29 Kasım 2014 Cumartesi

BENİM "5.HİSSİM" VAR... GELECEĞİ GÖREBİLİYORUM...



Salağa yatasım var…

Çok sevdiğim bir deyimdir şu salağa yatmak… Hani kendini çok akıllı zannedip salakmış gibi davranmak durumu. Bu konuda tereddüt şudur ki bir süre sonra salak mı akıllı, kendini akıllı sanan mı salak belli olmaz olur. Ki zaten akıl kendi içinde tüm salaklıkları barındırır.

Ama bazen kendimi çok salak hissettiğim doğrudur.  Mesela ben inanırım. Beyan esastır benim için. Bana kim olduğunuzu beyan etmişseniz size ona göre davranırım. Bana ne söylerseniz size doğru söylediğinizi varsayarak geri dönüş yaparım. Eğer beyanda usulsüzlük, tarifte tahribat, söylediğiniz de yalan varsa sorumluluğu size aittir.

Baktığım yerde gördüğüme inanırım ben.  Kâğıt beyaz ise aslında sarı diye inat etmem. Ama beyazsa beyazdır. Sarıdır denmesine izin vermem. Böyle de tersim, huysuzum… Neticesinde “Kâğıt beyazdır”
Bana utangacım derseniz size öyle davranırım. Bana kırılganım derseniz size öyle yaklaşırım. Bana çok sertim derseniz birlikte sertliğinizin derecesini tahlil ederiz.  Bana her şeyi bilirim derseniz “Buyrun önden geçin” derim… Bildiğinizle bilmediğiniz nasılsa bir süre sonra önünüzden geçecektir elele, kol kola…

Amma velakin bilirim… Utangaçlıkların benimkinden fazla utanmazlık taşıyabileceğini, hesapsızım konuşmalarının aslında hesap kitap işi olduğunu… Ben kendimi akıllı sanırken bazen bakakalırım giden geminin ardından… Yanımda iş döner ruhum duymaz… Ötemde iş biter farkında olmam…

Kimi zaman kendisiyle ilgili iyi kötü bir fikrim olmayan biri benimle ilgili benden habersiz duygu ve düşünce barındırır… Düşünürüm ne vakit dokundu yaşamlar birbirine diye… Bir arkadaşının anlattığı ile fikir ve karar sahibi olmuşsa tez üstünü siler geçerim. Çünkü bugün olmasa da yarın mutlaka zarar verecektir. Kendinin olmayan bir fikirle karar verebilen bir insan ister o kendini akıllı sansın, ister siz onu salak zannedin illa ki bir zarar verir…

Salağa yatmak iyi bir zekâ ister. Anlayıp da anlamamış gibi yapmak zor bir faaliyetidir. Anlamış olmanın verdiği yükü kaldırmaktansa, salağa yatıp, karşı tarafın bunu daha iyi bir şekilde açıklamasını beklemek iyidir. Bir nevi karşı tarafa, bak koçum, ben zekiyim de anlıyorum ama başkasına bu şekilde anlatsan anlamaz, o yüzden aklı başında izah et mesajı verilir ki çoğu zaman karşı taraf bunu anlamaz. Sizde zeki filan değilsinizdir zaten…

Bazıları bunu kendini geri planda tutmak, bu arada da saman altından su yürütmekte kullanabilir. Ancak bu eylem akıllı budalalardaki akıllıların budalalaşmasının sebebidir ki; bu kimseler bu tutumlarını sürdürdükçe zamanla kendi kazdıkları kuyuya düşmeye başlayabilirler.

Salağa yatmak;  Banu Alkan ve Mustafa Topaloğlu’nun cesurca sergiledikleri davranış şeklidir özetle. Bir düşünün bu ikisi karşısında düştüğümüz açıklanamaz durumu… Kaçımız salak olmuyoruz, dünyamız şaşmıyor ki bu ikisi konuşurken J

HAMİŞ:  Sevgili Emine bu sabahta dumurlardan dumur beğenip şaştın ya bu Dünya’ya demek yaşıyorsun… “beni nasıl bilirsin diye sorsalar, kendim gibi derim” herkesin bildiği kendi kadar… -

Kendimi bu sabah aynen böyle hissetmediysem ne olayım J

-eminim ki senin de yeteneklerin vardır.
-evet aslında. Var bir tane.
-nedir peki o yeteneğin?

-benim “5. Hissim” var. Geleceği görebiliyorum. :P:P

21 Kasım 2014 Cuma

e. YOLLA GİTSİN......


Bazen olur öyle…

Yazasım gelmez… Bir şey yapasım gelmez… Hatta bir şey diyesim gelmez… Oturur seyrederim âlemi…

Âlem bialem…

Türlü türlü haller içinde… Samimiyetin suyunun sıkıldığı zamanlarda yaşadığımızdan, içtenliği olmayan samimiyetlerde yorulduğumuzdan;  bazen bu haller bana bin ışık yılı uzak geliyor…

Yazamamak hiçbir şey yapmamak eyleminin edebi metin bağlamında gerçekleştirilen halidir. Yansıması hiçbir şekilde pozitif kazanç veya getiri sağlamayacak bir eylemsizlik süreci olsa da, götüreceği bir şey de olmayacağı için kayıptan saymak yanlış olur.

Yazmamak eyleminin anlam kazanabilmesi için daha öncesinde -ve özellikle çok miktarda-yazmış olmak gerekir kanaatimce. Ki öyle yapıyordum bir süredir…

Maksat ne olursa olsun, hedef kitlede veya hedef tahtasında kim olursa olsun yazmamak bilinen en eski ve en kolay tepki yöntemidir.

"yazı piç" ise, babasızlığı pekiştirmektir yazamamak… Ne derler…"anne vâkidir, babaysa bir rivayet".

O nedenle sahipsiz yazılar, hale ahvale tercüman olmuş ama kimsenin üzerine almadığı yazılar babasız çocuklardır…

Kafka  "cinnete davetiye çıkarmak" der yazmamak için…

Çok yazınca, üslup bozuluyor, yazının bir ağırlığı kalmıyor, yoğunluk kaçıyor; tabii bu ortalama bir zihin için söylediğim şey, yoksa durmadan üretip yoğunluğu muhafaza edebilenler de vardır. Ben o olağandışı beyinlerden değilim elbette…  İşte bu durumu kompanze etmek için, bir nadas halidir yazmamak, biraz da düşüncelerin toparlanması, düzgünce ifade bulması ve belki de Türkiye gibi ülkelerde "ehere mehere otu boku gidip bloğuna yazıyo la" vaziyetine düşmemek için yapılan eylemdir "yazmama"

İlk yazmaya başladığımda kâğıt-kalem ve ben vardık; üniversitenin ikinci sınıfında daktilo-kağıt ve ben bir araya geldik… Yıllardır değişik bilgisayarlar-klavye ve ben varız… Yazarken biten kalemler gördüm, harfleri takılan, çift vuran daktilolarla yazdım, klavyesi düzgün basmayan bilgisayarlarla yazdım ama hep yazdım…

Yaşama dair yazdım, arkadaşlığa dair yazdım, ana, baba, evlat, kardeş, yanlış için yazdım, geçmişe dair yazdım, unuttuklarımı hatırladım yazdım, unutmak istemediklerimi yazdım ama hiç “sevgili” için yazmadım… Sevgiden, sevgiliden bahsi geçen şeyler yazdım da,  ima ettim de ama hiç “sevgili” için yazmadım… Yazamamak en çok o noktada yapıştı kaldı bünyeye…

İnsan yazdığını unutur ama yazmaya çekindiği aklında kalır hep…

Başarısız denemelerim var elbette… Sonucu seçmeli… Yazmamak evrelerden geçiyor…
a- sil
b- kenarda dursun
c- neden bunu yazdım ki? diye kendine sor, sil
d- çöp kutusu da dolmuş
e- yolla gitsin…

Yine yazdım; yolluyorum… Yan masada ki ağır abilerle, pek becerikli orta yaşlı ablalara gitsin J




6 Kasım 2014 Perşembe

ÇOK BİLEN BÖCEĞİ




Çocukluğumdan beri başım en çok bildiklerimden ağrır…

Birileri çıkıp “bu nasıl olacak, nasıldır ki” dediğinde illaki bir fikrim vardır. Ukalalığımdan değil aslında her bulduğumu okuyup durmamdan, her şeyi hatırlayan fil hafızamdan... Onlarında bir yerlerde birikmesinden… Gri hücrelerime ettiğim eziyetten…

En çok neyden korkarsın dediklerinde “bildiğimden” derim… Bilmediğim korkutmaz beni öğrenirim onun korkulacak bir şey olup olmadığını… Bir şeyin korkulacak bir şey olup olmadığına onun hakkında bir fikrim yokken nasıl karar verebilirim ki…

Ama bilmek konusunda acı tecrübelerimde var elbette… Bir yanlışı düzeltirken sevimsiz duruma düşmek, insanların beni huysuz bulması, bize ayar veriyorsun demeleri… oysa obsesif yanlarım “ulan bu yanlış diye çığlık atarken” bazen zor oluyor sadece susup seyirci kalmak…

Mesela evlilik, sevgililik kadının az bilmesi ya da bildiğini az söylemesi durumunda sağlık, mutluluk ve erkeğin tatmini üzerine sürüyor… Patrondan daha iyi bildiğin bir işin varsa bir süre sonra işin olmuyor J

Birileri “naber sensei” dediğinde “kesin dalga geçiyor” diye düşünüyorsun… 
Oysa ben zaten kendimle 7/24 dalga geçiyorum… Çoğu zaman söylediklerim söyleyemediklerimin dörtte biri… Babam “sus” derdi… Atlama hemen… Dinle… Öğrenebildim mi?

Bazen kendimi annemle manasız bir tartışma içinde bulurum… Benden özgür ruhlu olmasın kendileri bedeni ruhuna dar, hayli inatçı bir hanımdırlar… Babamın sevgisiyle törpülenmiş yanları ve kaybıyla yumuşamış yüreği ile çok uzun inat edemese de bu güzel huyumun ana kraliçesi aslında kendisidir.

Eğer uzunca zamandır size bir fikir beyan etmemiş ve bir şeyinize karışmamışsam muhtemelen sizden vazgeçmişimdir…  

Evli olduğum bir tarihte baba-oğul televizyondaki yarışmada ki soruyu dönüp bana sordular bende “bilmiyorum” dedim… Önce bir sessizlik oldu sonra ikisi birden “bilmediği bir şey varmış” dediler… Utanayım mı, mutlu mu olayım bilemedim… Ama neden ayrıldığımı sorarsanız hemen cevap verebilirim J

Oysa ben bilirim diye bir iddiam yoktur… İnandırıcı gelmiyor biliyorum ama gerçekten bilgisi olan, ruhu zengin birini bulduğumda dinlerim hem de haddimi bilirim… Bilen insanları severim… Kendini, bildiğini, haddini bilen insanları severim…

Çünkü dünyanın başına ne geliyorsa haddini bilemeyen, bilmediği şeyi biliyor gibi görünen, hırslı, açgözlü insanlardan gelir…

Poyraz geçen geçenlerde telefon etti;  “anne çocuklardan birinin dişi tuttu, doktor şansımız yok bir de hele ne yapalım eldeki ilaçlar bunlar dedi”  geçen gece aradı… “çocuklardan biri panik atak geçiriyor, nefes alamıyor, ambulans Ağrıdan gelene kadar ne yapayım dedi” Ben doktor değilim, haddime düşmez bir tedavi ile ilgili fikir yürütmek ancak yaşamın içinde bir insan ve anne iseniz bileceksiniz… Öğreneceksiniz. Poyraz’da öğrenecek… Bir daha ki seferde kimseyi aramadan elinden geleni yapacak.

Fikrimce, hayatın ehliyetidir bilmek.

Yaş, tecrübe, bilgi paylaşılacak… Güven paylaşılacak.

Çocuklara ayar verilmez mesela onların “ayarları” bozulmasın yeter… Çünkü onlar bilginin hasıyla sevgiyle doğarlar… Onları bilgisizleştiren, sıradanlaştıran, içlerinde ki zenginliği yok eden bizleriz. Dünya işleri…

Bilmek iyi bir şeydir. Birimizin bilebildiği ummandaki bir ufacık bilgidir.
Kötü olan bilmediklerini bildiklerini zanneden insanlardır. Herkesin var bir bildiği; bildiğini okuyarak yola devam ediyor sonuçta.

“Bilmemek mutluluktur” lafı beni ziyadesiyle kızdırır… Bilmemek asıl mutsuzluğun sebebidir.  

Ama bazen sadece aklımızın kanatlarını, tenimizin parmaklarını, yüreğimizin enginliğini budamaya yarar.

Hamiş; ''bildiğim bir şey varsa hiçbir şey bilmediğimdir.''

Bu yazı bilgisizliğinden bu dersten “muaf” olanlara gelsin…


3 Kasım 2014 Pazartesi

YALAKALIK...



Ne diyeceğinizi bilemediğiniz olur mu?

Benim olur… Bunca kelime israfına bazen ne diyeceğimi bilemem. 

Zamansız gelen acılarda, karşımdaki insanın üzüntüsünde, bir şeyler söylemek, onu biraz daha iyi hissettirmek istediğimde, hele bir de yaşamadığım bir şeyse, nasıl davranmak gerektiğinden bile tam olarak emin değilken, ne yapsam da biraz daha mutlu etsem diye düşünüp, doğru kelimeleri doğru yerlerde kullanmakta zorlandığım olur.

Ya da karşımdaki duygusala bağlayıp yokuş aşağı gazsız frensiz deli gibi giderken o moda giremeyip kısır cümleler kurduğum hatta cümle kuramadığımda olur… Kelimeler boğazıma düğümlenir hep. Bir türlü düzgün kuramam cümleleri. Kelime dağarcığım ufalıp küçük cebime girer nerdeyse… Çok fazla kelime beyimde hapsolur.

Ama bir durum daha var yaşamda edecek söz bulamadığım…
Söz konusu konuşmayı YALAKALIK olarak algılarsa beynim söylenmesi gereken her şey inatla ağzımda tıkılıp kalır. Beğenilerimi dahi çok abartmadan söylemem bundandır. Çünkü hayranlık ve beğeniyle o yapış yapış yalakalık görüntüsü arasında “zarafet”, “mesafe” ve “kalite” den oluşan ince bir sınır vardır. Ezilmiş insan kitlelerinin kendilerinden üstün hissettiği her şeye refleks olarak tapma durumu, yaranma duygusudur, farklı beklentiler içinde olmaktır yalakalık. Yalakalığın tanımındaki kilit nokta, karşılık elde etme beklentisidir. Bu beklentiyi aradan çıkardığımız zaman “övgü ”ye ulaşırız zaten.

Bu yapıyı toplumsal bazda tekrar düşünelim. Bireysel bazda yapılan yalakalıkların sonuç vermesi halinde, yalakalık yapan insanların eşit konumda bulundukları diğer insanlardan ayrılmaya başladığını görürüz.  Liyakate bakılmaksızın pek çok insan birbiri peşi sıra maddi-manevi beklediklerini bu yolla almaya başlarsa ne olur? Az ya da çok var olan toplumsal adaletin yedi sülalesiyle yakın ilişkiye girenlerin bu eylemleri, bir yerden sonra yazılı olmayan bir kural haline gelir…

O nedenle çok da tanımadığı insanları yakından tanıyormuş gibi yapan insanları, aslında aralarında yaş ve statü farkı olan insanlarla “senli- benli” konuşmaları,  mevki sahibi insanların etrafındaki sevgi kelebeklerini sevmem… Sevemem.  Ama açıkçası uzaktan seyretmek çok zevklidir… İnanılmaz insan manzaraları seyredersiniz…  Hele de benim gibi yıllarca “seçkin” konukları işletmeci olarak ağırlamışsanız. Daha kapıdan girerken amaç, tavır, yarış besbellidir.  Net yazılmış bir kitap gibi okunur. Ama bazı ortamların olmazsa olmazıdır. “Körler sağırları samimiyetsiz sevgilerle ağırlar”

Bir salon dolusu insanın ilgisini çekmek için atılan yüksek kahkahalar, özellikle seslerin yükseltilerek anlatıldığı hikâyeler, yan masaya ateşli meyve tabağı misali gönderilen konuşmalar beni çok rahatsız eder.  Bugün yazmış bir arkadaşım “ne anarşik” kadınsın diye…

Aslında bunlar ne ortama anarşi ne de ters düşmektir. Büyürken bana öğretilen her şeye taban tabana zıt olduğu için bünyemin kabul edemediği şeylerdir. Bulamadığım kelimelerde ki gibi takılır kalırım.
Babamın bürosundaki yazı gelir aklıma “nokta kadar menfaate virgül kadar eğilme”

Çıkarın, büyüğü küçüğü, noktası destanı olmaz… eğer bir insan bir parça kemik için kendinden taviz veriyorsa üç nokta gibi yerlere de uzanabilir… Ona artık ne yazar...

İşte o nedenle yakın dostlarım mütevazı, hırsları olmayan… İnsanlıkları banka hesaplarından yüksek, hesapsız kitapsız insanlardır. Doğrusuyla yanlışıyla yaşamdaki en büyük derdimde budur. Bu yaşam mücadelesini verirken komik duruma düşmemek, akşam ayağımı uzattığımda huzurlu olmak… Kendin gibi olmak…

Cebinde ki para kadar zengin, dağarcığında ki bilgi kadar engin, kişiliğinde ki doğruluk kadar samimi olabiliyorsa insan içimi ferahlatır. Varlığı beni mutlu eder.

Hepimize aydınlık dostlar, samimi insanlar diliyorum…

Hamiş; Gün gelecek, her şey yerine oturacak, nerede ne söyleyeceğimi bileceğim. Çok umuyorum. Ümitliyim…

"Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle... Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak; sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme...''
Mevlana







24 Ekim 2014 Cuma

BİR NEFES SIHHAT...





Yazmak nefes almak demek…

Kusurlu bir hayattan kusursuz bir yapı çıkarmak işi… Gece araba sürmek gibi uzağı göremediğiniz, yol alırken yolunuzu aydınlattığınız bir şey yazı yazmak. 

Çoğu zaman başladığımda bilmiyorum nereye gideceğimi… Bambaşka bir düşünce ile oturuyorum yazının başına… Sonunda geldiğim nokta bazı zamanlarda beni bile şaşırtıyor…

Birine bir şey mi dedin sorusuna cevap… Kendim dâhil bir şeyler dedim işte… Ama yazarken şuna da şunu diyeyim demedim hiç…

“hırslı kadınlar ve gevşek adamları sevmem” yazdım diyelim. Böyle ağır cümleyi kim okur ve benden bahsediyor derki… Diyen varsa da kanımca o kişi benden fazla kendinin farkındadır. Ben bunu demişim dememişim, yazmışım yazmamışım ne fark eder ki…

Hepimiz yanlışlar yapmıyor muyuz?  Yazarken bir başkasının yanlışını yazmayı düşünmüyor insan kendi yanlışının sebebini bulmayı düşünüyordur olsa olsa.
O çok anlamlar yükleyip övdüğümüz, hayatımızda süper bir karizmaya sahip olduğunu düşündüğümüz kalemin şerefsizliği yüzünden, beynimizde uçuşan en bi karizmatik, en bi duygusal, en bi taşı gediğine oturtan kelimelerimiz; uçar gider bazen. Zihnimde uçuşmakta olan fikirlerin, cinliklerin, iç hesaplaşmaların, parmaklardan dökülen somut halidir yazılar…

Hayatımı bir arada ve dengede tutandır. Anlamamı sağlayan, susabilmem için ellerini ağzıma kapayandır.  Yalnızlığımı nasıl kullanmam gerektiğini öğreten, kapısını bana hiç kapatmayan tek aşktır. İlk önce ben okurum yazdığımı... Severim bir daha okurum sevmezsem direk çöpe yollarım sever gibi olursam biraz değiştirir yeniden yazarım. İroniler içerir yazı yazmak. Vazgeçmeleri, gidip gelmeleri içerir yazı yazmak. İkircikler dünyasıdır. Duygular içerir yazı yazmak. Her türlü duygu… Aşk, öfke, sevgi, hüzün, yalnızlık…  Yanyana dizersiniz kelimeleri, ruhunuz özgürleşir… Ruhunuz özgürleştikçe daha çok yazarsınız... 

Bazen sadece kendiniz için yazarsınız, bazen de anlaşılmak istediğiniz için…

Bazen anlaşılmak bazen anlamak istersiniz… Yıllarca kimseye okutmadığım yazılar yazdım ama artık yazdıklarımın okunmasını seviyorum. Okuyan herkesle arkadaşlık ediyormuşum gibi geliyor.  

Kierkegaard'ya göre can sıkıntısına ilaç vazifesi gören yazmak benim için boşlukları doldurmak için gerekli…

Öyle kıskandığım yazılar var ki… Muhteşem kitaplar, şiirler yazan insanlar var. O yüzden yazdıklarımı edebiyatla ilişkilendirecek değilim. Bu evde sıkıldığı için resim yapan insanların yaptıkları yaratıcılık içermeyen çizimleri sanat eseri saymasına benzer… Bu iki çiçek fotoğrafı çekip kendini fotoğraf sanatçısı saymaya benzer… Çünkü her istediğimizi yapmakta sonsuz özgür olsakta yaptığımızın yerini ve haddini bilmek zorundalığımız vardır dünyaya karşı… gayrısı gerçek sanata haksızlıktır.

Yazmak bitmiyor, okumak bitmiyor. Yaşadıkça yazacağım, belki aslında yazdıkça yaşayacağım. Günün birinde yazacak bir şeyim kalmadığında, heyecanlarımı, heveslerimi tükettiğimde yaşamak çok daha zor olacak eminim. Şimdi unutmamak için yazıyorum. Hala tam istediğim gibi yazamıyorum üstelik. Tutukluklarım var hala kişinin mahremiyle yazının mahremi arasındaki mesafeyi çözebilmiş değilim. Olduğu gibi anlatmayıp kelimelerin arasına saklamak bazen yalancılık gibi geliyor. Oysa yaşanmış şeylerin gizli olması benim açımdan anlaşılır bir şey değil. Kaygılar insanın elini engellerken ne derece dürüst yazılabilir ki… Yerine göre risk almaktır yazmak, suya sabuna dokunmadan temizlik olmaz neticesinde…

Hamiş; zihnimde dönenleri boşaltmazsam döner dururum, hayat benim gördüğüm renklerde gizlidir, yazdıklarım yalnızca özetidir.

Harflerle nefes alıp, kelimelerle nefes vermektir.


Kimi dem, zaten ben bunları yazı olsun diye yaşadım bile diyebilmektir...

23 Ekim 2014 Perşembe

SOKAKLARDA....




Evlerde büyümüş çocuklarız biz… Dört duvarın, çatının, ananın babanın ya da ailelerin güvencesi altında büyümüş çocuklarız. Sokakların ziyaretçisiyiz. Sokaklardan gelip geçeriz. Evlerimize döneriz.

Oysa sokaklar da yaşam sürer… Dışarısı, kapısız mekân, her türlü entrikanın döndüğü sokaklar… Yürümekle aşınmaz yolları, çocukları farklıdır, kendi ahlak ve aritmetik kuralları vardır, saçlarını okşamanın faydası sınırlıdır sokaklardaki çocukların.

Ben bu ülke de iyi şartlarda yaşayan ve 70- 80 leri çocuk ve genç kız olarak geçiren birçok yaşıtım gibi sokaklarla çok geç tanıştım. Ama tanıştım. Ve biliyorum ki yaşıtım olan birçok hemcinsim belki de tanışmadı. Onlar için babalarının izinleriyle birlikte oldukları adamlarının izinlerinin arasında bir yerde sokaklar tekinsiz gelip geçilmesi ve bir an önce güvenli bir yere varılması gereken yerler olarak kaldılar.

Ama benim sonsuz merakım ve maceracı yanım söz dinlememe izin vermediği gibi var idiyse bir tehlikesi görmemi de engelledi. O nedenle ben sokakta korkmam… Sokaktan korkmam… Geceleri sokakları daha huzurlu bulurum.
Genç kızlığımda gazetecilik ile birlikte keşfettim ben sokakları, yirmi yaşındaydım.

Basmane’nin arka sokakları, Alsancak’ın arka sokakları… Fuar’ın içi… Evsiz çocuklar, sokaklardaki meczuplar. Tenekeli mahallenin haytaları… Pasaport kahvesindeki küçük Mehmet ve onun mahallesinin kara gözlü veletleri…
Bambaşka bir dünya gördüm onlarla. Şükredecek ne çok şeyim olduğunu erken öğrendim o nedenle belki de hırsımı aldırdım gitti…

Erkekler şanslıdır bana göre, onların sokakları vardır, onlara sokaklar serbesttir… Kadınların ise evleri… İşte bu neden bile evlerde olmayı sevememe neden oldu hep… Çünkü sokaklar evlerden zengindir. 

Muhteşem insanlar tanırsınız sokaklardaki insanlarla, çocuklarla sohbet ettiğinizde… Herkes bi dünyadır… Hem kafaları, hem kendileri bi dünyadır.

Gelecek umutları olmayan ve bu da umurlarında olmayan her yaşta çocuklardır birçoğu… Onlar büyümezler 8-9 yaşında “olur”lar, 13’ü görürlerse adamdırlar. Siz kışın evinizde uyurken onlar tren garlarında, otobüs terminallerinde, metrolarda ve sıcak buldukları sahipsiz her türlü mekânlarda barınmaktadırlar… 

O nedenle kim kışı seviyorum, yağmura bayılıyorum dese içim daralır, hırçınlaşırım… Kalp kırarım.

Gündüzleri suratına tükürülmüş gibi bir yaşam, geceleri tinerden, ballyden iptal durumda kafalar diye özetlenebilir yaşantıları… Tiner, bally sokak çocukları için bazen soğuk kış gecelerinde kendilerini sıcak hissetmelerini sağlayan bir kalorifer, bazen kendilerini sokağın tüm kötülüklerinden koruyan bir silah bazen de sokağın tüm çirkinliklerine rağmen güzel şeyler düşünebilmelerine yardımcı olan hayal kurma aletidir... Yani uyuşturucu sanki ışıklarını kapatamadıkları tekin olmayan sokaklarda gece uyuyabilmelerini kolaylaştırır, uğradıkları tacizleri ve şiddetin acısını bastırmalarına yardımcı olur ve akbabalardan korkmayacak kadar uçmalarına hatta belki de sokakta ve kimsesiz olduklarını şuurlarını kaybederek unutmalarına yardımcı olur… Amaçsız, çaresizlerdir birçoğu... Daha sonra amaçlar edinmeye başladıkları zaman yani fikirleri silahlandığı zaman, elleri de silah tutmaya başlar ya sokaklar da ölürler ya da öldürürler...

Bunca yıldır hiç zarar görmedim sokaklarda… Güzelim evlerde yaşayan şık abi ve ablalar daha çok canımı yaktı hep.  Benim kötüm sokaklar değil o nedenle.
Ama yaşamdaki en büyük korkularımdan biridir… Sokakların ziyaretçisi değil yerleşiği olmak.

Öyle hikâyeler bilirim ki bundan korkmak gerektiğini de bilirim. Yalnız çocuklar değil yaşlılarda, meczuplarda vardır sokaklarda… İçlerinde okumuşlar vardır… Ailelerini yitirmişler vardır… Yaşlandığı ve hiçbir sosyal güvencesi ve geliri olmadığı için sokaklarda olanları vardır…

Şöyle olsaymış, böyle yapsaymış… Şunun bunun kıymetini bilseymiş, kim bilir neler yapmışlar beni hiç ilgilendirmez… Çünkü başa gelmeyen her şey için aklı vermek, fikir yürütmek kolaydır.  Klasik bir ''hadi bir de suçu kendimizde arayalım'' yazılarından değil bu… Çünkü bu da yaşamın gerçeği…

Bugün hava serinledi… O yüzden aklımda sokaklar var…

Nihat Behram’dan birkaç satırla bitsin yazı…

“Bir park ağacında, bir koruda, bir nehrin sularında, bir kıyıda kimsiz, kimsesiz, kimliksiz bulunuvermiş, bulundukları yerde izleri de silinivermişti.
Yaşamışlar ve ölmüşlerdi, fakat ne yaşamlarına ne de ölümlerine ilişkin izleri kalmıştı. Anılarında ve tutanaklarda solgun yaprakçıklar gibi uçuşuyorlardı. Acıma, yadsıma, yadırgama, küçümseme, aklama, karalama cümleleriyle süslenmiş söylentilerde dolaşıyor. Kimisi ise sadece anılarda, o da anımsanmaz olmuş izleriyle dolaşıyor.”

Hamiş; Herkesin görünce  "yanlışlıkla baktığı" şu çocukları, evsizleri, yetimleri, dışarıları, atılmışları, insan yerine koyulmayanları, tanıyor musunuz? Şimdi buraya kadar okuduysanız dönün Facebook’a, bunları hızlıca geçip, sıcak evinizde “Norveç’te karda montsuz kalan çocuk” görüntülerini izleyip “dünyada ne iyi insanlar var. Onlardan biri olduğum için gurur duyuyorum” deyip ağlayın…






21 Ekim 2014 Salı

YÜZÜMDEN MEVSİMLER GEÇSİN…

Mevsimler… Hava değişimlerine göre kategorize edilmiş, insan psikolojisiyle arsızca oynayan, Mikail yönetimindeki zaman dilimleri…

Mevsimleriniz, halleriniz, ahvalleriniz…siz…

İlkbaharın bazen depresif bazen sevinçli bi ruh hali olur. Sonra yaz gelir tatil zamanıdır hiç bitmesin istersiniz. Keyif yaparsınız, gönlünüzce gezer tozarsınız, yaz aşkları yaşarsınız. Sonbahar gelir bi burukluk olur içinizde biten yaz günlerinin özlemi sarmıştır dört bir yanınızı. Kış gelir üşürsünüz ama keyiflidir mesela sıcacık evinizde çay açıp saatlerce film izlemek... Sonra bu kısır döngü devam eder…  

Küresel ısınma mevsimlerin bu kısır döngüsünü kırmış gibi... Kendi kısır döngülerinden şikâyet eden insanoğlu mevsimlerin kısır döngüsünün kırılmasına tepkili… Sebebi ise dünyanın sağlığı...
İşte burda aklıma takılan soru kendi kısır döngülerimizi kırmak bizim için ne kadar sağlıklı?

Malumunuz, boku çıktı dünyanın…

Mesela artık mevsim geçişi diye bir şey kalmadı. Ayın 24'ü sıcak, 25'i bir den soğuyor veyahut tam tersi. Bir günde değişiyor mevsimler. Kendi içerisinde de dengesiz. Ya çok sıcak ya çok soğuk… Bence en güzel mevsimler olan ilkbahar ve sonbahar da karakterlerinden ödün verip silinip gidiyorlar.

“griinpiis” stili olacak ama teşekkürler insanoğlu... Dünyanın içine ettik… 

Kendimiz de dâhiliz buna

Yani insanlık… Onu da beter etmedik mi?

İnsanların yüzlerine bakıp mevsimlerini anlayabiliyor musunuz artık?

Kaybolan ifadeler dolu dünya… Sanki herkesin aynı bakışı dünyaya… Sevgisi yüzünden gözünden anlaşılan insanların giderek azaldığı bir yerdeyiz adeta.
Bende insanların bakışları kalır. Yaşamıma dokunmuş herkesi bir bakışıyla asarım hafızamın portmantosuna… Nasıl bakıyorsa gözleriniz bana, bende tarifiniz öyle kalır. Dedikleriniz ya da düşündüklerinizle değil. Gözünüzde gördüğüm benle…

Yaz gibi bakanlarınız var eğlenceli, geçici ve güzel…

İlkbahar gibi olanlarınız var naif, duygusal ve sevecen…

Sonbahar bakışları var kiminizin tekinsiz, önlem gerektiren ve hüzünlü…

Kış kadar soğuk bazılarınızın bakışları, ifadesiz ve tek renk…

Unutamadığım bakışlar var hayatımda, kalabalığın ortasında, bir büroda bir sürü arkadaşın arasında, ben konuşurken bambaşka bir şeyi düşünen bakışlar var, şefkatle bakan gözler hatırladığım gibi, bana bakarken dudakları sevecen gözleri öfkeli insanlarda hatırlıyorum… Bir iki tanesi hafızamda kazılı…

Oğlumun gözlerinde bana bakarken gördüklerim en gerçekleri… Sevgi, koruma, öfke, sorular, kırgınlıklar, özlem, kavuşmalar… Bir yaşamın tüm mevsimleri…
Yüzünüzden geçen mevsimlerdir gözleriniz… İfadesini kaybetmeye başladığında mevsimleri şaşmaya başlar, dünya gibi kirlenmeye başlamışsınızdır. Artık dengeleriniz kaybolmuştur. İnsanın gözlerinin namusunu kaybetmesi kadar ürkütücü bir kayıp yoktur.

Eğer gözlerinizde yalanlar, hırs ve saldırganlık varsa artık, ruhunuz eskidir, kirlidir ve bedellidir.

Küçük çocukların gözlerine bakın… Onlarda merak, kaygı ve sevinç görürsünüz. Kirlenmemiş denizler, yemyeşil ormanlar tertemiz hava gibi…

Sahi kaçınızın /mızın mevsimleri gerçek…

Hamiş:  Yağmur mevsimleri geliyor ya aklımda hep bir soru…

"yağmur yağınca deniz çoğalır mı? Senin gözlerin bana bakmazsa ben azalır mıyım?”