1 Ekim 2015 Perşembe

BİR SONBAHARIN KIRK YIL HATIRI VAR...



Emin olmak hızlandırır insanı, kaybetmenin zamanı yavaşlatması gibi…

Sonbahar Eylül’de değil Ekim’de gelmeyi uygun gördü bu sene… Yazın Haziran’da değil Temmuz’da gelmesi gibi.

Yıllar öncesi yaşamın ilkbaharına denk gelen bir mutluluk yaşamıştım… Bu kez mutluluk yaşamın sonbaharına denk düşüyor… Çok güzel çok farklı bir mutluluk bu…
Ama bambaşka şeylerde düşündürdü bu son bir hafta.
Nelere ve kimlere değer veriyoruz yaşam boyu, yüreğimizin ve evimizin kapılarını kimlere açıyoruz diye düşündüm mesela… Kalıcılığı olmayan ne çok duygu ile yoruyoruz kendimizi…

 Yaşamayı göze alabilen insanlardan isek hüznümüzü ilikleyip de yürümüyor muyuz rüzgâra karşı!

En çok değer verdiklerimiz, en çok kırmıyorlar mı bizi? En sert rüzgârlar sevdiklerimizden esmiyor mu? En kırıcı cümleleri onlar kurmuyor mu bize? En çok onlarla birlikteyken yorulup, incinmiyor muyuz? En çok onlarla yalnız hissetmiyor muyuz kendimizi?

Sonbahar 'hava güneşli ama serin gibi de sanki bulutlar da var, kapanacak yağmur yağacak gibi' cümleleri kurup yanınıza şemsiyenizi almaya başladığınız andır. Sonbahar herşeye ve herkese temkinle yaklaşmaya başladığınız, önlemlerinizi almayı öğrendiğiniz yaşlardır. Geçmiş tecrübelerinizin sizi yeni hatalardan korumaya başladığı mevsimdir…

Sonbahar; yeni mevsimler bulmak gerek eldekiler kâfi değil dediğin mevsimdir…

Bu sonbahar gelen yepyeni şeyler geçmişteki eskimiş duygulara yaprak döktürdü… Hep ilkbaharda olacak değil ya temizlik… Sonbahar temizliği en esaslısı imiş meğerse… İnsan ilkbaharlarda beklentiler içinde gelen herşeyi sabırsızlıkla kabulleniyorken, sonbaharda sabırla yanlışlara yol verecek cesarette oluyor… Neticesinde yaprak ağaçta kalmaya meraklı değilse illaki dökülecek…

 
Düşündüm ki ne çok şey var yaşamda gereksiz yükünü taşıdığımız…
Yalancı dostluklar, samimiyetsiz arkadaşlıklar…
Bu sonbahar ev ödevi olarak çalışıyoruz bu konuyu… 100 kere yazıcaz bir kâğıda “gereksiz ise at gitsin”…
Yüklenmeyeceğiz insanların samimiyetsiz duygularını çünkü dostlar ve arkadaşlar “gerçekliklerini” durdukları yer ve size verdikleri değer ile gösterirler.

Benim için öncelikler dünyasında sıralamaların büyük önemi var…
Eğer benimle gezmeleri, eğlenmeleri, dedikoduları paylaşan insan yavruları benim için gerçekten önemli ve değerli anlarımda yanıbaşımda olmuyorsa “gülüp geçmeyi” öğrenmeye çalışıyorum ben hala…
Yüreğime kırılmamayı, anlayışla karşılamayı öğretmeye çalışıyorum…
Kendime ayna karşısına geçip arkadaşlıklar için gösterilen çaba suya yazı yazmaktır diyorum… Çünkü sende bazen birileri için çaba gösterirken başka birilerini görmemiş olabilirsin…

Benim henüz anlamaya vakıf olamadığım çok şey var yaşamda…

Ama çok net anladığım bir şey var “gereksiz ise at gitsin”

Büyük mutluluklar ve mutsuzlukların ardından insanların temizlendiği doğrudur… Çünkü yaşamdaki gerçeklikle bir kez daha yüzleşirler…
“Sandıkları”nı görürler…
 O zaman napıcaz… Payımıza düşenlerle devam edip safralarımızı atıcaz…

Abdülhak Şinasi demiş ki;
“En evvel, başkalarının sandıkları gibi olmadığını göstermeye
çalış! Fakat bil ki buna hiç muvaffak olamazsın! Sonra, kendini
olduğun gibi göstermeye alış! Fakat bil ki buna büsbütün muvaffak
olamazsın!”

Ve bir lafı daha var ki; demir leblebi… Duymayı istemeyen yaptığına dikkat edecek…

Başkalarının sana yapmayacakları iyilikleri sen ne diye onlara
göstermeğe kalkarsın? Gönlümüzü kıran nankörlükler hep kendi
yetiştirmelerimizdir!

Sevgiler…

26 Eylül 2015 Cumartesi

BEN "BABAANNE" Mİ OLDUM?


İLK BAKIŞMA...
Bayramın ilk günü...
Bazen dünya yansa umurunuzda olmaz ya... İşte öyle bir gün...
Bayram dün geldi bizim eve...
1990 yılı Nisan ayı... 9'unda doğdu Poyraz...
Yaşadığım gerilim, mutluluk ve korku duygularının tümünü dün tekrar hissettirdi bana Dila…

Derler ya;
“evlat sermaye ise, torun kârdır”

Yarım yamalak kurulmuş ailelerin ileride ne gibi sorunlar doğuracağını, çocukların ne gibi buhranlar yaşayacağını, aynı yatağı paylaşan ama birbirlerinden öldüresiye nefret eden insanların hayatlarının nasıl da paramparça olacağını yapmış olduğum gözlemlerden ve yaşam tecrübemden yeterince öğrendim. Gerçi bizimkiler (annem ve babam) kadar güzel bir aile kurabileceğimi düşünerek yola zaten çıkmamıştım ben… Şartlar çok da o düzlemde gelişmemişti… Ama oğlum gözümün önünde çok güzel bir aile kurdu… Güle oynaya, anlayış ve sabırla… Gençliğine rağmen Sıla’mın akıllı olgunluğuyla… Poyraz’ın içtenliği ve sevgisiyle… Ama torun dediklerinde inanamadım… Askerliğin bitmesini beklerken toruna şafak saymaya başladık.

Bitmeyen 9 ay yapmışlar meğerse… Kendi hamileliğimde nasıl bekledim çok hatırlamıyorum ama normalden geç doğan bir bebek olduğu için son haftanın bitmediğini hatırlıyorum sadece… Ama Sıla’da bir başka bitmedi benim için o 9 ay… Giderek uzadı…
Ama sonunda bitti… Dün çok heyecanlı bir saatin ardından “torun” geldi…

Herkesler genç babaanne oldun filan dese de… 24 yaşında oğlanı doğurup o 25 yaşında iken yani “49” yaşında babaanne oldum… Yenilerde insanlar bir zor evlenip, bir zor doğurduğundan geç olunuyor bu işler… Oysa bizde işler böyle yürümüyor… Kötü örnekler, dünyanın zorlaşıyor olması bizi yıldırmıyor… Biz seviyoruz “aile” olmayı… Çocuklanmayı… Minnettarım bize rağmen evli olmayı isteyen oğluma… Oysa elimizden geleni yaptık valla bu kurumdan hoşlanmasın diye ama çocuk akıllı mesele olayda değil sizde sorun vardı dedi

Ama torun başka bir şey… Birleştiriyor, duygusallaştırıyor… Gururlandırıyor…
“Ben aşk evliliği yapmadım yavrum, ama aşkı torunda tattım. Torun benim için aşk demektir” demişti bir teyze. Onlardan bahsederken “göz parlaması” tanımlamasının gerçekliğini görmüştüm. Hoş annem ve oğlum arasındaki o büyük sevgi, aşk zaten beni benden alıyor yıllardır. Poyraz’a sorarsanız asıl annesi o, ben abla-anne arası bir şeyim onun için…

Kanımca torun Tanrı’nın insanlara yaşlanma karşılığında verdiği bir rüşvet…

Ama evladın elinde evladını görmek inanılmaz bir duygu… Güzelliklerle dolu olsun ömürleri analı-babalı… Onlarda torun görsün bende annem gibi torunumun çocuğunu göreyim

Küçük cadımın gelir gelmez benden fazla beğeni almasını olgunlukla karşılıyor neticede kızlar babaannelerine benzerler dimi ama demek istiyorum… Arkadaşımın bebeğinden bir yaş küçük torunum olması ayrıca mutluluk verici bişi oldu tabii…


GÜZEL BAYRAMLARINIZ OLSUN DİYORUM. UMUYORUM BU ÜLKEDE VE DÜNYADA ONU VE TÜM BEBEKLERİ, ÇOCUKLARI GÜZEL GÜNLER BEKLİYORDUR…

YANİ ŞİMDİ BEN BABAANNE Mİ OLDUM?

23 Ağustos 2015 Pazar

AKLIMDA DELİ SORULAR



Kim ne dediyse, ne düşünüyorsa, ne konuşuyorsa haklıdır...   
Neticesinde bir akıl kolay yenmez…
Buna destek için uygun memlekette olacaksın, uygun idarecilerin olacak, uygun şehirde yaşayacaksın, anandan babandan uygun genetiğin olacak, uygun insanlara sevdalanacaksın, buna sebep olacak uygun dostlar seçeceksin... Kuş kadar beynin olacak, sen akım derken, herkes bokum anlayacak, anlatacaksın kimse anlamayacak... Kimse anlamayacak sen anlatacaksın…  
Uygun ortamlara düşeceksin, türlü türlü insan göreceksin... Güzelleşeceksin... Fena güzelleşeceksin...  
Aklın almayacak, bardağın taşacak...
Neticesinde kolay dellenmiyor bir insan yavrusu...
Kaç balon uçacak zihninden, kaç kıskançlık, kaç ihanet göreceksin...
Kaç kere neyin faturası lan bu ödediğim diyeceksin...
Kaç haksızlık, eşitsizlik göreceksin...
Kaç aç çocuk uyuyacak içinde geceleri, kaç evsiz üşüyecek... Kaç kadına tecavüz edilecek, kaç genç öldürülecek, kaç adama işkence edilecek... Kaç hayvan katledilecek...
Kolay değil neticesinde...
Hayatta kısa neticesinde...
Kırmızı da esmere yakışır neticesinde  
Papatyalar başımızın tacı neticesinde...
Hadi bakalım o zaman sağdan sayalım memleket kalabalık neticesinde
1 deli, 2 deli, 3 deli...

Hep deli, hüp deli... 

18 Ağustos 2015 Salı

OYUNCAK



Bir Necip Fazıl Kısakürek şiiridir oyuncak…

“Kırıldı oyuncağım, artık bir daha gülmem;
toz olur, toprak olur, duman olurum ölmem!”

Yaşamı ciddiye alan insanın oyuncağı olur mu?
Benim hatırladığım hiç sabit bir oyuncağım olmadı… İki plastik bebek hatırlıyorum, sonra bir köpekli bebek İngiltere’den hediye gelen o zamanlar buralarda bulunmayan ve birde çok sonraları bir Barbie… Benim için bebekle oynamak demek ona kıyafet dikmek demekti… Çok normal bir şey bu çünkü annem terziydi… Çok oyuncak kıymeti bilmezdim… Hala da neden oynanacak şeyin bozulmadan, tabu gibi saklanması gerektiğini anlamam zaten… Adı üzerinde “oynamak” içindir o…
Ama oyuncağa yüklenen anlam hep çok fazla olur…
Sakladığım oyuncaklarım var… Ama çocukluğumda yatağa alıp sarılıp uyuduğum bir oyuncağım olmadı hiç…
Ben yatağa kitap alırdım…
Yani annem bizi yatağa yatırırken elimize kitap verirdi…
Bu aşı bende tuttu da kardeşte pek tutmadı…
Benim oyuncağım kitaplardı… Meydan Larousse, Yelpaze, Ayna, Tarih Mecmuası ve raflardaki bir sürü kitap… 12 yaşıma geldiğimde raftaki bir sürü klasik kitabı okumuştum… Sonra tekrar okuduğumda bazılarını bambaşka anladığımı gördüm çocuk kafamla… İlkokul biterken taktığım gözlük yat artık denildikten sonra yorgan altında minik fenerle okuduğum kitaplardan kalmadır…
Oyuncağı kitaplar olan bir çocuğunuz varsa emin olun başınız sağlam derttedir… Çünkü muhteşem bir hayal gücü geliştirir kitaplar… Hiçbir zaman Pollyanna olmayı beceremeyen ona öykünmeyen çocuk bünyem,  Carmen’i okuduğunda kendini çingene zannetmeyi becermiş, Uğultulu Tepeler’de ki Heathcliff’e kitabın ilk yarısında âşık olmuştu… Hala da bir şey değişmedi…
Ruhum hala göçmen, hala arızalı erkeklere âşık oluyorum…
Kitapların dışında iki oyuncağı çok sevdim hep minik bir film makinesi vardı diskli bir de hala çok sevdiğim renk / çiçek dürbünüm… Yeşil plastik konik bir boru… İçinde kırılan şekiller ve renkler…
Yıllardır hep Kaliedoscope toplamaya niyetleniyorum ama artık çok az var… Dışardan gelen kime söylesem ya anlamıyor, ya bulamıyor… Ama çiçek dürbünüyle hayaller kurarak saatler geçirmişliğim var…
Bütün oyuncakları ve oyunları düş üzerine olan bir kız çocuğundan “ben” oluyor işte…
Sokak oyunları konusunda hiçbir zaman iyi olamadım ben… Hızlı koşamazdım (çocukken zayıftım), yüksek duvarlara tırmanamazdım (ama mahallenin erkek çocukları beni duvara çıkarmak için yardım ederdi, yakan topta illaki hedef olurdum, saklambaçta bir kez çok sağlam saklanmışlığım vardı… Sokak oyunlarındaki başarı kısmı erkek kardeşe aitti…
Sonra büyüdük ve sokaklar bana kaldı…
O küçük naif kız çocuğunu bugün çantasında bıçak olmadan sokağa çıkmayan sert ablaya neler ve kimler çevirdi bilmiyorum. Babamın ölümü elbette sebeplerden biridir ama bir o kadar da insanlara duymakta zorlandığım güven etkilidir diye düşünüyorum.
Dün akşam kardeş dedi ki, ben çoktan sallamışım insanları sen hala çaba gösterip üzülüyorsun… Her zaman benden net oldu…
O kitapları okumayacaktım anne ben…

İnsanların büyüdükçe insanlarla oynadığı bu dünyaya alışamadım ben…
Evet üzülüyorum… Bence kardeşte üzülüyor çünkü biz sevgiyle büyümüş çocuklarız… Sadece çıktığımız dünyanın sevgisizliğine uyum sağlama şekillerimiz kişiliklerimiz gibi farklı… Ama özlerimiz aynı odada gece ışık sönünce korkmamak isteyen iki çocuk hala… İkimizin de sağlam hayal kırıklıkları var insanlardan yana… Dostluktan yana…

Büyüdüğünde de insanlara oyuncak vermek lazım…
Oynamasınlar diye başka büyük çocukların güvenleriyle…

“"sen hiç saçmalamak istemedin mi?" dedim, " çünkü bana göre benimle olman bile saçmalık". Sanırım kendisini övdüğümü sandı. "hiç alakası yok sen çok iyi bir insansın ve beni her zaman anlıyorsun, anlamasan dahi anlamak için çaba sarfediyorsun". Buydu işte benim iyiliğim… bi boktan anlamasam bile anlamışım gibi ayak uydurmak, belki de yoluna çıkmamaktı. "ben seni hiç anlamadım ki" dedim. "sadece kendi haline bıraktım… Her bir insanın diğer insanlara yapması gerektiği gibi". Sanki bir oyunu kaybetmiş, ya da bir işte başarısız olmuş gibi bir hali vardı. Manevi bi çöküş değildi onun ki. Başarmak istediği bir şeyi başaramamanın verdiği rahatsızlıktı. Belki de ilk kez yaşıyordu bunu. İstediği bendim ama istenilen o değildi. Onun için çok zor olmalıydı. Oysaki benim çok iyi bildiğim bir duyguydu.
"neden?" dedi tekrar. İşi çok zordu. Anlayamıyordu. Hâlbuki benim için mükemmel biri olduğunu düşünüyordu. Evet, "benim için" mükemmel. Hatta benim için fazla bile olduğunu düşündüğü zamanlar olduğunu söyleyebilirdim. Sanırım ona en çok acı veren şeylerden biri de buydu. Benim için "bile" mükemmel olamadıktan sonra kendisine biçtiği değerde büyük bi düşüş olacaktı. Belki de bütün derdi buydu.

Çok garip. Bütün kaygılarının bencilce olduğunu şimdi fark ediyordum. Benden daha çocuk olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. BÜTÜN İSTEDİĞİ BASİT BİR OYUNCAKTI. HAYATINDAKİ BÜTÜN STRESİ UNUTTURABİLECEK, DERDİ TASASI OLMAYACAK BİR OYUNCAK. Sahip olamadı. Bir oyuncağı kendi iradesiyle karşısına geçmiş onu terk ettiğini söylüyordu. Basit bir oyuncak kendisine stres yaratmıştı. Zaten birçok derdi vardı onun bir de oyuncağı ile başedemiyordu. İnsan ne diyebilir ki?

Sessizliği seçti. Ben de…”
Hayal gücünüzle doğru orantılı olarak herşey potansiyel oyuncaktır. Tencere kapağı, traş makinası, bir adet sopa, terlik, karton kutu, kedi boku… Hatta zaman zaman insanlar bile… ZAMAN ZAMAN İNSANLAR BİLE…
Devletin elinde, ana babanın elinde, işverenin elinde, sevgilinin elinde, dostun elinde…
Bir bakmışsınız hayatınız “YAKAN TOP”…
Ne diyeyim…
Oyun oynayanlara, hayatı oyun sananlara, insanları oyuncak sananlara…
O top bir gün patlar… Patlamazsa da yan apartmanda ki huysuz ihtiyar keser o topu…
Gürültü yapmadan OYNAYIN…
Neticede " insan her yaşta çocuktur, oyuncaklar değişir. "

"oyuncak, insan yavrusunun ilk kitabıdır; hayat dersi aldığı ilk kitap." - Refik Halid Karay

KALP KIRIKLARI



Kalp kırılınca, iç organlara saplanan kalp kırkları, tıpkı cam kırıkları gibi, ince ama derin yaralar açar, ki o yaralar yıllar boyu sızlar.

Hani şu tabakta bırakılan son lokma gibi… İnsanın ardında kırık kalpler bırakmaması gerekir… Maazallah kovalarlar ardınızdan…

Kırık kalp öyküleri genelde taraflardan birinin diğeri kadar hatta hiç sevmediği, sevemediği öykülerdir… Oysa en derin kırıklar iki tarafında karşılıklı sevdiği ama yine de kırılmış öykülerdir…

Yaşayıp giderken bir şekilde kırılacak kalpler, fark etmeden veya bile bile. Bunun kaçarı yok. Kırılganlık doğasında var çünkü… Kırmak da doğamızda…

Asıl mesele kalbini kırmayacak birilerini değil de tamiratta usta olanları hayatına sokabilmekte.

Hem kırık bir kalbinin olması, en azından denediğini gösterir.

Neticesinde bu da bir dert biçimi…
Her dert gibi var bi çaresi…
Kendi bulmalı insan çareyi, söylerim çareyi ama en güzeli herkesin kendi cevabını bulması…
Başka bir kalbi kırmak değil çaresi...
Başkalarının kusuruna takılmak da değil…
Benzerlerden denemeler yapmakta…
Başı kuma gömüp yok saymakta…
Neticesinde kırılganlığını anlatamamış, her seferinde hassasiyeti artmış kalplerdir bunlar. Onarım çalışmaları genellikle pek başarılı olamaz, yapıştırıcılar sızıverir çatlaklardan...
Bir gün illa elinize gelir kırığın bir pürçeği…

Biz ne yapıyoruz bu tip durumlarda kırıkların çatlakların arasına çikolata parçacıkları ve sadık dostları saklıyoruz...
O zaman hayat tatlı oluyor…
Zira aksi takdirde…

Parçalar içerde durup batmasın, acıtmasın, hem de ziyan olmasın diye birleştirilip kalkan yapılabiliyor...

Neticesinde kalp kırıklığı kaderdir, şanstır, olacağı varmışlıktır, olmayacağı varmışlıktır, zaman mekan uyumsuzluğudur, bişeydir...

“Oysa en derin kırıklar iki tarafında karşılıklı sevdiği ama yine de kırılmış öykülerdir…”


EA.

DÜŞLERİ OLMAYAN GÜÇSÜZDÜR



Düşleri olmayan güçsüzdür. Çocuklaşamaz. Aptalca sorular soramaz, aptalca soruların pesinden koşup kahramanlaşamaz o!

Bu dünya düş mü bırakıyor bize? Nasıl düşleyelim kana boğulmuşken dünya? Nasıl düşleyelim selam verip alamıyorsa insanlık? Nasıl düşleyelim insan türünün sadakatsizliğini, vefasızlığını?

Yoksulluk ne düşletebilir bize? Dünyanın bütün ruh bilimcileri toplansa hangi soru anlam ifade eder yorgun, umudu tükenmiş ruhlara?

Yalnızlar çoğul olmayı düşlerken umutludur. Umutlu olanlar düş kurabilirler. Güçlenir düşlerinin pesinden koşarlar.
"düşlerde geçmiş zaman yoktur. Orada her şey, henüz yaşanmamış bir şeye; zamanın gerisinde başlamış garip bir yarına; gelecek hayattan alınan avansa benzer."

Aklımın merakını mazur görün. Çünkü deneyimleyen zihin daha fazlasına meyletmekte her gün. Düşler insanın gerçeğini oluşturduğu ölçüde yıkımının da mimarıdır…
Yalnızca kendi elimizle var ettiğimiz realitenin gerçeğine kararsız kalmış aklımızın işidir düşler. Yaşayıp giderken nedeni nasılı ve olması gerektiği hali es geçip kendimizce bir yol tuttururuz bazen.
İnsan denen canlı beşerin vizyonu hayalleri kadardır. Ulaşabileceği en üst tepe noktası o düşlerin izin vereceği ölçüdedir, yıkımının alanı da olmayacak beklentiler üzerine bina edeceği gerçekliğinin sarsıcılığı kadardır.
Düşler ve hayal kırıklıkları; ruhun olgunluğa istikametidir bu ve özür dilerim.
Ne kadar gaddar olabiliriz hiç bilmiyorum. Lakin öylece yaşayıp giderken bizden gayrısına anlam yüklediğimiz anda hayal kırıklığı yaşarız onu biliyorum.
Yaşamından büyük olamaz beşer, belki bir masumu eşer de eşer, bulunamayacak bir mücevherin hayaliyle bir başkasını deşer ya da bir sevgiliyi, bir dost kırar geçer…
Tez bir aynaya görün ki fark et hayatının değerini, aksi halde kendine kefen örmeye devam ededurursun. Uzak durmak gerek, yakın durandan… Yoksa tek bir çaren var, celladına hürmet etmek...

O nedenle düş’e düşmemek lazım dostlukta, sevgide…
Ne diyor Fikret Kızılok şarkıda..

"geçtikçe şu günler, anladıkça hayatı
birçok şeyin değeri küçüldükçe küçülür."

Küçülür…   

Oysa düşleri olan kocaman masal kahramanıdır… Yıkamaz onu minnacık devler…

12 Ağustos 2015 Çarşamba

OLMASA DA OLUR...



Uyanıp İsmail ve Lili’yle oynaşma bittiğine göre kahveyi alıp bilgisayar başına geçme zamanıdır. İsmail bizim evin sarı delikanlısı 7 yaşında, iri yarı atletik bir sarman… Lili daha 2 değil, ama tek gözüyle ve giderek büyüyen poposuyla dünya tatlısı bir şey… Olmazsa olmazlarım kedilerim… Maalesef bir insan ömrüne çok sayıda kedi düşüyor…

Sabah kahvesi de olmazsa olmaz… Sabah müzik dinlemek de olmazsa olmaz…
Evlatlar olmazsa olmaz… Ana, baba, kardeş olmazsa olmaz…
İzmir olmazsa olmaz, bu memleket olmazsa olmaz…

Ama “olmasa da olurlar” var yaşamda… “olmasan da olurlar” var…
Arkadaşlarda kediler gibi, bir ömre yakın /uzak çok arkadaş sığıyor… Dostlukla sınamazsan eğer…

Yazmak olmazsa olmaz’mış… Bildim bileli yazıyorum ben… Rahatlamak için, kafamı dağıtmak için, kendime yardım etmek için, birilerine fikrimi, zikrimi ulaştırmak için, kırılan yanlarımı yamamak için, eğlenmek için, söylemek için… Uyarmak için… Gidiyorum demek için, gittim demek için… Bittin demek için… Varsın demek için, yoksun demek için…

Ben anlamam yarı yolda bırakmayı. “beni yarı yolda bıraktın” diyen varsa ayağa kalksın… Varsa da tüm yüreğimle, "anlamamışım seninle aynı yolda olduğumuzu" derim… Çünkü birini, bir fikri, bir düşünceyi yarı yolda bırakmam ben… Safra atar gibi… Artık bana uymuyorsa, artık benle olmuyorsa direne direne sonunu görürüm… Kurtaracak ne var diye döner dururum etrafında… Ve bir gün…
OLMASAN DA OLUR derim… O nedenledir ki bitmeyen ilişkilerim, süren arkadaşlıklarım çoktur… Selamımı kestiğim çok az insan vardır… Ama bana o selamı kestirecek kadar “kötüyse” karşımdaki dünya yerinden oynasa benimle aynı kapta eritemezsiniz onu… Bünyem tükürür…
Allaha şükür bu derece hoşlanmadığım sadece iki varlık sayabiliyorum bu yaşamda… Onlar hiç olmasa daha iyi olur. Çünkü o derece “kötü” ve “yanlış”lardır… Sadece benim için değil elbette, varlıkları yakın çevrelerine zarardır hep… İlla ki zarar verirler… Ehven-i şer olanları da vardır bu kötüler diyarının… Onları ise sürekli kontrol altında tutmak gerekir yaşamınızın bir yerinde durmaları elzem ise, o ya da bu nedenle… İş, güç, sosyal yaşam derken bunlardan çok dolar yaşama…

Bu memlekette “olmasa da olur”lar hızla artıyor bugünlerde… Hatta topu olmasa daha iyi olur… Bir halkı bu kadar zorlamak tehlikelidir… Bu kadar şuursuz oynamak tehlikelidir. Bu kadar can yakmak ve bunu kişisel ego ve hırslarla yapmak çok tehlikelidir… Maazallah örnekleri var tarihte… Bu tip tavırlar sürmez… Uluslar sürer…

Yani küçük ölçekten de baksan, büyük ölçekten de bu yaşamın olmazsa olmazları ve olmasa da olurları var…
Sizin yaşamınız için bunlar nedir?
Benim için bu yaz bir ayıklanma süreci oldu… Açıkçası sabrımı daha güzel şeyler için saklamaya karar verdiğim anda “olmasa da olurlar” dökülmeye başladı yaşamdan…
Samimiyetsizlikler,
Bencillikler,
Zor anında yanında olup, zorlandığında bulamadıkların,
Egosu yüksek insanlar,
Her tür başarıyı kendine mal edenler,
Kıskanç insanlar…
Ortak bir amaç için yola çıkıldığında maskesiz yüzlerini gördüklerin,
Nedense iki kısa yılda bir revize olurlar hep…

Bilmem yaşamın uzun yılları daha var mı önümde… Nasip, kısmet… Ama eğer varsa, bu yıl şunu kabul ettim ki “çok derinden”… Bu yol yalnız yürünüyor…
Beklentilerimin yüksek olduğu kesin insanlardan…
Çünkü tutarlılık bekliyorum, ağızdan çıkanı kulağın duymasını bekliyorum, cesaret bekliyorum, samimiyet bekliyorum, sorumluluk bekliyorum, elini taşın altına koyabilecek yürekte olmasını bekliyorum, yalan söylememesini bekliyorum… Korkak olmamasını bekliyorum… Çıkarcı olmamasını bekliyorum, post değil dost derdinde olmasını bekliyorum…
E haliyle bunları bekleyen tüm diğer insanlar gibi ciddi hayal kırıklıkları yaşıyorum.
Bazılarını ifade etmek zor geliyor... Çünkü "bir şey yaptın bir gün, bir laf ettin, bir yerde öyle bir duruş sergiledin ki bende ki yerin bitti" diyemiyor insan bazen… Sürüklüyor… Bitişine doğru…

İşte orası size benim sizi bıraktığım yer gibi gelse de siz beni çoktan bir yerde bırakmış oluyorsunuz.

Ben hep böyle bıraktım geride bıraktığım insanları… Hastalıkta, zorlukta yanlarında olduğum… Bedenin zevkleri, ruhlarının bencillikleri için aslında beni benden çok önce bırakmış olanları…
Yarı yolda bırakılmış hissetmişlerse fotoğrafın genelini görmediklerindendir.

“Olmasa da olur” gibi hissettiniz mi hiç sizin için çok değerli olan bir şeyi…

Çok can yakıcıdır. Bir vakit sizin için o derece değerli bir duygunun içinin boşalması…
Ne yapsanız eskisi gibi hissedemeyeceğinizi bilmek çok can yakıcıdır…
Orası vazgeçtim senden yeridir…

Vazgeçtiğim yerlere selam edeyim bari buradan…

Sizin “olmasa da olurlarınız” neler?

Ursula K. LeGuin’in “Karanlığın Sol Eli”  kitabının ilk sayfasında yazan cümle çok önemlidir…
“sine qua non”

“Olmazsa olmazlarınız neler?”
“Olmazsa olurlarınız neler?”

O nedenle;

"Olmasa da olacaksa, olmasa da olur.
Ne ki, olmasa da olur.
Hiçbir şey olmasa da olur.
Çünkü her şey olur.”

OLURU NE Kİ BU YAŞAMIN?

Kusursuz olmasa da olur “huzursuz” olmayalım yeter…