8 Ağustos 2015 Cumartesi

BİR DÜŞÜNCESİZ İNSAN



 “BEN DÜN YOLDA BİR DÜŞÜNCESİZ İNSAN GÖRDÜM”

Cümle içinde kullanayım dedim… Ancak çok gerçek, çok samimi bir cümle oldu…

Düşünceli bir insan mısınız? Yani bir şeyi yaparken ötesini, berisini düşünür müsünüz? Hesaplar mısınız değil ama “düşünür müsünüz”…?Bu hesap/ kitaptan farklı bir durum çünkü bazen insanın genetiğinde kodlu…

Çok uzağa gitmeyeyim ben büyüttüm diye evden başlayayım… Benim aslan parçası “düşüncesizdir…
Yani; yeni temizlediğiniz bir eve haldır huldur ayakkabıyla girer… Dolaptaki herhangi bir şeyi acaba bunu bir şey için saklamış olabilirler mi diye düşünmeden alır yer ya da milyon kere söyleseniz banyo lavabosunun kenarında sigara izmaritini bırakır… Asla açtığı kapıda sizi karşılamaz, kesinlikle aklına gelip şuradayım buradayım diye haber vermez… Şartları düşünmeden küt der en son söylenecek lafı söyler geçer… Anası benim, hiç mi öğretmedim? Bazı lafları milyon kere tekrar etmişliğim var herhalde ama yaşamda bazı şeyler ya bir aydınlanmayla ya da musibetle öğreniliyor… Çünkü ben bu tavırların genetik olduğuna inanıyorum/ ya da görsel tekrarın artık içimize işlemesi diyelim…
Çünkü bu tavırları bana bir zamanlar yakından tanıdığım bir başkasını çok hatırlatıyor…
Ama bu düşüncesiz bu tavırların hiçbiri bir kasıt taşımaz… Bilerek birine zarar verme, içinde fesatlık barındıran tavırlar değildir… Çünkü yapmadığı tüm bu şeyleri karşıdan bekler… Bu da bende “farkında olmamak hissiyatı” yaratır… Bunlar düşüncesizliklerdir… Evlatta bile olduğunda alınırsınız ama affı çok kolaydır…

O da birçok insan gibi yaptığının “farkındalığında” değildir… Ama onun ki sizde affı en kolay olandır.

Birçok insan tanıyorum sosyal yaşam içinde… İş/güç, eğlence, sosyal birlikteliklerde dirsek teması yaşadığım…

Hepimiz bu yazacaklarımdan şikâyetçiyiz biliyorum…

Bizi lazım olduğumuzda arayan arkadaşlardan, yaptığımız bir şeye teşekkür etmeyi unutan insanlardan,  emeklerimizi bilerek ya da daha kötüsü farkında bile olmadan görmezden gelenlerden…
Yolda sinyal vermeden yolumuzu alan şoförlerden, arka masada oturup habire sandalyesiyle sizin sandalyenize çarpanlardan, toplu taşım araçlarında yüksek sesle kız arkadaşıyla dedikodu yapan kadın/kız tayfasından…  Sokaklardaki ter kokusundan, yerlere tükürülmesinden, bir yerde sıraya girdiğinizde arkasındakileri düşünmeden işini uzatanlardan, ben bir şunu versem olur mu deyip sizin dakikalarca beklediğiniz sıranın önüne geçenlerden… Gece on ikiden sonra bile gürültü yapan komşulardan… Zaman ve emekle hazırladığınız yemeği haldır haldır yiyip kalkanlardan, eline sağlık yerine kusurunu söyleyenlerden… Yeni temizlediğiniz eve ayakkabıyla girenlerden ( leylam büyük affet beni ya, bunu hep yapıyorum, düşüncesizin allahıyım) ama beni hiç rahatsız etmiyor bu eylem, ev benim olduğunda zaten sevmiyorum insanların ayakkabı çıkarmasını… Ama ona hep yapıyorum…  

Daha çok var değil mi?
Herkesin kendi değerlerine göre değişiyor bunlar…
Hepimiz bunlar ve benzeri şeylerden şikâyetçiyiz ama yapanlarda yine “HEPİMİZİZ”

Bazen etik olup olmaması sorun teşkil etmiyor bir tavrın… Etik olarak sorun taşımasa bile öyle ciddi bir düşüncesizlik taşıyor ki… İnsan ister istemez kırılıyor bazı davranışlara…
“Herkesin özgürlük alanı var” işte tam da bu, düşüncesizlikle iç içe giren bir durum oluyor…

Mesela benim kişisel seçimim diye sizi çok rahatsız edecek bir şeyi yapan ve beni anlayışla karşılayacağını umuyorum diyen bir dost… Düşüncesizdir.

Ayrıldığımız insanların özel yaşamı olması normaldir… Ama bir adam sizin, ailenizin, arkadaşlarınızın bulunduğunuz yere sizi aldattığı kadını getirirse düşüncesizdir… Ya da neyse artık… Hele de aksi durum bu ülke de cinayet sebebiyken… Mesela ben aldatılmayı önemsemeyebilirim ama buna cinayet işleyebilirim…

Bir arkadaş özel hayatını istediği gibi yaşamak hakkına sahiptir ama iki kişilik bir ortamda birlikte adım atıp yalnız kalıyorsanız bu düşüncesizliktir…

Bir insan kırılacağınızı bile bile sizi üzecek bir şeyi anlatabiliyorsa, bir başkasının size dair sizi üzecek düşüncesini sizi kıracağını düşünmeden söylüyorsa, düşüncesizdir.

Bir başkası “sizi okumama özgürlüğüne” sonsuz sahipken, karşınıza geçip “senin yazdıklarını beğenmiyorum, kötü yazıyorsun” diyebiliyorsa düşüncesizdir.  Hele de siz ona bu becerinizle emek sarf ettiyseniz büyük düşüncesizliktir… Keyfiniz kaçar, üzülürsünüz, bir daha yazamazsınız onun için…
Ve anlayamazsınız sizin için çok özel olduğunu bilebileceği bir şey için bunu nasıl yapabildiğini…

Bir diğeri işine bir ihtimal yararsınız diye selam sabahı eksik etmeyip, bundan iş çıkmayacak galiba diye düşündüğü noktada selam sabahı kesiyorsa “düşüncesizdir”

Size aylarca merhaba dememiş biri bir iş için sizi aramaya utanmıyorsa “düşüncesizdir”

Yalnızlık noktasında sizi arayıp, etrafları kalabalık olunca aramayı, davet etmeyi unutanlar düşüncesizdir…

Kendi hassasiyetleri konusunda son derece dikkatliyken, başkalarının hassasiyetlerinde gözleri kör olanlar “düşüncesizdir”

Yakın plandakiler sizi kırarken, uzak plan sadece sinirlendirir…

Düşüncesiz insanlar karşısındakinde on ömür olsa onunu da çürütebilecek kapasitedeki insanlardır. Sürekli bir memnuniyetsizlik halindedirler… Yaptıkları kabalık ya da düşüncesizlik hatırlatıldığında olay daha da çıkmaza girer… Kavga kaçınılmaz olur… Ya da en iyi niyetle “Ben böyleyim” der geçerler… Bunun birilerini üzdüğünü ya da kırdığını söylediğinizde “salla” “bana ne ya” “ kasmayın ya hayatı bunlarla” “abi ben böyleyim, yersen” gibi muhteşem başarılı, insanın ağzına süpürge sokulası laflar ederler genelde…

Bu insanlar, asla yaptıklarının bir hata olduğunu düşünmezler. Eğer belli yaşa kadar bunların yapılamaması gerektiğini öğrenememişlerse hiçbir zaman da öğrenemeyeceklerdir zaten. Bazıları ise seçilmiş düşüncesizliklerdir.

Çok sevdiğim bir dostum vardır. Şehr-i İstanbul’da gittiğimde beni misafir eder… Kuralları, prensipleri olan bir adamdır. Bir başka çok sevdiğim dostum da şu an uzaklardadır. Bu iki adam gördüğüm en prensip sahibi, net ve düşünceli arkadaşlardır. Birisi daha net bir sertlikle koyar tavrını diğeri daha naiftir. Ama ikisinin de ortak noktası siz onların sınırlarını çok net bilirsiniz onlarda sizinkilere sonsuz saygı duyarlar… Varlıkları için ikisine de her daim teşekkür edeceğim sanırım. Bu ne işe yarar siz kendinizi güvende hissedersiniz. Zemin kaygan değildir. Karşınızdakinin tavrı net ve açık olduğu için size ne yapıp yapmayacağını bilirsiniz… Bu zarafet ve düşüncelilik inanılmaz rahatlatıcıdır. Çünkü sizin hakkınıza saygı duyarken kendi haklarını da korurlar… Bu çok zor becerilen birşeydir. Benim için öyledir.
Ne hikmetse kadınlar düşünceli olma konusunda erkekler kadar iyi değildir… Ben de dâhil…

Düşünceli erkeklerle büyümüş bir kız çocuğuyum ben… Babam, dayım, eniştem… Yakınımdaki yetişkin erkekler hep düşünceli idi… Erkek kardeşe kendinizi teslim ederseniz sizin yerinize herşeyi düşünür, halleder… Benim teslimiyet problemim bazen onla çakışır sadece...
O nedenle bahtıma düşen, “diğer türlüsünü merak ediyorum”dan kaynaklı seçimlerimin sonucu olan adamların düşüncesiz halleri beni hep kırmıştır…
Bakınız yaş günü teşekkür yazısı… İnsan Whatsupp’tan yaşgünümü kutlar azizim... Bir arkadaşın sana yapar, elbette oradan mesajla kutlar da… Bazı insanların yapmaması gerekir…
Ayrıca özel günler çevrenizdeki insanların düşünceli olup olmadığını anlamanız için harika fırsatlardır.  Denemesi bedava… Yakın tarihte denenmişi var… Sapla samanın ayrılmışı var…

Ancak “çok düşünceli insan” modeli de vardır ki o da candan can alır…
"yazıktır günahtır kimin çocuğuysa" denilesi insan modelidir bu…
Kendilerini yer bitirirler… İçten yanmalı motor misali… Bunlara huzur yoktur yaşamda...
İşin kötü yanı bu duygu durumu zamanla iki tarafı keskin bıçak olur ve başkalarına da zarar vermeye başlar… Çünkü sizde nasıl davranacağınızı şaşırırsınız… O kadar düşüncelidir ki yaptığınız hiçbir şey yeteri kadar düşünceli olmaz… Ve onu hiçbir zaman yeterince “mutlu” edemediğiniz hissiyatına kapılırsınız… Çünkü onlar herkesi mutlu etmeye çalışırlar. Hayır demekte zorlanırlar.  Çok ufak ayrıntılara takılırlar. Ufak bir gülümseme ya da beklemediği ufak bir tepki onu saatlerce hatta günlerce düşündürebilir. Velhasıl düşünceli olmanın fazlası da beklenti içerir. Yani onlar bunu yaparken sizi çoğu zaman beklenti içinde bırakırlar…  Ve muhtemelen en ağır düşüncesizlikleri bu derece düşünceli insanlar yapar.  Çünkü düşünceli olmaya takılmışlardır aslında düşündükleri karşılarındaki insan değil düşünceli davranma eyleminin kendisidir.

 Kısaca; yapılan eylemin karşı tarafa ne gibi zararlar vereceğini düşünmeden yapılan her şey düşüncesizliktir. Odunlukla default gelen bir özellik olup kalp kırıklarının başlıca sorumlusudur. Genelde bir şeyi yapmak değil, aklına birşey yapmayı getirememek olarak kendini gösterir. Kaliteli odunlarda yapılan hayvanlıklar ve yapılmayan incelikler beraber bulunabilir. O nedenle düşüncesizlik genel olarak yapanın ıslak odunla dövülmesini gerektirecek birşeydir.

Yaptığının bizim düşüncesizlik dediğimiz sınıfa girdiğini düşünmeyen ya da kabul etmeyen, bu kendisine söylense bile zeytinyağı gibi üste çıkanlar için değildir bu yazı…
Çünkü bu halt, genelde kalp kırmamaya özen gösteren, kendisini karşısındaki insanın yerine koyabilenlerin de yer yer yediği nanedir. Kendince iyi niyetli söylediği sözün karşı taraf için nasıl kırıcı olabileceğini, lafı söyledikten çok sonra anlar bazen insan, evet bir dingillik yapmışsındır, üstelik bazen karşı taraf alındığını da çaktırmaz, ama olmuştur bir kere…

Ben zaman zaman çok düşüncesiz olabilirim mesela ama seçilmiş düşüncesizliklerim de vardır. Bana saygı duymayan insanlara düşüncesiz davranmaya başlarım mesela… İstemeden yapılan herşeyi kabullenebilirim ama kasıt taşıyan düşüncesiz tavırlar benim için kabul edilemezdirler… Mesela o kadar düşünceli arkadaşlarım vardır ki rahatsız etmemek için hiç aramazlar… Aradığımda da yahu beni bilmiyor musun ben kimseyi aramıyorum derler… Ne diyeyim “yalnız” kalsınlar o zaman…

Olaya toplumsal açıdan bakarsak; hep başkalarının fikirleri, argümanları ile yaşayıp kula kulluk etme felsefesini dibine kadar benimsemiş, cehaletini kabul etmeyen, sığlığının farkında olmayan milyonların sürekli içinde olduğu eylemdir “düşünceli” olmama halidir DÜŞÜNCESİZLİK...

VELHASIL, DÜŞÜNCESİZLİK İNSAN TURNUSOLÜDÜR.


SONSÖZ; (alıntıdır)

Her şeyin özüne gitmeli insan, görünene değil. Bildiğin gördüğün kadardır çünkü gördüğün baktığın kadar ve baktığın düşündüğün kadar. Baktığını görmez, gördüğünü düşünmezsen eğer, gördüğünün bildiğine sığmadığını da göremezsin…

5 Ağustos 2015 Çarşamba

MİŞ'Lİ GELECEK ZAMAN...




Hayatta bir hikâyeniz mi var yoksa bir rivayetten mi ibaretsiniz…

Miş’li geçmiş zaman…
"miş"lerinde hikâyeler barındırandır.

Geçmiş zaman
Şimdiki zaman işgalcisidir.
Söküp atamayız, ne içimizden ne de hayatımızdan...
Geçmiş zaman şimdiki zamanın -yor ekinde mutlu olamayanların, -miş gibi özledikleri, geçmişte kalmış olan zamandır…

Geçmişimi ikiye ayırıyorum ben… 20 yaşına kadar olan kısım ve sonrası…
Yani bir evin çocuğu olduğum zaman ve bir gün büyüdüğüm nokta…
Yaşama dair hiçbir sorumluluk hissetmediğim yer ve sonrası…
Güven dolu korunaklı yaşamımdan güvensizlikler, kaygılar ve mücadeleye geçtiğim nokta…

Şüphesiz bir gün bir yerde hepiniz büyüdünüz… Çünkü ister istemez büyür insan… Gerçi tanıdığım bildiğim yaşam boyu büyümeyi reddeden insanlarda var… İnatla ve başarıyla…
Oysa büyümenin bambaşka bir lezzeti vardır.
20 yaşıma kadar acı duyduğum şeyler bir şey için izin alamamak, bir kız arkadaşla ilgili sıkıntılar, erkek arkadaş üzüntüleri, bir kaç aile büyüğünün normal kabul edilen ölümleriydi… İnsanın kabuğunun dışında kalan acılarmış bunlar…

Birgün bir acı bir anda kabuğunuzu kozmik bir patlamayla darmadağın ediyor “muş”…
İşte size “miş’li, muş’lu” bir geçmiş zaman hikâyesi…

Miş’li geçmiş zaman dünyada bir tek Türkçe’de olan zaman kipiymiş… Rivayet mi bilmiyorum.
Doğrudur;  çünkü biz bu derece rivayetlere, hikâyelere, dedikodulara öyleymiş, böyleymişlere meraklı bir milletiz… Bildiğim şu ki Hint Avrupa dillerinde tam olarak aynı biçimde bir eşi bulunamayan, Türkçe’ye özgü çok özel bir zamandır kendisi. Ve bu nedenle saygıyı hak eder.
Belki de sırf bu nedenle “geçmiş” bu derece kıymetlidir…

Ama aynı zamanda bir varmış, bir yokmuş’un zaman kipidir neticesinde…
Dâhil olduğunuzu değil bir bilgilenimi anlatır…
O nedenle biri bana -filanca şunu de “miş”- dediğinde itibar etmem… Neticesinde duymuş olma sorumluluğunu atlayan, ben duymadım ama sen bil içeren, olur da birisi gerçekten mi diye sorgularsa adresi net olmayan, dedikodu içeren bir bilgilendirmedir kendisi… O güzelim “miş’li” geçmiş zamanın içine edildiği yerdir kendisi… Hikâye zamanıdır işte bu noktada…

Hakkında çok dedikodu yapılan insanlardan mısınız?
Yani hakkınızda çok “miş”li geçmiş zaman hikâyesi var mı? Ben bu kadar açık yazıyor ve konuşuyor olmama rağmen benim var...

Dedikodu “miş”li geçmiş zamanı olmayan geçmiş zaman benim için çok kıymetlidir. Her zaman eski fotoğraflar beni çok mutlu ediyor, hele de yaşadığım yerlerin eski fotoğrafları ve eski insanlarını görünce daha da hoşuma gidiyor, hep keşke o zamanda olsaydım diyorum.  Geçmiş zaman daha güzel, daha gerçek geliyor sanki bana… İnsanların bir hikâyesi olmasını seviyorum… Geçmişin bir rivayetten ibaret olmamasıyla karşılaşmayı seviyorum…
Büyük teyzemden kalan bir nota kâğıdı, dedemden kalan bir ehliyet, tanımadığım insanların sararmış geçmiş fotoğrafları ondan belki de beni bu kadar mutlu ediyor…

Çünkü şimdiki zamanda hakikatsizsiniz… Çıkarcısınız… Hesaplısınız… Çünkü “gelecek zaman” kaygısı içinde biriktiriyorsunuz herşeyi… İnsanları, başarıları, parayı, malı-mülkü ve işte ondan şimdiki zamanda bana itici geliyorsunuz…
Bilmediğiniz bir gelecek zaman kaygısı ile şimdiki zamanda insanların geçmişinde kalan kötü hatıralar olmayı seçiyorsunuz…

Son üç gündür geçmiş 49’u kutluyoruz… Oysa gelecekte bir 49 daha olmayacak kutlamak için…
Ne çok şeyi “geçmişe” hediye ettik…

Bugün o çoktandır yazmayı istediğim kitaba başlamanın zamanıdır… Kafamın içinde kâğıtlarımın arasında bölük pörçük yazılmış, notları tutulmuş “miş’li geçmiş” hikâyesine ilk adımı atmanın tam zamanıdır… Umuyorum ekranlardan değil elinizde tuttuğunuz sarı sayfalardan sizinle buluşabilir… Benim gelecek zaman için dileğim budur…

“İÇİMDE HEP NEDENİNİ BİLMEDİĞİM BİR TELAŞLA YAŞIYORUM…” diye başlıyor…

Geçmişten geleceğe hikâyeleri bırakmak için bir yerde geçmişi içimizdeki telaştan ayıklamak lazım…

İşte o nedenle soruyorum…

HAYATTA BİR HİKÂYENİZ Mİ VAR YOKSA BİR RİVAYETTEN Mİ İBARETSİNİZ…

1 Ağustos 2015 Cumartesi

AYNA AYNA SÖYLE BANA”BENDEN DAHA GÜZEL VAR MI DÜNYADA”



güzellik insanın kendini sevmesinde, doğurdu evlatta, doğacak torununda...

Sabah gözümü açıp internette haberleri, paylaşımlarından keyif aldığım birkaç arkadaşın paylaşımlarını okumaya başlamıştım ki… Kurulamayan koalisyon, ölen gencecik insanlar, kadın tecavüzleri, cinayetleri, haksızlık, hukuksuzluk arasında bir paylaşım geldi önüme…
“GÜZELLİK YANILGISI”

Yazıyı “TIME” için yazan eski bir profesyonel basketbolcu, Kareem Abdul-Jabbar'a göre, kadınlar için belirlenen güzellik algısı hatalı. Yazıya elbette bulunduğu konum ve meslek gereği sporcu kadınlar arasındaki güzellik algısıyla bakmış… Williams kardeşlerin teniste ki başarıları malum ama yazıda çok önemli bir noktaya değinmiş bu kadınların tüm başarılarına rağmen sponsorluk ve reklam gelirlerinde Sharapova’nın gerisinde kaldıklarından bahsediyor… Çünkü bu iki kadın muhteşem yetenekli olmalarına rağmen bize her türlü kanalla dayatılan güzellik kavramına sarışın, uzun boylu, ince ve güzel rakipleri kadar uymuyorlar… Ve güzellik algılamamız “Victoria Secret” düzeyinde…

Kadına tecavüz ve taciz sadece cinsel yolla olmuyor… Kadın için belirlenmiş tüm “KADIN KRİTERLERİ” aslında bir tür tecavüz… Yazının birkaç yerini olduğu gibi paylaşıyorum… Diyor ki Cabbar;

“BİZLERE GÖRE KADIN SAVUNMASIZ VE ERKEK KARŞISINDA KENDİNİ KORUMAKTAN ACİZ OLMALI. AYRICA DA ERKEĞİN TOPLUMDAKİ KORUYUCU VE KOLLAYICI, KADININ İSE ÇOCUKSU VE ZAYIF ALGISI SÜRMELİ. (NEREDEYSE TÜM ‘ROMANTİK’ İLİŞKİ PORTRELERİNDE, KADIN ERKEĞİN KOLLARI ARASINDADIR VEYA ONUN TARAFINDAN YATAĞA TAŞINIR.)
BU MİTİK GÜZELLİĞİN PEŞİNDE GEÇEN NAFİLE YOLDA NELER YAŞANMIYOR Kİ… YÜKSEK TOPUKLAR İÇİNDE AYAKLARIN GÖRDÜĞÜ EZİYETLER, CERRAHİ MÜDAHALELERE YOL AÇAN GEREKSİZ ESTETİK AMELİYATLARI VE AÇ KALMAK SURETİYLE BİR ZOMBİYE DÖNÜŞÜLEN KİLO VERME SÜREÇLERİ… HEPSİ DE KENDİ YARATMADIKLARI BİR HAYALİ FİKİR UĞRUNA.”

Doğduğumuz anda başlıyor “güzel kız”, “büyüyünce manken gibi olacak valla” vurgulamaları…

Şahsen ben bu konuda tam bir hayal kırıklığıyım… Doğduğunda “güzel” olarak algılanmış bir bebekmişim… Bana hep sen çok güzel “din” diye anlatılır çocukluğum… Bu cümle kuruluşu bile tek başına yeterli geliyor birçok şeyi anlatmaya… 16 yaşıma kadar standartlara uygun ince bir çocukken birden çalışan hain hormonlar ve bir hastalık sürecinde alınan kortizonun yan etkisiyle aniden “tombul” bir genç kız olduğumda ben erkenden tanıştım dünyanın “güzellik algılarıyla”
Hayatımda duyduğum en acımasız söz iki kız arkadaşımın benim duymadığımı zannederek “ya boşver nasılsa beğenmez o çocuk Emine’yi baksana şişman sözüydü”
Hayır, bunu duydun bir zayıfla dimi J
Ben bu laftan sonra kilolarımı değil o iki genç cahil kız çocukla arkadaşlık etmeyi bıraktım…

Ama elbette o süreçte yaşadıklarım yaşamım her yerine yayıldı… Çok okuyan bir çocuktum… Daha çok okuyan bir genç kız oldum… Sakin ve yumuşak başlı bir çocuktum, sinirli alıngan ve güvensiz bir genç kız oldum… Ve bu güzellik algılarına karşı sıkıntım çok uzun yıllar sürdü…
Bir kapıdan girdiğimde ya da bir ortamda merhaba dediğimde genelde nasılsın, iyi misinden sonra ilk sohbet “zayıfladın mı sen” ya da “biraz kilo mu aldın” oldu…  Eğer o konuşmalardaki kadar vücut kilom değişmiş olsaydı 40 ile 150 kilo arasında gidip geliyor olurdum…

Oğlumu doğurmak için hamile kaldığımda “64” kilo tombul bir kızdım… Rakam olarak fazla gibi görünmese de boy 1.53 J  Ancak hamilelik süreci bana tuhaf bir şey yaşattı “62” kilo ile tamamladım hamileliğimi… Ve 4,5 kilo bir canavar doğurdum,  hem de o boyla 56 cm.lik bir bebeği karnımda taşımayı becermiştim… Doğum sonrası 3. Gün tartıldığımda 53 kiloydum… Ve takip eden 1,5 ay içerisinde 44 kilo kalmıştım… Ve çok mutsuzdum :) Gerçekten de hayatımın en sıkıntılı günlerini yaşıyordum…  Bir sabah zayıf uyunmak genç kızlık hayalimdi… Oğlum bana bunu hediye etmişti gelişiyle… Babası da yaptıklarıyla :)

Ve ben o zaman şunu anladım… “UMURUMDA DEĞİLDİ”

BİZE DİRETİLEN “BOY- YAŞ- KİLO- GÜZELLİK” STANDARTLARI… “UMURUMDA DEĞİLDİ”

Hala da değil… Çünkü yıllar içinde o zaman kaybettiğim kiloları geri aldım… Bu arada o zayıf halimde kendimi çok çirkin bulmuştum… Mini Mouse gibiydim… İki koca kepçe kulak, koca iki göz ve koca bir burun ve koca iki göz ama surat yok… Daha sonra ki yıllarda bir kez daha 50 kilo kaldım… İkiz bebeklerimi kaybettikten sonra yaptığım “yemek yeme diyetiyle” Yani yaşamda ne vakit zayıflasam bir sıkıntım olduğu için oldu bu…

Yarın 50 oluyorum… Hala bana beni her gördüğünde “kilomdan” başlayarak konuya girenler var… Gülümseyerek karşılıyorum bunu…

21 yaşında babamı kaybettim… 27 yaşında güzel dostumu toprağa verdim… Bir sürü bebek kaybettim… Bir sürü arkadaşımı daha 45’lerini göremeden yitirdim…  Her gün gazetelerde bir sürü kötü şey okuyorum… Bir anneyim hatta babaanneyim yakında… ve hala ne zaman bir kadın topluluğuna girsem kilo konuşuluyor… Hadi bende fazla var, ama bazen bunu hiç fazla kilosu olmayan kadınlar hem de eğitimli, gayet başarılı, güzel kadınlar konuşuyor…

“KENDİ KENDİNE TECAVÜZ EDEN KADINLAR” diyorum ben onlara… Tüm zekâları ve eğitimleriyle standartlaştırılmış güzellik kalıplarının üstünde düşünemiyorlar… Hala oturup yedikleri diyet yemeklerinden bahsediyorlar, deniz mevsimi geliyor diye zayıflamaya çalışıyorlar… Fiziki genetiği ince ve uzun olan insanlar var, ne kadar istese kilo alamayanlar var… Ufak tefek insanlar var, iri yarı kadınlar var… İnsanın bedeninden utanma duygusuyla yaşaması çok zor birşeydir bilirim… Ve güzelliğin sizin zekânızdan çok prim yapması insanın ağırına gider onu da bilirim…

Çok uzağa gitmeyeceğim içinde bulunduğum bir sosyal oluşumda bile konunun hiç alakası yokken kadının güzelliği bir ölçü… Sosyal hizmet için bir araya geldiğimiz her toplantı öncesi konu “ne giyecez, nasıl görünecez”… 1500 TL’lik bir yardım yapılacak geceye 1000TL harcanıp güzelleşilip gidiliyorsa orada bir çirkinlik var… Birileri bana ben o kadar işi yaparken sen kısasın, kürsünün arkasına boylu poslu biri lazım diyorsa orada kocaman bir yanlış var :)

Cabbar yazısını şöyle bitiriyor…

GÜZELLİK KAVRAMININ TEMSİL ETTİĞİ ŞEYLERİN TARİH BOYUNCA DEVAMLI OLARAK DEĞİŞMESİ, BU SABİT FİKRİN BEYİNLERİMİZİN YERLEŞİK BİR PARÇASI OLMADIĞINI ZATEN SÖYLÜYOR. GÜZELLİK STANDARTLARI KONUSUNDAKİ DAR FİKİRLERİMİZİ AŞMAYA ÇABALAMALI, HER YAŞTAN HER KADINI OLABİLECEKLERİ EN İLERİ NOKTAYA GİTMELERİ İÇİN CESARETLENDİRMELİYİZ. YAPABİLİRİZ, YAPACAĞIZ VE BAŞARACAĞIZ.

NOT: Ben kendini beğenen bir kadınım… Kendiyle kavga eden ve bu diretmelerle hayatını zehreden tüm o yollardan geçtim… Bedenim benim… Kimsenin nereden çıktığını bilmediğim standartlarına uygun olmak zorunda değil… Bir kadın olarak bedenimi kim olduklarını bile bilmediğim “erkek” zihniyetinin beğenisi için şekillendirmek zorunda hissetmiyorum ve “kadın” zihniyetinin yarışmalarına sokmak istemiyorum… “allaha şükür” aşırı kilo almanın sadece bir sağlık sorunu olduğunu düşünüyorum… Sigara içmek, fazla içki tüketmek, kişilik bozukluğu gibi sağlık sorunlarından biri… BU konuda sıkıntı yaşayan varsa diyetisyenden önce doktora gidecek… Elinde bir pet suyla dolaşıp, dümdüz karnını tutup “ay hala kilom var, sen görmüyorsun” diyenlerde en yakın psikoloğa başvuracak…

SAĞLIKLI YAŞAM KALİTESİ SİZİN İÇİN NEYSE “GÜZEL” OLDUĞUNUZ NOKTA ORASIDIR…
Ve kanımca dünyanın en güzel kadını kilo alabilen, yaşlanabilen MONİCA BELLUCİ’dir Jyazı okunsun diye onun fotoğrafını koyacağım mesela… daha çok iş yapıyor :) Güzellik böyle bir şey işte… 



Güzellik bulunduğunuz çağın ve dönemin algılarına göre bedeninizden hoşnut olmanız ya da olmamanız sadece...
  
Karşı cins tarafından beğenilme kaygılarımıza gelince;

Babam derdi ki ;

DELİKLİ BONCUK YERDE KALMAZ, DELİ KIZ EVDE KALMAZ
:)

Beni beğenmeyen süpürge olsun :)


28 Temmuz 2015 Salı

MASUMİYET

Senin dudakların pembe 
Ellerin beyaz, 
Al tut ellerimi bebek 
Tut biraz!
....
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!!!!
Cahit Külebi

BİR BEBEK KADAR AYDINLIK VE GÜZEL OLABİLMEK DİLEĞİYLE...



Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!
....Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!!!!
Cahit Külebi

BİR BEBEK KADAR AYDINLIK VE GÜZEL OLABİLMEK DİLEĞİYLE...


Masumiyet; yaşadıklarınla ya da yaptıklarınla alakalı birşey değildir… Kafanın içinde taşıdıklarınla ilgili bir durumdur…

Yaşamın bir nebze körelttiği, duyguların bir miktar aşındırdığı, kötülükler karşısında ego tarafından sıkı korunmaya alınan ve bir zaman sonra içine gizlendiği yerde var olduğu bile unutulan bir hayata bakış şeklidir.

Çocuklara özgü der yetişkinler, ama yaşı kemale erme yolunda iri adımlar attığı halde yetişkin statüsünde hesaplarla yaşayamayanlar bilir ki, sadece çocuklara değil, güçlülere özgüdür masumiyet.

Kırgınlıklarını kendi içinde patlatmayı öğrenmiş, yaşamın güçlükleri karşısında bürünülmesi gerekli görülen zırh miktarını en azda, kalınlığını ise minimumda tutabilmeyi başaran, bu nedenle sık sık hırpalansa da her seferinde dikilip "hadi şirin çileği toplamaya gidelim" diyebilenlere özgüdür.

Ki onlar güçlüdür, sakindir, masumdur. "Şirine pastası" yapmak kolay değildir.

''masumiyet kaybedilen değil, kazanılan bir şeydir'' der Lale Müldür.

“ hep denedin,
hep yenildin…
olsun!
gene dene,
gene yenil…
daha iyi yenil! ” der Samuel Beckett.

İnsanlarla ilgili kişisel yorgunluklarımı bir yana bırakırsak, benim bu ülkede yaşamaktan kaynaklanan ciddi yorgunluklarım var. Her şeyden önce bireysel olarak zerre değerimizin olmadığı, hak ve hukukla yönetilmediğimiz, yok yere evlatlarımızı kaybettiğimiz ve hesap soramadığımız bir düzen ve toplumsal anlayış içindeyiz.

MASUMİYET…
Bu ülke masumiyetini kaybetmiş bir ülke benim gözümde…
Herkes idari sistem içinde birilerine kızgın… Herkes bir taraf… Herkesin söyleyecek bir lafı, kızacak bir tarafı var…

Ama sizler etrafınızda olup bitene bakarken lütfen kendi masumiyetinizi sorgulayın…

Süslü kelimelerle söylediklerinizi, yazdıklarınızı… Bilmem hangi naftalin kokulu lügatten çıkarıp peşkeş çektiğiniz kelimeleri değil yaptıklarınızı sorgulayın…

Kaçınız bu ülkenin durumuna içlenirken, söverken, başkalarını idari sistemle ilgili yargılarken kendi özelinde, minimal çizgilerle aynısını yapmıyor…

SİZ; KENDİNİZE AİT İŞYERİNE BİLMEM KİMİN TANIDIĞINI SIRF “EŞ-AHBAP-DOST” KADROSUNDAN ALMIYOR MUSUNUZ Kİ, İDARECİNİZİN AİLE EŞRAFINI KAYIRMASINI TUHAF BULUYORSUNUZ?

SİZ; HERHANGİ BİR İŞ İÇİN SİZE VERİLEN BÜTÇEDEN (EV BÜTÇESİ DÂHİL) KENDİNİZE PARA AYIRMIYOR MUSUNUZ, YA DA MASRAFI FAZLA GÖSTERİP KAZANÇ SAĞLAMIYOR MUSUNUZ Kİ, ÇALAN YÖNETİCİLERE KIZIYORSUNUZ?

SİZ; KENDİ ÇIKARLARINIZ SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA KARDEŞ, ARKADAŞ, DOST DEMEDEN YOK SAYIP ÇIKARINIZIN PEŞİNDEN KOŞMUYOR MUSUNUZ Kİ SİZİ YÖNETENLERİN KENDİ ÇIKARLARI UĞRUNA EVLATLARINIZI ÖLDÜRMESİNE ŞAŞIYORSUNUZ?

SİZ; ARKADAŞINIZIN KARISINA, KOCASINA YAN GÖZLE BAKMIYOR MUSUNUZ Kİ… EŞ, AHBAP, DOST DİNLEMEDEN ÜÇ GÜNLÜK DÜNYADA ERKEKLİĞİNİZİN- KADINLIĞINIZIN ETEĞİNE TAKILIP KENDİ ZEVKİNİZ İÇİN ÇOLUĞU, ÇOCUĞU HARCAMIYOR MUSUNUZ Kİ BUNU YAPAN DEVLET ERKÂNINA AHLAKSIZ DİYORSUNUZ…

SİZ; DEĞİL MİSİNİZ "İYİ GÜNDE, KÖTÜ GÜNDE" DİYE SÖZ VERİP PARASIZLIKTA, HASTALIKTA, DAHA CAZİP BİR KADIN YA DA ERKEKTE, HATTA BAZEN SADECE LAF OLSUN DİYE SÖZÜNÜ TUTMAYAN… NEDEN SEÇİLİRKEN SİZE SÖZ VEREN YÖNETİCİLERDEN SAMİMİYET BEKLİYORSUNUZ?

SİZ; AİLENİZE, KARINIZA, ÇOCUĞUNUZA, DOSTUNUZA, İŞ ARKADAŞLARINIZA YALANLAR SÖYLEMİYOR MUSUNUZ Kİ, İDARECİLERİNİZİN SİZE YALANLAR SÖYLEMESİNE ŞAŞIYORSUNUZ?

SİZ; DOYMAZ HIRSLARINIZLA EGONUZLA; İŞ’TE, AŞK’TA, DOSTLUK’TA HATTA SOSYAL YARDIMLAŞMA İÇİN KURULAN OLUŞUMLARDA BİRBİRİNİZİN AYAĞINI KAYDIRMIYOR MUSUNUZ Kİ BİR KOCA EGOYLA BU ÜLKEYİ İDARE ETMESİ İÇİN YILLARDIR SEÇİP DURDUĞUNUZ BİRBİRİNDEN ŞEREFSİZ İNSANLARA HAYRET DUYUYORSUNUZ…

SİZ; DEĞİLMİSİNİZ… ÇIKARLARI GEREKTİĞİNDE SAĞCI- SOLCU- DİNDAR- SOFU- DİNSİZ- YALAKA- HAYSİYETSİZ OLAN… SİZ HALA SİZİ İDARE EDENLERİN KAYPAKLIĞINA NASIL ŞAŞIRIYORSUNUZ?

SİZ; DEĞİL MİSİNİZ SINIF BAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNDEN BU YANA SÖZLER VERİP, VAATLER SUNAN VE SONRA ARKADAŞ GRUBUNUZU BAŞKÖŞELERE YERLEŞTİREN, KENDİ ELİNE FIRSAT GEÇTİĞİNDE BANGIR BANGIR KARŞI DURDUĞUNUZU SÖYLEDİĞİNİZ ŞEYLERİ KONUMUZUNU KORUMAK İÇİN YAPAN, İNSAN KAYIRAN NASIL OLUPTA KADROLAŞMALARA ŞAŞIRIYORSUNUZ?

SİZ;  İŞ YAPARKEN ACIMASIZ, AŞKTA VİCDANSIZ DEĞİLMİSİZ? DOSTLUKTA RİYASIZ, ARKADAŞLIKTA HESAPSIZ, AŞKTA TERTEMİZ, İŞTE DÜRÜST KALABİLİYORMUSUNUZ?  BAŞKALARINDAKİ HATAYI GÖRÜP KENDİNİZDEKİNE KÖR DEĞİL MİSİNİZ? O HALDE NEDİR SİZİN YANSIMANIZ OLAN YÖNETİCELERİNİZE KIZGINLIĞINIZ…

SİZ; BİRİLERİ ETEĞİNİZDE DOLAŞIP SİZE YALANLARLA BİAT EDENLERE BAYILMIYOR MUSUNUZ, ONLARI SAMİMİYETLE SİZE DOĞRULARI SÖYLEYENLERDEN ÇOK KAYIRMIYOR MUSUNUZ VE GÜÇ ELİNİZE GEÇTİĞİNDE SİZE EN ÇOK BİAT EDENE YANINIZDAKİ EN GÜZEL KÖŞEYİ AYIRMIYOR MUSUNUZ Kİ, KOCA ÜLKEYİ YÖNETENDEN SİZDEN FARKLI BİRŞEY BEKLİYORSUNUZ…

SİZ; ARKASINDAN DEDİKODU YAPTIĞINIZ, ŞÖYLE- BÖYLE DEDİĞİNİZ ADAMLAR SİZE İLTİFATTA BULUNUP SADAKATİNİZİN (?) KARŞILIĞI OLARAK BİRŞEYLER VERDİĞİNDE “YOK ARKADAŞ BEN SENİN İÇİN İLERİ GERİ KONUŞTUM, ASLINDA SENİ DE PEK SEVMEM” DİYOR MUSUNUZ Kİ…  İDARECİLERİNİZE "BUNLAR ŞAHSİYETSİZ" DİYORSUNUZ…

SİZ; DEĞİL MİSİZ SINIFTAKİ ŞİŞMAN ÇOCUKLA DALGA GEÇEN, ÇOCUĞU GÜZEL BULMADIĞI BİRİYLE OLDUĞUNDA AĞIZ BURUN KIVIRAN, BİZDE ALEVİYE KIZ VERİLMEZ, KÜRTLE EVLENİLMEZ DİYEN, SOKAKTA ÇİNGENE ÇOCUKLARIYLA OYNAMA DİYE TEMBİHLİYEN, KAPICI ÇOCUĞU KAVRAMINI İLKOKULDA ÇOCUĞUN BEYNİNE İŞLEYEN… ŞİMDİ NEDEN IRKÇILIĞA ŞAŞIYORSUNUZ?

SİZ; DEĞİL MİSİNİZ ANASINA &BABASINA BAKMAYAN, ONLARIN BİLE KUYUSUNU KAZAN, ANANIZI SİZİN HER DEDİĞİNİZİ YAPMAK, BABANIZA SİZE HER KOŞULDA BAKMAK ZORUNDA HİSSEDEN NASIL OLUYOR DA BAŞINIZDAKİLERDEN GEÇMİŞE SAYGI& VATANA BAĞLILIK BEKLİYORSUNUZ…

Böyle sürer gider bu liste…

Oda sıcaklığında IQ ‘su 25-30'u geçmeyen bir toplum olduk…

Hala Türk zekidir, Türk çalışkandır, Türk cesaretlidir, Türk merttir diyorsunuz…

Kendisine düşman olan uluslardan bir şey olmaz… Osmanlı İmparatorluğu en çok kendine düşmanlığından yıkılmadı mı?

MASUMİYET kaybedildiğinde yerini çok şey alır… HIRS, EGO, KÖTÜLÜK, DÜŞMANLIK, YALAN, RİYA, İKİYÜZLÜLÜK, YALAKALIK, KİBİR, UKALALIK, SAVAŞ, KORKU, GÜVENSİZLİK...

Hep, her şeyin daha fazlasını isteyen insanlar için yitirdikleri “bir tek şey”in yerine bu kadar “çok şey” koymak belki de gayet uygundur.

BU ÜLKENİN MASUMİYETİ VE SAMİMİYETİ 1938’DEN SONRA BİTTİ!
6 MAYIS 1972’DE ÜÇ GENÇ ADAM ASILDIĞINDA…
1 ŞUBAT 1979’DA, 24 OCAK 1993’TE VE BİRÇOK BENZER TARİHTE AYDIN FİKİRLER ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE, SUSULURKEN, KABULLENİLİRKEN TÜKENDİ…
DEPREMLERDE ŞEHİRLER YIKILDIĞINDA, MÜTAHİTLERİN HIRSIZLIKLARININ ALTINDA KALDI MASUMİYET…
İŞÇİLER MADENLERE GÖMÜLDÜĞÜNDE, OTELLER YAKILDIĞINDA YAZARLAR ŞAİRLER NEFESSİZ KALDIĞINDA, BOMBALAR PATLADIĞINDA YOK OLDU…
ÇOCUKLAR SOKAKLARDADÖVÜLEREK ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE, ELLERİNDE EKMEKLE KALDIRIMLARA DÜŞTÜĞÜNDE, GENCECİK POLİS ÇOCUKLAR BİRLİKTE MAÇ SEYRETTİKLERİ ARKADAŞLARINI VURMAK ZORUNDA KALDIKLARINDA, GENCECİK ASKERLER BİRİLERİNİN KİŞİSEL ÇIKARLARI İÇİN ASKER OCAĞINDA HİÇ UĞRUNA ÖLDÜĞÜNDE ZATEN HİÇBİRİMİZ MASUM DEĞİLDİK…
"ZIPLAMAYAN TAYYİP" DEMEKLE OLAMADI BU İŞLER...
YOLA ÇIKANLARI YALNIZ BIRAKTIĞINIZDA AMA TİCARET ENGELLENİYOR DEDİĞİNİZDE SİZDE MASUM DEĞİLDİNİZ GEZİYİ YIKANLAR KADAR... SİZ ONLARA BİR SÜRÜ YOL VE BLOK İÇİN YER AÇTINIZ KABUL ETTİKLERİNİZLE...

BU ÜLKE UĞRUNA ÖLÜNEREK KAZANILMIŞ ÖZGÜRLÜKLERİ "BAŞ ÖRTÜSÜ ÖZGÜRLÜKTÜR" DİYEREK NE TARAFA DESTEK VERDİĞİNİZİ BİLMEDEN BOŞ KONUŞTUĞUNUZ DA KAYBETMEYE BAŞLADINIZ...


SİZ KENDİNİZDE OLMAYAN BİR MASUMİYETİ NASIL ÜLKENİZDE ARARSINIZ?

BU ÜLKE SİZ DEĞİL MİSİNİZ?
SİZLERDEN OLUŞMUYOR MU?

SİZİ YÖNETENLER VE ONLARLA ÇIKARLARI İÇİN BİRLİK OLANLAR YA DA ÇATIŞAN ÇIKARLARI İÇİN KARŞI DURANLAR SİZLER, BU ÜLKENİN EVLATLARI DEĞİL MİSİZ?

“MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ” DİYEN ABLA BİLE BUNU DAHA ÇOK RAYTİNG İÇİN SÖYLEMEDİ Mİ?

O halde…

MASUMİYET;

Bu diyardan çoktan göçmüştür…

Bebekler ve çocuklar doğduklarında masum mudurlar bilmiyorum… Ama ihtiyarların, bunakların, delilerin, sarhoşların çoğu masumdur. İşte masumiyet onların içinde bulundukları haldir ve bu hal öyle bir haldir ki gözlerine baktığınızda anlaşılır…

Belki de her şeyinizi kaybettiğinizde tekrar bulduğunuz şeydir MASUMİYET…

YAŞAMDA EDİNİLEN TECRÜBELERLE KAYBEDİLEN BİR ŞEYDİR MASUMİYET.

Ve en önemlisi;

İNSANIN ANCAK "KENDİSİNİN" KAYBEDEBİLECEĞİ HAYAT SERMAYESİDİR MASUMİYET…


Ama en zoru şu ki; bazıları masumiyetle kirlenmiştir şeytan gibi.
En tehlikelisi bunlardır yaşamda, ruhuna sızıp içten fethederler ve çöküşü hızlandırırlar. Neden diye sorarsan alışık olmayan bünyelere, masumiyet "sarmısaklı mantı yemiş vampir" gibi yapar insanı. Basar kutsalı, basar kutsalı daha derine. Kevgir gibi çıkarsın işlem sonunda. Dikkatli olun bu insanlara, siz göremezsiniz onlardaki ışığı.
Bu insanlar tiner gibidir, kapkara boyadığın ruhunu açarlar. Hayattan tattırırlar sana, farkına vardığında bu hayatın ne olduğunu, kaldıramaz bünyen, çöküşe sürüklenirsin.

Eğer bir ruha sahip değilsen, yalana devam et.
Kurşuni renklerdeyse ruhun, bas git öyle yaşa.
Eğer sahipsen masumiyete, kaç git bu diyardan öyle yaşa.

UNUTMA, MASUMİYET BİLE ESKİSİ KADAR MASUM DEĞİL ŞİMDİLERDE...


ONDANDIR BEBEKLERİ BU KADAR SEVMEM…


24 Temmuz 2015 Cuma

FEYZBUK KUMBARASI / İNSAN BİRİKTİRMEK...




“Bana göre bazı yaşananların nominal karşılığı yoktur yani ben insan biriktirdim, insana yatırım en iyisidir…”

Kumbara da feyzbuk mu?

İnsan biriktiren insanlardan sanırım para biriktirenlerden korktuğumdan daha çok korkuyorum ben… Çünkü "ben maddiyata önem vermem" diyenlerin birçoğu aslında “önem verenlerden” çok önemli buluyor maddiyatı… Sadece bazılarının zaten başka seçeneği yok… Ortada bir nominal değer olmadığı için biriktirdikleri şey para olmuyor çoğu kez… Ama olsa, insanlarını ve değerlerini sayısal gerçeklerle derhal değiştirebilirler…

Kendi adıma “insan biriktirmek” geçmek bilmeyen zihin ağrısının sebebidir…

Ancak ben bu insan biriktirmek üzerine başkaca birşeyler düşünüyorum…

Bunu her duyduğumda da şaşırıp kalıyorum. Bu tabiri bir kişi nasıl kullanabilir diye düşünüyorum. Etrafındaki kişileri biriktirilecek birer "şey" olarak görmesi ilginç geliyor bana insanın. Para biriktirilir,  pul biriktirilir de insanı pek oraya koyamıyorum ben.

Çok kızdığımda, sen kimsin ki insanları biriktirdiğini zannediyorsun demek istiyorum. Tabii ki denmiyor. Bende içimden, sayın biriktirici sen kendini göklerde görmeye devam et diyorum.

Hoşlanmıyorum bu tabirden. Gidin pul falan biriktirin. Ama insanlara yalan biriktirmeyin…

Çünkü insan birikmiyor… Azalıyor… Etrafımızda insanlar azalırken, güven azalırken içimizde bir sürü potansiyel insan birikiyor, zenginleşiyoruz…

Ayrıca işin içine biriktirmek gibi tasarrufa yönelik bir kelime girdiğinde bana sanki zamanı geldiğinde harcamak fiilini çağrıştırıyor…

Aslında yaşamda insan biriktirmenin lazım olduğunda kullanmak üzere birikim yapmaktan farklı bir içerik taşıdığını düşünmek gerekiyor biliyorum… Üstlerine basmak için değil. Belki gerektiğinde bir omuz; başınızı yaslamak için, bir sırt; dayanmak için, bir ses; yalnız olmadığınızı bilmek için insan biriktirmek gerekiyor belki de...
Ve siz istemeden, siz dilenmeden, belki siz bilmeden yanınızda olması için insan biriktirmek gerekiyor samimiyetle... Bu anlamlarla insan biriktirmek güzel birşey biliyorum… Ama tecrübelerimle görüyorum ki… Kullanım süreniz bittiğinde, yani siz size verilen görevi tamamladığınızda birçok insanın sizi başkaca nedenlerle biriktirdiğini görebiliyorsunuz…

Çünkü birçok insan geçiş dönemlerinde yalnız kalmak istemiyor ve bu nedenle insan biriktiriyor. O nedenle en tehlikelisi sizin tüm samimiyetinizle kalbinizi açtığınız insanların, sadece bir geçiş döneminde siz ya da bir başkasına, o anda denk gelecek birine yalnız kalmamak için kucak açması oluyor. Yani, özetle biriktirilip harcandığınızı hissettiğinizde derinden kırılıyorsunuz.

Ve işte o nedenle sevmiyorum ben bu insan biriktirme işini…

İnsan biriktirmeye meraklı olanlar için bir önerim var… Mezarlıklarda birikmiş ölü insanlardan oluşmuş bir ceset koleksiyonu mevcut… Bazen ağır oluyor hissettiklerimiz… Çünkü ağır kırılıyor kalplerimiz…

İnsan kendine yakışanı yapmak istiyorsa, az biraz zorlanacak ve öncelikle kendine karşı dürüst olacak. Ve önce "insana" sonra "dosta" ne yaptığına dikkat edecek... 

Takıntılar, yarım kalmışlıklar, ayak bağları, kendi zayıflıklarımızdan kaynaklanan tutsaklıklarımız bizi ileri gitmekten alıkoyar bazen… Ve bazen biz, bize bu güne kadar değer vermeyen tüm insanların vebalini bize değer verene ödetiriz… Bize değer verilmesine alışık olmadığımızdan belki de, değer veren insanın yaşamımızda ki duruşunu anlayamayız… Çünkü onca değer verilmemişlikten sonra kendimizi değersiz hissetmemiz gayet normaldir… Ve değerimizi nominal olarak ölçememizde gayet mantıklıdır. 

Ama tutsaklıklardan kurtulmak için bir gün aniden ben artık “bencil” olucam diye karar verip sevdiklerimizi harcamaya başlarsak muhtemelen o güne kadar bize yapılanı biz başkasına/larına yapmaya başlamış oluruz…

Biliyorum ki biriktirmek, ağırlaşmaktır…
Belki de insan biriktirip ağırlaştığı için yaşlanır.
İnsan,  kendini dönem dönem formatlasa, ağırlıklarından kurtulabilir ve “yaşlanmaz”.
Elbette herkes “yenilenme” konusunda, kendi yöntemini geliştirebilir, geliştirmeli de…
Benim için “Yenilenme”nin metodolojisi, dijital terminolojiyle söylersek; “gereksizleri yedekleme, çöpe at” değildir.
Evet… Ağırlığı oluşturan şeyler; benzer konuları, çoğaltmaktır.
Problemler de gereksiz “yedekleme”lerle büyür.
Ama birikimi hoyratça harcamak “bana ne ben böyle hissediyorum, kimse umurumda değil demek” bizi geliştirmez… Olsa olsa yanlış bulduğumuz insanlarla aynı statüye getirir…

Birkaç satır üste çıkalım şimdi…

“Çünkü insan birikmiyor… Azalıyor… Etrafımızda insanlar azalırken, güven azalırken içimizde bir sürü potansiyel insan birikiyor, zenginleşiyoruz…”

BENİ ZENGİNLEŞTİREN HERKESE TEŞEKKÜRLER…
YAZMAK FİKİR AĞRISININ TEDAVİSİDİR…YAZMAK GÖNÜL AĞRISININ TEDAVİSİDİR...

Sosyal insan olup feyzbuk kumbaranızı doldurmaya devam edin… Belki faydası olur...
Son olarak çok sevdiğim o şairden birşey yazmak istiyorum... Eğer biriktirmekte mana bu ise yüreklerinizde insan biriktirin... Yalansız, riyasız, samimiyetle, dedikodusuz herşeyiyle...

"Güzel hayat isteyen güzel insan biriktirsin.
                          Cemal SÜREYA"


22 Temmuz 2015 Çarşamba

HÜKÜMSÜZDÜR…



“Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe”

Hükümsüz...
Meali: yürürlükten kalkmış…

Sadece kaybolan kimlik parçalarını değil, artık geçerliliği kalmamış sözleri, kararları, yeminleri, yürekte unutulmuş yükleri, verilmiş sözleri, unutulmuş insanlığı da kapsar.

Duyurulur.
Hükümsüzdür!

Hayat denilen, kimine çok uzun, kimine kısacık bir an gibi gelen yolculuk; neden bunca yükü vurur sırtımıza? Hep acelemiz varmış gibi, telaşlı, üzgün, yorgun, az keyifli genelde mutsuz, içinde hep “daha” taşıyan bu koşuşturma neden? Daha zengin, daha mutlu, daha güzel, daha yalnız, daha çok ve bir dolu “daha” yüklü sıfatlarla örülüyor çevremiz…

Gönüllü yaşam mahkûmluğu böyle olmalı. Geldik ya bir kere, tekâmül etmeden dönmeyeceğiz. İyi ama ruhumun dayanacağı bir direk bulmak lazım... Elinde tuttuğu bir torba bile ağır gelirken insana, yüreğe basan bunca ağırlığı neyle taşımak gerekiyor?
Yüreğin hasar almışsa bir kere, zamanla su alıp batarsın. Gemiler gibi işte!
Yüreği de kıyıya çekiliyor insanın bazen. Bakıyorsun, ileride başka bir iş için kullanılacak bir organdan öteye gitmiyor.

Bunları düşününce, dedim ki, bütün sözlerim geçersizdir. Attığım imzalar, verdiğim tüm yeminler, antlaşmalar, kontratlar, aşka dair ne demişsem sevdiğime, dostluğa dair ne dediysem dostuma hepsi hükümsüzdür.

En azından dürüst bir duruş olur bu!

Taahhütlerimi herkes kadar tuttum, herkes kadar bozdum bende…
Kaç yaşama tanıklık ediyorsa manzaram, o kadar sevda kırıkları dolu etrafım. Hepsi birisine, tutamadığı, tutamayacağını bildiği sözler veriyor.

Genetik olmalı, Adem ile Havva’yı hatırlayınca, Tanrı’ya verilen sözü bile tutamayan insanoğlu, kendi cinsine söylediğini ne kadar süre koruyabilir ki? Kafam bozuldu benim, verdiğim bütün sözler hükümsüzdür, hepsini ikinci bir emre kadar aşklarımın, dostluklarımın, emeklerimin, arkadaşlıklarımın üstünden çekiyorum.

Defalarca "unuttum" deyip, dediğimi yuttuğumda, defalarca bir daha bana bunu kimse yapamaz deyip yapıldığında sustuğumda, durduğum yerde durup, kıtalar boyu yol aldım sandığımda, masumiyetimizi koruyamadığımızda, dünya acımasızlaştığında, düşünceler yakılırken fidanlar bombalandığında, ölen çocukların dini ırkı kökeni sorulduğunda… Şiir okumadığınızda, Gökyüzüne bakmadığınızda, dilinize doladığınız yaradandan korkmadığınızda, kedileri köpekleri çocukları tekmeleyerek öldürdüğünüzde…
Ve ben tüm bunları gördüğümde… Anladığımda,
Kaybettim sözlerimi, hükümsüzdür…
Artık ne yapsam, ne desem ve ne demesem, neye gülsem ve neye üzülsem, neyi konuşsam ya da sussam hepsi hükümsüzdür…

Çünkü çocukların öldüğü bu dünya da bir dost kaybetmek, bir aşk kaybetmek, para pul kaybetmek HÜKÜMSÜZDÜR…

“Kaybettim bugün kendimi, hükümsüzdür
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim
Vazgeçtim bugün her şeyden halsiz şu kalbim
Kan revan içinde hep kanamaz denen yerlerim…”








20 Temmuz 2015 Pazartesi

GÖZÜME DÜNYA KAÇTI!


Süpürgeden Saz
Çalı Çırpıdan Ney Yaparım.
Dedemin Ihtiyar Yüzü Güler Biz Eğlenirken.
Zaten Gülümsemekten Başka Ne Var Ki Elimizde ?
Bir Bidonum
Bi De Donum... 

En mutlu haftalar sizin olsun!

Sabah sabah, sebebini teşhis edemediğim bir şekilde; Pollyanna'ya bile meydan okuyan şiddette bir iyimserlik ve mutluluk içinde uyandım. Bununla eş zamanlı olarak 'iyi haftalar kâinat, merhaba dünya, hayırlı günler insanlık, günaydın tüm hayırsızlar!' nidaları dökülüverdi ağzımdan. Ve hemen ardından da 'bu denli sevindirik olmamın, iyimserliğin bu denli dibine vurmamın , mutluluk böcüğü modunun sebebi hikmeti ne ola ki acep?!?' diye de sormadan edemedim kendime doğrusu…

Kahkahayla gülünce 'çok güldüm, hayır olsun inşallah, umarım ardından ağlamama neden olacak bir sıkıntıya duçar olmam' diyen bir neslin ferdiyim. Böylesi bir zihniyetin genetik malzemesini taşıyan kültürel kodlamalarla bezeli bir bütünün parçası olmam; mutlu olmaktan ve iyimser yaklaşımlar sergilemekten dolayı kaygı duymama ve bahse konu 'mutlu olma' haleti ruhiyesini sorgulamama yol açar çoğunlukla. Anlayacağınız, sabah sabah yaşadığım işte tam da bu 'ruh ve fikir hali'ydi.
Mutlu uyandım acaba neden?

Benim ve neslimin yaşadığımız ve yukarıda tarif ettiğim bahse konu bu 'mutlu olmanın mutsuzluk kaynağı olabilmesi' halinin, son 15 - 20 yıldan bu yana yeni nesilleri artık neredeyse hiç etkilemediğini görüyorum. Bir diğer deyişle, 'çocukluğunu ve gençliğini iletişim toplumu öncesinde yaşamış nesillere musallat olan bu marazi haleti ruhiye, bu çileci / dervişane / keşişvari duygu durumu, kuvvetle muhtemeldir ki; bilinçleri / benlikleri / kimlikleri / tercihleri / yaşam tarzları son 15 yılda şekillenen nesilleri ve bunları takip edecek olan gelecek nesilleri hükmü altına alabilecek bir duygu durumu olmayacaktır. Çünkü yeni nesil mutlu olduğunda allahım başıma bir şey mi gelecek, mutsuz mu olacağım korkusunu bilmiyorlar… Uyanıyor ve teknoloji ile dünyaya bağlanıyorlar… Mutluluğun ardından mutsuzluk bekleme ruhu onu içselleştirmiş benim gibi dinozorlarla birlikte gidecektir tarihteki yerine muhtemelen…

Mutlu olmayı bile bir sonraki mutsuzluğu hatırlatarak gölgeleyen toplumsal öğretiler altında büyümüş olmanın etkisidir “mutluluğa kulp aramak” Oysa sebepsiz mutluluk diye birşey vardır... Ve sebepsiz mutsuzluktan daha iyidir...

Bu sabah nedensiz yere mutlu uyandım ya ardından bir mesaj okudum Facebook’ta. Bir arkadaşım yazmış sayfasına “pazartesiyle başlayan yeni haftanız hayırlı olsun" diye... Akıl bu ya illa kendimi mutsuz edicem ya… Aklıma yazıyı görünce ilk şu soru geldi… “Salı’dan Salı’ya bir hafta değil mi?” Pazar günleri çalışılan toplumlarda bugün hafta başı filan değil ki! İşte dedim buraya kadar sorgusuz sualsiz mutluluk…

Ve sonra birden aklıma vefasız arkadaşlar, kalp kıran dostlar, iş hayatının gergin dinamikleri, para-pul, yaşam gailesi, kızdıklarım, affettiklerim, unutmadıklarım, affedemediklerim filan geldi… Tabiri caizse yazayım, zamanında tuvalete gitmeyince kaçan rahatlama hissiyatına kapıldım birden…

Hadi oradan dedim, “mutluluk” kendini mutlu sandığın birkaç an mı yoksa?

Ardından aklıma zaman ve mutluluk kavramları ile ilgili sorular düştü… Ve haliyle yazıya oturdum… Kaçtı bizim küçük, tatlı pollyanna ruh hali bir anda…
Ama sebepsiz mutluklar iyidir…  İnceden huniyi takar insan kafaya başlar “ağlama değmez hayat” demeye farkında olmadan…

Velhasıl en güzel haftalar sizin olsun… Siz öyle diyorsanız “pazartesi” hafta başı olsun…

Benim dileğim bu hafta bari yalanlar söylemeyin, size güvenen insanların arkasından konuşmayın, riya yapmayın, nokta kadar menfaate virgül kadar eğilmeyin, kırdığınız insanların, mutsuzluğuna sebep olduğunuz insanların yaptığınız vefasızlıkların farkında olun… Dedikodu yapmayın, hırslarla birbiriniz kuyusunu kazmayın… En önemlisi bu kötü şeyleri yapıp sütten çıkmış ak kaşıklar gibi birbirinize “canım /…cım / tatlım / birtanem”   demeye utanın…Bir de bi düz durun yahu ona buna asılmayın... Gördükçe gizliden süren perde arkası dünya halini vay anam vay diyorum... 

Sanırım sorumun cevabını buldum. Ben uyandığımda mutlu oluyorum ama sonra “SİZ GÖZÜME KAÇIYORSUNUZ”

Güzel insanlarla örülü yaşamlarda, samimi, içten sevgilerle çevrilmiş… Güzellikler dolu günler diliyorum… Mutluysanız hayırlara vesile olsun… Mutsuz hissediyorsanız geçer…
Geçmeyen ne var ki yaşamda...

Kendiyle başa çıkamayan dünyayla nasıl baş etsin...

Benim Adım Ebruli...