11 Ocak 2015 Pazar

"NE MUTLAĞIM , NE MUĞLAK"



İnsanları sever misiniz?

Böyle sorularla gelin bana J  En sevdiğim soru türü…

Bu tarz soruların cevapları çoğu zaman tam bir içtenlik taşıyamaz… Taşıyamıyor… Maalesef…
Ama elbette ısrarcı olan cevaplar var bu soruya ait.

Severim…
Sevmem…
Yaradılanı severiz yaradandan ötürü…
Aldığınız yol, gördüğünüz insan, başınıza gelenler kadar cevabınız vardır muhtemelen…

Ama hiç oturup “insanları” sevip sevmediğinizi düşündünüz mü?

Sevdiğiniz insanları değil… “İnsanları”
Kedileri sever gibi… Kuşları sever gibi…
Neticesinde hepimiz hayvanız…

Benim kanaatim çoğumuzun insanları sevmediği yönünde… Birini sevmekten farklı bir durum bu  “İnsan” ırkını sevme durumu… Yapılan bunca “ırkçılığın” gün gelip bilmem ne gezegeninden gelenlerle aramızda da bir gün yaşanacağını düşününce, hayli komik geliyor bugünkü, din, köken, renk için yapılan “Irkçılık”, belirli bir gruba dâhil insanı sevmemek, düşmanlık gütme durumu…

Hayvanların birebir kendi cinsinden olmayan bazı başka hayvanlarla sorunu vardır. Kendi cinsinden “bazı” hayvanlarla da sorunu olabilir zaman zaman … Çok hırçın bir kedi bazen yanına diğer kedileri yaklaştırmaz, iyi anlaşacağı bazılarını yaklaştırır ama bugüne kadar özellikle “Sarmanlar”dan rahatsız olan bir “İran Kedisi” görmedim… Kendinden büyük diye korkar, saldırgan diye kaçar ama “ulan bu pisi bir siyam” “şaşı len bunun gözü” “bu kedi Fransızca miyavlıyor len” “düşmanım ulan bunlara” diyen bir başka cins kedi görmedim hiç… Varsa da böyle bir psikopat bana denk gelmedi…

Ama din, dil, cinsiyet, renk, yaşam seçimi ve kültürleri farklı diye birbirini sevmeyen milyonlarca insan gördüm… Bu sevgisizlik öyle bir durum ki tüm bu belirteçleri kaldırdığımızda da “insanlar” diğer insanları sevmemek için makul bir sebep buluyor…

Ya da bazıları “insan sever” oluyorlar… Öyle çok öğreti uğraşıyor ki bu işle… Hobi halinde “insan seven” insanlar tanıyorum…  İnandırıcılıktan uzak hümanizmleri ile beni deli eden çok insan biliyorum.  Kendini “doğru” sevemezken birini sevmek ya da sevmemek kimin becerebileceği bir şeydir ki…

Ondandır sevginin çoğu zaman “yalnızca” kelimeler de ki varlığı…

İnsanları sevelim, ne de olsa hatasız kul olmaz. Ne de olsa biz yaradanın en sevgili kullarıyız. Evren bizim için bir sınav alanı ve bütün bu yerkürenin ve etrafını çevreleyen maddenin ve boşluğun tek sebebi biziz. O zaman insan sevgiyi hak eder.

Etmez efendim.

Önce insan dediğin atom yığını rastgele bir araya gelmiş yapıtaşlarından farklı bir şey olduğunu fark edecek. Aslında sahip olduğu bilincin ve aklın bir hediye, evrenin en muhteşem piyangosu olduğunu fark edecek. Sonra niye ve neden sorularını sorabilmenin nasıl büyük bir lütuf olduğunu fark edecek. Daha bitmedi...

Elindeki tahrip gücünün, kendi türüne ve diğer türlere sebepsiz acı çektirme gücünün ve iradesinin nasıl büyük bir sorumluluk yüklediğini bilecek...

Sonra o nice zahmetle bir araya gelmiş milyarlarca nöronun hakkını vermeyi öğrenecek.

Vicdan sahibi olacak. İnancı dolayısıyla değil, ceza korkusuyla değil, kıldan ince köprünün kâbusu ile değil akıl gözüyle dünyaya bakmayı becerdiği için doğruyu isteyecek, doğruya yönelecek.

Ben belki ondan sonra “insani” sevebilirim, onu da garanti edemem.

Bir hayvanı, bir ülkeyi, bir şehri, bir şarkıyı sevmek gibi kolay değil aklı ve iradesi ile hareket eden insanı sevmek. Hafızan biraz iyi ise daha da zorlaşıyor…

İnsanlara hayranlık duyabilirim, beyinlerini çalıştırıp teknoloji çağına gelebildikleri için; insanlara saygı duyabilirim akıllarını kullanıp en azından aralarından bir kaç filozof çıkarabildikleri için; ama sevmek başka bir şeydir. Bir hissiyat işidir… Maalesef ki çoğu zaman diğer duygu ve isteklerle karışır… Karıştırılır…

Aldığı nefesi bile sorgulamamış, biat kültürüyle büyümüş, ataerkil bir toplumlar da neyin sevgisinden bahsedebiliriz ki…

Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Çocuklara tecavüz eden insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Bir ırkı yok etmek için fırınlar yapan insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Bir okula bomba koyan insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Bir sürü savaşta sebepsiz yere ölen evlatlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Kaldırımlarda fahişelik yapan insanlara para ödeyen insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Bir başka dine inanıyor diye “inancı” için insanları katleden insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Doğayı, hayvanları katleden insanlar geliyor.
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Şiddet ve hiçbir sebebin meşrulaştıramayacağı cinayetler geliyor…
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… İnsan olma özgürlüğümü elimden alan insanlar geliyor…
Ne zaman “insan” seveyim desem aklıma… Güzel ülkemi içinde bulunduğu duruma sürükleyen şerefsiz varlıklar geliyor…

Sayfalarca yazabilirim sanıyorum…

Ne toplumsal dayatmaları seviyorum ne de sahteliği… Saf ve arı olan ne varsa, onu sevmem ondandır. Bir bebeğin sevgisini… Evlada duyulan sevgiyi bu derece önemsemem ondandır.

Bugün insan denen zibidinin etrafına, hayvanlara, kendisine, bir diğerine yaptıklarına baktığımda tüm öğretilere, tüm inançlara karşı
“ULAN İNSANOĞLU SENİ SEVMEK NE ZOR LAN” demem ondandır.

TEKRAR SORUYORUM…

“İnsanları sever misiniz?”

BUYRUN BURDAN SEVİN O HALDE…




8 Ocak 2015 Perşembe

KENAR MAHALLE'DE BİR PAZAR GÜNÜ...



Kenar mahalle...
Sanıldığı gibi üzerinde gecekondu olması şart olmayan mahallelerdir.

1955'e kadar İstanbul'un en zengin mahallelerinden biri olan TARLABAŞI daha sonra azınlıkların yurt dışına kaçmalarıyla bir kenar mahalleye dönüşmüş, boş evler işgal edilerek bu bölge bir suç ve sefalet yatağına dönüştürülmüştür. İçinde şahane isimli sokaklar barındırır (Sakız Ağacı, Kadın Çıkmazı gibi...) Enteresan bir o kadar da şahane İstanbul semtidir.. Üsküdar’daki SELAMSIZ Mahallesi de şehrin çok göbeğinde olmasına rağmen bir tepenin üzerindeki kurtarılmış bölge gibidir. Hâlbuki evleri apartmanları iki sokak ötedeki diğer mahallelerden farksızdır... Yani demem o ki "Kenar Mahalle" bir kültürdür...

İzmir'in tepeleri, ilk zamanlardaki zengin köşklerin olduğu yerler yanlış şehirleşme ile bugün "Kenar Mahalle’ler olmamış mıdır? DAMLACIK, BAYRAKLI, EŞREFPAŞA, ÇİMENTEPE, KADIFEKALE, GÜLTEPE... Eski İzmir'in en havadar, en manzaralı yerleri... Birçoğu daha da tepelerine kurulan toplu konutlarla yok olup giderken beraberlerinde bir kültürü de götürmekteler...

Eşrefpaşa, Çimentepe… Gültepe… Yaz akşamları insanların hala kapı önünde çiğdem çitlediği, ağır abilerin mahalleye gelene kadar 3 kişiyi harcayıp alayına racon kestiği ama sokaktan girdiği anda yanlış yapmadığı, evde yapılan yemeğin karşı, yan üst ve de alt komşuya da hala dağıtıldığı, herkesin dar gelirli olduğu ama kimsenin aç kalmadığı, hep beraber pazara inilen kavga çıktı mı sebebine bakılmaksızın hep beraber girilen, sanki 60’larda bilemedin 70’lerde zamanın durduğu, evlerin sınırlarının pek de bizim apartmanlarımız hele sosyetik semtlerimiz kadar kesin olmadığı yerler. Yokluğa rağmen, suça rağmen, zorluklara rağmen... Kapı önü sohbetlerini, "Mahalle" halkı olmayı, sokak arası düğünlerini, pencere sohbetlerini kaybetmeyen yerler... Ve en önemlisi şehirde giderek yok olan tek katlı, iki katlı evleri hala duran yerler...

Eşrefpaşa delikanlılarının “Behlül” ü… Şimdilerde artık yapılmayan yumurta topuk ayakkabıların yerine erkek dans ayakkabıları yapan Behlül… Behlül bey,1923'te kurduğu ayakkabı imalathanesi ve dükkânında, İtalyan modasını uygulamış. Çünkü mübadele öncesi ve sonrasında Yunanistan’dan gelen ustalar, beraberlerinde İtalyan mafyasında hâkim olan ayakkabı modasını da taşımışlar İzmir’e.
Rastlantı mıdır bilmem yıllarca en güzel tango ayakkabılarını yine bir kenar mahalle ’den Tarlabaşı’nda Necmi Usta’dan aldım… İstiklal’ in ara sokaklarına terfi ederek az yakına gelse de, o daracık merdivenli, Tarlabaşı’nın en tekinsiz yerlerinden birindeki metruk hanın üst katındaki yer benim için harikaydı... İstanbul’a her gidişimde ilk olarak Tarlabaşı’na uğrama isteğimin tek sebebiydi kendisi. Şimdilerde Mis Sokak’ta olsa da… “Keresteci Recep Sokak, Safi han, no: 7, kat: 3” benim için bambaşka bir yerdi…

Bir semti yok etmek istiyorsanız önce esnafını yok edersiniz…

"Kenar Mahalle" iyidir... "Kenar Mahalle" de büyümek... Büyümektir... Kanınız mavi akmaz ama akacak kanınız vardır...


Şehrin zorluklarında büyüyen güzel dostlarıma gelsin bu yazı... Eşrefpaşa’ya gitsin… Canım Hülya’mın taraçasından İzmir’e bakmak gibidir oralardan İzmir’e bakmak. Oralarda bir büyük’le dünyanın en tatlı sarhoşu olursunuz semtin körfez'e bakan taraçasından… Bu yazı Hülya’ya gitsin…
Çimentepe'ye gitsin... Aytaç’a, Burcu’ya, Faruk’a, Fatih’e, Kemal’e, Gönül ablama, İbrahim abime, gelinlere, torunlara gitsin… Sokak aralarında ki nişanlara, kınalara, asker vedalarına, sokak kavgalarına... Bıçkın delikanlılarına gitsin...  Gün batımlarının harika olduğu yerdir Çimentepe. Gün batımlarından sonra gasp, adam yaralama, uyuşturucu satıcılığı, araba hırsızlarının bol olduğu, sürprizlerle dolu, kimi yeni sakinlerinin azimli çabaları sonucu gayri meşruda Kadifakale, Tenekeli, Kuruçay’la kapışacak düzeye gelmiştir.

Tüm bunlara rağmen tekinsiz olan "Kenar Mahalleler" değildir... Yaşamın kendisidir.  Oralar da Aşk… Aşktır… Kuralı, ayıbı yoktur… Yaşı, başı yoktur… Azı, çoğu yoktur… Ne kavganın ne sevdanın…

Yenilenme projesiyle yok edilen tüm geçmişe ve geleceğin ruhsuz apartmanlarına gelsin...
Tadımız kaçıyor dostlar... Kutu kutu minarelerde tüm bunlardan yoksun yaşıyoruz…


Bu yazı geçmişe gitsin…







6 Ocak 2015 Salı

HUYSUZLUK...



Huysuz demek ne demektir? (iyi) huylu demek ne demektir?

Konu: Huysuzluk
Özne: Sen, ben, o yok. Biz varız… 

Hatırlayan var mı bu şarkıyı? Aslında bir şiirdir…

“Sen ben o yok… Biz varız
Hepimiz aynı sudan geldik aslında
Farkımız… Toprağımızda
Aynı güneş altında
Aynı havayı solumaktayız
Hepimiz BİRİZ
Birin bir parçasıyız
Ne zaman bunu anlamayız
Veya unutmaktayız
İşte o zaman… KAYBOLMAKTAYIZ”

Diye devam eder şiir… Ama bugün konu “huysuzluk”…

Genetik bir şey olduğu düşünülebilir… Kronik şekilde bir mizaç meselesi ise asaletinden sual edemeyeceğim bir yapısal özelliktir. Ama aynı zamanda “şımarık” bir şeydir… Biraz da hadsiz bir şeydir… Kalp kıran bir şeydir, insan üzen bir şeydir, iç kanırtan bir şeydir, çaresiz bırakan bir şeydir… Bezdiren bir şeydir, uzaklaştıran bir şeydir, heba eden bir şeydir… Güzel duyguları, sevgiyi, güzellikleri yok eden bir şeydir…

Ana mezhebi “huysuzluk” olmayan bir babayla büyümüş bir evlatsanız…

Anlayamazsınız… Annem için “huysuz değildir” dersem “huylulara” haksızlık etmiş olurum… Ama ona sorsan huysuz olan benim. J Bence o ve kardeşim

Kanımca huysuzluk bireyin kendi etrafındaki “yafta makineleri” tarafından icat edilmiş bir kelimedir.

Sessiz sakin yalnız yaşayan birinin durup dururken kendisinin huysuz olduğu sonucuna varması görülmüş bir şey değildir. İlla ki bir vakitler kendisini anlamayan “huysuz” birileri tarafından söylenmiş yahut kendisini anlamaya uğraşmakla boşa vakit geçireceğini düşünmüş “egoist bir tembel” tarafından, kestirip atma gayesiyle yumurtlanmış bir temeli vardır bu sıfatın. Burada “huysuz” olarak addedilen bireyin kendisini anlamayanlara yönelttiği "huysuz" kelimesi, kendisine ithaf edilen huysuz kelimesi kadar yerinde kullanılmıştır. Anladınız dimi?

Yine kanımca bu “huysuzluk iki türdür. Bir tanesi diretme, doğru bildiğinde ayak direme şeklinde inatla tezahür ederken diğeri olur olmaza trip, kapris ve tatminsizlik menşeilidir. Ki bu türü 15 yaşında ergen tribinden beter olup, insanda kafa göz dağıtma, direk konuya dalma hissi yaratır. En azından ben de. J

Huysuzluğunu tatlılıyla süslemiş bireyler olduğu gibi, huysuzluğunu kaknemliğiyle birleştiren olağanüstü kişilikler de vardır… Dinlenmeden kaç. J

Kimi huysuzluk saatlerimde, bağırsam rahatlarım diye düşünüyorum. At gibi kişnesem bile olur, ama elâlem ne der sonra? Keşke kusma poşetleri gibi, bağırma poşetleri de olsa. Dışarıya ses sızdırmadan tüm gücümüzle bağırsak… Fazla ses kalmasın içeride, yankı yapıyor bünyede…

Bu huysuzluk bazı kişiler de başkalarının iliğini kemiğini kurutarak ve sabrını zorlayarak kendini iyi hissetme durumudur. Valla öyledir. Bunu cümle içinde kullansam sanırım bazıları iyice huysuzlaşır. Huysuz kelimesinin içerisinde “uyuz” kelimesi barındırması asla bir rastlantı olamaz, aynen “huzursuz” kelimesi ile yakın akrabalığı da dikkat çekicidir.

Huysuz erkeğin tarifi çok kolaydır. Düzeni bozulduğu zaman umut ve mutluluk namına hiç bir şey bırakmaz karşı tarafta... Beğenmez hiç bir şeyi, her şeyin doğrusunu güzelini o bilir. Kusur bulmadığı tek bir detay yoktur gibi. Ukala olmakla, kültürlü olmakla, huysuz olmayı karıştıran erkektir. Huysuzluğu ruh hastalığı olmadığı sürece güleryüz, anlayış ve sabırla fabrika ayarlarına çekilebilir erkek insan…

Ama kadın… Ama kadın… Onun fabrika ayarları “huysuz” olduğu için çoğu zaman çaba nafiledir… Haksızlık ettiğimi düşünen kadın var ise önce aynaya, sonra etrafındaki kadınlara baksın… En küçük şeyden nem kapan, sorun hale getirip insanları bezdiren bir sürü kadın tanıyorum. Olmadık şeylerden nem kapabilirler üstelik başkaları daima yanlıştır, kendileri daima doğru yaparlar, yanlışları asla eleştirilemez. Ufak şeylerde mızır mızır gezinmeye başlarlar, çoğu zaman arkadaş çevreleri dardır. Yoktur demiyorum… Tahammül edebilen azdır diyorum. J  Eş, sevgili durumuna bakarsak… Sevgililerinden asla memnun değillerdir, eşleri varsa zaten mutsuzdurlar… Terk edilmezler… Terk ederler. J Yani adam zaten çoktan gitmiştir de onlar bunu fark ettiklerinde konunun altını çizmek onlara düşer… “Ay çekemedim” ağızlarına çok yakışır Ortak özellikleri hep bir başkasına “huysuz” demeleridir…

Huysuz “sevgili” “eş” için ise denecek birkaç kelam var elbette… Lafı gerisinden anlayan, hasta ya da yorgun olmanıza aldırış etmeden kendisiyle ilgilenmediğinizi öne sürerek sürekli problem çıkarabilme potansiyeline sahip, söylediğiniz güzel sözleri bile abuk sabuk yerlere çekerek trip yapıp tartışma çıkaran, sabrettikçe zıvanadan çıkıp iyice üstünüze gelebilen, tez vakitte “eski sevgili” “eski eş” mertebesine erişmesi gereken ömür törpüsüdür. İnsanı huzursuz eder mutsuz eder; ama “aşığım lan” diye gözü kapalı giden salak birine denk gelirse yazık be demem iyi olmuş derim. Aşkı, sevgiyi yanlış yerlerinden anlayanlara müstahaktır böyleleri…

Bu kadar huysuzluktan bahsetmişken, arkadaş toplantılarında, konuşma aralarında, eğlenceli gecelerde ne zaman çalınsa tarafıma ithaf edilen o şarkıyı anmadan geçemeyeceğim…

"şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın aşk gibi, sevda gibi huysuz ve tatlı kadın"

Sağolun var olun. J Ama unutmayın bazı huysuzluğun ayarı sizin durduğunuz yerdir
Huysuzluk yapma bana, Allah’ına kadar yaparım sana
İşte o zaman huysuzluğum tadımı bastırır.
Bence hayatı zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız. Bana “huysuzluk” yapmayınız. J


HAMİŞ: Varlığın izafiyetini mertek kafalara öğretmek için uğraş veren “huysuzlar” için bu nafile çabalarının genelde bir fayda vermekten uzak kaldığını esefle bildirmek isterim… Yine de “Huysuzluğa” devam J

Yaşasın “Huysuzluk” sonuna kadar “Huysuzluk” J
Sokaklara levhalar asmak istiyorum…

“HUYSUZLUK ETMEYELİM, EDENLERİ UYARALIM.”


26 Aralık 2014 Cuma

NE DÜŞÜNÜYORSUN ?



ben okurken öğretmenlerimin çoğu sormadı "ne düşünüyorsun?" diye...ben çalışırken çoğu yönetici sormadı "ne düşünüyorsun?" diye...bir çok evde çocuklara sorulmuyor "ne düşünüyorsun?" diye...bir çok evde kadınlara sorulmuyor "ne düşünüyorsun?" diye...

bir süre önce bu kültürden kovalandı "düşünmenin gücü"

Düşünmek bir batı kültürü değildir... Doğunun kültüründe ruhunda vardır düşünmek... Batı düşünülmüşü alır çiğner, tüketir ve tükürür...

O nedenle "ne düşünüyorsun?"

Düşünmeni istemeyen bir sistemde büyüdün... Düşünmenden hoşlanmayan bir toplumda yaşıyorsun... Düşündüğün için kaygı duyan ebeveynlerin var...

Düşünmek cesaret ister. Siz düşünmezseniz sizin yerinize, sizin beyninizin yerine başkalarının fikirleri düşünür söyler... Düşünmek insanın kendini, yaşadığı ortamı tanıması sorgulamasıdır işte ondan cesaret ister düşünürseniz ve hoşnut kalmazsanız beyniniz bir süre sonra "o halde değiştir" der... Fikrini değiştir... Ortamını değiştir… Şartlarını değiştir... Ve düşünüyorsanız rahatınız kaçar... kıpraşmaya başlar içinizde bir şeyler tedirginlik başlar ruhunuzda...

Düş/ün varsa yaşama dair... Düş/ünürsün... Daha iyi yaşamak için... Daha insanca muamele görmek için... Bu hayatın sadece birilerine ait olmadığını düşünürsün... Kimsenin senin hakkında karar veremeyeceğini düşünürsün... Fikrini söylemeyi düşünürsün...

Düşünmek birçokları için senden beklemedikleri bir şeydir... Sistemler düşünen değil "biat" eden insanlar isterler...

Biat etme "düşün"...


Çünkü ancak düşünürsek engel olabiliriz ruhumuzu esir etmelerine...

18 Aralık 2014 Perşembe

AYDINLANIYORUZ... TAK BİR AMPUL



Aydınlanıyoruz…

Topluca… El âlem hep beraber… Işık tutuyorlar yolumuza…

Aydınlanma çağındayız… Herkes topluca oldu, olacak…

Hepimiz Mevlana’yız, hepimiz Şem’s…

17 Aralıkta internet kanalıyla “Mevlana’yı” anıyoruz… Profillerimize “Sevgi, sabır, tevazu… Saçmalamaları yazıyoruz” sonra yine hayata dönüp, öfkeli, sabırsız, sesimizi yükselterek devam ediyoruz…

Benim fikrimdir “kim de ne eksikse, en çok ondan bahseder…”

O nedenle bugün Dünya “ doğruluk, eşitlik, namustan” bahseden diktatörler tarafından yönetiliyor… Küçük düzeyli ya da yüksek ölçekli başarılar hep bu konuşmaların üstüne kuruluyor. Bin kere yazdım bin kere daha yazarım en sevmediğim insan profilidir…

“HIRSLI, KENDİNİ GÖSTERMEYE ÇALIŞAN, GÜÇLÜ SAYDIĞININ YANINA ÇÖREKLENEN, ÜST’ÜNE YALAKALIK YAPAN, AST’INI EZEN, BAŞKASININ PARASI VE KUDRETİ İLE GERDEĞE GİREN HANIMEFENDİ GÖRÜNTÜLÜ PESPAYELER VE BEYEFENDİ GÖRÜNTÜLÜ ŞEREFSİZLER”

Nitekim onlarda beni sevmezler zaten… Onlara bir şey demesem de onlar bana bakarken bu fikrimi gözüm onlara söyler… Başarı hırs mı gerektirir, şans mı bilmiyorum… Satranç akıl oyunuysa da, ben içinde zar olan tavlaya meraklıyım… Şans ’a inanırım…  Bazı insanlar kendileri bile inanamazlar bulundukları noktaya… Ondandır sürekli kendilerini gösterme ve oldukları şeyi ispat etme çabaları…

Oysa aydınlanmak gerekir… Dimi abiler, ablalar… Varılmak istenen mutlu sondur aydınlanmak.

Meselenin özünü, su katılmamış ve su katılmış gerçeklerini görmektir. Düşünme ile birlikte gelişen bir yetidir aydınlanmak. Fikir üretmek için gerekli harcı oluşturmanın neticesidir.

Bireysel veya belli bir kesime hitap eden fikirler aydınlanmış fikirler olamaz. Parlak denebilecek düşünceler ancak ve ancak somut olarak insanı temel alıp, toplum çıkarını gözettiği zaman aydınlanmış fikirler olur.

Soyut veyahut ticari arzuları temel alan, bir yandan insanlığa faydalı olarak görünüp, diğer yandan başta kendi ülkesine ve Dünya’ya zarar veren, hiç fark ettirmeden sadece bir kişinin huzur ve refahı için ortaya atılabilecek fikirler aydınlanmış fikirler olamaz.

Aydınlanmak, haksız-yanlış fikri savunmak değildir.  

Bir bilgeye göre aydınlanmak: karşıdan gelen kişiyi, dil, din, ırk, mezhep, güzellik, huy, boy vb. herhangi bir beşeri değer ile görmeden, koşulsuzca ve tamamen kabullenerek kucaklamaktır. Benim aydınlanma yolunda çok uzun yolum olduğu da buradan bellidir… Girizgâhta belirttiğim gibi sevmediğim çok insan, yargıladığım çok değer, kızdığım çok şey var…

Aydınlığa uzaktayım… Ama en azından “farkındayım”…

Kendinle ve evrenle bir olmak yani aydınlanmak, hem çok kolay bir şeydir çünkü tek koşulu birlik bilincidir ama hem de çok zordur çünkü insanda buna engel teşkil edecek bir sürü EGO vardır ki zaten ego tabanlıyızdır, bizi dünyaya bağlayan odur. Egolar, yargılar, alçak benlik, sahte rehber falan bunların hepsi aydınlanmamızı engelleyen şeylerdir ve mantık zihin dediğimiz şeyleri alet olarak kullanırlar.

Zaten dünya okulunun amacı da odur, onları yenebilmektir. Fakat aydınlanmanın zor olan tarafı onları kabullenerek yenmektir.
Kendinizi, kendi karanlığımızdan daha karanlık bir ortama sokmayı başardığımız gün başımıza gelecek olaydır  “Aydınlanmak”… İşte o nedenle “karanlık beyinler ve ruhlar” kimilerinin aydınlığıdır.

Beni en çok rahatsız eden kendimden de bildiğim o karanlığı karşımda görmektir. O yüzden “kötü” birini beş yüz metreden tanır, bir halta yaramadığını anlarım… Başkalarını kandırırken beni kandıramaması ve birçoğunun hedefinde olmam bundandır.

Kant "aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir." Der… Daha büyük bir cüret var mıdır yaşamda…
Başkalarının akılları ile değirmen döndüren, başkalarının değerlerini düstur edinen insanlar için benim gibi düşünen insanlar zararlıdır. Gereksizdir. İnsan kendine kendi gerçeğini hatırlatan insanları sevmez… Uzak tutmak ister… Yok etmek ister… Ama ben yok olsam bir başkası vardır.

Benim için makbulü “insansal onuruna uygun davranma düşüncesi” dir.

Kant der ki;
Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır sapare aude!

Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!

HAMİŞ;  "kötü belli olduğunda iyi de belli olur"… Ben ol ki anla… Desem anlar mısın?


12 Aralık 2014 Cuma

ÖZENTY



Özentiyim ben, ya siz

Değilsiniz dimi? Hiçbiriniz mi? Azcık bile mi? Hiç mi?

Aferin size :)

Çünkü özenti olsaydınız maazallah neler yapıyor olurdunuz… Dimi?

Ne bileyim mesela birçoğunuz “sabah bi neskaave içmeden kendime gelemiyorum” derdiniz… Ya da ne bileyim birçoğunuz üstünde yürüyemediğiniz platformlu ayakkabıları giyerdiniz… Daha beteri de olabilirdi tabii maazallah sarışınlığa özenmiş esmer Türk kadınlarından biri olabilirdiniz… Bunlar neşeli özentiler ama… Kapkara kaşlı sapsarı saçlı ve dibinden siyahları bi barnak çıkmış bir abladan daha eğlenceli ne olabilir? Belki barnak arası terlik giyen memleketim erkeği

Belki de içinde bulunduğumuz "özenty" durumunu en iyi anlatan diyalog şudur

“- gel şurda bi kahve içelim?
- ay, burda mı?
- ne var kızım ya, mis gibi çay bahçesi işte.
- aa, ben sıtarbakstan başka yerde içmem kahveyi
- höyt, otur dedim ulan!
- bedenimi oturtabilirsin Kadir ama kişiliğimi asla!”
Oturmaz o kişilik Kadir, 3-5 kişiliktir. Olmadığı/ olamadığı her şeydir.
Kişilik oturmaz, dil oturmaz... o abladan cacık olmaz...


Özenmekle “özenti olmak” arasında “otokontrol kaybından” oluşan çok kaygan bir hemzemin geçit vardır. Bir şeylere özenmek bu nedenle hırslanmak, çalışmak, azmetmek, başarılı olmak için motive olmak tüm bunlar yazının kapsamı dışında… Çok başarılı bir abinin ya da ablanın takipçisi olmak, feyz almak çok güzel şeyler…

Ancak burada söz olmadan olanlara, olamamışlara…”mış”lara… “mış gibilere” toplama insan olanlara. Onun bunun kişiliğinden geçinirler bunlar Çok pis bir şeydir bu. Bir dakikası bir dakikasını tutmaz ayrıca milletin yalakasıdır bu tipler. Her yola gelirler.

Zekiymiş gibi davranırlar, iyiymiş gibi davranırlar, seçkinmiş gibi davranırlar… Seviyormuş gibi davranırlar, eşitlikten yanaymış gibi davranırlar…
Mesela birilerinin halk üzerindeki etkisinin nedenini arayanlar bu noktaya bir dikkat etsin adam hiçbir şeymiş gibi davranmıyor… Gerçekten kötü, gerçekten ayarsız, gerçekten hırsız, gerçekten haktan hukuktan anlamıyor, gerçekten despot, gerçekten yüzsüz… Ama bu gerçeklik kabul görüyor…

Ya diğeri özellikle kadınların “mış”lı geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman halleri…
Her kesimde var maalesef… Herkes “Tarz benim” diyor… İş ve özel hayat gereği o kadar çok olamamışın olmuş gibi davrandığı yerlerde oluyorum ki… İçlerindeki gerçek insanlar hemen gözümü alıyor. Samimiyetleri, doğrulukları, oldukları gibi oluşlarıyla…

Oldum olası beceremiyorum ben “idare” işlerini… Bir gülesim geliyor, bir dalga geçesim geliyor… Hatta bazen bir dövesim geliyor…

Özenti olmak birilerinin zorlamasıyla kafanıza sokulmuş şeylerde devam etmek ya da dogmatik bir çöplükte krallık taslamak değildir de nedir?
Gençliğe bir bakmak lazım… Aynı anda hem punk hem hippi, hem tutucu, hem ilerici olunabilineceğini zanneden ve bu grupların çok farklı anlamlara sahip olduğunu halen kavrayamamış ya da ne giydiğini ne dediğini anlayamadığım, Türk gençliğinin çoğunun içinde bulunduğu durum…

Burada konusu geçen “özenty” bir rol model alıp ondan yola çıkarak ilerlemek durumundan farklıdır elbette. Burada konusu geçen içi boş, ya da kıskançlıkla doldurulmuş bir durumdur. En çok konuşmalarında kendini ele veren insanlardır. Özellikle ortaya attığı bir fikre karşıt bir şey söylediğinizde hemen geri çekiliyorsa, “evet aslında…” falan gibi başlayıp saniyesinde sizin gibi de düşünebilir moda giriyorsa karşınızda anlayışlı bir arkadaş mı yoksa kişiliğini oturtamamış biri vardır önce anlayamazsınız… Ama elbette süreç içinde aradaki farkı kavrarsınız. Yoksa elbette bu yargılamayı getirenlerin bir kısmı da özgünlükten ölmemektedir.

Aslında toplumun baskıcı tutumunda kendi olmayı başaramayan, bir gruba ya da bir sınıfa dâhil olduğunda kendini ancak ifade edebildiğini düşünen, çoğunlukla ezik hisseden ve bu yüzden de taklit ederek başkaldırma çabasında olan insandır aslında özenti insan.

Elde olanlar belli, yapılanlar belli. Yeryüzüne olsa olsa, en fazla 1 milyon orijinal, kendine münhasır insan gelmiştir ve bunların dışında, ne kadar aykırı hayatlarımız olsa da belli bir noktada sürekli aynı şeyleri tekrarlayıp durduğumuz günlük hayatlarımızda zaten ister istemez bir yerde özentinin Allah’ıyız hepimiz.

Cümle içinde kullanayım…
“Ben özenti gördüm!”

Özentilerden diyar diyar kaçıp uygun yere saklandım, tüylerim diken diken olmuşken belki net çeker diye özentileri bir de amuda kalkıp dikizledim, sonuç hep aynıydı… Özenti avcısı değilsem de bir kaçını toplum içinde dertop edesim var

Ama özentilerle ilgili sorunumun sebebi başka… Biz özene dururken vatan gidiyor maalesef…

O nedenle;
Hamiş;

HEY TÜRK GENÇLİĞİ;
GİTTİĞİN YOL ÖZENTİ
YETER ARTIK FARKET!

YETER ARTIK VAZGEÇ!

9 Aralık 2014 Salı

FEYZBUK...



Feyzbuk…

Giriş notu: yazı uzun, kısmen eğlenceli, zaman zaman taş yağmurları arada kaçak yapılar var… Okuyandan can razı okumayan için profilde bakılacak fotolar, kısa yazılar mevcut…

2007 idi sanırım iş yerinde boş günlerden biriydi… Birileri seni orada aradım bulamadım dedi… Nassıı yani  hemen olmalıyım dedim ve girdim gitti… Kendisiyle neredeyse 7/24 ilişkimiz var… Birbirimizi seviyoruz. Yerine koyabileceğim bir oğlum, bir kızım, birçok çocuğum, birçok arkadaşım, kedilerim, ailem var… Hatta beni ondan çok daha fazla heyecanlandıran güzelim birileri bile var… Arada açıp profiline bakıyorum uzakları yakın ediyor  Yani onsuz yaşayabiliyor, dans edebiliyor, yemek yiyebiliyorum ama hep bir yerlerde…

Hakkında yazılan o kadar çok şey var ki… Yaşamın her yerinde… Evde, işte, telefonda… Oradan sohbet ediyoruz, oradan iş yapıyoruz… Oradan kavga ediyoruz, orada tartışıyoruz, orada ülke kurtarıyoruz… Orada kim olduğumuzu ifade ediyoruz… Orada kişiliğimiz bayrak gibi açık… Ayan, beyan…

Mutluluğumuz, mutsuzluğumuz, açlığımız, hırsımız, açıklığımız, egolarımız,
küstahlığımız, sevgi böcüklüğümüz… Hepsi orada “ben burdayım” diyor…

Fenomen olanlarımız var, orada yalakalık yapanlarımız var, orada anarşist olanlarımız var, aslında bir şey olamayıp oradan kükreyenlerimiz var…

Orada kolumuzda serumla yatıyoruz, orada kendimizi camide, cenazede, yemekte zıkkımlanıyor olarak gösteriyoruz… Orada alışveriş yapıyoruz… Hava atıyoruz, ahkâm kesiyoruz.

Az sonra evde pineklerken kendimi Çin’de seyri seferde etiketleyebilirim… Dünya benim…

Evsiz barksız kadınlar, şen dullar oradan erkek arıyor, evli evsiz erkekler, saatli saatsiz “napıyonn” diye söze başlıyor… Diğer mesajlarımıza iki günde bir “…hanım, sizi gördüm çok etkilendim. Niyetim rahatsız etmek değil…” “selamlar. Nasılsın? umarım rahatsızlık verenlerinden olmam .eğer ettiysem de kusuruma bakmazsan sevinirim:)))) gerçi sana mesaj atıp atmamakta kararsız kaldım ama atmasaydım eğer, hem sana hem de kendime haksızlık etmiş olurdum herhalde.:))” “aa naber ya görüşmeyeli uzun zaman oldu hatırladın mı beni” şeklinde allahım aklımı koru mesajlar geliyor… “bi sebebim yok sebebim olur musun?” en güldüğüm idi ama fotoğrafı görünce bu ince ve muhtemelen alıntı zekâya rağmen bir sebep bulamadım 

Herkesin dötü, başı meydanda ( özeleştiri / valla bazı fotoğraflarda ben de masum değilim)…

Evli barklı kadınların siyah-beyaz, renkli makyajlı, dudakları büzülmüş, gözleri kaymış şuh pozlu selfieleri var… İlk önce kocaları beğeniyor… Kevgirin delikleri kocamannn…”bizim hanım çok seksi maşallah” bir sürü… Pazar kime diyesi geliyor insanın… İki profili olan evli adamlar mı ararsın, çaktırmadan kırıştıran evli kadınlar mı? Yani herkesin ki “yeşil renkli namus gazı”

Çocuğuyla tek resmi olmayan anneler, babalar var…

Her dakika çoluğunun çocuğunun resmini, yazısını koyan, göster bakalım amcana ... diyen ebeveynler var ( mesela ben ) Toplu saydık bizim çocuğun şafağını, affınıza sığınıyorum

Her fotoğrafın altında “canım harikasın, şeker vallahi yaşlanmıyon sen, iişte buu!, güzellik, maşallah yazan yorumlar var” bakıyorum abla yaşlanmış, abinin göbek kemerden aşağı… Ama iltifatta sınır yok… Taş gibisin… Taşlar uygun yerinize gelsin…

Ablalar beğendikleri abilerin her paylaştığını anında beğeniyor… Bildirim al ayarı var… Sen ne yapsan görüyorum ben, kaçmaz birader  Abiler ablayı gerçekten çok beğenirlerse, kıskançlık damarlarına geliyor hiç beğen tıklamıyorlar… Yolu varsa ablanın, abi otu boku beğeniyor... Görünen o ki herkesin az biraz yolu var… Açık olsun…

Amatör sayfalar dışında bir klasmanda var elbette profesyonel abla ve abilerin sayfaları… Bol dekolte, bol adale ve hatta daha fazlası… Tavla, okey oynamaya kalkmayın… Hele de gece uyku kaçtıysa biraz oyalanayım dediyseniz hiç tavsiye etmem… Maşallah enerjiye, ne yalnızlık, ne mutsuzluktur yarabbi… Gece gece insanları ekranda karşılaşacakları bir kadına/ bir adama muhtaç eden… Kişisellik, mahrem, cinsellik ortalıkta…

Sosyal ablalar, sosyal abiler var elbette… (bknz. Ben :)) gezmekten oturmaya vakit bulamayan… O toplantı, bu toplantı, konser, monser, düğün-dernek, tango vs. Bir harikasın valla deyip arkadan, ulan uyuz oluyorum buna diyenler var… Birde içini bilmeden ne hayat lan diyenler var…

Feyzbukta çevrimiçi görünce her saat arayabileceğini sananlar var…

Ünlü birini tanıdığını cümle âleme belli etmek için tuhaf hallere girenler var…Her pazara göre çarşı var. Her yemeğe maydanozlar var… Her boku bilenler var (işte ben…  ) Etliye sütlüye karışmayan, Can Dündar, Mevlana poster fanları var… Her şey kıssadan hisse… Hayata geçirilemeyen dilekler dolu her yer…

Abilerin büyük kısmı daha sağlam duruyor gibi profillere bakınca ya da hayal gücü erkek beyniyle kısıtlı… Ama ablalarda sınır yok… Eğer yaş kırk üstü ise bakınız profile bir yerinde illaki “40 yaş üstü kadınlarla olmanın güzellikleri” içerikli bir zavallı yazı bulacaksınız… İlişkisi var yazın denedim böceksavar etkisi yapıyor… Hatta bir kısım ablalarda rahatlama yaratıyor… Meydan bana kaldı etkisi  feyzbukun etkisi kelebek etkisinden beter… Biriyle aranız limoni mi artık sizi "tıklamıyor" hiç mi beğenmiyon allahsızın kızı :))) bakıyon mal gibi her yaptığıma ne tıklamıyon :)) Sahi bakıyordur dimi ? Paranoyaklıktan şizofreniye bir patika... Ah Mark...ah...

İş için etkili bir Pazar… Kişisel reklamınızı bile bu kadar aktif yapabildiğiniz bir yerde kafanızı kullanırsanız gayet güzel iş yapabiliyorsunuz…

Olmazsa olmaz bir hale geldi… İdare ettiğim iş sayfaları olduğu için kaçamıyorum ama bazen sıtkım sıyrılıyor… Kadınların egolarından, erkeklerin sapkınlıklarından, herkesin karşı olduğu görüşü aşağılamasından, buralarda binken, sokaklarda bir kalmaktan hoşnut değilim… Ama bayılıyorum lafı uygun yere bırakmaya  bu yazının alıcıları var elbette… Kızıcıları var elbette… Görmezden gelicileri var elbette… Kendine bak diyenlere “baktım hatta yazdım” diyorum…

Ama feyzbuk’a şapka çıkarıyorum… Bunca psikoterapisti yaya bırakan, dehşete salan bir terapi alanı daha olamaz kanımca…

HAMİŞ; üzüntülerimizden bahsederken Halil Sezai’leşme, kişiliğimizden derinlemesine bahsederken Nihat Doğan’laşma riskiyle her zaman karşı karşıyayızdır. Ve giderek Amerikalılaşan, kameranın bize yöneldiğini gören bizler; büyük hayallerle bir gün Tarantino’nun hayatımızı filme çekeceğini, Obama’nın gelip hal hatır soracağını, tek başımıza devrim yapabileceğimizi, efsanevi, meşhur âşık çiftlerden aşağı kalmaz aşklar yaşayacağımızı filan sanıyoruz.

Her gün daha da yabancılaşarak kendimize, absürt hikayelere gönüllü malzeme oluyoruz. Yalnız bize bağlı olmayan şeylere bağlanarak güçsüzleşiyoruz: dostluk gibi, şöhret gibi, aşk gibi… Fikriyatımız, maddiyata yansımamış, direkt o olmuş şekilde. Bu bir kesime ait gazeteyi ihtiyari cebine dikkatsizce koyup ‘cümle âlem görsün, beni öyle bilsin’ şeklindeki tam ofsaytlık bir harekete benziyor.

Yani pek bir şey değişmiyor feyzbuk nedeniyle ahir ömrünüzde. Keşke kızacak, küsecek kadar sevseydim buradaki yalanları. Çoğunuzla bayram seyran anca görüşürüz. Ama bazınızla hakikaten büyük ihtimal görüş(e)meyeceğiz –kaderin ufak sürprizleri hariç– o sebepten bir sonraki cümle biraz fiyakalı kaçabilir.

Hiç bir fıtrat firkati kabul etmez aslında. Bu da en insani bir şey ki terlemek, esnemek, tükürmek kadar… Fakat ne yaparsın, yanlışlar her daim insanla alakalı.


Hepimize akıl sağlığı yerinde günler, gerçek ilişkiler, elle dokunulur dostluklar diliyorum.