30 Mart 2015 Pazartesi

ZORLA GÜZELLİĞİN OLURU!



ZORLA GÜZELLİĞİN OLURU!

Bu sabah taktım... İki fotoğraf gördüm içini estetikle düzeltemeyen, dışını düzeltenlere taktım...
Kaparto doğrultma yaşlarındayız malum...
Estetik ameliyata ayıracak param olmadığı için konu benden öte, benden ziyade ama etrafımda giderek daha fazla " aa bu bizim bilmemne değil mi ya? Ne olmuş buna dediğim insan oluyor"...
Ağız yanlarımda ki çizgilere derin bunlar doldurt, kaşlarımın arasında ki gergin iki çizikciğe ay bunlara botox yaptır diyen birileri çıkıyor elbette arada... Ama bana gerçek bir sebep olmadan, böyle bir şey yaptırmak mümkün değil... Bu yüzle yaşlanmayı düşünüyorum... Çünkü beğenmediğim ve değiştirmek istediğim yanlarım yüzümde, dışımda değil... Çok da güzel olduğumdan değil... Yaşama bakışım, tüm derdim nasıl göründüğüm olmadığından...
Kendimi çok çirkin hissettiğim anlar vardır... O zaman tavsiye ederim ananızın yanına gidin benim ki en etkili estetik cerrahtan iyidir…
"Amanda benim dünya güzeli kızım" dedi mi benden güzeli yok J
Ama yine de tavsiyem şu ki... Klinik bir gereklilik yoksa yapmayın ablalar abiler...
Sizden başka birine benziyorsunuz... Çoğunuz güzel değil "gergin" oluyorsunuz...
Hele de o botox denilen yüzyılın kâbusu...
Bana da soruyorlar botox mu var kızım diye... Yok, ama cildim yağlı fazla çizgide yok... Elmacık kemiklerimde gerçek annemden alıntı... Dişlerde benim önde bir kırık sol arkada 2 eksik var... Alt çenede kendi ameliyat ettiğim bir dişte mevcut... Gözlerim büyük filan değil... Makyaj bunlar dostum... Lens takarken anladım benim gözlerim küçük... Kulaklar kepçe, burun azcık büyük mü ne?
Vücudumda estetik yapılsa mutlu olacak çok yer var... Fazla kilo mevcut... Bacaklardan bir kişilik bacak olur kalın... Bel ince (idi) yani genele göre ince de bana göre artık ince filan değil J  ayak bileklerim incedir ama onunda birini kırdım artık azcık kalın mı ne L  omuzlarımı severim J   özel bölümleri es geçtim birazcık büyük popo ve memeler ama yaşta 50 oluyor bilader... Yapacak bişi yok...
Tüm bunları 50 bin liralık bir bütçeyle çok daha "düzgün" yaparız da beni daha "güzel" yapamayız...
Çünkü daha "güzel" olunmuyor... Başka bir şey olunuyor... İtici… Gergin… Yapay...
Bu benim fikrim... Hatalı bir burun güzeldir... Kepçe kulaklar iyidir... Yaşlanan bir yüz sizin tüm yaşam değerlerinizi taşır... 50 yaşında göğüsler sarkar azcık... Popo büyür... Bişicik olmaz... Sağlıklı iseniz yeter... Spor yaparsanız çok güzel olur... Yapmayan benim gibi olur... Ben sürekli rejim yapan kadınlardan hiç hazzetmem... Ay 2 kilo fazlam var deyip duranlardan, sürekli " ay yok valla iyisin" iltifatı bekleyen ablalardan nefret ederim... Ama spor yapan herkese imrenirim... Bayılırım... Takdir ederim...
Kendini güzel bulan insanlarla olmayı severim... Bütün derdi güzellik olan insanlarla değil...
Kendini ısrarla beğenmeyenleri de en az estetik delileri kadar sevmem...
İnsan güzeldir be... Kedi güzeldir... Köpek güzeldir...
Ama estetik adı altında yapılan işkence çirkindir...
Estetik Türkiye'de bir kısım kendini yurt dışında biçtiren insanlar dışında 1980'lerin sonu 1990'ların başında patlamış olan ameliyatlar bütünüdür benim için...
Genelde estetik kaygı için yapıldığı kabul edilmez ''burnumda et vardı'', ''çene kemiğim konuşmamı etkiliyo'' gibi gudik sebepler öne sürülür.
Artık ülkemizde de oldukça gelişmiş bir duruma gelen estetik için yurt dışına çıkışlar azalmıştır kanımca. Bunun tek sebebi de 1980'lerde daha bu iş için doktorlar eğitimsizken kendilerini onlara teslim eden sosyetenin cefakâr insanlarıdır.
Acemi nalbant zanaatını gâvur eşşeğinde bellermiş...
Bugün cemiyet haberlerinde nerede saçları sarı, tiner koklamış gibi bakan, burun delikleri ramazan pidesi gibi olan bir orta yaş insanı görürseniz bilin ki o vakt-i zamanında estetik cerrahi'nin ilerlemesi için kendisini feda etmiştir.
Adı estetik ama herkesi kurtarmayan estetik hale getirmeyen bazısını daha beter eden ameliyattır. Tıp’ın da gücü bi yere kadar canım... J
Çiğnenmiş sakıza hayat verme çabasına benzer estetik... Atarsın ağzına tazecik, diricik sakızı çiğner durursun. Bir zaman sonra sakız diriliğini yitirince soğuk su içip eski kıvamına getirirsin yeniden. Ama o sakız dişlerinin altına ezilip büzülmüş, deforme olmuştur ve bu kez ilkinden daha kısa bir süre sonra soğuk su şoku gerekir… Yine içersin ve yine sakız kendinden geçer... Ve bir noktadan sonra o sakızdan randıman alamazsın hiç... Gençleşmek için yaptırılan estetik operasyonlar da böyledir, cilt yılların ve yaşanmışlıkların götürüsüyle deforme olduktan sonra gerdir, kes, biç ne fayda...
Yapanlara yaptıranlara gerek duyanlara diyecek bir şeyim yok, ben kemerli burunları, göz kenarlarında gülünce çıkan kaz ayaklarını, ağzın kenarında oluşan o gülme efektlerini seviyorum...
Azcık kilolu bir kadın bana daha çekici daha gerçekçi geliyor... Bütün derdi "güzel" olmak olan insanlara Allah kolaylık versin... Herkes yaşlanıyor...

MESELE YAŞLANIRKEN PASLANMAMAK... OLMADIK ŞEYLERE YASLANMAMAK... MUTSUZ RUH HALİYLE OTA BOKA SARIP DÜNYAYI DAR ETMEMEK… HIRSLANMAMAK… DARLANMAMAK…
ARLANMAK… ASIL AMACI UNUTTUNUZ ABLALAR ABİLER…

“İKİ KAPILI BİR HANDAYIZ… BUGÜN VARIZ YARIN DİĞER YANDAYIZ…”


Beni olduğum gibi seven ve hatta hoş bulan herkese teşekkür valla… Aranızda az para toplayın varsa derdiniz önce parayı verin sonra kusur bulun kardeşler… Olayımız budur yapacağımız yoktur kendimizle barışığız alayına karşıyız J

9 Mart 2015 Pazartesi

ANNEM...


Annem...
Beni doğurarak tüm bunları mümkün kılan...

Annemin en büyük erdemi öyleliği ve hayatı her ayrıntısıyla birlikte kabul edip yaşamasıdır... Son yıllarda bir tamlık geldi üstüne... Hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor gibi yaşıyor... Yalnız yaşamanın benim için bu kadar zor olduğu bir yaşta ona bakıp 26 yıl sonra onun yaşına gelebilirsem onun kadar başarıyla bunu yapabilmeyi diliyorum...

Gençliğinde ne kadar güzel bir kadın olduğunun çok da farkında değildi... Annesinin kendisine ezberlettiği "ben çok da güzel değilim" le büyümüşlüğünden olsa gerek hep babamın çok yakışıklı olduğunu söylerdi. O da çok yakışıklıydı ama... Kaşlı gözlü civan bir adamdı... O civan adamın elini tutup gezmeyi çok severdi... Babamı çok severdi... Aldatılmadı... Şiddet görmedi... Hastayken şımartıldı... Huysuzken anlayışla karşılandı... Ama kimse için hayat kolay değildi... O da bu güzel adamı gençken daha yaşanacak çok şeyleri varken... Benim şu an bulunduğum yaştan daha gençken kaybetti...

Üzdük onu biz hele de ben... Babama olan düşkünlüğüm ile onu kaybetmenin öfke ve acısı, içimde ki bitmeyen huzursuzluk ve fırtına oğlum doğana dek sürdü... Hep sevgiyle destek oldu bana... Bazen kızdı bazen darıldı, gönlü kırıldı ama beni yaşamda bir başıma bırakmadı...

Civan kocayı kaybetmenin verdiği acıyla annem orta sınıf abukluklarını bırakıp hayatını kabulle yaşamaya başladı... Başına dünya standartlarına göre kötü bir şey gelince ekşileşmemeyi ondan öğrendim ben... Hür olmayı ondan öğrendim... Çünkü o tüm baskılara rağmen asla döneminin kadınları gibi bir anne, dayatmacı bir gelenekçi olmayı beceremedi... Ben evladımı doğurduğumda için için beni telli duvaklı gelin edememiş olmaya üzüldüyse de oğlumun varlığına sevinmeyi tercih etti… Altan Bey’in yerine koydu Poyraz’ımızı... Hep dedim ona sen doğurdun bunu elâleme ayıp olmasın diye ben doğurmuşum gibi yapıyorum diye...

Oğlumun güzel ananesi... Asi ruhlu... Hırçın gönüllü kadın… Babamda durulduğu gibi oğlumda da duruldu gönlü... Kendi prensini, huysuz zeytin gözlü oğlunu sevdiği kadar benim oğlumu da sevdi...

Severim ben sultanımı... Annem olan biten hiçbir şeyi yargılamaz.
"şeyler" insanların başına gelir... O nedenle normaldir ona göre... Kimsenin ahlakını yargılamak aklına gelmez…

Sevmediği üç beş insan vardır… Öldür Allah sevdiremezsiniz... Ya sever annem... Ya sevmez... Yoktur ara renkleri… Sever gibi yapamaz... Küt der söyler... Tontonlaştı da şimdi de daha az söyler. Babasının kızı olsam da bu yanım anneme benzer…

Hangi konu açılsa o konuda bir şey yaşamış bir arkadaş… Ya da arkadaş çocuğu vardır... Filancanın oğlu evlenmiştir, falancanın evi şuradadır... Ben ve berbat ilgim bunları hiç aklında tutmadığı için hep sinirlenir... Bilmemem onun dünyasına ilgisizliğimdir onun için...

Bende normal bir kız evlat değilimdir ama o da dünya izin verseymiş benden beter bir kız evlat olma potansiyeline sahip özgürlüğü mercan kolye bir kadın olurmuş…

Annemin böyle olması süper bir alanı yanında getirdi bana...
Özgürlük…
Annemin çocuk yetiştirirken en büyük erdemi sanırım özgür bırakmak ve çocuğunun yaşamını her biçimde şefkatle kabullenmekti.
Şimdilerde ben buna “sevgi” diyorum. Çoğu zaman bana bir şeyi dayatmadı. Çocukluğumdan itibaren o budur, şu şudur demedi. Cinsiyet ilkeleriyle beni sıkıştırmadı. Şunu ol, bunu ol demedi. Ben ne olursam olayım beni o halimle sevdi. Cidden sevdi… Ki ben bir anne için zor sevilesi dönemlerden de geçtim.
Başka bir anneden doğmak nasıl bir şey bilmiyorum ve tahayyül edemiyorum.
Annem o kadar benim annem ki. Ben çok memnunum annemden doğmuş olmaktan.
Başka bir anneden doğsam bambaşka olurdum elbet ama iyi ki annemden doğmuşum...
Bence annem benim niteliklerimle ilgilenmiyor sadece var olmam onu memnun ediyor.
Diğer şeyler bonus oluyor...
“Hiç üzmedin beni” tek ayaküstünde söylediği en güzel yalan...
Allah anneme uzun, sağlıklı ve mutlu bir ömür versin.
Ne bu dünyada ne diğer dünyada gam, keder göstermediği gibi içinin neşesini daim kılsın.
Benim annem güzel annelerden...
Anne var yarım kilo anne var beş kilo. Bana soracak olsalar annem hava gibi bir basınçla ifade edilebilir ancak…
Doğuranlar içinde Emine ve Engini doğurmuş olan bedeninin güzel yanaklarından neşeyle ve derin bir sevgiyle öperim.
Soyumun güzel atası… Annem bana verebileceği en güzel erdemlerden birini bahşetti.
Ben özgür olmayı, birini her şeyiyle birlikte okşayarak ve bağışlayarak neşeyle sevmeyi ondan öğrendim.
Dünyanın en güzel pervanesidir kendisi... Yıllardır etrafımızda büyük bir neşeyle ve sevgiyle döner durur.
Canımsın...


Allah varlığını aratmasın…

8 Mart 2015 Pazar

BAYAN YANI!


Akşam doğru gün ilerken bir haftaya yakın süredir süren ve bize ayrılan sürenin sonuna gelmekteyiz…
“Kadınlar Günü” “Dünya Kadınlar Günü” “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” bitti bitiyor… Bize ayrılan süre gitti gidiyor…

Kadın: X yani…
X kromozomu, iki eşey kromozomundan biridir…
Bütün insanlarda birisi mutlaka bulunurken, kadınlarda "46, XX"; erkeklerde "46, XY" normal karyotip olarak bilinir.

Eşey kromozomları insanlarda bulunan 23 homolog çiftin biridir. X kromozomu, 153 milyondan fazla baz taşır. Kadın hücrelerindeki toplam DNA'nın yaklaşık %5'ini, erkek hücrelerindeki toplam DNA'nın %2,5'ini içerir. Her insan normalde eşey kromozomlarından ikisini bulundurur. Kadınlar X kromozomuyla birlikte X'ten bir tane daha taşırlarken (46, XX), erkekler, X'in yanında Y kromozomunu (46, XY) bulundururlar. Zekâ tamamen X kromozomu üzerinden taşınır.
Bilimsel kısmı geçiyor ve ana konuya geliyorum…

“ZEKÂ TAMAMEN X KROMOZOMU ÜZERİNDEN TAŞINIR…”

Kadın: X yani…

Kadınlar “çiçektir”… Buna küfretmek istiyorum... dallarımız batsın hepinize...

Kadın anadır, sevgilidir, aşktır... Hergün doğduğunda uyanmak istemediğin bir düştür...Hayaldir, sonsuzdur... bunları diyenlere ise güleyim mi döveyim mi bilemiyorum... 
Sizi vezir de edendir, rezil de... fettanının, hoyratının, hoppasının çok fena sustalı kalp kullandığını bildiğiniz halde güzelse görünen sureti her seferinde yenildiğinizdir.. 
Gençken yere göğe koyamadığınız, çoğunuzun yerçekimi devreye girdiğinde evde çatısız bıraktığınızdır kadınlar...

Ama sonuçta İbrahim Tatlıses’in saygı duyduğu insanlardır kadınlar... Sanırsam yanlış hatırlamıyor isem replikte aynen şöyleydi "ben hepsine saygı duyuyorum başka da bişey duymuyorum" ???

Ama şimdi yazacağım cümle tüm bu cümlelerin cümlesinden ağır ve aciz kanımca…

“KADIN; HER NEVİİ, TABİ OLACAĞI BİR ERK VE ERKEK KARŞISINDA RİCAT ETMEYE MEYİLLİ OLMA ÖZELLİĞİ İLE ERKEKLERİ DE GÜÇ VE ERK SAHİBİ OLMAYA İTELEYEN İNSAN TÜRÜDÜR…
KADIN - ERKEK KISIR DÖNGÜSÜNÜN YENİDEN ÜRETİLMESİNDE ERKEKTEN AŞAĞI KALMAYAN VARLIKTIR.
EN ACISI DA BUDUR…”

Ben erkek arkadaşlarımı, dostlarımı seçerken çok eleyip zorlamam… Zaten kısa sürede bir erkeğin doğru ya da yanlış olduğunu anlarsınız… Kısa süre de hata yapar erkekler… Devrelerinde uzun planlar yoktur… En fazla sizi etkilemek için bir süre rol yaparlar ama nadiren içlerinde bu rolü uzatabilen çıkar…
Oysa KADIN… En yakın arkadaşım dediğiniz insanı bir gün kocanızla kol kola giderken görebilirsiniz… (Acil not: bana olmadı, yakın arkadaşları zan altında bırakmayalım) Aksi olmaz mı olur elbette hoş zaten her türlüsünde 2 cinsiyette işin içindedir ama burada konu “kadın”… Kadının dostluğu…

İşte ondan ezcümle; Ben yaşamıma aldığım kadınları çok ince eler, sık dokurum… Benimdir demeden önce çok zaman geçiririm… Elekten çoğu gider, azı kalır… Çünkü erkekten korkmam ama kadından korkarım…

Kadın methiyeleri düzebilmek isterdim ama bende KADINIM… Gerçekçiliğini bildiğim bir mübalağaya girmeyi yalandan sayıyorum…

“Kadından kendisinde olmayanı isteriz;
Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz...

Demiş Necip Fazıl Kısakürek”

Ben erkek olsaydım bizi şöyle tanımlardım;

KADINLAR;  HER TÜRLÜ RUH HALLERİ İÇİN HORMONAL BİR BAHANELERİ OLAN, ERKEKLE AYNI TÜRDEN DEĞİL DE, ERKEKLE ÇİFTLEŞİP ÇOCUK DOĞURABİLEN BİR BAŞKA TÜR OLMASI MUHTEMEL BİR TÜRDEN ÜREMİŞ İNSAN KISMISI, HAVVA KIZLARI… VARLIKLARI DÜNYAYI YAŞANILIR, KONUŞMALARI VE DAVRANIŞLARI İSE YAŞANILMAZ KILAN TÜRDÜR…

Kadınlar ne istediğini bilen varlıklardır ama kimden istediğini bilmekte zorlanırlar kanımca… Etiketlenen, ayrıştırılan, birleştirilen, genellenen, özellenen, en çok ihtiyaç duyulan, en az ihtiyaç duyulan, aslında basit gerçeklerle yaklaşıldığında çok basitleşen ama bunun sırrını vermeye isteksiz, uğraşılan ve hep uğraşılacak olan cinsiyettir KADINLIK…

Yüksek Topuklar'da Murathan Mungan şöyle der kadınlar için…

"NE YAZIK Kİ, KADINLAR ARASINDA KURULAN İTTİFAKLARIN ÇOĞU, ANCAK BAŞKA BİR KADIN SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA MÜMKÜNDÜR."
"SIRADAN BİR İKİYÜZLÜLÜK DEĞİL BU; NE YAZIK Kİ, KADINLARA ÖZGÜ DİŞİL BİR İKİYÜZLÜLÜK!"

Kadınlar günü biterken bunu yazmasam olmazdı;

Çünkü ben tüm yaşamı boyunca ki “yaş 49” kadınlardan çok çekmiş bir “kadınım”…

Kaçınız arkamdan dedikodu yaptınız?
Kaçınız yüzüme gülüp beni sevmediniz?
Kaçınız aslında benden hiç hoşlanmadığı halde arkadaşım gibi davranıyor?

Kaçımız bunu hemcinslerimiz için yapıp duruyoruz…

Kaçımız güzelim bir kadını gördüğümüzde kıskançlıkla kusur arıyoruz…
Kaçımız ortamda bizden başarılı bir kadın olduğunda tırnaklarımızı çıkarıyoruz…
Kaçımız bunların farkındayız…

Kadın akıllıdır… Ama aptalı çok aptaldır…
Kadın annedir… Ama birçoğu kendi evladından başkasına şefkat duymaz…
Kadın saygıyı hak eder… Ama çoğu kimseye saygı göstermez…

Kadın sorunun arkasında “erkekten” çok kadın vardır…
BUNU NE KADAR ÇABUK KABULLENİR VE BİRLİK OLABİLİRSEK O KADAR ÇABUK GERÇEKTEN ZOR DURUMDA OLAN, BİZLER KADAR ŞANSLI OLMAYAN HEMCİNSLERİMİZE YARDIM ETMİŞ OLURUZ…

Kadın; aile olduğu zaman, anne olduğu zaman otomatik vitese geçmiş gibi takılan şereflendirme ve değerlerin içini dolduramadığı için kendi zor koşullarını hazırlar… Birçok kadın henüz kendi insan olmadan “insan evladı” yetiştirmektedir…

BEN ERKEKLERE KIZMIYORUM HANIMLAR…
BEN KADINLARA KIZIYORUM…

Çünkü kadın; fındık kadarken bile dünya tarihini değiştirebilecek istidadı gösterebilen bir organa sahip olan canlı türüdür. Elinde böyle büyük bir koz varken bugün Dünya üzerinde bunu “kişisel rantı” ve kişisel yükselişi, rahatı için kullanıp” hemcinslerine kazık atıyorsa yaşadığı zorluğu da hak ediyordur…

-nasıl bir ruh haliniz vardır ebru hanım?
-yani inişli çıkışlı. Bir an dünyanın en mutlu insanıyımdır. İki saniye sonra ağlayabilirim mesela ???
Ne kadar kadın bir cevap değil mi? Benim cevabım bu olamıyor bende zaten doğru düzgün “Kadın İnsan” olamıyorum…
( acil not: Konuya örnek olan Ebru ismi gerçekten de tanıdığım en saçma Ebru’dan esinlenmiştir… Allah bir daha karşılaştırmaya, yollarımızı kesiştirmeye…)

Yazıyı birkaç klişe kadın cümlesiyle bitirip sizi de bu eziyetten kurtarmayı planlıyorum…

-sinirli bir insan mısınızdır?
-valla yerine göre bazen kedi gibiyimdir, bazen yıkıp dökerim???

Evladım bu nasıl cevap lan. Biraz ilgiden feragat edip olduğun durumu anlatsana canım benim. Nedir bu her topa giriyimcilik. Herkesin kadınıyımcılık.
Her kadının aynı cevabı verdiğini göremiyor musun?

-güçlü bir kadın mısınız?
-kimi an geliyor yüce dağlardan diktir başım ama derinlerimde minicik bir tavşan  ağlıyor kimse bilmez???

Bunun kadının elinde olan bir cevap olmadığını düşünüyorum aslen. Kadın bu cevabı bir vazifenin gereği olarak tekrarlayıp duruyor. O yüzden de kendisinin bile fark etmesine izin yok olayın geri zekâlılığını.

Kodu da yazayım buraya tam olsun.

ORTALAMAYA OYNA - HERKESİ ETKİLE - ARALARINDAN EN GÜÇLÜSÜNÜ SEÇ :)


Hayırlı uğurlu olsun “kadınlığımız” …

24 Şubat 2015 Salı

SEVGİLİ BALON,...


Söylemediklerim var…
Gerçekleri söyleyememekten mustaribim dostlar…

Çünkü söylenmiyor. Yaşamın, yaşamanın kuralı bu…
Görüyor, biliyor ve susuyorsun… Oyunda kalmanın kuralı bu…
Ve herkes aynı dertten sıkıntıda…

Peki, o zaman… Herkes aynı dertten sıkıntı da ise buna neden olan diğer “herkes” KİM?

Çantamın içinde çerçöp birikir bazen. Ben de ara ara çantamın içini dışına çıkararak iyice silkelerim. Uçup gider pislikler, bir daha birikene kadar. Kendimi de, aynı böyle, iç dış değiştirmek istiyorum. İçimi, iç astarımı, dışarı bırakmak istiyorum.
Çünkü içimde günbegün biriken söyleyemediklerim var.

Kalem işlemez, varsa kelime ordularınız aciz kalır söylemek istedikleriniz karşısında, diliniz çözülse bile söylemek istediklerinize uygun kelime yoktur lügatınızda. Sonra türlü türlü haller hâsıl olur, kırar döker, yakar kavurursunuz herkesi, her şeyi...

Bir türlü söyleyemezsiniz yine de...

Söylemek istediklerime karşılık yok dinine yandığımın alfabesinde…

Kanımca dünyanın en büyük konforudur birinin sizi anlaması. Siz bir şey demeden durumu kavraması… Ama benim söyleyememe sıkıntım çok bununla alakalı değil. Yakın plan çekimde söyleyememeye alışığım…
Rahmetli babam; sen isteyince kıymeti kalmaz… Sen bir şeyi istemeden yaparsa seni sevdiğini söyleyen kişi “o değerli”dir demişti. Bende bu cümleyi sıkı sıkı sakladım. O nedenle yakınım olup derdimi, sıkıntımı anlamayan, anlayıp oralı olmayan insanlarımla ilgili değil söyleyemediklerim onun devası “psikoloji” de… Hatta anlayıp kendince bana had bildirenlerle hiç alakalı değil söyleyemediklerim evvallah “Ben bir yolunu bulurum” 

Söylemediklerim insanların, birkaç adım mesafede duran yakın ve uzak tanıdıkların, tanımadıkların sürekli yineledikleri ve kendilerinden başlayarak tüm dünyanın bugün ki mevcut düzene gelmesine sebep olan tavırlarında…
İnsanlar birbirini sevmiyor…
Bunu bana lütfen 3 yaşında bir çocuğa anlatır gibi anlatın…
Birbirleri hakkında konuşuyorlar, birbirlerine zarar veriyorlar, birbirlerini kıskanıyorlar…
En olmaması gereken ortamlarda bile bu düzen işliyor… Sevgi dolu kucaklaşmalar ve “canım”ların hava da uçtuğu saygı dolu ortamlarda bile bu düzen böyle işliyor…

Arada “sahici” “harbici” abiler ve ablalar çıkıyor elbette…
İçleri güzel, kendileri güzel… Onların varlığı bu dünyayı yaşanır yapıyor zaten…

Onlarda bunun farkında oluyor çoğu zaman… Sıcacık dostlukları oluyor… Her zaman herkese bir adım ötede oluyor onlar… Onlar siz demeden sıkıntınızı anlıyor, insanları olduğu gibi kabul edebiliyor… Taşıdıkları birçoğumuzdan daha olmuş ruhlarıyla yaşama bir “gülümseme” mesafesinde duruyorlar…

Hırslarını, egolarını kontrol edebiliyorlar… Ya da yaşamın bir yerinde bu fazlalıklardan kurtulmuş oluyorlar…
Bulundukları ortamda şimdi neye alınır, kime gerilir, kimin başarısını kıskanır ne zaman “Ama BEN!” der diye beklemiyorsunuz…

Ben söyleyemediklerimi bir yana bırakıp; söyleyebildiklerime birkaç şey demek istiyorum…

Yaşamıma eli dokunan… Uzakta km’lerce ötede iken beni unutmayan dostuma, yakında sıkıldığımı sesimin renginden anlayan yürek kardeşime, doğurduğundan beri başına türlü işler açtığım o güzel kadına beni anladıkları için teşekkür ediyorum…

Kalp kırmak çok kolay… İnsan üzmek çok kolay…
Başarı elindeki kumandayı doğru kullanmakta…

Tüm yaşamınızı “iyilik” içinde geçirdiğinizi sanıp “koskocaman” bir ego yığını olabilirsiniz…
Çünkü insan en çok kendine “KÖR” dür…

Gözümün açılması dileklerimle…

Saldım balonu gitti....

15 Şubat 2015 Pazar

FOTOĞRAF AYNI... BUGÜN ALTYAZI "ÖZGECAN"



Dün "sevgililer günü" idi ..yazıyı bu fotoğrafla yazdım...
Fotoğraf aynı! 
AMA YAZI BAMBAŞKA...

Ayşenur İslam... Bu kadını tanıyor musunuz?
Tanımayanlar için yazayım soyadıyla yaşayan bu "kadın" şu an ki hükümetin "Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı"
Çok az sayıda ki "kadın" milletvekillerimizden biri... Ve bir bakan... Benim ikiye ayrılsam gelemeyeceğim bir mevkide bu ülkenin yönetilmesine katkıda bulunabilecek bir mevkide bir "kadın"

Onun gibi bu mevkide bu hükümetin Bakanı olarak çalışmış başka kadınlar da var...
1987 yazıydı sanıyorum... Fuar'da magazin için koştururken gece yarısı fuarda tek başıma yürüyebiliyor ve hatta tek başıma Basmane Karakolu’na gidebiliyordum... Daha 21 yaşımda idim... İzmir'in en sakat yeri dediğimiz yerlerde gece saat 2- 3 çok yürüyüşlüyüm var... Fuar'da Hürriyet'e çok yürüyüşlüyüm var... sonra bir şey oldu...
Tek tük olan taciz ve kadın ölümleri hızla çoğalmaya başladı...

Bir pazar günü kot pantolonum üstümde paltomla durakta beklerken ( kıyafetimde hiç bir tuhaflık, dikkat çekicilik yoktu... Beni fiziken tanıyanlar bilir, çok makyajlı dolaşmam, frapan değilimdir, normal bir kadınım Türkiye'de bana benzer bir sürü kadın yaşar...) yani bir erkeğin dikkatini çekecek tek durumum Altınyol'da Turan'da otobüs beklemek iken... Durakta başka insanlarda var iken... Bir doblo tam önümde durdu... Camı açık içinde iki "erkek" biri buyrun dedi... "Affedersiniz anlamadım" dedim... Bir yandan da tanıyor muyum acaba diye düşünüyorum... Herif bana "şöyle bir gezelim" dedi... "42" yaşındaydım... Neler düşündüğümü anlatayım önce sonra adama ne dediğimi yazarım...

BU TEKLİFİ NEDEN HAKETTİĞİMİ DÜŞÜNDÜM... ÇOK MU UCUZ, BASİT DURUYORDUM... PAZAR GÜNÜ "İZMİR" GİBİ BİR ŞEHRİN ORTA GÖBEĞİNDE TURAN'DA KADINLAR BU TİCARETİ YAPMAK İÇİN DURUYORLAR MIYDI Kİ

BENİ YANLIŞ ANLADILAR... "BENİ YANLIŞ ANLADILAR............"
Beni yanlış anladılar...
Beni yanlış anladılar...

HAYIR, BENİM YANLIŞ ANLAŞILACAK HİÇBİRŞEYİM YOK...
O İKİ HERİF "YANLIŞ" TI...
O İKİ HERİF HASTAYDI... DOĞRU YANLIŞI AYIRAMAYACAK KADAR PSİKOLOJİLERİ, DEĞER YARGILARI OLUŞMAMIŞ ANCAK BİRBİRİNDEN VE ŞİDDETTEN GÜÇ ALABİLECEK KADAR OLMAMIŞ İKİ YARATIKTI...

Benden beklenen bir kadın olarak o durakta utanmamdı sanırım... Ama ben başkalarının olmamışlıklarından utanmıyorum...
Önce o herife...
"Sen bi insene lan pe...veng" diye bağırdığımı hatırlıyorum... Sonra bu uğurda ettiğim kavgalardan birini daha ettim...
Haliyle pazar pazar evimden tertemiz çıkmışken o durakta ruhum iki hasta yaratık yüzünden kirlendi...
Ne ilkti ne son oldu...
49 yaşımdayım ben daha bu yaz Karşıyaka Çarşı’da adamın birini dövdüğümü anlattım burada...
Ben normal sıradan bir kadınım...
" NE HAKEDECEK KADAR (!) AÇIK SAÇIK GİYİNİRİM" "NE HAKEDECEK KADAR OROSPUYUM"

Yazdığımda bile kanınız çekiliyor değil mi? Ama maalesef böyle bir kalıp var dün o çocuğun katledilişinden sonra bir şerefsiz it burada bir fotoğrafın altına öyle yazmıştı... Tüm kadın cinayetlerinde ve tacizlerinde birileri bunu diyor... Hatta bunu kadınlar diyor...

"HAKETMİŞTİR OROSPU"

En kıymetli varlığı "erkek" evladı olan benim için tüm sistemlerimin karıştığı bir durum var burada...

SİZ ERKEKLER TÜM CANIM ERKEK ARKADAŞLARIM NEDEN KADIN CİNAYETLERİ İÇİN KADINLAR YÜRÜYOR...
NEDEN SİZLER ÇIKIP BU HASTA YARATIKLAR VE BİZ AYNI ŞEY DEĞİLİZ DİYE YÜRÜMÜYORSUNUZ...

KIZLARI OLAN "ADAM" GİBİ BABALAR...
ANNELERİ OLAN "ERKEK" EVLATLAR...
KIZ KARDEŞLERİ CANLARININ BİR YARISI OLAN "ERKEK KARDEŞLER"

Sevgiyle bile bizlere başka ellerle dokunulduğunda içinde fırtınalar kopan erkeklerimiz...

SİZ BU PROBLEMİ CİNSELLİKLE İLGİLİ BU DERDİNİZİ SAHİPLENMEZSENİZ... BU İŞ DAHA DA ÇOĞALARAK BÜYÜR...
BİR GÜN "ÖZGECAN"... SİZİN KIZINIZ, KIZKARDEŞİNİZ, KARINIZ, ANANIZ OLUR...

BÜTÜN ERKEKLER Mİ AKLINI YİTİRDİ???

KADINLAR KENDİNİZE GELİN "DOĞURUP YETİŞTİRDİKLERİNİZ TARAFINDAN ÖLDÜRÜLÜYORSUNUZ" VE EMİN OLUN TEK SUÇLU ONLAR DEĞİL... SİZİN DE BAKIŞ AÇINIZ...

BURASI BU İŞLERE KADIN BİR BAKANIN BAKTIĞI BİR ÜLKE...


BU İŞTE KADINLARDA ERKEKLER KADAR SUÇLU!

14 Şubat 2015 Cumartesi

"AŞK BİZİM SEVGİLİMİZDİR."




"AŞK BİZİM SEVGİLİMİZDİR."

Arkadaşlar fazla “sevgililer günü kutlayan” sevgilisi olan var ise bugünlük rica edicem…
Malum yaş ilerdi bir “Sevgililer Günü” kutlamadan “babaanne” olmak üzereyim…
Gururla söylüyorum hayatımda hiç sevgililer günü kutlamadım… Hayatımda hiçbir adamdan sevgililer günü hediyesi almadım… bi çiçek bile… Bedbahtım… Perişanım… Ruhumda derin yaralar var bu nedenle…
Hayır; senelerde geldi geçti. Çoluk çocuk derken torun torbaya doğru geçiş yapıyoruz…
Sevgililer günümü hiç kutlamayan koca ve sevgili beni sevmemiş mi olmuş şimdi… Pisler...

Kanımca ticari bi patlamadır bu gün... Ülkelerdeki gül ve müzik kutusu stokları hızla azaltılırken, gül fiyatlarının 5 kat artması da hiç şaşırtıcı değildir. Nedense sevgililer sevgilerini bugüne endekslerler sanki… Cicili bicili sevme günüdür bi nevi…
Süper bi gün yani... Yılda bi kez sevgilimizi görebildiğimiz bu yüzden ona hediyeler almamız gereken bi gün... Böle bi gün olmasa kimse sevgilisini hatırlayamazdı... Ve "aa benim sevgilim kimdi die" etrafta dolaşırdı… Allah bu günü bulanları başımızdan eksik etmesin… Âmin…

Aslında Sevgililer Günü; korku filmlerinde “capırfiyıld” (!) adlı göl kenarındaki kampa gidilen, ilk başta sempatik kısa boylu şişman kişi olmak üzere sevişen herkesin ilgili günde başına bişey gelen, takıntılı bir psikopat katil tarafından öldürüldüğü filmlerin geçtiği gündür…

Kadınların rüyalarını gerçekleştirebilecekleri kadar kendilerini kuvvetli hissetmeyen, onlara fazladan bir gülücük veremeyen, o olmadan kendilerini biraz yalnız hissettiklerini ve arada bir kendisini sevdiklerini söyleyemeyen, televizyonda magnum reklamında izledikleri o fantastik kadını hayal etmenin daha kolay olduğuna inanan erkeklerin ne olduğunu anlamadıkları gündür aynı zamanda…

Sevgililerin "bakınıs biz de tüketim çılgınlığının bir parçasıyıs, birbirimize hediyeler alıyos, milleti zengin ediyos, allahım ne mutluyus" modunda gezindikleri, sevgilisi olmayanların "seneye mutlaka benim de olacak bi tane" diye ayar oldukları veya "allahım ne kadar mesudum ne birine hediye almam gerekiyor ne de şu salak tipler gibi sarmaş dolaş gezinmek zorundayım" şeklinde kendilerini kandırdıkları olmasa da olur gündür ve de...

1929 kışında şikago'da (!) 7 kişinin ölümüyle sonuçlanan mafya infazının yapıldığı, İrlandalı Bugs Moran'ın adamlarının Al Capone ‘un sadık tetikçisi Jack Mcgurn tarafından öldürüldüğü gündür…  Fazla sevgi öldürür... Mafyaya olan ilgim fenadır size daha neler anlatabilirim bilseniz...

Velhasıl ortalığın kırmızı renge bulandığı gündür, gül, kalpler, restoran menüleri, otel paket fiyatlarından geçilmeyen  Şubat’ın 14’üncü günüdür.…

Sevmeyi bilmeyen insanların büyük iştahla kutladığı, aşkım, böcüğüm, çiçeğim laflarının havada
uçuştuğu illet gündür... Napayım sevmiyorum ben böyle günleri…

"sevdiğine sevgini göster"

Tek taş al! Çiçek al! Yemeğe götür! Ama bunu “Erkekler” yapsın… Yani evet kadında benzer bir şeyler yapıyor da asıl masrafı erkeğin yapması bekleniyor… Sonuçta 14 Şubat bugün, kapitalizmin "al, al, kim olursan yine al" gazıyla tüketimi aşk adına gazladığı gündür.
Ben erkek olsam muhtemelen kimse bana o gün bir şey yaptıramazdı…
Başa dönüyoruz ve böylece neden hiçbir zaman sevgililer günü kutlayamadığımı anlıyoruz… Böyle başa böyle tarak…
Evet; kıskançlığımdan yazıyorum bunları…Hiç sevgililer günü hediyesi almadım diye bütün hırsım, hatta bu nedenle tüm sevenlere düşmanım…
Çünkü gözüne bakıp sevgi görmediğim numaradan ilişkilerin bugün hediyeler hele de şimdilerde feyzbuklarda kalp dolu fotoğraflarla afişe edilmesini hassas midem kaldırmıyor.

Sevgililer gününde sevgilisi olmayanlar üzülüyor ama ben “Dünya” ya yaptıklarımıza baktıkça bir gün “Dünya Günü”nde Dünya olmazsa hadise beter olacaktır diye düşünüyorum… Sevgili bu zamanda kolay bulunan kolay olunan kolay vazgeçilen bir şeydir… Çıkın gece sokağa gidin bir bara saat 23.00 sonrası “eş”eyli üreme saatleri yaklaştıkça herkesler “sevgili”dir…

Sevginin seksle karıştırıldığı bir zamanda, gerçekten yürekleriyle sevenleri alınlarından öpüyorum…
Bu sevgililer gününde boktan ilişkilerini, aldattıkları eşlerini, sevgililerini hediye ve kutlamalarla hatırlayacak olan tüm komik insanları alınlarından öpüyorum… Yıllarca kötü davrandıkları insanları 14 Şubat’ta hatırlayıp utanmadan Sevgililer Günü kutlayan malları alınlarından öpüyorum…
Tarihin bu dünyaya “Yalandan Yaşayanlar Günü” hediye etmesini sabırsızlıkla bekliyorum…

İlişkilerdeki tüm çirkinliklere karşı bugünü çiçek böcek kutlamak, aşırı sağ bir partiden Atatürk düşmanı bir yönetici olup elin gomünist Küba’larında Atatürk heykeline saygı duruşunda bulunmak, utanmadan çiçek hediye etmek gibi yalancıktan bir şeydir diyorum…

Kıssadan hisse: Bir sevginin ne gün kutlandığı değil, bir hediyenin hangi gün geldiği değil, ona yüklenen anlamdır özel olan… Aziz Valentine’in sisteme karşı geldiği bugün artık sistemin sömürü günüdür hayırlara vesile olsun…

Hamiş: “Sevgililer Günü’ne” saygımız sonsuz… Bütün yazıda büyük harfle başladık kendisini özel ilan ettik… Bizim sıkıntımız günle değil, bugünü madara eden saçmalıklarla…
İhtiyar sevgililerin ellerinden, genç sevgililerin gözlerinden öperim. Saplarla tokalaşırım.

Hepinize Happy Valentine Days’ler...

"aşk bizim sevgilimizdir."








1 Şubat 2015 Pazar

EVLAT...


"Çocuğum, oğlum/kızım, canımın içi, gözümün nuru, hayatın anlamı… O iyiyse herşey yolundadır, değilse iyi olmasını sağlamak için herşeyi yaparım." dediğimiz şey… Önce bebek, sonra çocuk…sonra evlat…

Evlat…

25 yıl önce emziğini ağzına denk getiremezken, 25 yıl sonra sizinle dalga geçen en değerlinizdir...

Ebeveynlerinizin nezdinde “evlat” olmuşsanız eğer her zaman minik bir kırılganlığı taşır, içlerindeki ince sızı olursunuz. Kaç yaşına gelirseniz gelin, hayatınızı en iyi şekilde idare ettirseniz bile sessizdeki en ufak çatlaklık, gözünüzdeki hüzün ebeveynlerinizi üzer. Bir şey söylemeseler bile akıllarına düşer, gizliden gizliye sizi kollamak, iyi olup olmadığınızı öğrenmek isterler. Sevgilerin en kırılganı, en sakini, en yoğunu ama çoğu zaman en özgürüdür evlat sevgisi... Yani öyle olmalıdır.

Halil Cibran der ki;

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler.
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Bunu ilk okuduğumda 17 yaşında idim. Babam henüz yaşıyordu. Annem, babam ve kardeşimle birlikte mutlu bir evde yaşıyordum. Üniversiteye yeni başlamıştım. Aileler ile çok sorun yaşanan yaşlardı. Bu yaşlar şimdilerde 12-13 ama biz ancak lise bittikten sonra aileye ters gelecek şeyler yapacak zamanlarda büyüdük. O yaşa kadar da bazı sorunlarım olmuştur elbette ama 17 yaşında farklı olduğunu fark ettiğim fikirlerim netleşmeye ve evdekilerle takışmaya başlamıştım.

O yaşa kadar sözlerini dinleyen tatlı kızları bir anda hırçın ve huysuz olmuştu. Anlamakta zorlanıyorlardı. Ben de olanca gücümle anlaşılmaz olmakta direniyor, herşeyi zorlaştırıyordum. Yargılandığımı hissettiğim anlarda daha da huysuz ve mutsuz oluyordum. Odama daha fazla kapanıyor, onlarla zaman geçirmediğim için azar işitiyordum.  Odamda sürekli kitap okuyup, yazı yazıyordum… Ve “teyp” dinliyordum… Alan Parsons Project, Pink Floyd, Electric Light Orchestra, Depeche Mode, Scorpions, Fikret Kızılok, Timur Selçuk, Yeni Türkü, Çağdaş Türkü… Odam her şeyimdi…  Duvarlarım tek yer kalmadan poster kaplıydı. İlk başlarda ne yaptın deseler de zamanla bıraktılar oluruna… Birçok arkadaşım odamın duvarlarına imrenirdi çünkü anneler duvarda bant izi kalacak, boya dökülecek diye izin vermezlerdi posterlere… Tüm bu rahatlıklar ve izinler elbette bana yetmezdi. Tam olarak daha ne yapmak istediğimi hatırlamıyorum ama “daha” özgür olmak isterdim.
En büyük derdim gece evde kapalı olmaktı. Daralırdım… Sokakta insanlar yaşarken düzenli evlerde çocuklar odalarına çekilirlerdi o yıllarda… Erkek çocuk olmadığım için üzülürdüm.
Şimdi bu ayrım pek de kalmadı aslında. Ya da gerçekten tutucu mahallelerde var sadece… 
Tüm bu yeni yetme saçmalamalarım geçtiğinde işte o vakit ailemle gerçek çatışmayı yaşamaya başlamıştım.
Sigara içiyordum, erkek arkadaşım vardı… Arkadaşlarım uzun saçlı gitarcı, müzisyen çocuklar, hippi kılıklı kızlar, güzel sanatlar tiyatro, fotoğrafçılık öğrencileri idi. Anne babalar öyle arkadaş sevmezlerdi… Ama benim evlenmek için görücü usulünü bekleyen kız arkadaşlarım olamıyordu. En yakın arkadaşım babamı değilse de kıza benzemez haliyle annemi deli ediyordu. Okul çıkışı Kalyon’a gidiyorduk. Eve giriş saati “babadan önce” idi… Yemekte ailece olmak kuraldı… Sınırları zorluyor, onları üzüyordum. Eve gelen misafirlere bakıp selam vermeden odama dalıyordum. Annemin duymak istemediği şeyleri söylüyordum. Geç kalıyordum. Ama yine de mutluydu arada laf işitiyor, yine şansımı zorluyor sonra yine azarlanıyor, sonra başka bir halt yiyordum... Büyüdüm ulan ben diyordum... Sonra baba gitti bütün düzen dağıldı. Ben de dağıldım… Büyümemiş olduğumu çok acıtarak anlattı yaşam bana... Ama o sağ iken de ben biliyordum ki, odam dağınıkken de ailem tarafından sevilip sayılıyordum, gece eve geç geldiğimde de korunup gözetiliyordum… O gittikten sonra hep bildim ki ben ne yaparsam yapayım annem hep arkamdaydı… Baba gittikten sonra tekrar düzeni bulmak hiç kolay olmadı..

Ve bir gün yaşam tekrar düzene girdi… Evlat yaşama girdi…

“Evlat” yaşamı düzene soktu.  Ben deliyi “anne” yaptı… O deliyi “baba” yaptı… Delilik elbet baki kaldı…  
Ama “evlat”tan evla birşey de olmadıbir daha...

Büyürken yürek ağızda yaşattı beni… Hiçbir şeye şaşırmam, çok şey gördüm derken dumurlardan dumurlara sürüklediği oldu… Yuh ulan nasıl halledicez bunu dediğim oldu… Ama bir şeyi hiç unutmadım.
“ben o değildim… O da ben”  
Ondan ben olmasını, benim gibi düşünmesini istemedikçe daha fazla benim gibi, bizim gibi oldu… Diretmedikçe, onunla inatlaşmadıkça, üstüne gitmedikçe daha evine bağlı oldu… Huysuzluklarında bazen derin “sabır” çektim, bazen “ya sabır” dedim… Ama ona bu yanlış, bunu yaparsan seni affetmem asla demedim…
Çünkü bu, bana da denmedi… En acayip şeyleri yaptığımda, en tuhaf hatalarımda, en huysuz anlarımda ben hep evim olduğunu, bir ailem olduğunu… yaşam da yalnız olmadığımı bildim.
Ona asla hiçbir zaman “seni silerim” demedim… Velev ki yaşamın en büyük hatasını yapsın dünya onu silsin “ben seni silmem” dedim…
O bir evliliğin olmazsa olmazı olarak doğmadı… Ben onu doğurmak istediğim için ona bir yuva verdim… Yaşam büyümek, evlenmek, çoluk çocuğa karışmak, sonra onları büyütüp yaşlanmaktır diretmelerinin hepsine nanik yaptım…

Tamda gönlüme, yüreğime göre bir evlat yetiştirdim. Özgür, esaslı, vicdanlı, sevgi dolu…

Yazının bundan sonrası var… Yaşamın bundan sonrası var… Şimdi o kocaman bir adam… Kendi gibi güzel, hayallerinde ki gibi upuzun kapkara saçlı bir sevdiği var… Upuzun bir yolları var… Şimdi evlatlar bir iken iki oldu… Hikâye devam ediyor…

Evlatlarınıza güvenin derim, bırakın yollarını bulsunlar… Hatalarını yapsınlar, özellerini yaşasınlar… Yaşamı yaşamda öğrensinler… Bir şey olmaz… Evlattır, siz engel koymadıkça yol eve döner…  

Halil Cibran’ı 17 yaşımda okuduğumda ne anladıysam bunu hiç unutmadım oğlumu büyütürken… Kendi egolarım, hırslarım için ondan olmak istemediği biri olmasını hiç istemedim… Onu asla arkasında olmamakla tehdit etmedim… Kendime baktım, ülkeme baktım, dünyaya baktım… En doğrusunu o bulsun dedim… Yanlışlar yaptım, doğrular yaptım… Kendim kusursuz değilim ki dedim… Kimseden kusursuz olmasını beklemedim… Ama evlat için kendi kusurlarımı olabildiğince törpüledim…

Demem o ki;

Evlat, "ben ne biçim bir anneyim?" sorusunun hayat düsturunuz olmasıdır...

Evladın gözlerinin rengi, sizin için yıldızların rengidir. Benim yıldızlarım kahverengi; ama o kadar çakmak çakmak ki gözleriniz kamaşır şavkından, bakamazsınız...

Evlat var olmaktır. Evlat yok olmaktır. Evlat hayatın manasıdır, hayatınızın mana kazanmasıdır...

Evlat, size bunları yazdırandır.

"benim oğlum poyraz gibi, güçlü esendir… Sürükleyip götürendir…  Deniz çocukları bilir, en delikanlı rüzgârdır poyraz... Pek sık göstermez kendini ama esti mi, herkes susar onu dinler. Denizi çarşaf gibi dümdüz eder, dudakları kurutur, yanakları al al eder... Dağların soğuk ve nemsiz havasını getirir çünkü uzaklardan... Lodos ‘un şımarıklığına inat çok asildir, sessiz ve sakince çıkar ortaya sonra hemen gider, fazla ortada olmayı sevmez. Oysa o kadar keskindir ki, demir atmış gemiler bile onun karşısında pozisyonlarını değiştirmek zorunda kalır. Delikanlı, sert ve asildir… Sağlam “evlattır”. İzmir'li bir deli annenin oğluna verebileceği en güzel erkek ismidir... En güzel "baba" ismi de olacaktır...  
Son beş gündür artık çocuk değildir…

POYRAZ'dır... “Evlat”tır…

Bana yaşamın en güzel hediyesidir…