4 Temmuz 2015 Cumartesi

İLKOKUL…



Pantolon içine pijama giymek, önlük altına pantolon giymek yine de şanslı olup hiç sobalı okulda okumamış olmak, ama bitlenmemen için saçlarının kısa kestirilmesi, lastik silgiyi kaybetmemek için ortasından delip iple boyna asmak ama sürekli kaybetmek, abaküs, fasulye ve kürdan gibi sonraları plastikleri çıkan tüm bu “matematik aletlerini” organik kullanmak, hafta sonu folklor dersleri, hava soğuksa beden eğitimi dersi yerine matematik sorusu çözmek, birdirbir, uzuneşek, misket oynamak, kızkıza/kolkola bahçede turlamak, kankardeşliği, o zaman kocaman gelen küçücük sıralar demektir...

Okuma bayramları ve kırmızı kurdeleler, yerli malı haftası ve turşuyla tarhananın dostluğu…
Çalışkanlar ve tembeller ayrımı, karne notundaki dört notuna ağlayan dövülesi çocuklar,
"--neee değğdiiiğğ seni öğretmeene söliiceaamm" cümlesi... Tahtaya isim yazan sınıf başkanı, kalem açma eylemi, soluğu çöp tenekesinin başında almak, akabinde kalemini açmak için gelmiş arkadaşlarla muhabbet etmek…
Göçmen kuşların kışın güneye göç ettiğini öğrenmek… Öğretmen korkusu… Öğretmen kokusu…


İlk aşk demektir… Gencecik ölümler demektir...

Kokulu silgi, ders arası çiş molası, simit, elvan gazozu, leblebi tozu, feza füze, kız kaçıran, çat pat, mantar tabanca, sulu boya, pastel boya…
Son zil çaldığında okuldan (ne hikmetse) efendi gibi yürümek yerine tam gaz koşarak çıkmak...
Kümeler, kümeleşmeler...
Tahtaya kalkınca hep yüzü kıpkırmızı olan arkadaşın...
Sıranın üzerine abanarak ve yalvararak parmak kaldırmak, bunu yaparken "örtmenim örtmenim örtmenim..." diye bağırmak ve biri seçilene kadar susmamak...
Aşı günleri delikanlılık ayağına kuyruğun en önüne geçmek ve gıkını bile çıkartmamak…
Yazlık açık ayakkabıyla soket çorap giymek ve kirlenen çorap uçları...

"yazların sıcak ve kurak, kışların ılık ve yağışlı” olduğu yerin neresi olduğunu hala bilmemek ama bu cümleyi hiç unutmamak…
Islak pamuk içine konan fasulyeden çınar ağacı yetişeceğini sanma salaklığı demektir…

Gırtlağı kesen sert yakalar… Siyah soluk önlükler… Kız önlüğü giymek… Annenin nihayet diktiği verev etekli, sentetik parlak kumaşlı, kız önlüğünün önünde ütü iziyle okula gitmek zorunda kalıp utanmak demektir…


Duvarı çevreleyen dört mevsim haritaları... İlkbahar, yaz, sonbahar, kış…

İstanbul’un fethinin bayram olarak kutlanmadığı ama İstanbul’un fethi ile Türklerin dünyayı yeni bir çağa soktuğunu düşünüp gururlanmak… Tarih şeridindeki Fatih resmini hiç unutmamak…

İlkokulu başladığın anda eziyete döndüren sayfalar dolusu çizgiler…
|||||||||||||||||||
\\\\\\\\\\\\\\\\\\\
///////////////////

Her sene çektirilen sınıf fotoğrafları, sağlık kolu, kütüphane kolu, sınıf başkanı vs olmak, izcilik yapmak, yavrukurt olmak… Fikri Bey’den mandolin dersi almak, yeteneksiz diye kovulmak… O mandolinin hala başucunda durması, ben müzik konusunda yeteneksizimin beynine işlemesi demektir…

Bir sırada üç kişi oturmak… Ali, Oya ve Kaya’nın tek cümlelik maceraları, eve koşan ali, topu tutan ali ve bilumum diğer Alilerin serüvenleri…

26-45 doğu meridyenleri, 36-42 kuzey paralelleri…
Defter arasında, kitap arasında, önlük cebinde kalmış simit susamları…
Kara tahta, tebeşir bitince yan sınıftan gidip tebeşir istemek, yıldızlı pekiyi,
Kalın kartondan imal edilmiş karneler (şimdikiler "print out" sanırım), okuma bayramı
Türküm doğruyum derken çekinmemek…
Korkma sönmez derken çok emin olmak… Bunların faşist misin sen oğlum denilecek şeyler olduğunu bilmemek demektir…

Veli toplantısı, tırnak kontrolü, bit kontrolü, henüz blok ders kâbusunu bilmeden sık aralıklarla teneffüse çıkabilme özgürlüğü, kardeşlerin el ele okula gelmesi…

Öğretmenden yenilen ilk tokat demektir. Yine de ona hiç kızmamak demektir... Ona hayran olmak, onu örnek almak... Ölmeden elini öpmüş olmaktan mutlu olmak demektir...



Onun gibi ilerici, aydın,bir Cumhuriyet Kadını olmak demektir...

'Atatürk 1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Bey’dir. İlköğrenimine mahalle Mektebi’nde başlamıştır. Daha sonra...'
Şeklinde anlatılan Atatürk’ün hayatını ezbere bilmek demektir…
İşin en acı kısmı Ata’nın dayısının çiftliğinde karga kovalayışını hepimiz ezbere bilirken memleketin kurtuluşu ve kuruluşunun detaylarını hiç de olması gerektiği kadar derinliğine belleyemediğimizi bugün görmek demektir…





Müsamereler… Sahnede Kafkas oynarken başımdaki duvağa basarak alkış almama sebep olan eşim… Kafkas’ta boyum tutmadığı için âşık olduğum çocukla oynayamamam… Hala kimseyi boyumun tutmuyor olması… Folklor kıyafetlerimi hala saklamak demektir…


Daha ilkokul birinci sınıfta bile, siyah, sözde tek tip önlüklerin kapatamadığı farklılıkları gözlemleyebilmek. Hep en güzel kalemlere sahip olan o kızın, çantasında yazacak bir kalemi bile olmayan o çocuğa kalem ödünç vermemesine şahit olmak…
Öğretmenler gününde öğretmene hediye vermeden teşekkür ediyor olabilmek, hep sümüklerini önlüğünün koluna silen çocuktan tiksinmemek; bütün kör göze parmak adaletsizlikleri takmayacak kadar masum olmak, her şeye rağmen çocuk kalabilmek, teneffüs zili çaldığında bahçeye koşturabilmek demektir…

Kardeşle aynı okulda okunuluyorsa, onu koruma çabası içinde olmak, teneffüslerde kendi arkadaşlarınla oynamayı bırakıp, onu yakın takibe almak…
İlkokul boyunca her ders defalarca "konuşma, Emine” denmesi ve yine de konuşmak…
Matematik dersi kâbusu, defalarca düzelttiğin sınıf kütüphanesi… Sürekli kütüphane kolu olmak demektir…

Sınıfın en çalışkan, akıllı hem de en kibar çocuğunun sınıf başkanı olması ( Hala öyle adam)
Sınıfın en çalışkan kızının hem sarışın, hem mavi gözlü, hem de en güzel kızı olması eşitsizliği savaşmak… Onun kaçınılmaz olarak doktor olması… En yaramaz kızın hala en sevdiğin arkadaşlarından biri olması, ilk aşkınla hala görüşüyor olmak, sıra arkadaşının çok akıllı bir kadın olduğunu görmek… Aranızdan doktorlar, mühendisler, müzisyenler çıkması… Onların başarılarıyla övünmek onları görünce hala mutlu olmak demektir…


Otorite, çalışkanlık ve hırsı ilkokulda öğreten hem korktuğun, hem sevdiğin ve saygı duyduğun o görkemli kadının son talebeleri olmak ayrıcalığı…
Hep en ön sırada oturmak, beden eğitiminde sıra sonu olmak…
Erkek-kız ayrımı yapılmaksızın kurulan saf sağlam dostluklar demektir…

Milliyet Çocuk ‘un, Doğan Kardeş ‘in, Kumbara dergilerini okumak… Tipitip’in 25 kuruş olduğunu hatırlamak demektir…

70’lerde ilkokul okuyan bir çocuk olmak…

Dengeli bir fakirlik, inançlı insanlar, çocuk aklıyla anlaşılmaya çalışılan idealler, samimi sosyalleşmeler, birçok oyun arkadaşı, ev gezmeleri, radyo haberleri, tek tip TV, yerel gazozlar, limonata, TV regülatörü, elektrik kesintileri, büyülü kokulu-tahta tabanlı bakkallar, bulunması zor gazoz kapakları, şıveps, arabesk, pazar günleri boyu eğlence programları, eski minibüsler, soluk okul siyahları, sümük, bit, eski kıyafetler, küçülen ayakkabılar, büyüklerden kalan giysiler demektir… Küçükken Sovyet sporcuları desteklemek, “kutu kutu pasta, Demirel hasta, bırakın ölsün,  Ecevit başta” diye tekerlemeler bilmek, yazlık sinemalar, birbirini seven insanlarla birlikte okumuş olmak demektir…
TRT’de pazar günleri yayınlanan Almanya’daki kasabalar arası yarışma programlarının hastası olmak demektir… Gece yayınlanan Muhammed Ali Clay boks maçları için babayla uyanıp okula uykusuz gitmek demektir…
Ramazanlarda babayla sahura kalkmak övünerek oruç tutmak demektir… Öğretmenin “çocuklar oruç tutmaz” diye uyarması demektir… Sınıfta bir tek arkadaşının annesinin başının örtülü olması demektir…
Pilli radyodan Yurttan Sesler korosu, Arkası Yarın, Çocuk tiyatrosu dinlemek, 33 devirli plaklardan şarkı dinlemek demektir. Siyah beyaz televizyonda yayın kesildiğinde necefli maşrapaya bakmak, son Mehmetçiğe bakıp, karıncaları görüp televizyonu 12’de kapatmak demektir.
Benzinin karneyle tüpün de kuyrukta alındığını zannetmek. Avuç kadar “itt schaub lorenz” teybi dünyanın en önemli müzik sistemlerinden birisi sanmak, Süleyman Demirel’in "Ecevit mazot bıraktı da biz mi içtik" cümlesini sarf ettiğini bilfiil duymuş olmak, Enrico Macias’ın dünya çapında en önemli bir şarkıcı olduğunu zannetmek, Mercedes’in "kaç yaptığını" görmek için camından maymun gibi bakmaktır…

Ama bugün görüyorum ki ilkokul arkadaşlığı ortak korkuların ve hayatın ilk acımasızlıklarının paylaşıldığı arkadaşlıktır… İlkokulda (ya da en azından benim ilkokulumda) herkes aynıydı gibi hatırlıyorum, kimse aşırı zengin ya da fakir değildi, belki de bunun belli edilmediği yıllardı… Öğretmenimizin otoriterliği ve boynumuzu kesen yakaların dünyasında, çocukken neyi ne sanırdım başlığında örneklenen hayatın karşısındaki salak acemilikle de desteklenen garip bir dayanışmadır ilkokul arkadaşlığı… Bugün görüyorum ki ilkokul arkadaşlığı insanın kendini en rahat hissettiği arkadaşlıktır… Yıllar sonra sanki çok şey paylamışsınız gibi onları sonsuza kadar kazanmak istediğiniz, koskoca adamları, kadınları şimdiki halleriyle düşünmemekte inat edip sadece yıllar öncesiyle hatırladığınız, ilk aşkınızın da hep içinde olduğu buluşalım, görüşelim deyip, buluşmaların hep ertelendiği arkadaşlıklardır ilkokul arkadaşlıkları...



Aynı noktada olmayı bırakın, tamamıyla ayrı dünyaların insani olsanız bile, birbirinize olan hürmetiniz yüzünden iyi vakit geçirmeye şartlarsınız kendinizi… Tüm kimliklerinizden sıyrıldığınız bir arkadaşlık türüdür. Herkes ortak bir kimlik takınır, ne kadar beraberseniz o kadar sure boyunca o kimlikten asla vazgeçmezsiniz.


Siz ilkokul arkadaşlarınızla birlikte olduğunuzda hala MÜDAFAA-İ HUKUK İLKOKULU’nda BEHİCE YAPRAK’ın öğrencilerisinizdir…
Giderek eksilirsiniz… Ama hepsini ayrı ayrı seversiniz…





2 Temmuz 2015 Perşembe

KARA KOYUN...



“Kimlik, insanın zamanın içindeki incelişinde onu dünyaya bağlayan bir ayna.”
Diyor Amin Maalouf Ölümcül Kimliklerde…

İnsanın dünya üzerinde kim’ oluşuna aradığı “lık” takısı Kimlik…
Bir kapıyı çaldığınızda kaçınız içeriden gelen “kim o ?” sorusuna “BENİM” diye yanıt veriyor…
Belki ağız alışkanlığı belki de soruyu duymamak… Oysa soru “sen misin ?” değil… Kim o?

İnsanlar en temel ihtiyaçlarını giderdikten sonra kendilerini tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı duyuyorlar… Bu onların kimliği olarak beliriyor kanımca. Mesleğimiz, kariyerimiz, girmeye hak kazandığımız kurumlar kimliklerimizi belirliyor. Hayatında kendi başına hiç bir şey başaramamış bireyler, kimlik gereksinimlerini doğuştan getirdikleri ya da kazanabilmek için hiçbir çaba göstermelerine gerek duyulmayan kimliklerde gideriyorlar.

Dinimiz, milliyetimiz, tuttuğumuz takım gibi… Genelde bu ikinci gruba dâhil bireyler, benimsedikleri ve kendi kişiliklerinde ön plana çıkardıkları bu kimliklerin fanatik destekçisi oluyorlar.

Köktendincilik, ırkçılık, holiganizm hep bu kimlik arayışının tatmin edilememesinin yarattığı, şiddeti ve hoşgörüsüzlüğü de beraberinde getiren toplumsal yönelimler olarak önümüze çıkıyor.

Kim o? Sorusunun yanıtının “ben” olması sadece varlığımızı bedensel olarak ortaya koyuyor oysaki “Özne” olan biz bu ben cevabında “kimliksiz” kalıyoruz…
Şüphesiz parmak izi sahip olduğumuz en değişmez, en sağlam kimliktir. Ne kaybetme olasılığı vardır, ne de değiştirme... Yani tıbbi olarak ya da kriminal olarak hata yapıyor olabilirim ama kişiliğimizin oluşturduğu kimliğimizden daha net olduğu kesindir.

Ben kimim?
Oğluma, kızıma göre anne… Bir başkasına göre evlat… Bir başkasına göre abla… Bir diğerine göre dost… Bir başkası için sevgili, eş, kadın… Birilerine göre bir çokbilmiş… Bir diğeri için komik bir kadın… Birileri için şerrinden korkulacak bir huysuz… Belki de birileri için hakkımda yalan yanlış konuşulacak bir düşman… Bazıları içinse kendi kimliklerinin çarptığı bir duvarım… Ama ben “kimim ben” sorusuna verilecek yanıtların içinde bir tanesinden çok eminim… Yaşamında riyakâr, hırslı, açgözlü, kalbi kötülükle dolu ve etrafını kendi gibi insanlarla dolduran insanları istemeyen biriyim… Yani bu devrin prim yapan insan profili hiç bana göre değil…
Hoş bende onlara göre değilim…

Yaşam daima iki-üç yol veriyor her karar öncesinde… Ben elden geldiği kadar etrafıma düzgün insanları toplayarak ilerlemeyi tercih ediyorum…
Yıllar önce çok sevdiğim bir arkadaşımı bir yere davet ettiğimde "ben sıkılırım orada… Senin arkadaşların var, ben onlara uyamam" demişti… O güne kadar arkadaşlarım arasında böylesi bir uyum problemi yaşatacak farklılıklar olduğunu hiç düşünmemiştim… O gün bir şeyi sorgulattı bu söz bana…

Ben “kimlerle arkadaşım”…

Ve o günden beri etrafıma insanları seçerken bir tek şeyi temel alıyorum… "İçi dışı bir olsun…" 
Üniversiteler okumuş bir kadın olarak; önce hayatımdan okumanın insan olmaktan üstün olduğunu zannedenleri uzaklaştırdım… Sonra hayatımıza sevgimiz ve güvenimizle aldığımız, ekmeğimizi, evimizi, duygularımızı evladımız, kardeşimiz gibi paylaştığımız ama iş çıkarların çatışması noktasına geldiğinde kadirşinaslığı bir anda unutanları eledim… Sonra etrafımdan kendi başarısızlıklarını başkalarının başarılarını kötüleyerek kapatmaya çalışanları temizledim... Kadınlarla ilişkilerinde sürekli yalan söyleyen erkeklerle dost dahi olmamaya dikkat ettim, erkeklerle ilişkilerini olası çıkar hesapları üzerine kurma alışkanlığına sahip/ bir kısmı namusluyla evli kadınları (namuslu ve evli demek değil bu kendi namusuyla evli demek) çıkardım yakın alandan… En içten duygularımı anlattığım buna rağmen o duygularla beni sırtımdan vurmaya çalışan birkaç eski/ yakın insanı da eledim… Çalışma hayatımda kime destek olduysam önce onun bana zarar verdiğini gördüm… Çalışma ortamında dostluk kurmamaya karar verdim…
İnsanların birbirlerini ne kadar kolay aldattığını gördüğümde bende denedim… Beni aldattığını sananların ruhu bile duymadı aldatıldıklarında…
Ve sonra bir gün baktım ki kimseye güvenmiyorum…
Kimseye inanmıyorum…

Çünkü baktığım her yerde maalesef ki eksik, yarım rahatsızlık veren insan ilişkileri görüyorum…

Zaman zaman insanlara çok zarif ve kibar davranamıyorsam sebebi budur… Çünkü ben çoğu kez insanların birbirlerini idare ederken samimiyetsizliklerini görüyorum… Annesinin arkasından konuşan evlatlar görüyorum… Eşini bir koca masa kadının yanında yerin dibine sokan, akşam kapıyı “aşkım” diyerek açan kadınlar görüyorum… Üç gün önce hakkında bir sürü laf ettikleri insanlara işleri düştüğünde “canımsın” diyenler görüyorum…

Sonra kapıyı çalana “kim o” dediğimde birileri “benim” diyor…

Sahi beyan ettiğiniz “siz” gerçek “siz misiniz?”

Bazen sizin kendinize uyan bir kostüm gibi seçtiğiniz; cinsiyetiniz, mesleğiniz, eğitiminiz, okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, dinlediğiniz müzik, hoşlandığınız artistler, politik fikirleriniz, ayakkabılarınız, başörtünüz ya da dekolte kıyafetiniz sizin kimliğiniz… Ve bazen de olaylar karşısında durduğunuz yer, seçtiğiniz insanlar, durduğunuz taraf sizin kimliğiniz… 
Siz bana tüm zarafetiniz ve mükemmel, eşitlikçi yaklaşımınızla gelseniz de eğer insanları sevmeyen, hırslı, baştan ayağa yapmacık bir takım insanlara “canım” diyor, yaşamınızda taşıyor, bilmem hangi çıkarlarınız için idare ediyorsanız… Siz benim için “kimliksiz bir bireysiniz”. Elbette o ya da bu nedenle bu tarz insanlarla aynı ortamları paylaşıyoruz ama iş ya da sosyal ortamda illa ki zararlı olacak bu insanları çıkarlarınız için yedekleyen, taşıyan, onların kötülükleriyle açtığı yoldan bir yere ulaşmaya çalışan insanlardan biriyseniz muhtemelen zaten arkadaş değiliz… Ya da tanışıyoruz ama benden haz etmiyorsunuz…

Kimliksiz insan çoğul ve akışkandır. Bulunduğu kabın şeklini alır. Ama bazılarınınkine bulundukları kap yetmez, taşar, başka başka kaplarda kendilerine yer açarlar. Kiminin mevcudiyeti kabın yarısını bile dolduramazken, o kap kendi kabıymış gibi davranır…

Amin Maalouf ‘un Ölümcül Kimlikler kitabında dediği gibi " bir insanın kimliği, başına buyruk aidiyetlerin birbirine eklenmeleri demek değildir, kimlik bir yamalı bohça değildir, gergin bir tuval üzerine çizilen bir desendir; tek bir aidiyete dokunulmaya görsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır "

Sarsılmayan kimlikler için ne yapmalı sorusunun yanıtı hayli derindir…
Benim vakıf olabildiğimden derindir…
Kimliğin önemini sorguluyorum zaman zaman...
Bu kadar mühim olmalı mı acaba…

Yani… Kendini, dünya üzerinde konumlandırmak, bir şeylerin dahilinde sabitlenip, bir şeylerin haricinde bulunma lüksünü stabil kılmak…

O kadar mı mühim olmalı acaba hakikaten…
Yani bunca Kimliksiz bireyinde bir bildiği vardır herhalde... Onca sineğin boka konarken bir bildiği olduğu gibi...

Ama anladığım şu ki kişinin kimliği olmak istediği insanla, olabildiği insanın buluşma noktasıdır…

Ben kapıyı bir çaldığımda içeriden gelen “Kim o?” sorusuna cevabım; kendimden ve içeridekinden korkmadan Emine’dir…


21 Haziran 2015 Pazar

BABA OLMAK ZOR ZANAAT...



Baba olmak zor zanaat, incelikli iş…
Ağır mesai… Bir ailenin yükünü omuzlarında taşımak… Bunun için büyütülmek… Yaşamda ki asıl görevinin bu ilan edilmesi… Bu stresin ağırlığından mıdır, nedir bilmem önce babaları gönderiyoruz son teftişe... Bir çoğu bizi çocuk yaşta bırakıp gidiyor…

Can Yücel’i çok severim ben... Aşkla öfkeyle yazar... Yazardı… O en güzel gözlü Maarif Müfettişinin oğlu idi... O hayatta en çok babasını seven baba idi…
Diyor ki… “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” in son dörtlüğünde Can Yücel;

"En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim."

Hayatımdaki tüm “diğerleri” alınmasın ama bende galiba en çok babamı sevdim… Benim de nefesim, fikrim, canevim açıldı benzer bir yerlerde… Babam son teftişine çıktığında çok genç yaşta idi dolayısıyla hep yakışıklı ve genç kalmayı becerdi gözümün önünde… Bu sene nicedir beklediğim sene onun öldüğü yaştayım… Bu sene, o sene… Doğum günümde bir bar taburesi üzerinde Teoman dinleyeceğim bağıra bağıra…   


Güzel adamdı babam… İçi de dışı da güzel adamdı. En iri yarı adamdı tanıdığım sonradan fark ettim ki bildiğimiz normal ölçülerde bir adammış, en başarılı adamdı tanıdığım sonradan anladım ki oda çok şeyi başaramamış, pek korkardım gölgesinden sonradan görünce başkalarını anladım pek yufka yürekli bir babaymış... Sinirlendi mi öksürürdü hafiften, şimdi anlıyorum içinden ona kadar sayarmış…
Çünkü şimdi anlıyorum baba olmak zor zanaatmış…
Hala hiçbir adam o kadar güzel değil… Oğlum dışında… Ve hala hiçbir adamın gölgesi o kadar üstüme düşmedi bir daha…

Bu ülkede erkek olmanın zor olduğunu düşünüyorum ben. Hem delikanlı gibi büyüyeceksiniz, hem ananızın kuzusu kalacaksınız, hem babanızın aslan oğlu olacaksınız… Sonra bir kadının aklını başından alacaksınız… Gündüzleri bir yerlerde kedileşirken, birilerini idare edip evinize para getirmeye çalışırken belki de bunun için gururunuz kırılırken akşam evde babanızın aslan oğlu olup, koca bir ailenin direği olacaksınız…
Para kazanacaksınız… Bunun gerilimini mümkünse eve taşımayacaksınız... İllaki taşıyacaksınız… Hele de bir de işler yolunda değilse… İçiniz ezilecek kendinizi kötü yetersiz hissedeceksiniz…
Sinirli olacaksınız belki… Gergin… Suskun… Suratsız… Tüm dünya dışarıda size yüklenirken, siz kendi kalenizde kral olmak isteyeceksiniz… Sizin kanalınız açık olacak elbet televizyonda, masada elbet önce yemek sizin tabağınıza konulacak, masanın baş sandalyesi tabii ki sizin olacak… Eşiniz anlayışlı olacak mümkünse dar zamanlarda yanınızda, bol zamanlarda sessizce olması gerektiği yerde olacak. Size hayran hatta daima âşık olacak… Siz hem koca, hem maaş vermeyen patron, hem sevgili olacaksınız… Siz hep haklı olacaksınız, birileri hep siz haklı olasınız diye çocukları organize edecek… Ananıza babanıza mazeretler bulacak, o birilerini görmeyeceksiniz bazen… Fark etmeyeceksiniz bile hatta bunla yetinmeyip birçoğunuz onu; sizi onca çekip çevirdikten sonra; tam siz süt kaymağı kıvamına geldiğinizde bırakıp gideceksiniz… Hatta bazılarınız bu kadar vefakâr çıkmayıp yarı yolda bırakıp gideceksiniz… Sizden illaki korkulacak… Yaşlanana kadar es kaza ağlarsanız şehir efsanesi kıvamında anlatılacak… Sizde yaşlanınca yerli yersiz ağlayacaksınız artık izin var diye…”
Pek yumuşadı bizim bey torunları görünce dayanamıyor siz onu bana sorun” diyecek hanım… Çocuklar yıllar sonra size cevap verirken daha rahat olabilecekler… Şanslı iseniz keyfini çıkararak yaşlanacaksınız… Hatta artık kimseye kızmaya haliniz hatta niyetiniz kalmadığında hanım sultan geçmiş huysuz günlerinizin hatırına “aman babanız kızar” deyiverecek arada bir geçmiş yıllardaki iktidarınızı hatırlatmak için…


Bu ülkede ve hatta birçok ülkede baba olmak zor…
İçiniz titreyecek çocuklarınıza bakarken aman karizmayı bozmayalım diye çok da yüzgöz olmayacaksınız. Anaları gibi iki dövüp bir sevemeyeceksiniz… O ne yapsa unutulacak, tatlı bir anı olacak ama sizin yaptığınız yıllar sonra bile bir başka hatırlanacak… Şansınıza ağlarken baba diye ağlayan bir çocuğunuz olursa bu sefer de hatun ağlamaya başlayacak “bu çocuk beni sevmiyor mu ?” diye…

Unutmamanız gereken bir sürü gün olacak yıllarca medya ve dahi tüm imalı hatırlatmalara rağmen unutup duracaksınız tüm “özel” günleri… Oğlunuza gizli hayranlık duyacaksınız onunla övünmenin yolunu arayacaksınız elbet işin raconu gereği o bunu anlamayacak… Aynı sizde olduğu gibi o da bir onay bekleyecek hep babasından… Bir iş yeri açtığınızda mümkünse oğlunuzun adını koyacaksınız… Ama kızınız, size ananızdan sonra kayıtsız şartsız teslim ve hayran tek kadın insan olacak… Mümkünse hiç evlenmeyecek… Mümkünse büyümeyecek te… Mümkünse size çok benzeyen bir adam bulacak ki körler sağırları ağırlayacak huzur kaçmayacak...

Var mıdır geç ölüm bilmiyorum ama benim babam pek genç öldü… Derler ya beni teliyle duvağıyla gelin edemeden, torun torba sahibi olmadan… Gerçi benim telim duvağımda olmadı ama babama benzeyen bir aslan parçam oldu… Gün sayıyor “baba” olmak için…  Babam kadar iyi bir baba olmasını diliyorum, evladıyla/ evlatlarıyla babamdan çok daha uzun yıllar bir arada yaşasın istiyorum…
Hiç görmedi babam oğlumu ama biliyorum çok gurur duyardı Poyraz’ımla… Delikanlı duruşuyla, güzel ve sevgili dolu yüreğiyle… Babamın öldüğü yaşa gelmeyi çok bekledim ben… Neden bilmiyorum takıldım bu seneye… Babamın öldüğü yaşta bir torunum olacak… Yaşamın ne kadarı rastlantı bilmiyorum…

Babasına çok hayran, çok düşkün bir kızdım ben… Ayrıca genç kızken pek sakardım ben... Hani şu ergenlik halleri durumundan... Sabahları okula birlikte giderdik, hiç beğenmezdi yolda sersem sersem yürüyüşümü… “düşeceksin önüne bak” derdi durmadan haklıydı da öyle sık düşerdim ki… Hele de hava yağmurlu ise beyaz çoraplarım çamur lekesi olurdu… “ayak izlerimden yürü” derdi bana… Hala kulağımda sesi… Onun ayak izlerinden yürürdüm çoraplarıma çamur sıçratmamak için ama yine de çamurlanırdı çoraplarım
Ben babamın ayak izlerinden yürümeyi pek sevdim…

Biliyorum birçoğu çok zor, çok huysuz adamlar, akşam inerken gelecekleri saatlerde evlerde hala bir telaşa sebep oluyorlar tüm modern zamanlara rağmen… Hala izinleri alınmadan anne idare etmeden birşeyler yapılmıyor, baldan tatlı yanlarını, güzelim yüreklerini görmek bazen çok zor oluyor… Ama onların rolü de bu yaşamda…

Hatırları kalmasın kadrosundan bir babalar günleri var… emin olun çoğu sizi uyurken seviyor, belki şimdiler de değişime ayak uydurdular daha rahat ifade ediyorlar sevgilerini ama inanın bence bir çoğu hala kendini tutuyor aradaki o güzelim baba-çocuk, korku-sevgi-saygı dengesini bozulmasın diye… Çok azı analarımızdan sonra bize kalıyor… Önce analarımızın oluyoruz sonra onların…Bir anamızdan ayrılmaya görsünler bizden de ayrılıyorlar…

Bir sürü şey deniyor haklarında “ana varken bir gözleri görür ana yokken hiç görmez” diyorlar… Ana gibi sevmez deniyor… Babalar hayatlarına bakar evlatları yok sayar deniyor… Bazısı tüm bu tanımlamalara uyuyor elbette… Baba olmayı bir türlü beceremiyorlar…
Ama ben böyle bir babayla büyümedim… Bizim için çalışan, yorulan, yıpranan dünya yakışıklısı bir babayla büyüdüm… Belki de ondan beklentilerim yüksek oldu evliliğimde… Boşanmama rağmen oğlum babasını her gün gördü… Ailemde hep evine, ailesine düşkün babalar oldu…  Dolayısıyla bilmiyorum baba korkusunu, nefretini… Babadan zarar görmeyi… Çok şanslıydım babamla yaşadığım 21 sene boyunca… Çok güvendeydim… Çok huzurluydum…
Ben; babamın gönül gözünü 28 sene sonra bile tam gözümün içinde hissediyorum…

Kıymetini bilin babalarınızın… Birgün hiç beklemediğiniz bir yerde gidiyorlar yaşamınızdan, aniden bazen… Dünyalarınız olsa bile “o gün” kendinizi kimsesiz hissediyorsunuz… “Evin orta direği” başınıza çöktü sanıyorsunuz… Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor ve söylenmemiş öyle çok şey kalıyor ki geride…

Ben babalar gününde anlıyorum bir “anıya” sarılmayı…

Bu oğlumun ilk babalar günü… Daha eline almamış olsa da Dila’yı heyecanla bekliyor… Sağlıkla geldiğinde “Dila” çok harika bir baba olacağını biliyorum…

Bugün tüm babaların, hem de dünyanın en yakışıklı, en kocaman, en cömert yürekli, en taze babasının babalar gününü kutluyorum…
Babamın hep dediği gibi “sevildiğinizi bilin ulan eşşekler”
Zorlamayın, üzmeyin babalarınızı baktınız iki lafı bir araya getirip size “seni seviyorum” diyemiyorlar şanındandır babalığın deyin… Siz söyleyin geç kalmadan… Sevildiğinizi bilin…

Seni bu babalar gününde de özlemle anıyorum ALTAN AKI…




16 Haziran 2015 Salı

AŞK ÜSTÜNE BİR DENE/ME



Aşk üstüne bir deneme…

Ciddiye almayın “deneme” sadece…  Dene/me diyor zaten…

Daha önce de yazmıştım sanırım bu cümleyi ben aşk üstüne yazamam. Bir türlü beceremiyorum. Hiç mi âşık olmadın be kadın diyorum kendime bazen… Olmuşluğumuz vardır elbette…

Aşka dair en güzel tanım benim için “âşık olmak” değil… “aşka düşmek”tir… Hani şu yavurun “fall in love” dediği şey…
Düşülür çünkü olunmaz… Hazır olunur, doktor olunur, eş olunur, anne olunur, başarılı olunur, hasta olunur… Ama aşka düşülür…

Aşk dediğimde aklıma neler geliyor…
Gerçek Aşk ?
Platonik Aşk ?
Karşılıksız Aşk ?
İlk Aşk ?
İmkansız Aşk ?

Görünen o ki âşık değilim…

Aşk konusunda yazmanın âşık olmakla bir alakası var mıdır bilmem… Ama yazmamamın var muhtemelen…

Aşkı kişisel olarak duygu - durum bozukluğu olarak algılıyorum ben…
Ne kötü değil mi?  Yaştan diyecem ama kendi kendime “biz senin 15 yaşındaki halini de biliriz” diyor içimde bir ses… 

Aşk obsesyonel bir duygu-durum bozukluğudur.

Kanımca aşk hedefine ulaşılmayı arzulayan bir duygudur. Bu durumda da obsesyona ters bir durum söz konusu olduğunda duygular nefrete, kine, saldırganlığa doğru kayar. Temizlik obsesyonu bulunan birinin evini kirletmeniz durumunda size düşman olacak, nefret edecek, hatta saldırganlaşacaktır. Aşkta da durum aynıdır. Eğer kişi aşkına karşılık bulunmamışsa veyahut terkedilinmişse duygular kötü olacaktır.
Her obsesyon gibi eğer hedefe ulaşılmışsa obsesyon motivasyonunu kaybedecektir. Karşılık bulan aşkların ömrü çok kısadır.
Genelde ölümsüz olarak tanımlanan aşklar platonik aşklardır. Çünkü hedefe ulaşılmamıştır ve yara sürekli olarak kaşınır.

Benim gördüğüm ve hatta bildiğim aşk; "allahım ya tanışmasaydık?" ile "kahretsin keşke hiç tanışmasaydık" arasında geçip giden şeylerin tümüdür. Ya da; "aradığım her şey sende" güzellemesi ile başlayıp "neden böylesin sen" çemkirmesiyle bitirilen olaylar bütünüdür.

İnsan beyninin yaygın, eskiden kalma ve somut bir hatasıdır aşk. Aşka teğet bile geçemeyecek mantık kumkuması/bahtsızlık yumakları yahut aşk mağdurları “aşk yoktur” diye yırtına dursun, aşk vardır; hakikattir...

Bunu öncelikle kendime söylüyorum…

Aşk tragedyalara, kural tanımaz hazlara, kıskançlığa, pişmanlıklara, sanata ve tüketime yarar yüzyıllardır.

Elle tutulur değişikliklere yol açar bünyelerde. Karında pırpırlanan kelebekler, midedeki yakıcı boşluk, zarar görmekten alınan tuhaf hazlar bir tarafa, kıskançlık nöbetleri, alışkanlık/huy farklılaştırmaları aşığın yaşamına er geç egemen olur. Kimi tacirlerce de kişi üzerinde aşk sonucu oluşan ve gözlemlenen değişiklikler matah bir durumdan bahseder gibi anlatılır ve abartılır...

Mesela Türklüğünden utanan ünlü dünya düşünürü "küçük harfle" ahmet altan “aşk bir orospudan bir azize de yaratır, bir azizeden bir orospu da” gibilerinden kallavi bir laf etmiştir...
Oysa marifet bir herif uğruna bir orospuya dönüşmek değildir elbet. Bir kadının içinde orospuluk varsa, anılan mesleği ya da davranışı seçmelidir. “aşığım, ölüyorum, bitiyorum” kabilinden bahanelere meyil etmesi hatadır. Ya da üstün gördüğü bazı değerler için bir azizeymişçesine yaşayabilmelidir paşa gönlü arzu ederse. Yoksa sırf bir adamı elde etmek ya da memnun edebilmek için, olmadığı olmak istemeyeceği kişiliklere bürünmesi izansızlıktır. Erkekler için neden buna benzer şeyler yazmıyoruz ki… Yoksa onlar bizden daha mı gerçek?

Zekâ ve bilgi çoğu konuda işe yaramaz olur aşk söz konusuysa. Kadınlar erkekleri, erkekler kadınları çıkış olarak gördükçe, hayata olan bağları gibi algıladıkça...aşk bir trajedi olarak yaşanacak, aşk intiharları sürecek, kıskançlık cinayetleri işlenecektir. Adam, bir kadının daracık omuzlarına yüklerse tüm yaşamın ağırlığını, bir gün boyunun ölçüsünü alır. Kadın, bir adamın sayesinde yeryüzünün güllük gülistanlık olacağına inanırsa, Yavuz Turgul daha çok film çeker ve bize de izlemek düşer.  Bir de Halil Sezai gerçeği var tabii memleketimde aşktan isyan eden…

Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin arka planlarında çoğunlukla aşk vardır. İnsanlar, pırasa doğrar gibi kesilir aşk yüzünden... Mantığı, aklı yoktur aşkın. Mimar, manikürcü, akademisyen ya da inşaat işçisi herkes âşık olabilir değmeyecek birine. Bile bile lades demenin tadı başkadır çünkü...

Fakat yaşamın idamesi ve sosyal kurallarla ilgili en temel problemlerin çözümü için karşıdaki insanın bedeninin tek başına yeterli olmadığı anlaşılınca kopar kızılca kıyamet… Aman allahım “aşk” yetmez olur bir anda…

Oysa maddi manevi birbirini tutacak, sempati ve hoşgörüyle destekleyecek insanlar uzun süre, azapsız beraber olabilir yalnızca... Aşk cümbüşlü ve salya sümük ağlamayı icap ettiren büyük bir fasaryadır... Aşk evliliği falan adam gibi yürümez hiçbir devirde. Aşk dışındaki unsurlar göz ardı edilerek kurulan yuvalar dağılır ya da hayat söndürür, bu muhakkaktır. Çünkü aşk denilen çılgınlık, hem beyin kimyası, hem libidoyla ilgili bir geçici karmaşadır.  Obsesyon, duygu-durum bozukluğu, libido karmaşası…
Çok mu ümitsizim?

Aşkın depremli faniliğinden, özveriyle, mantıkla sevginin sağlam gerçekliğine evrilen istisnai birlikteliklerdir asıl sanatı ve anlatıyı hak eden. Yaşamın çok içinde gerçek öykülerdir bunlar...
Gerçek aşk diye anılan aşklar... Şu "gerçek aşk" ta ne ilginç bir tanımlamadır.  "gerçek aşka ulaşmak için gerçek aşkın tescillenmiş somut bir örneği olmalıdır, bu örnek olmadığı sürece gerçek aşka ulaşmak na mümkündür" diye düşünülebilir... 
Sahi nedir gerçek aşk ?   

Bir adam bir gün bana "sana aşığım" derse aslında bu hakaret gibi bir şeydir benim için…

Çünkü sevgisi, saygısı ve mantığı eksik bir hayranlıktır aşk. O insan kırış kırış bir yağ tulumuna dönüşünce devam edemeyecek bir arzu ve beğeniştir... Oysa kişilikle ilgili o büyük hayranlık, sevgi bambaşkadır. Aykırılığı görüp önemsemek ve tipten şekilden değil davranıştan etkilenmek apayrıdır. Fedakârlıkla desteklenirse ve kişi nankör değilse bir ömür boyu zevkle sürebilir. Hele ki ilişkiye doğadan, sanattan aşk kırıntıları serpiştirircesine, aşksızlığı fark ettirmeyecek samimi sihirler sunulursa...  

Velhasılıkelam Bülent Ortaçgil’in de söylediği gibi aşk bir dengesizlik işidir…
Dengeye dönüşendir sevgi…
  
Yine de aşksız olmaz…
Dediğim gibi Aşk’a dair yazmak benim harcım değil…
Çünkü benim için aşk…

Oscar Wilde’ın "karşılıklı bir yanlış anlamadır" diye cevaplamış olduğu sorunun öznesidir.

HAMİŞ: Çocukça bir inattır aslında aşk az biraz...
eski ilişkilerden kalmış kalıplaşan yaraların inadına,
etraftaki örneklerde görülen sahtekarlıkların inadına,
ömrü 9 yıl olsun, 16 olsun, kaçsa kaç, ilişkiyle birlikte yıllar geçtikçe değişen insanların inadına,
her "ilk umut"un "son hayal kırıklığı"na dönüşümü sürecini bilmenin inadına,
 ve en çok da aşkın aslında "hastalıklı bir ruh hali" olduğunu bilmenin inadına,
 herşeyi göze alabilmek,
ve herşeyi unutarak bir yenisine balıklama dalabilmektir...




15 Haziran 2015 Pazartesi

AKLIMDA...




İyi insan olmak…  Samimiyet, dürüstlük, empati, farkındalık, sevgi, anlayış gibi kavramları iyi anlayıp, bünyede sindirebilmiş insan olmak…

Ama bu konuda kanımca en iyi cevabı Necip Fazıl vermiştir… Okur okur, döner tekrar okurum o cevabı… Üstada sorduklarında “nasip meselesi” demiştir…

Etrafımızda binlerce ışık, renk, görüntü ve binlerce ses varken, bizler daha kendimiz olamazken iyi insan olmak da olmayan bir varoluşta koca bir hayaldir. Koca bir ütopyadır…

Ki insan denen canlı değil midir, ilk ego incinmesinde tırnaklarını bileyip de karşıdakinin yüzünü paramparça etmek için bekleyen? İnsan denen canlı değil midir, kendi gururu altta kalmasın diye her şeyi zebil edebilecek kadar onursuz davranabilen?
“insanlarla bir ladese tutuşmuşum ben. Bir tarafta insan var edildiğinden beri cereyan eden kötülükler, diğer tarafta ise insanın iyi olma mücadelesi. Bu ladeste yenilmeye hiç niyetim yok. Kaybetmek ise aklımın ucundan dahi geçmiyor.

İnsan denen canlı "ben iyiyim" dedikçe ben yapmış olduğu kötülükleri anımsayıp yapabileceği çirkeflikleri zihnimde canlandırarak "aklımda" diyorum.”

AKLIMDA…

İyi insan olmak; çelik gibi bir zırh ister, ipek kadar esnek sinirler ister bir de sabır ister…
"iyi insan her zaman mutlu değildir, ama mutlu insan her zaman iyidir. Toplum insanın iyi olmasını ister, ama insan mutlu olmayı..." diyor Dorian Gray yani Oscar Wilde…

Herkesin üzerinde birleşemeyeceği, göreceli olarak nitelendirilmiş insanlık durumudur “iyi insan olmak”. İnsanın iyi veya kötü olması yargılarımızla ilgilidir. Usame Bin Laden bizim için kötü bir adam iken birçokları için de iyiliksever bir kahramandır. Biraz daha beklersek birileri de İmralı’dan halk kahramanı olarak çıkacaktır… Victor Hugo’nun lafı aslında işin esasını ortaya koyar:
"iyi olmak kolaydır zor olan haksever olmaktır."
Her insan en azından bazıları için iyidir ama insanın değerini ortaya koyan adil olabilmesidir…

İyi insan olmak için kendinizin üzüleceği, kızacağı, kırılacağı, geçmişte sizi acıtan olayları başkalarına yapmamak, intikam almamak, dalga geçmemek, egolarla barışmak, geçmişi unutup daha da umutlu olmak, hayaller kurmak, şans vermek, gülmek gerekir.

Ne kadar zor olabilir ki?

AKLIMDA…

İyi insan olmak; daha az akıl oyunu, daha az entrika, daha çok saf mutluluktur...
İyi insan olabilmek güzelliktir...

Bertolt Brecht, yerden yere çalar kendine iyi insan diyeni...
“İyi insan olacağınıza
Öyle bir yere götürün ki dünyayı
İyilik beklenmesin!”

Mutlak iyi yoktur. Aynı şekilde hiç bir insan saf kötü de değildir. Bir denge ve karışım söz konusudur. Kanunları ve polisi kaldırın, çıkarları ve sosyal değerlendirmeleri yok edin, bir de o zaman bakın kim limitleri nasıl zorlar diye…

Birileri için “özünde iyi” kelimesi kullanılıyorsa… Orada bir yamuk vardır… Özünde iyi olan sözünde de iyi olur neticesinde… Yani…

AKLIMDA…

Etrafıma baktığımda gördüğüm ise şudur… İyi insan terk edilen, oyuna çağrılmayan, partilere davet edilmeyen, bir topluluğa girdiğinde dikkat çekmeyen, bir yerden ayrıldığında yokluğu fark edilmeyen, kutlamalarda kendisine pasta ayrılması unutulan, telefon açmak için zahmete girilmeyen insandır. Çünkü onu kontrol altında tutmanıza gerek kalmaz o iyidir ve size zarar vermediği için varlığını kontrol altına almak gereği duymazsınız. Benim iyi insan tarifim ise buradakinden farklıdır.
Çünkü bence “insanın, kendinin iyi olduğuna inanması, başkalarına karşı çıkmaktan ve haklarını savunmak için savaşmaktan çok daha kolaydır.”

İyilik; Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir. Eyvallah.
Ama Dünya Bankası’nda, Sermayenin kucağında yahut ayağına postal giymiş hiç değildir…

İyilik kaleş’in ucuna çiçek takmak değildir…
Çatlağa uyum sağlayan su gibi akmak değildir…

Herkesle iyi geçinen insan olmak benim fikrimce “iyi insan” olmak demek değildir… İnsan doğasına aykırıdır zira... İnsan tepkisiz yaşayamaz, bir bitkiden farksız hale gelir ki bitki bile sulandığı zaman tepki verir açar, büyür, yeşerir…
Sorgulamak tartışmaları beraberinde getirir, tartışmalar çatışmaları, çatışmalar da en nihayetinde yaratıcı fikirleri. Bu açıdan bakıldığında herkesle iyi geçinen insan modeli kardeşimiz tüm bu çatışmaları içinde yaşayan ama dışarı yansıtmayan kişidir olsa olsa…

AKLIMDA…

Bu kadar yazdım “iyi olmak” üzerine ben elbette “iyi” değilim… Ben zorlayan, halının altına süpürüleni görmeye meraklı, gerçekleri duymaktan korkmayanlardanım… Ama benim içinde iyi olma”mın” kıstasları var…

Benim için iyi olmanın anahtar kelimeleri:
-anlayış (...diyosunn)
-empati (üzülmüş/sevinmiş/korkmuş... Olmalısın)
-değer verme (seni dinliyorum…)
-güven (ben seni biliyorum…)
-iyi niyet (loading...)
-ikna (peki şuna ne dersin? Böyle olması seni rahatsız eder mi?)
-tevazu (yok canım est…)
-espri (içerde farklı modellerimiz de var:)) dır…

Olduğu gibi kabullenmek benim için “iyi olmanın” belirtisi değildir… Bu da benim olmamışlığımdır.

"Ne kadar iyilik varsa hepimiz için
Hepsini dileyip gerisine direniyorum"

AKLIMDA…

DİPNOT:  “ALÇAK EŞEĞE BİNEN ÇOK OLUR…”








SAYIN İDARECİ;



İnsanları idare etmek…
Çok uzun sure sürdürülmemesi gereken bir durumdur, aksi takdirde idare edeni fena gerebilir…
Sizi sizden alıp başka birine dönüştürülebilir… İnsanlara sevgiyle, dostlukla, yakınlıkla verdiğiniz haklar gün gelir onların normali haline gelip sizi duvara sıkıştırabilir…
Ve bazen dünyanın en zor işidir. Çeşitli karakterdeki insanları bir arada tutan tek şey sizsinizdir ve zıt kutuplardaki insanlar mutlaka ki yaşamınızda bir araya gelirler. Çıkacak olan çatışmaları engellemek veya minimum düzeye getirmek oldukça zordur. Çünkü hayatınızın farklı alanlarını paylaştığınız insanların hiç birinden vazgeçmek istemezsiniz. Ne yardan ne serden düşüncesiyle var olduğunuz ortamda dengeyi kurmaya çalışmak, bunu yaparken kalp kırmamaya çalışmak ve tüm bunları yaparken gönülleri de hoş tutmak istemek bir ipte birkaç canbaz oynatmaktan farksız hale gelir. Ve tecrübeyle sabittir ki birileri mutlaka kırılır. Ya da siz mutlaka kırılırsınız…
İş yerinde çalışma arkadaşlarını, patronunu, patronsan en verimli ve para kazandıran çalışanını idare edersin… Bir derece doğrudur, anlarım. Ki bu bile bir gün elinde patlar…
Ancak özelinde beraber olduğun kişileri idare etmekle geçiyorsa ya da geçmişse hayatın eyvah! Eyvah ki ne eyvah…
Hele bir de sen “sana bir şey olmaz” karaktersen… Of of… Yemede yanında yat…
Ben huysuzum… Bir daha yazayım “ben huysuzum”
Bence değilim; toplu egolara karşı duyduğum şaşkınlık ve bundan kaynaklanan bir ayak direme benimkisi… Bence ortada çok fazla kendini bilmezlik var…
Çünkü kimsenin “haddini” bilmediği ve bunu dile getirdiğimde “öfkelendiği” bir dünyada yaşıyorum…
Kendi adıma konuşayım belki sizin dünyanızda herkesler haddini biliyordur… Ne bileyim mesele yaşadığınız ülkeyi idare edenler ülkeyi soymuyordur, yalancı değildir… İş hayatınızda en yakın olacağınız insanlarla sürekli rekabet içinde değilsinizdir. Sosyal ortamınızda bir kardeşlik, dostluk havası esiyordur herkes samimi, içten ve birbirine destektir… Çoğunuz şikâyet etmediğinize göre öyledir… Yoksa ben deli miyim? Dün yazdım yarında yazarım ben “idare eden” insan sevmiyorum…
Ben söyleyebilen insanları seviyorum, saygı duyuyorum… “Aman şimdi bişi diyecem aram bozulacak” diye düşünüp insanları sevmedikleri halde canım, cicim diyen sonra başka ortamda konuşan insanları çok tehlikeli buluyorum. Varsa bir sıkıntın söylersin… Bunu yazdığımda bana yapılıyor gibi geliyor insanlara... Elbette bana da yapılıyor da, bunu size yapan insanlarla da konuştuğum oluyor... aSize canım deyip arkanızdan gelip bana sizin hakkınızda konuşan biri olduğunda ben biliyorum ki aynısını benim içinde yapıyor ve aslında bir çoğunuz içinde buna tepki duyuyorum ama ilginçtir ki hayatımda çoğu kez başıma gelmiştir... Ben iki insanın birbiri hakkında ettiği bir sürü hadsiz lafı dinlemişimdir, öfkelenip tepki koymuşumdur... Sonra onlar sarmaş dolaş aynı ufka yol almışlardır... Boşanma sebebim bile budur neticesinde...
İnsanların şartlarla birlikte değişimlerini anlayamadığım gibi insani anlamda bu çekincelerini de anlamıyorum… 14 yaşımdaki lise arkadaşıma nasıl bir karakterim vardı diye sorsam doğrusu yanlışıyla buna çok yakın bir şeyler söyler… Hatta ilkokul arkadaşlarım haksızlığa dayanamazdın kavga ederdin diyebilirler… Ederdim hala da ederim… Ama bilirler nerede duracağımı… Kim olduğumu, beş yüzüm yoktur… Her durumda farklı oynayan yanlarım yoktur. Haliyle buna benzer bir beklentim var çaresizce…
Çaresizce diyorum çünkü hiç umudum yok…
Bir süredir “idare etmemeye” kararlı yaşıyorum ben hayatı… Çünkü idare etmeye başladığında sonu gelmiyor… Sosyal insan olmanın şartı haline gelen "mış" gibi yapma halini redediyorum... Ama bazen şartlar zorluyor…
Demem o ki; eğer hayatımda iseniz ve ben size “bana bunu yapma” sinyali veriyorsam duyun güzel kardeşim… Bak ben Feyzbuku sosyal aydınlanma aracı olarak kullanıyorum… Ben seni aydınlatmadan sen aydınlan istiyorum… Çok mu tehditkâr oldu… Ayıp bişi olmuş…
Çiçekler böcekler huysuz emineler… Pazartesiler filanlar… Mutluluklar kelebekler…
Ben baştan diyeyim…
Netice de ne demiş Hoca Nasreddin; çeşmeye giderken dövmezsen testiyi kırar geçer insanlar…



12 Haziran 2015 Cuma

Bİ ÇAY DEMLE... GERİSİ HİKAYE!


Boşvermek ve Heves kırmak üzerine bişeyler…

Bu ülkenin temelinde var sanırım bu durum… Ne vakit birşeylere heveslenseniz birileri illaki hevesinizi kırar… Size boş ver der…

Hani bu yaşa kadar buna alışamadın mı derseniz “alışamadım”… Çünkü öyle şeylere alışmak düzeni olduğu gibi kabul etmektir… Ve düzeni olduğu gibi kabul etmek “düzülmeyi” kabul etmektir… Bunu kabul edersem açken ben; ben değilimdir… Kabul edilir mi böyle bir şey?

“BOŞ VER” dile kolay, geçiştirme anlamlı emir kipinde yüklem olan ve en sevmediğim kelimedir… İçinde çok şey barındırır… Hayatımda hemen hemen hiç kullanmadığım ve bana söylenildiğinde karşımdakinden tiksindiğim kelimedir…
Ola ki kullanırsam - o an ağzımdan çıkması gerekiyorsa - devamında karşımdakine bir şekilde sonra anlatacağımı, o an konuşmanın yeri ve zamanı olmadığını belirtmek istiyorumdur.
Çünkü yerine göre anlamı değişen ama benim için gereksizliği sabit bir kelimedir…

En bayıldığım “Boş ver” önce size sizi üzecek kıracak bir şeyi söyleyip, duyduğunuzda canınızın yanacağını bilerek bunu size aktarıp, siz ayar olduktan sonra ardından gelen “aman boş ver sende” olanıdır… Bayılırım ben buna…

Bununla yarışan “Boş ver”; insanı ümitsizliğe sevk eden boş verdir… Boş ver yahu değişmez bu işler… harika bir kalıptır… Heves kırıcı tayfası bayılır buna… Neden değişmeyecekmiş… Tanrının erkek diye yarattığı kadın, kadın diye yarattığı erkek olurken… Neden değişmeyecekmiş ki? 

Bir diğer boş ver; size her türlü derdini anlatan insanların siz bir şey anlatmaya başladığında sarfettiği boşverdir… Onlarda heves kırıcı tayfasının üyesidirler… Vazifeleri bencilliktir… Ben çok dert dinlerim… Yüklenmemeyi becerir bünyem… Nasıl yapar bilmem.  Ama samimiyetle dinlememe, üzerinde kafa yorup çözüm üretmeye gayet etmeme rağmen ruhuma ağırlık yapmaz başkasının derdi… Arada elbette istisnaları beni sürekli anlattıkları dertleriyle değil de kendilerine zarar veren bu durumu değiştirmeyerek deli edenleri vardır elbette… Ama kimseye “boş ver” demem…  Çünkü o ya da bu nedenle derdini anlatan insan çözümünü arıyordur… Ve bazen sizden bilerek ya da bilmeyerek çıkacak bir cümle karşınıza iyi gelir… Yani “boşverilmez”…

Bizde komşudan dolu gelen tabak boş gönderilmez; adettendir…

Ayrıca “boş ver” zararlı bir kelimedir. Olayları geç fark etmenize neden olur…

Özel ilişkilerde bir nevi "nasıl olsa söylediğin hiçbirşeye inanmıyacam, o yüzden boşuna çabalama" demektir. Boş verilmemesi gerektiği karşı tarafça da bilinmesine rağmen boşvermek, o ana özgü bir manevradır…

Bazen yapılan hataları destekleyen en bariz ifadedir. Çünkü yapılan hataları boşverirseniz, tekrarlanırlar… Ve çığ gibi büyüyerek önce sizi yutmaya çalışırlar… Hata “boşverilmez”. İçtenlikle, iyilikle ve kasıtsız hatalarda bile belirtilmeli ve rahatsızlık duygusu dile getirilmelidir. Ki tekrarı engellensin…

Biri bana ne zaman “boş ver” dese… Ben önce onun “boş veremediğini” düşünürüm…  Aniden gerisin geriye “dolu veresim” gelir… Çünkü bu kelime keskin bir bıçak gibi bir anda kesip atar, yok sayar paylaşılanların önemini.
Bayıldığım bir diğer boş ver; karşının işine gelmeyen bir şeyi duyduğunda size kullandığı boşverdir. Adam milyon hata yapmıştır, sizin hakkınızda konuşmuştur, hakkınızı yemiştir… Yetmez “boş ver” diyerek “hevesinizi de kırar” …

Ne kibirli bir ünlemdir.

“Neyse” ile kullanınca merak uyandırır karşı tarafta, “olur öyle ya” ile kullanınca karşı tarafa ipimde değilsin mesajı verir. “Aman” ile kullanınca konuşulacak başka önemli şeyler var bunu mu taktın kafana mesajı verilir. Bu birleşik kelimeyi ayırıp kullanınca küllüğün dökülmesi istenmektedir. Hal hatır sorulduğunda, karşılığında kullanınca “kötüyüm lan, biraz ilgi gösterin” bana mesajı verir.
Daha uzayıp gider bu, bi kelimeye bu kadar yüklenilmez yalnız ayıp etmişiz.

Kıssadan hisse belki şu kısa bilgi neyi boş vermemiz gerektiğini anlatır bize;
dergahta biri uygun olmayan bir söz ederse, baba erenler mey dağıtan sakiye o biçimsiz konuşan kişiyi işaret ederek, "ona kadehi boş ver" der ve o kişi hatasını anlar.
Kadehini boş verdiğim arkadaşlar acaba anlarlar mı onlara “boş verdiğimi”

Bir önemli not;
Aynı zamanda "bitişik mi yazılmalı ayrı mı yazılmalı" şeklinde çelişkilere düşmeme sebep olan kelimedir. Durumuna göre değişiyormuş birlikte yazılma durumu…

Nasılsa varsa bir kusurumuz imlada birileri uyarır… Yazanın hevesini kırmakta bu ülkenin olmazsa olmazıdır… Okurken herkes editör, herkes yazıbilim uzmanıdır…

Birine sen çok kötü yazıyorsun, ben çok iyi yazıyorum demek ayıptır ama daha fazla komiktir… Herkes yazar… Yazmaya bir engel mi var?  Ama kimileri Cemal Süreya, Özdemir Asaf gibi yazar… Kimileri kendi yazdığına aşıktır hatasını görmeden yazar… Bazıları ise dilini tutamaz, eline hakim olamaz benim gibi “diyecem ulan, boşvermeyecem” diye öfkesinden yazar…
Ama bunca senedir yazarım gördüğüm her yazının güzel yazı olmadığı, her yazanın yazar olmadığı, her kitabın edebiyat olmadığıdır… Ve bazıları sadece fikri kadar yazar… Edebi kadar, insan sayar…
Ama napıyoruz…

Hevesini kırmıyor… Boş veriyoruz… Ve diyoruz ki buraya kadar okuduysan demek yazı sardı… Çok da fena yazmıyormuşum demek ki… Okumadıysan benim yazdığım boşa gitti… Ama bir yazının kötü olduğunu anlamak için, cümlelerini sevmiyorum diyecek cüreti bulmak için okumuşsundur dimi arkadaş J

Neticesinde kırma hevesimi kırmayayım seni…
Ya da boş ver… demedim say...Bir çay demle... Çünkü gerisi hikaye...