden utanır abiler…

“düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?”

Çoğul yaşamlarınızdan utanmaz mısınız abiler…

Hamiş: Canım Ece Ayhan… Ben bir pazartesi sabahı hadsizliklere cevap vereyim diye değil… Bu ülkedeki “mor külhani” abilere yazmışsan da bu güzelim şiiri…

İyi ki de… “karadır şiirin”…

“Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler”









14 Eylül 2014 Pazar

"DÜNLE BERABER GİTTİ CANCAĞIZIM...




17 yaşındaydı Poyraz; çok ciddi sıkıntılarımız vardı... Ana oğul baş başa altından kalkmaya çalışıyorduk. O hep arka odada, ben hep ön odada... Arada kendimizi oyalamak için kafamızı gömdüğümüz bilgisayarlarımızdan kafamızı kaldırıp birbirimizle dalga geçiyorduk... Sıkıntının hası sizden başkasına görünmeyen, içine başkasını çekmeyendir. Dört duvar bilir yaşadığınızı... Bir gece bir sebeple çok canım yandı... Çok hırslandım bir haksızlığa... Çünkü ben haksızlığa dayanamam... Bir insanın bir insana bile isteye egolarına engel olamadığı için zarar vermesini sineye çekebilen, bununla barışık yaşayabilen biri olamadım hiç...

Oysa Poyraz buna talimli büyüdü... Ev'de, iş’te... Bana sabırlısın diyenler bilmezler ki çoğu zaman benim sabrım o oldu...

Bir gece bir sebeple o kadar çok sıkıldım ki... Yine bugünlerde ki gibi midem tuttu... Gece yarısı beni bilmem kaçıncı kez doktora götürüp getirdi... İlacımı verdi, uyuttu...

Sabah uyandığımda başucumda bir mektup buldum...
"dünle beraber gitti cancağızım;
ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım" diye başlayan...

Altında bir not vardı;
"sen kadın... benim için dünyayı karşına aldıysan, ben senin için dünyayı sallarım... ama sen kadın, hepsinin üstesinden gelecek kadar, bugün seni üzenleri bir gün buna pişman edecek kadar kuvvetlisin...
Uyanınca çay yapta şu balkonun keyfini çıkaralım.

Neşeli ayaklar..."

Bugün bütün kâğıtlarımı döktüm ortaya... Bana yazdığı her şeyleri... Sonra dedim ki kendime...

"lisânı ağızda olana değil, lisânı gönülde olanlara yâr et bizi...
tebessümü simâsında olana değil, tebessümü gönülde olanlara kat bizi...
aşkı tende sananlara değil, aşkı ruhunda can bilenlere arat bizi..."



12 Eylül 2014 Cuma

ALDATMA!

Yazmak okuyanı kirletmeden, masumca temizlenmektir…

Anlayamadıklarımız…
En çok neyi anlayamıyorsunuz?

Bazı insanların dedikleri, yaptıkları ve fikirleriyle ilgili bir türlü toparlayamadığım şeyler var…

Bu insanların gittiği yer her neresiyse, varacakları nokta her nerdeyse, hangi dinin cennetinde yerleri varsa, hangi hiçlikte, hangi ebediyet var olacaklarsa, orada kendine mahsus bir statüleri olacağı kesin.

Anlayamadıklarım, yapamadıklarım, beceremediklerim ve kabullenemediklerim için hakkımı helâl ediyorum.

Biri bana ilkokul öğrencisine anlatır gibi tane tane anlatsın;

İşte benim erkekler ve aldatmalara dâhil anlayamadıklarım ki aldatılmak konusunda birçok hemcinsim gibi bende 2 tez verdim, 1 doktora yaptım… Mezun olacağım günü ümitle bekliyorum…

*“Aldatan erkekleri anlamak için... Hamamböceğini takip edeceksin! Hamamböceği hızla bir istikamete doğru yol alırken, hiçbir engelle karşılaşmamasına rağmen aniden durur ve bambaşka bir yöne doğru koşmaya başlar.” Diyerek erkeklerle ilgili anlatılmak istenen nedir?

*“kendi içinde geçişli grup modeli” nedir? Burada söz konusu kaç kişidir? Kaç kişilik bir kombinasyon söz konusudur? Bunun karıncaların toplu kominal yaşamıyla bir alakası var mıdır?

*“sadakatinden şüphe ettiğiniz erkeği dövün” diye bir din öğretisi gerçekten var mıdır? Kanımca buradaki dövün aslında dayak atın anlamında değildir. Bu, eksik yazmaktan kaynaklı bir hatadır. Aslı "sadakatinden şüphe ettiğiniz erkeği övün’ dür.

Bir erkeği ne kadar överseniz o kadar sizindir. Günümüzün dini. Âmin.

*“sadakatsizliğine ortak ettiği kadınları dövmek” gerekmez mi? Bunun hiçbir din kitabıyla alakası yok soruyu ben sordum…

Şüphesiz Allah 10 numaradır, aşırı büyüktür, öle böle değildir. Erkekleri biz dersler alalım diye beyinden muaf yaratmıştır... Anlayamamız normaldir, mubahtır.

Mesela bir erkek karısını aldatıp… Boşandıktan sonra benim “karım” öyle de güzel böyle de güzel… Diyorsa salak mıdır? Yoksa dayak mı atmak gerekir? Cevap veriyorum artık senin “karın” değil, anca gidersin J

Mesela neden hiçbir erkek neden aldatıyorsun sorusuna “senden sıkıldım” diye yanıt veremez? Aslında sıkıldığı kendisi midir? Belki sorun midesidir?

Aldatmak bir seçim midir? Karşısındaki insanı enayi yerine koymak ya da koymamak kişinin kendi kişilik bozukluğu değil midir? Bir aldatmada kaç tane enayiye bir akıllı düşer?

*“Tek eşliliğin erkek doğasına aykırı olması” diye bir önermenin gerçekten gerçekliği var mıdır? Kadın insan tek eşli midir ki, soru erkek konulup sorulmuştur? Yoksa amaç aldatan erkeğe sen aldatsan da aldatılmazsın aslan parçası deyip gaz vermek midir?

Bir erkeği ne kadar gaz verirseniz o kadar sizindir. Günümüzün dini. Âmin.

Erkeğin tek eşli olamama sebebi, felsefi çıkarımını Schopenhauer'in “Aşkın Metafiziği ”nde yaptığı, benim pek de sallamadığım önermedir.

Olay şu ki; erkekler dölleyebilecekleri kadar çok dişinin peşindedirler, soylarını mümkün olduğunca çok kadını dölleyerek garanti alma derdindedirler. Kadınlar ise ayda sadece bir kere yumurta oluşturdukları için ve ertesinde kendilerini koruyacak bir erkeğe ihtiyaç duydukları için tek eşliliğe daha yatkındırlar, gibisinden bir şeyler.

Ki ayrıca bu önerme külliyen yanlıştır kanımca… Sadece erkeğin yaptığının ifşa edilebilir, kadının yaptığının ise saklanması gerektiğinin alt metnini içerir. Zira çok eşli erkek, tek eşli kadın matematiğe vurunca pek tutmayan bir hesaptır.  Bildiğim kadarıyla da dünyada kadın ve erkek nüfusu nerdeyse eşittir. Üçü beşi aramıyorum.
Yani erkeğin çok eşliliği, dolaylı da olsa kadının çok eşliliği ile mümkün olabilir ancak.

Yazının tam burasına bir nedenle kusma ihtiyacı hissettim.
Midem hassas bazı şeyleri kaldırmıyor.
Zaten çok sorguluyorum kafam da kaldırmıyor… Hayatım bunların hiçbirini kaldırmıyor...
Ayrıca insan boşandıktan 10 küsur yıl sonra aldatılmayı neden sorgular ki…
Cinsime örnek olsun, bana hatırlatma olsun diyedir…
Hepimizin başına geldiği içindir. Bir kısmımız görmezden geldiği içindir. 
Bazımız kabullendiği içindir. 
Ama hiçbirimiz yok sayamadığımız içindir.
“Sizi gidi çapkınlar ’ın hepsi ”kadınları aldatıp durduğunuz içindir.

Ya da Cuma gecesi evde, balkonda boş boş oturup “salak mıyım lan ben” dediğim içindir. Cevap veriyorum: EVET J

Ayrıca bu tartışılması gereken bir konu olduğu içindir, tartışmaya açık olduğu içindir.
Bu konuyu hangi zeminde tartıştığınız önemlidir.
Mesela laminat parkede tartışırsanız başka, seramikte tartışırsanız farklı sonuçlar elde edebilirsiniz. Bence en güzeli toprak zeminde tartışmaktır. Elektriğinizi alır.

HAMİŞ; Ben yazarken çok eğlendim, dolaylı olsa da rahatladım azcık, birkaç kişiye laf soktum, birkaç kişinin kulağını çektim, kimilerine güldüm geçtim, bazısına pardon dedim… Ama hiçbiriniz çıkıp “kadınlar da aldatır demesin” biliyorum… Nerden demeyin “görmüştüm” derim... 

“Herkesi bir defa, bazılarını her zaman aldatabilirsiniz. Ama herkesi her zaman aldatamazsınız.” Abraham Lincoln









10 Eylül 2014 Çarşamba

KENDİN OLMAK...

Kendin olmak!

Otantik varoluşa ulaşmak, samimi davranmak, içten konuşmak, ruhunla eylemlerin arasındaki bağlantıyı koparmamak, maskelerini fırlatıp atmak… Zordur… Ve hatta diye bir şey nerdeyse imkânsızdır…

"Kendini bulmak" başlı başına kocaman bir sorunken, bir de kendin olmaya çalışmak... Kişisel gelişim zamazingolarının ağzına pelesenk olmuş lakırdı… Kendiniz olun!

OLUR!


Ev de, iş de, okul da, memlekette, sinemada, markette ve en önemlisi ilişkide kaçımız kendimiz olabiliyoruz? Peki herkesin kendi olduğu bir dünyada barış olabilir mi? Dünya barışını düşünecek kadar global bir insan mıyız? Bu bizi ilgilendirmeli mi?
Empati toplumlardaki çatışmayı önlemek için uydurulmuş bir kavram mıdır?
Yoksa anneme ve kardeşime de en yakın arkadaşıma olduğu gibi kendim olarak mı davranmalıyım! Herkes kaldırabilir mi aslında olduğumuz insanla yüzleşmeyi?
Biz kendimize karşı kendimiz bile olamazken bir de eş, sevgili, evlat, aile, çevre, iş “insanlarımızın” istediği insan olabilir miyiz? Hepsi birden olduğumuz da çoklu kişilik bölünmesinden ölmez miyiz?

Kendimiz olduğumuz da feda edeceklerimizle, onların istediği olduğumuz da kazanacaklarımızı aynı terazi mi tartar?
Kurallar ve korkularımız arasında bir yerde mutlu olabilir miyiz? Ya da mutluluk tüm kurallar ve sahip olup vazgeçemediklerimizden mesai saatleri dışında 3-5 saat kaçtığımızda, kendimizi kapı girişindeki portmantoya asıp, olmadığımız ama olma hayalini kurduğumuz kişi gibi davrandığımız da mı bizimle buluşur? Cümle uzunsa da anlamı kısacık “yalan” değil midir?

Mahalle baskısı, aile terbiyesi, çeşitli korkular, sosyal statü hep bir şeyleri sınırlar durur. Bazen karşındaki yalancıya ağız dolusu küfretmek istersin ama gıkın çıkmaz… Bazen lüzumsuz bir akrabayı kolundan tutup kapının önüne koymak istersin annen çıkar karşına… Egosu ilkokuldaki çocukla anca aynı yaşa gelmiş bir arkadaşın ağzına ağzına vurasın gelir “hadi dersin, git şeytan benden görünme”…

İşte bunlar kendin olamamandandır!

Bir de çok sevdiğin vardır gidip yolun ortasında sarılıp öpmek istersin… İşte hep onlar, bunlar sıkıntıdır yapamazsın…

Sen iyisi mi kendin olma… Yaz, çiz, söyle, şarkılar dinle ama kendin olma!
Şimdi sen kendin olsan… İş açılır başa… Yaşamında ki yalanları temizlemek zorunda kalırsın, herkese samimi duygularını anlatmak zorunda kalırsın… Yetmez koca bir ömrü geriye almak zorunda kalırsın… Eşini, ahbabını, arkadaşını kaybetmek zorunda kalırsın… Kendin olamıyorsan “kabullen” o vakit… Kaybedilmesi, feda edilmesi en kolayları, safraları at o zaman…

Çünkü yaşamda bir an bile gerçekten kendin olabilmişsen, o an tüm yaşamın içinde “varlığını en doğru” hissettiğin andır. Balıkçı kralın yarası gibidir… O tadı bir kere aldıysan “unutamazsın!”

Çünkü olmadığın biri gibi yaşamak yaşamda ki en büyük sıkıntıdır. Bütün “de” leri ve “ki” leri doğru yazsan “da” (dahi anlamında) başka bir şeyi doğru yapamıyor, yanlış üzerine yanlış katlıyor olabilirsin…

Çünkü özü hatırlamak için önce giydiğimiz rolleri unutmak gerekir... Bulmak için önce kaybetmek gerekir… Kendini kaybet önce, yolun sonundaki ışık seni kendine götürür. Ya da yolun sonunda ışığa bir pamuk tıkarlar yaşam seni olağan sonuna götürür…

Demek ki!

Birinin boynuna asılarak durursan, karşındakini yormakla kalmaz, bir gün kendi kolların bile çekemez ağırlığını düşersin...
Kimseye dayanmayacaksın! Dünya’da senin Evren de! Kendini geliştireceksin. Büyüyeceksin, olgunlaşacaksın. Ruhunu da aklını da bedenin gibi besleyeceksin. Önce büyük olacaksın, farkında olacaksın, sonra dünyanın zevklerinin, aşkın hayatın tadını çıkaracaksın.

Emanet hayatlara tutunup ömrü harcamayacaksın! Ne olmasını bekliyorsan; sen öyle oturdukça olmayacak! Boşuna hayal kurmayacaksın. Boşuna hayallerine ortaklar bulmayacaksın!

"Yanyana uçanlar da kendi ayaklarını kendileri tek başlarına yerden kesmişlerdir ne de olsa."

Hamiş; Kendin olmanın birinci şartı, kendine gelmektir. Kendinde olmayan insanlar, başkası olmayı başarabilirler ama kendileri olmaya güçleri, nefesleri yetmez, finişi göremez yarı yolda pes ederler… Sığındıkları mazeretler, başkalarının zayıflıkları onların zayıflıklarının yansımasından başka bir şey değildir…








8 Eylül 2014 Pazartesi

ARIZALI...

Anlayamadıklarım;

Anlamak istediklerimdir aynı zamanda. Lütfen birisi anlatsın, tatlı dille ve sabırla.


Modern şehirlerde merdivenlere kadar taşan konuyu komşuyu rahatsız eden kapı önü terlikleri…

Kadınlarla tavla oynamaya başladıklarında aslan kesilen tavla eğiticisi erkekler…

Çıtır çıtır çıtır çıtır çiğdem çitleyen delikanlılar…

Topluma açık alanlar da yüksek sesle erkek arkadaşına kapris yapan ablalar…

Böylesi saçma sapan bir sürü cümleyle devam edebilirim…

Benim öyle büyük…  Evim / arabam/ teknem var’cılar… Ve onların küçük… yaşamları!

Pilavı çatalla yeme çabası…

İnsanların siyasetçilere inanıp, üstüne de onları savunması…

İnsanlardaki bitmek bilmeyen para kazanma hırsı… Bu hırs uğruna gözlerinin kör olması… Hep daha fazlasını istemeleri…  Hep Pepsi’nin insanların bilinçaltına yerleştirdiği bir durum bu.
“Daha fazlasını iste…”

allah’ın tek affetmeyeceği günahın kul hakkı olduğunu söylediği bir dine mensup insanların nüfusun yüzde 99'unu oluşturduğu bir ülkede küçüğünden büyüğüne herkesin birbirinin hakkını yemesi…

Aldatılan kadınların hepsinin anlayışsız, yetersiz ve yanlış olması…

Aldatan erkeklerin hepsinin haklı, mükemmel ve mağdur olması…

Her şeye sahip insanların eksiklik hissetme duygusu…

Sen faturanı nasıl ödeyeceğinin kaygısındayken, bir yüksek model araba almak derdinde olanların gece uykularının hangisini alsam diye düşünerek kaçması…

Kocaman popolu çenesi düşük kadınlar…

Sabah güneşinin çişliye, akşam güneşinin güzele vurması…

Hiç bir şey istediği gibi olmadığı için sürekli hayıflanıp sadece sorun çıkarmak için bir şey söylemeyi adet edinmiş insanlar…

“Anlaşılması zor biriyim” diyen insanların hep birbirine benzemesi…
“- anlaşılması zor biriyim
+ bende.
- nassı yani?
+ miyirib roz ısamlışalna !!!! “

Ya da ne bileyim…

“- anlaşılması zor biriyim
+ gerek yok. Sevişiriz
- ?!”

İnsanlar ve ilişkilerle dolu anlaşılmaz bir dünya da insanları ve ilişkileri anlamaya çalışan insanlar…

"yamuk yaparsam, bu sana olan saygısızlığımdan ya da benim cibilliyetsizliğimden değil senin beni anlama kabiliyetinden yoksun olmandandır" ön deyişi...

Ebru Şallı ile büyük bir aşk yaşayan (!)  yakışıklı popçu (!) Sinan Akçıl’ın evlenmeyi düşünmediğini açıklaması!

Yürürken camlardan kendine bakan ablalar, otobüslerde çalışılmış kollarına bakan delikanlılar, tango yaparken aynalardan kendini seyreden partnerler…

Ben daha uçaklar ve gemilerle ilgili konuyu tam hazmedememişken, üç boyutlu yazıcının bileklik yapması…

İnsanların kendini canı istediği zaman dost hissetmesi, canı istediği zaman ortadan kaybolması, canı istediğinde "ah be neydi o günler" diye içlenmesi… Hem dost hem bencil olmayı aynı anda becerebileceğini sanması…

Her şeyin inanılmaz bir hızla değişebilme yetisi…

Annelerin askere alınmaması…

Bir şeyi yapmak zorunda olduğumda bir türlü başlayamamam…

Her depremden sonra Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün çıkıp “beklenilen deprem” demesi ve insanları uyarmamış olması…

Yaşamın sınırlılığı ve kısalığına rağmen insanların sıkılacak bol bol zaman bulmaları…

Bazı insanların sevgi kelebeği olmalara… Feng Shui’nin her derde deva olması…

“Anlayamadıklarım” anladıklarımdan fazladır bunlar... Ve insansan bu durum normaldir!

Beni böyle delirtip de saçma sapan yazılar yazdıran tüm eş, ahbap, dost, sevgili, apartman sakini, yoldaki insan, yan masadaki adam, kornayla sevişen şoför…  Sizlere hisli hisli küfrediyorum, esen kalın.

Hamiş; Mevlana’nın da buyurduğu gibi;


"ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır"


7 Eylül 2014 Pazar

“ADIMDAN GAYRISINI BİLMİYORUM” …

YORGUNLUK
Kuşlar vardır, cana benzer havalarda:
Soğuksa kar, baharsa yaprak;
Bir başına büyür toprakta ömrümüz,
Güneşle yeşil elleriyle çıplak;
-Uslu ayaklarla başlamış yolculuk-
Yürünmez öyle, bazen durulur,
Ve iner erenler katına yorgunluk;
Kapanır sükûn üzre kitaplar.
Nefeslerle sürüp giden yaşamamız
Bir su kenarına gelir durur;
Ekmekten, şaraptan öte nimetler vardır;
Yürünmez öyle hep, bazen susulur.

Can Yücel


Çeşit çeşidi var bu canına yandığımın yorgunluğunun, tatlısı var, kroniği var, ruhsalı var, bahar yorgunluğu var… Bir yorulmuşsan zamana, duruma mevsimine göre yakıştır kendine…
Ben bazen aniden yorulurum… Öyle birden… Çark dönerken kendi tekerime çomak sokarım…
Yaşamım boyunca en değer verdiğim şeylerden hep böyle anlarda vazgeçtim.
Yorulmak benim vazgeçişim… En azından dönüş yoluna girişim…
16 seneden bir günde yoruldum, 8 seneden bir Pazar akşamüstü aniden… Bir cumartesi her şey yolundayken,  ortada bir sorun yokmuş gibi görünürken o herkeslerin gıpta ettiği işimden yoruluverdim… Uzun sürer benim karar aşamam… Hastalanırım önce günlerce midem ağrır, inanılmaz yorgun ve huysuz olurum… Her şey batmaya başlar, birkaç kez kendimi götürür,  geri getiririm…
Ama yorgunluk bir kere geldiyse bünyeye…
Yabancılaşma ‘nın küçük kardeşi kanımca yorgunluk. Hangisinin diğerinden daha bela olduğunu bulamadım hala… Bezginlik ve bıkkınlığın da yakın akrabası olsa gerek…
Çocukken bahsi geçtiğinde "nasıl bişey ki acaba?" diye kendi kendime sorduğum sorunun yanıtının 40'li yaşların ortalarını geçince hissetmeye başladığım bir mukavemetsizlik haline verilen ad olduğunu anladım ben… Çok yorgunum demeye başladığım günden itibaren de kendimden endişe etmeye başladım.  Hissettiğim yorgunluktan sonra yüzüme çarpan yaşamın kendisinden nefret edip etmemek zor bir kararın arifesi gibidir hep.
"ben hayata karşı dimdik duran biriyim, yemişim yorgunluğu" derken gece çökende evin bir köşesinde yakalıyor insanı bu yorgunluk… "merhaba efendim,  ben sizin susturduğunuz bedeninizim" dediğinde gece daha yeni başlamış oluyor (zaten sonra pek de bitmek bilmiyor).
Teorik olarak dinlenmekle geçer bu durum vefakat yalandır bu…
Çünkü biri yorgunsa bu geçmez ancak birilerine bulaşır…
Bulaştırarak yorup tükettiğiniz bir insan için verilebilecek yegâne hediye bir adım geriye atıp “napıyorum ben” demektir
Ama karınıza aldığınız çiçek gibidir bu
Özür dileme amaçlıysa, kelinize sürün siz onu
Nefesinizi açar…
Yorgunluk Kafka’nın kalemidir…
 "yorgunluk illa da inanç zayıflığını göstermez- yoksa gösterir mi? her halükarda yorgunluk yetmezlik anlamına gelir. Kendimi, ben'i işaret eden her şeyin içinde çok sıkışmış hissediyorum: sonsuzluk demek olan ben bile, kendim için çok darım."

Sonu vazgeçişe uzanan süreçtir yorgunluk…
Yorgunluk, fotoğraf değil, filmdir…

Çok yorgunken de kararlar alınır, duvarlar yıkılır, yenileri yapılır. Gündelik düzen devam eder, arkadaşlar soluk verir arada bir, sesler sessizliğe karışır sonra, ayırt edilmez olur. İnandığın her şey yalan, inanmadığın her şey gerçek olur. Tuhaf bir huzursuzluk duyarsın bilmemekten olan biteni. Karmakarışıktır kafan; sen de artık okyanuslarda yüzüp suyun sıcaklığını susarsın, yolculuklara çıkıp bavullarını susarsın, paramparça uyuyup düşlerini susarsın.

Devam ederken, herkes yorulur bazen.
Bu kadar yorgunluğa uykuyla hala kavga ediyorum o ayrı...
Ahmet Telli bitirsin yazıyı…
“Adımdan gayrısını bilmiyorum” …




6 Eylül 2014 Cumartesi

“EVDEKİ HUZUR”

Yaşamın zorunlulukları, bizi kırıp dökenler… Çok yakınımız olup bize en uzak olanlar üzerine bir çeşitleme…

Bir reklam vardı “evdeki huzur, mutluluk budur” ne zaman “aile” dense aklıma o reklam gelir… Çok başarılı bir slogandı kanımca. Huzur insanın ister her gece döndüğü dört duvarda olsun, ister kendi içinde / kendi ruhundaki yuva da… Eğer yoksa sıkıntı büyük oluyor.


Boşanmış evlerin çocukları nasıl hissederler bilmiyorum ben ölümle birliği sarsılmış bir ailenin çocuğuyum. Ama büyürken yaşadığımız tam da o slogan gibiydi… Huzurlu bir evdi… Ender çıkan tartışmalar, büyümeyen sorunlar… Bizi ve birbirini seven bir anne babayla büyüdük ben ve kardeşim. Bu kardeşlik bağımızı daha kuvvetli yapmadı kanısındayım. Belki de evde birbirimizden çok güvendiğimiz büyüklerimiz olduğu için birbirimize çok muhtaç olmadık. Parçalanmış ailelerde durum nasıldır bilmem ama örneğim annem ve dayımsa bağlarının ve birbirlerine sevgi ve saygılarının son derece kuvvetli olduğunu görüyorum.

Kardeşlik ince mevzudur. Çok derin seversin, evladın gibidir. Ama aynı zamanda el gibidir… En son o duyar bazen her şeyi… Herkesin tarifi farklıdır mutlaka benim yazdığım ancak benim tarifimdir.

Ailenin kutsallığı kanımca “anne” kutsallığı “baba” büyüklüğü gibidir. Yani bu cümle çocuklarını kıran, terk eden, önemsemeyen anneleri, kızlarını mal gibi pazarlayan anaları, evlatlarına eziyet eden adamları, çocuklarına tecavüz eden babaları görmezden gelir… Kurum kutsaldır insanlarsa sadece İNSAN…

Oysa yaşamda olan biten bir reklam cıngılından farklıdır. İç içe geçmiş yaşamlardan örülü bir yaşamdır aile yapısı, sorgulamak bile tabudur. Yazarken bile insan yanlış anlayıp alınırlar mı diye düşünür.

Oysa yaşamda birçok evde evlatlar en önce ebeveynleri ve kardeşleri tarafından incitilirler. İlk kırgınlıklar evde yaşanır. Bizlerin tüm yaşamı ortalama olarak ilk 22-23 yılımızı geçirdiğimiz o evde belirlenir. Seçimlerimiz, kaçışlarımız, korkularımız… Yalnızlıklarımız, kalabalıklarımız…

Ben ve yakın yaşıtlarım “özgürlük” narası atılmayan evlerde büyüdük. Kabullenişlerle büyüdük. Boşanmanın son çare olduğu evlerde büyüdük.  Bazı evlerde çocuklar ben ve kardeşim gibi şanslıydı. Bazı evlerde ise durum yıllar sonra anladığım üzere farklıymış. Yani evlere gelmeyen babalar, başka kadınlar, yalanlar, dayaklar olan evler varmış… Bunların arasında kalarak büyüyen çocuklarmış bazı arkadaşlarım. Mutsuz kadınların ruhları çaresiz evlatları olarak büyümüşler bazı arkadaşlarım. Yaşam o dört duvarda gördüğümden karmaşık ve kötüymüş… Maruz kalınan en şiddetli terör... Bir ömür süren intiharmış.

Şimdilerde ise çocuklar “boşanıveren” ya da “boşanamayıp” evi, çocukları süründüren ailelerle büyüyor. Ortalıkta bir sürü güvensiz, öfkeli, tatminsiz genç olması herkesin bir diğerinin üzerinde egolarını sınaması ve huzursuzluğu işte hep o “huzurlu olması gereken” dört duvarda başlıyor ve bitiyor… Aynı evin içinde ya da farklı evlere dağıldıktan sonra da birçoğu çocuklarının hayatını cehenneme çevirmeye devam ediyor.

“ Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır”… Demiş Tolstoy.

Kendim büyüdüğüm evde hırpalanmasam da ben evladımı dağılan bir aile ile taçlandırdım. Ona genç yaşta kalp çarpıntıları, mide ağrıları ve öfkeler hediye ettim. Neden sorusunun cevabı uzak mesafeden netse de yakından bir körlük olduğu kesindi. Ama yakın, uzak ben yanlışlıkları görmezden gelemedim.  Ben çocuğum için evli kaldım diyen annelerden değilim, kendim için daha fazla evli kalmamalıydım daha önce ayrılıp daha huzurlu bir evde büyütmeliydim diyen annelerdenim. / Not; bir mutsuzlukta asla tek taraf suçlu değildir.

O nedenle oturup bir yaşamı hiç içinde olmadan değerlendirmenin ne derece salaklık olduğunu bilirim ben ve bizi en kıracak şekilde en yakınlarımız yargılar çoğunlukla onu da bilirim… Kendi öngörüleri, kendileriyle bağlarımız nedeniyle buldukları, vermediğimiz haklarla bizlerle ilgili doğru yanlış fikirlerini neremize dokunduklarını bilmeden, düşünmeden beyan etmekte hiç tereddüt etmezler.

Oysa yaşamda en ince ayar herkesin “başka bir insan” olduğunu anlamaktır. Bizden farklı düşünen, hisseden, yaşayan, farklı zorlukları olan bir başka insan… Ve aile yapısı önce bunu reddeder. İnsanın maddi ve manevi bağımsızlığa ulaşmasını zorlaştıran bireyin biricikliğini bazı sistem, kural ve beğenilere programlayıp yok eder çoğu kez.

Özgürlüğün önündeki ilk engeldir. İlk toplum baskısıdır. Ben ve diğerleri çizgisinin ilk kaybolduğu yerdir. Olmasa daha mı iyi olur, sanmıyorum… Daha doğrusu yerine daha tercih edebileceğim bir sistem öneremiyorum. Ancak sosyal düşünmenin yapı taşıdır ona eminim. Bununla birlikte “aile toplumun yapı taşıdır” önermesine de katılamıyorum zira toplumun yapı taşı bireydir, birey olmalıdır.

İdeolojik olarak aile kavramına inanmıyorum ben. Aile, kişileri daha iyi denetlemek, onların kurallara, efsanelere bağlılıklarını daha iyi sömürmek için, bu dünyayı kim örgütlemişse onun tarafından uydurulmuş bir yalan kanımca. Çünkü yalnız olduğumuzda daha kolay başkaldırırız, başkalarıyla birlikteysek daha kolay uzlaşırız düzenle. Başkaldırıyı göze alamayan bir dizgenin borazanından başka bir şey değil aile ve kutsallığı palavranın büyüğü. Ne ayıp bir şey düşündüm yine…

Ne yaman çelişkisin sen aile… Bütün çelişkilerin başısın sen aile… Varlığında yokluğunda dert senin aile… Bazen yalnızlık duygumuzun sebebi, bazen yalnızlığımızın ilacısın sen aile. İnsanın zayıf noktasısın sen aile. Her türlü mücadeleye sizsiz girebiliriz ama siz varsanız gireceğimiz her mücadelede sizleri de düşünmeliyiz. Freud dahi kabul etmiş, içgüdüsel olarak seviyoruz seni. Ne yaman çelişkisin sen aile…

Hamiş: İş bu yazının benim hayatım ile uzaktan ya da yakından alakası yoktur. Zaten sizinle de yoktur muhtemelen çünkü aile tabudur. Düşünülür ama söylenmez. Çünkü aile; "sen kal, diğerleri çıkabilir."dir. Sevgiler.