18 Temmuz 2015 Cumartesi

İŞTE BUNLAR HEP BAYRAM ! İŞTE BUNLAR HEP AİLE!



BAYRAMLAR... ISSIZ TATİL GÜNLERİ...
Bayramlar... Issız tatil günleri... Çocukluğun en güzel günleri...
Güzelyalı... Babamın memleketi. Her sokağında eş, dost, akraba yaşayan yer...
Babam, aile seven bir erkekti. Bunun çok standart birşey olduğunu düşündüğüm için olacak aksiyle karşılaştığımda çok büyük hayal kırıklığına uğradım ben. Babanın evde olmasının bir sıkıntı değil keyif olduğu bir evde büyüdüğünde aksini düşünmek zor oluyor. Aile seven bir babaya sahip olduğunda, geniş bir aileye de sahip oluyorsun. Çocukluğumda hiç bilmediğim bir duyguydu o nedenle "YALNIZLIK"...
Gelmeler, gitmeler... Akşamları arkadaş gezmeleri, bayramlarda şık şık giyinip gidilen bir sürü yer...
Ben Babaanne ve dedemi görmedim, daha ilkokula başlamamıştım amcamı kaybettiğimizde ama babam ve halam ailesiz değillerdi... İkisinin de gidilecek bir sürü dostu, akrabası vardı... İçinden hiç çıkamadığım hala tarifini net bilemediğim bir sürü akraba...
Anne tarafım ise boşanmış bir anneanne ve iki kez daha evlendiği ve erken sayılacak bir yaşta vefat ettiği için pek göremediğimiz efsanevi bir dede ile varlığına dua ettiğim bir dayıdan oluşuyor...
Bir sürü kuzenlerim var... Birinci dereceden, ikinci dereceden ne demekse... Dıdının dıdısı gibi birşey...
Babam ölene kadar kalabalıktı herşey... Sonra hem ev, hem yaşam... Hem bayramlar ıssızlaştı... Anam, kardeşim... Ben.
Erkekli evlerin harcı imiş, bayram gezmeleri, gece oturmaları diye düşündüm... Gündüz anneme misafir gelse de eş dost, gece ziyaretleri ve birkaç aile dışında bayram gezmeleri bitti... Birkaç kadim dost kaldı elbet sonra onlarda emekli oldular azar azar yaşamdan...
Ve bayramlar ıssız tatil günlerine dönmeye başladılar...
Tüm bunları çok seven çocuk Emine’yi alıp bambaşka bir yaşama koyduk bizde... Bukleleri kestik kendimizden sert bir abla yaptık... Dokunsan elinde kalır cinsten...
Ve buradaki yalnızlıkla bahşedemediğimizden başka şehirlere kaçtık.
Ama bayramlar asla uzakta kutlanmadılar... Nereye kaçarsam kaçayım bayramda evime geldim...
BAYRAM AİLE DEMEKTİ ÇÜNKÜ...24 yaşımda kendi evimde ve kendi evladımla ilk bayramı kutladığım da çok memnundum... Benim ailem, onun ailesi, ailemiz... Bayramlar yine geri döndüler...
İki asi çocuğun eve dönüşüydü bizim aile olmamız...
Bayramlar iş günleriydi yaşamımızda... Eğlendiriyorduk insanları.
Ama bayramın ilk günü sabah asla ayrı olmadık ailelerimizden... Önce babalı eve, sonra babasız eve gidildi adet gereği... Kayınvalidem muhteşem yemekler yaptı... Abinin sevdiği zeytinyağlılar, oğlanın sevdiği köfte... Benim favorim ekmek tatlısı... Yıllardır yapmıyorum ekmek tatlısını onun gibi yapabilmek için ne uğraşmıştım...
Evliliğimiz "o yüce ilkel, "ama genetiğimiz de var" erkeklik dürtülerine mağlup olduğunda aile bir kez daha ıssızlaştı... Boşandıktan 2 sene sonraydı, tam ayrılamamanın getirdiği hala devam eden aile düzeninin bitmesi...
Bir şeker bayramı sabahıydı... Eylüldü... Uyandım... Oğlan babasındaydı. Onlar ailece bir aradaydılar. Sanki ben hata yapmışım gibi dışında bırakıldığım, boşandığım anda 16 yıl anne-baba dediğim insanların birden ailem olmadığını gördüm… O bayram annem bir nefes almaya bir yerlere gitmişti, kardeş sevdiğiyle tatildeydi... Anneanne evde bakıcısıyla öylece yatıyordu... Dayı uzakta, hala, bilmiyorum nerde ama tatilde, kuzenler zaten hikâye…
Yatakta oturup bağıra bağıra ilk ve son ağlamamdı...
BİR DAHA UMURUMDA OLMADI BAYRAMLAR...
O gün bu gündür bayram kutlamıyorum... Bayramları ıssız geçen tatil günleri sayıyorum...
“Herkesler tatilde” günleri...
Aile olma günleri bayramlar...
Telefonlar var... İyi bayramlar mailleri, mesajları var... Hatta şimdi Whatsup var... Yanıt vermiyorum, mesajla geri dönmüyorum... Çünkü sarılamadığım bir dosta telefon bile açamayıp mesaj atıyorsan cevap verilecek birşey de yoktur zaten...
Allaha şükür anacım var gidilecek, kardeş var, karısı var her bayram tatilde olsa da iyi bayramlar denilecek, babam var her bayramda toprağı eşelenecek, oğlum var bu bayram ve biz kızım oldu… Bir torunum oluyor... Tekrar kalabalıklaşıyoruz gibi görünse de artık bayramlar Aile günleri değil, tatil günleri…
Bayramları kaldırsınlar bence... Ya da ne bileyim başka isim koysunlar “1.ŞEKER TATİLİ, 2.KURBAN TATİLİ” olsun mesela... Bende ne kendime eziyet edeyim, ne size...
Şeker tadında huysuzluklar diliyorum kendime...  
Hala kalabalık bu bayramlar giderek daha da ıssızlaşacak biliyorum... Yaşlanmak, yaş almak ıssızlaşmak çünkü...


Hamiş; ailenizin kıymetini bilin... Çünkü onlar devir teslim yapıyorlar bu yaşamı… Gün geliyor sadece anıyorsunuz isimlerini…


14 Temmuz 2015 Salı

GÜVEN


Bana Kadir gecesinde ne için dua edeceksin diye sorsanız tek bir yanıtım var sanırım…

Hepimizin dilekleri sağlıklı, huzurlu bir yaşam sürmek… Özgür, eşit şartlarda… Sevgi dolu…
Hepsini diliyoruz… Yanlış yapmamayı, güzel şeylerle karşılaşmayı, güzel insanlara kapımızı açmayı…

Ama ben sadece “güven” duyabilmeyi diliyorum…

Bu hissi duymayalı çok uzun zaman oldu sanırım… En son kendimi güvende hissettiğimde babam sağ idi… Kayıtsız şartsız bakılacağıma, sevileceğime, aldatılmayacağıma, parasız, sıkıntıda kalmayacağıma “güven” duymayalı çok uzun zaman oldu…

Benim güvenmeme dururum çocukluktan öğrenilmiş bir şey değil yani… En kötüsü de bu sanırım… Çünkü eğer babanıza bile güvenemeden büyürseniz zaten güvenecek bir şey olmadığını bilirsiniz ve yaşadığınız hayal kırıklıklarına karşı daha alaycı ve diksinizdir… Ama süreç içinde duvarlara çarpa çarpa güvenmemeyi öğrenmişseniz “güven” duyamamak çok acıtıcı birşeydir.

Evlilik öncesi yaşam tecrübem yavaş yavaş güvenmemeyi öğretti bana ve evliliğim var olan tüm “güven” duygumu yok etti… Sonrasında da birden “güven” duymak elbet mümkün değildi…
Çok kısa sürelerle güvendiğim oldu insanlara… Ama çok hızlı kirlendi beyazlar…

Güven saf birşeydir, kendiliğinden oluşur, düşünülmemiş birşeydir... Vardır ya da yoktur. Kuşku duymama ise bilinçlidir, düşünülerek takınılmış bir tavırdır ve her seferinde yeniden düşünülerek bulunan bir eylemdir. ...Aldatılmaya ardına dek açılmış bir kapıda/yaşamda kör güven değil, bilinçli kuşkulanmamaktır yapılan çoğu zaman.

Kendi güvenilirliğime baktığımda kendimde de gördüğüm kusurlar var elbette ancak genel anlamıyla benden bir şey isterseniz güvenebilirsiniz illa ki maddi manevi zorlansam da yaparım… Bir şey için “söz” verirsem türlü sıkıntıya girsem de bir şekilde yapmaya çalışır yapamazsam kaçmam gelir arkadaş denedim yapamadım, pardon derim… Yapamayacağım, gücümün ve takatimin yetmeyeceği şeylere söz vermemeye gayret ederim… Sadakat dâhil…  Benim için huysuz, hırçın, çok kuralcı, zorlayıcı diyebilirsiniz ama “güvenilmez” tarafıma söylenmiş bir şey olmadı çok fazla… Çünkü güven duyulamayacağım konuda bana bu konuda güvenme derim… Benim için söylenilemeyecek hiç birşey yoktur… Sadece söylemenin yolları ve koşulları vardır… Babamın öğrettiği bu doğrular ve hiç yalan söylediğini görmediğim bir anneyle büyüdüm ben… Ki onlardan daha güvenilmez ve daha yalancıyım…

Çok duyduğum bir laftır “sen akıllı kadınsın, nasıl güvendin/inandın buna lafı” cevap çok basit “kendim gibi bildim”

Ama özel ilişkilerde bilirim ki “güven” bir kez kaybedilen birşeydir… Sonrasında artık aranızda güvensizlikten örülü bir duvar vardır…

Güven kendi kendine yarattığın ya da yaratmak istediğin bir histir.
Kendi kendine birine/ birilerine doğru söylediklerine, seni yarı yolda bırakmayacaklarına, iyi günde kötü günde yanında olacaklarına, yeri gelince elin kolun bacağın olacaklarına, yaratılıştan gelen yalnızlığını zaman zaman hafifleteceklerine dair inancındır. Ne yazık ki gerçek değildir, sonu hep hüsrandır. Aşk gibi dilin yanar ama yine de tekrarlanır, şans verilir, üzülünür, unutulur gibi yapılır ama olmaz… Çünkü güven balıkçının yarası gibidir pişmiş sıcak balığı tuttuğunda elin yanar, ama elinin acısını gidermek için ağzına götürdüğünde balığın tadını alırsın… o tadı aldığında yanacağını bilerek yersin her seferinde o sıcak balığı…

Güven birine verilemeyen, ancak kazanılabilen bir şeydir. Bir kere kazanayım, sonra nasılsa ömür boyu sürer diye düşünmek de güvenin en çok kaybedilme sebebidir sanırım. "nasıl olsa bana güveniyor, şunu da yapayım, fark etmemiş gibi davranırım" / "benim canım böyle davranmak istiyor şimdi, diğer türlüsü de çok kasacak beni, sorduğunda bir bahane buluveririm, art niyetli düşünecek değil ya" gibi düşünceler sadece devekuşlarında bir işe yarıyor olabilir ki ondan bile emin değilim...

Hiçbir tereddüt yaşamadan güvenmeye başladığın insanlar artık dostun olmuştur. Bunu paylaşamadıkların ise arkadaştır bence. Arkadaş ile dost arasındaki farklardan biri de budur. İşte en büyük yara da dost bildiklerinin güveni yıkmasından alınır, bir daha iyileşmez o…

Tüm yaşamım içinde kayıtsız şartsız güven duyduğum 2 dostum oldu… Biri uzaklarda ama hep yanımda… Bir diğeri ise hep yanıbaşımda… Ve biliyorum ki “güvensizliklerimden” çok şikayetçi… İkisinin de insanlara benden daha kolay güvenen insanlar olması belki de bu arkadaşlıkları “dostluk” noktasına taşıyor. İkisi de tüm insanlar için güvenilir insanlar üstelik sadece benim için değil…

Aile içinde güven duygusu ise apayrı bir karmaşa… Bazen en kırıcı yaklaşımlar oradan gelir çünkü… Kendinizi en yalnız hissettiğiniz yer orasıdır… Uğruna gözünüzü kırpmadan canınızı verebileceğiniz tek insan evladınızdır/evlatlarınızdır… Onlara olan güven kırılmaz çünkü orada güven kayıtsız şartsızdır ve o nedenle bazen yaşamın en acı güvensizliği orada yaşanır… Bunu anlamak için boş bir gün gününüzde bir huzurevine gidin derim…

Güven maddeleşebilseydi domino taşı olurdu sanırım…
Zira en sondaki domino taşı sarsılmaya başladığı anda bütün bir geçmiş tehlike altındadır.
Bir sevdiğinizin yalanını yakalamaya görün güvenden eser kalmaz ortada.
Çok severdi babam sirk seyretmeyi özellikle trapezcileri izlemekten çok keyif alırdı... Bir gün izlerken sordum "nasıl insan o yükseklikten kendini bırakır boşluğa, ya karşıdaki yakalamazsa diye?" "Güveniyor arkadaşına" dedi... Takım arkadaşına güvenmek o nedenle çok önemlidir... Oysa bugün en güvenmemeniz gereken iş dünyasında ya da sosyal kurumlarda, sporda takım arkadaşım dediklerinizdir. Çünkü en çok yalan, hırs, ego ve kazanma duygusu orada vardır.

O nedenle sürekli tetikte ve arkanızı kollayarak yaşamak zorundasınızdır. Özellikle bu ortamlarda çıkarlar doğrultusunda değişen doğrular ortamı çok güvenilmez hale getirir. Ve eğer benim gibi ilkelere bağlı bir insansanız bir saat önce "aman o mu bırak ya, yanlış insan o" dediği biriyle bir insanın nasıl bir saat sonra birlikte poz verebildiğine şaşarsınız ve hatta bazen sizin korumak için birileriyle karşı karşıya kaldığınız insanlar sizi dehşete düşürerek bir anda kendilerine bin bir kötülük yapan insanlarla, ya da haklarında konuşan insanlarla tekrar dost olurlar... O zaman düşünürsünüz güvenilmez birileriyle yada hakkında konuştuğu birileriyle çıkarları gerektirdiği için duruşunu bozarak tekrar birlikte olan insan ne kadar güvenilirdir. Dolayısıyla "güven" uçar gider... Elbette "çıkarlar teorisi" dostluk duygusundan ağırdır ama yaş kaç olursa olsun siz buna hala şaşırabiliyorsanız insanlık adına en azından sizin için umut vardır... Benim hayatımın bir kısmı komik bir arkası yarın gibidir. Sabun köpüğü dizilerinden daha fazla yalan-dolan ve senaryo olan bir 16 yıl geçirdim ben... Ve ne zaman oturup bunda bir hata var demeye kalksam o sohbette "ben turizm katiliyim" diyerek kalktım...

"yaptım ama sor neden yaptım" o nedenle en güldüğüm cümledir...
Ve o nedenle nerede ailesini, eşini aldatan birini görsem içimde bir yer acı sızlar... Ve ne zaman buna bilerek katlanan bir eş görsem kendini bu güvensiz ortamda yaşatarak nasıl bu kadar mutsuz olmayı göze aldığını bilerek üzülürüm...

Maslow gereksinimler teorisinde “güven” duygusunu, fiziki ihtiyaçlardan sonra en önemli ihtiyaç olan belirlemiştir… Sevgi, saygı ve kendini gerçekleştirme gereksinimleri bundan sonra gelmektedir teorisine göre…

Bu benim gibi kendini ifade etmeyi, hayat savaşını kendi başına vermeyi seçmiş ya da zorunda kalmış kadınlara bazı kadınların neden her türlü aldatılmaya, kötü tavra karşı eşlerinden boşanmadıklarını anlatabilir belki de… Çünkü belki o erkeğe cinsel anlamda güvenmeyeceklerdir ama güvensizliğin yerini “bakım/ aile” güvenliği alacaktır… Ki yaşamla kendi başına mücadele etmekten çok daha kolay bir yöntemdir birinin sana bakması… Neticesinde sevgi, saygı ve kendin olmak sonraki sıralamalardır…

Sonuçta “güven" tamamen açıklıkla, tamamen doğru sözlülükle, tamamen olmasa da insanları aldatmamakla kazanılır…
En önemlisi de içten pazarlıklı olmamaktır. Bir olaya uydurduğun kılıf o an gider belki. İnsan nasılsa her zaman çok net düşünemez. İnanır sana…
Ama kılıfın uymadığı gün gelir elbet ve karşındaki “ulan” der. Kazımaya başlar altını olayların. Kalkıp baktığında bir kere daha “ulan” der… Bu vurgulu çıkar. Salak yerine konduğunu anlar. İşte ondan sonra o insan senin dediklerini artık, çocukluğunda dinlediği sazdan neneyle, tuzdan dede masalının sana uyarlanmış hali olarak dinler…

“Güven” bana hep Bertold Brecht ‘in aşağıdakini şiirini hatırlatacak kadar kırılgan gelir;

Kopan ip bağlanabilir yeniden
Tutar tutmasına ama
Kopmuştur işte bir kere

Belki karşılaşırız yine, ama orada
Beni terkettiğin yerde
Bulamazsın beni bir daha…


Sonuçta; "güven başlangıçta vardır, sonra yok olur."

Hatırla Ama! Da Mevlana Şems’e ne der…

“Sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
yeryüzünde de var. Gökyüzünde de var.
Eski dostla ettiğin yemini, hatırla ama…”

İşte bu nedenle Kadir Gecesinde kendim için

“ GÜVENEBİLECEĞİM DOSTLAR, TEMİZ DOSTLUKLAR, BAĞDAŞ İNSANLAR DİLİYORUM… GÜVENEBİLMEYİ, GÖZÜM KAPALI KENDİMİ KUCAKLARINA ATACAĞIM DOSTLARIM OLMASINI DİLİYORUM
“GÜVEN” DUYGUMU YENİDEN KAZABİLMEYİ DİLİYORUM…

İşte bu nedenle bu gece tek dileğim “güvenilir” bir ortamda olmak…
İşte bu nedenle “güven” duymadığım yerlerde kalmak benim için eziyet…



HAMİŞ: '' HAYATTA KİMSEYE GÜVENMEYECEKSİN DEMEK SAÇMALIKTIR İNAN. AMA KİME 'İKİ DEFA GÜVENECEĞİNİ' HESAPLAMALI İNSAN '' VİCTOR HUGO


11 Temmuz 2015 Cumartesi

DEDİKODU…



Korkak işidir… Yiğit olan varsa lafı insanın yüzüne DEDİ/ KODU yapar…

Ne çok dert açar başa şu dedikodu/ gıybet… Kitapta bile yeri var… Namazlar kılarız, oruçlar tutarız, örtünürüz, saçımızın kılı görünmez,  zina etmeyiz ama iş dedikoduya gelince sınavdır… Tutamayız dilimizi… Kanımca insanın iyiliği en çok bunla sınanır…

Türlü türlü bahane buluruz…
-Ama bunlar “gerçek” dedikodu değil ki!
-Ben bunları onun yüzüne de söylerim! (ben en çok bunu kullanırım mesela)
-Ay şurda iki sohbet ediyoruz, ne konuşacaz işte, o / bu… (!)
Vs vs.

Sonuçta bu dedikodu denen şey bulunulan ortamda olmayan biri hakkında şikâyetlerimizi, kıskançlıklarımızı, sıkıntılarımızı bir diğerine /lerine aktardığımız, aktarırken de zevkten dört köşe olduğumuz eylemdir…
Dedikodu nefret edenler tarafından çıkarılan, aptallar tarafından yayılan, gerizekâlılar tarafından inanılan birşeydir.
Herkes herkesin dedikodusunu yapar… Evlat; ana babanın… Ana baba; evladın… Eşler birbirinin, Kardeşler bir diğerinin, dostlar dost dediklerinin, arkadaşlar herkesin… Alt kat üst katın, üst kat yan dairenin… Patron çalışanların, çalışanlar illaki patronun… Öğretmenler öğrencilerin, öğrenciler öğretmenlerin… En olmaması gereken gönüllülük esas yerlerde, sevginin asıl olması gereken yerlerde bile vardır bu dedikodu illeti… Başarı ihtimaliniz bile dedikoduya sebeptir…

Bir söz vardır, ''zeki insanlar fikirlerden, orta seviye zekâya sahip bireyler olaylardan, düşük zekâ seviyesindekiler ise insanlardan konuşurlar'' diye…
Bu anlamda dedikodu zekâ seviyesini minimale indirgeyip iletişim kurma şekline verilen isimdir…

Topluluk içinde yapılan bir nevi fikir teatisidir bu dedikodu… Hele insan kendi hakkında yapılan dedikoduları öğrenince çok daha değişik heyecanlar yaşar. Burda önemli bir nokta kendimizle çelişmemek gereği "hakkımda yapılan dedikodudan tiksindim şekerim" ruh haline bürünmemektir. Çünkü neden? Çünkü ya bunun hayatınızı etkilemesine müsaade ediyor veyahut bu rahatsızlık duyduğunuzu söylediğiniz insanları hayatın içinde barındırıyorsunuzdur. O halde şikâyet kendi içinde çelişir.

Hemen kendimden örnek vereyim mesela: bugüne kadar benim öğrenebildiğim yaklaşık 999 değişik dedikodu duydum hakkımda (yok boyum 1 metreymiş,  çok kıskançmışım, kendimi çok beğeniyormuşum, kendimi ne sanıyormuşum, benden korunmak lazımmış, çok kötüymüşüm… Vs vs)

Duydum da ne oldu? HİÇ.
Boyum hala 1.55, herkes gibi sevdiklerimi kıskanırım, evdeki aynalar sapasağlam duruyor, çatlamıyorlar… Kendimi “Emine” sanıyorum… Ve bana kötü diyen diller; hakkımda kötü konuşan içi kara ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu?  Bazen bükemediğin bileği öpmek gerekir, kötülük sadece insanın kendini bitirir… Unutmamak lazım ki bir dedikodu ne kadar kötü olursa olsun, o dedikoduyu size, sizi kıracağını bilerek getirende dedikoduyu yapan kadar suçludur… Çünkü doğru adam böyle bir durumda sen ne diyorsun, doğru konuş deyip karşına gerekeni söyleyen adamdır. Ki bunu yapan adamın yanında o kişi tarafından bir daha dedikodu yapılamaz…
Unutmayalım, dedikodu kişinin kendini aklama çabasıdır aslında.
Ve unutmayalım ki; birlikte dedikodu yapılan insan, biri için senin yanında dedikodu yapan yarın öbür gün senin hakkında da dedikodu yapacaktır. Çünkü “huyu” budur…



Demek ki, desinler için uğraşmak da, diyenleri kafaya takmak da çok hatalıymış, yanlışmış. Reklamın iyisi kötüsü olmaz ise kendini pazarlama ihtiyacı duyanların felsefesi, dedikodu da bunun bir aracıymış… Bırakınız konuşsunlar, bırakınız kudursunlarmış… Kendini bilen insanların tamah etmeği şeymiş…

Dedikodu hakkında kafamızdaki tanım "birinin hakkında konuşmak"tan çok, "birinin hakkında/arkasından yalan yanlış konuşmak" şeklindedir, bilemem tabii nereye kadar sınırlanabilir veya genişletilebilir tanım… Çünkü bazen bunun ayarı çok kaçar, kalpler kırılır içinden çıkan kötülükten insanlar zarar görür…

Bir görmeden inanma edimi olarak dedikodu sinirlendirici ve aynı zamanda monotonluğu ortadan kaldırıcı bir malzeme olarak da sıkça kullanılmaktadır. İşte benim bu noktada çözemediğim aklı var sandığım, bazen kelli felli, adamdır dediğimiz insanların bu dedikodu meretine nasıl bu kadar inandığıdır…
İşine geldiği için mi dedi biri? Allah allah… Hiç aklıma gelmemişti bu!

Genel kanı dişilerin dedikodu meraklısı olduğu yönünde olsa da, bir erkek meclisine sızan ajanlarımızdan aldığımız bilgilere göre, 5 erkek bir araya geldiğinde, konu dönüp dolaşıp Ayşe’ye, Fatma’ya, kimin kimle olduğuna, en mahrem şeylerin birbirine anlatılmasına gelmektedir… Ama bu erkekler arasında olunca adı dedikodu değil “gizli bilgi aktarımı”dır. Ya da birinin bitirmek için kumpas kurmaktır.

Kadın erkek, herkesin yapmaktan zevk aldığı ender şeylerden biridir bu dedikodu... İnsanlar, dedikodu yapmadan yaşayamazlar. Çoğu zaman yaptıklarının dedikodu olduğunu kabul etmezler ama yapmadan da duramazlar. Yapıcı ya da yıkıcı ama her zaman, dedikodu yaşamımızın bir parçasıdır maalesef… Sadece bizim değil, sanatçıların, politikacıların, bilim adamlarının, kısaca insanın yaşamının bir parçasıdır dedikodu.



Sosyologlar, en yaygın dedikodu konularını şöyle sıralıyorlarmış; başkalarının gelirleri, seks hayatımız dolayısıyla bundan bahsederken bile başkalarının seks hayatları, arkadaşların ve komşuların aşk hayatları, aile içi sorunlar, çevremizdeki kişilerin giyimleri, tanıdıkların evleri, iş dünyasında başarı ve futbol… Saatlerce hiç tanımadıkları futbolcuların ve teknik adamların dedikodusu yapan adamlar var neticesinde… Ayaklarına top değmemişleri de var bunların…

Dr. Jean Noel Kapferer'in ifadesiyle, "bir toplumun arzularını, korkularını ve obsesyonlarını ortaya çıkaran" dedikodu, genelde toplumun; özelde mensubu olduğumuz iş ve sosyal çevrelerin kurallarını anlamamıza ve aktarmamıza, dolayısıyla da hangi hareketlerimizin kabul görüp hangilerinin eleştiriyle karşılanacağını öğrenmemize yarıyormuş. Yerimizi belirleyip aidiyet duygumuzu pekiştiriyormuş. Ve duygularımızı ifade etmemizi kolaylaştırdığı için psikolojik bir rahatlama sağlıyormuş.

Öte yandan, dedikodunun kalpleri kırıp ilişkileri mahvettiğini; insanların şerefiyle oynayıp isimlerini lekelediğini, hatta toplumları bile ileri gitmekten alıkoyabildiğini hepimiz biliyoruz. Yastıktan dağılan kuş tüyleri gibidir dedikodu… Nerelere dağıldığına siz bile inanamazsınız… Banyoda bir bakarsınız bir kısmı poponuza kaçmış…

Öyleyse, çizgiyi nerede çekmeliyiz? İnsan doğasının bir parçası olduğu bilimsel araştırmalarla ispatlanan bu hareketi hangi ölçülere göre gemlemeliyiz?
"genellikle dedikodu yapmak başkalarını suçlamak, bazen de onları taklit etmek içindir" diyor Krishnamurti;
"bu; heyecan aramak için kendi dışına çıkmayı isteyen fevkalade yüzeysel bir zihni gösterir... Gelecek sefere dedikodu yapmaya kalkıştığınızda kendinizi yakalayın. Eğer söylediklerinizin farkında olursanız, hakkınızda pek çok şey keşfedeceksiniz. Başkalarına duyduğunuz merak duygusunu bahane ederek bu hareketinizi örtbas etmeye çalışmayın." Diye devam ediyor üstat…

Ama en sevdiğim tanım; Gabriel Garcia Marquez'in güzel tanımıdır.
“HERKESİN BİLDİĞİ GİZLİ ŞEYLERİ KONUŞMAK.” tır dedikodu diyor Marquez…

Ülkemizde birbirimize dürüstçe kendimizi ifade etme kanalları tıkalı olduğu için kolaycılığa kaçıp güvenli ortamlarda rahatsız olduğumuz kişiler hakkında yaptığımız yorumlardır bazen dedikodu. İnsanları rahatlatarak ortak akıl yürütmelerine sebep olur. Motivasyonu arttırdığına inanılır. Ama aralarında ilkeli insanlar olmaması durumunda konuşulan kişi hakkında adi bir karalama kampanyası ve şeytani bir lobi faaliyetine dönüşmesi kaçınılmazdır. Dönüşmüşleri dostu düşman kırdırmışlıkları vardır…

Ve son olarak unutmamak gerekir ki bazı insanlar histerik dedikoducudurlar… Kendilerine bir “yancı” buldukları andan itibaren dedikodu mekanizmaları çalışmaya başlar. O dakikadan itibaren dünya renklenir, vitrinler civcivlenir, sanki Noel zamanı gelir. Histerik dedikoducu için dedikodu bir "arkası yarın"dır… Sizden ağzının payını aldıkça saldırır…

Dedikodu bİr anlamda toplumsal itibarımızın barometresidir. Kimin görmezden gelineceğini, kimin aforoz edileceğini, herhangi bir topluluğa kimin kabul edileceğini ya da kimin dışlanacağını, bir kişinin popüler olup olmayacağını gösterir.
Ve bu işin elebaşı olan insan kayıtsız şartsız niyetleri ve yürekleri kötü insanlardır. “ dedikodu” yapmadan net bilgilerle söyleyebilirim…

Yazıyı bitirirken hakkımda dedikodu yapanlara bişi dicem;

"MİLLETİN CEVİZLERİ TIKIRDAMAZ DA, BİZİM UNLARIMIZ HIŞIRDAR"…

Ve unutmayın;

"BİRİLERİ ARKANIZDAN KONUŞUYORSA, ONLARDAN ÖNDESİNİZ DEMEKTİR."
ANTON ÇEHOV

ARAMIZDA KALSIN DİYE YAZDIM BUNLARI! Bence bırakın dedikoduyu söyleyin bir çay, oynayın bir tavla... Güzel vakit geçirmek illa dedikoduyla yapılmaz...

BİR ÇAY BİR TAVLA BİR DOST... DEDİKODU DEĞİL SOHBET LAZIM BİZE...










6 Temmuz 2015 Pazartesi

BABA OĞUL... KUTSAL RUH...



Baba- oğul ilişkisi; iki erkek ilişkisidir…
Babanın oğlu üzerinde iktidar kurduğu ilişkidir;
Oğulun babaya kafa tuttuğu ilişkidir;
Oğulun kendini ispat ilişkisidir;
Babanın model olduğu veya model alınmaktan sakınıldığı ilişkidir;
Ama tuhaf bir şekilde nadiren; iki insan ilişkisidir;
Saydığım diğer ilişkiler, bunun çok da önünde gider. İki insan ilişkisi daha çok geri planda kalır.

Kadınlar tarafından anlaşılması güç belki anlaşılamayacak ilişkidir.

Oğulun yaşı ilerledikçe ego çatışmasına dönen ilişkidir.

Ve eğer babayla- oğul beraber çalışıyorlarsa ilişki gayet sıkıntılı olabilir. Bazen evlat istemediklerini söyleyemez de onun yerine başka şeyler söyler... 

Baba, hem babalık hem de patronluk yapar. Oğuldan kendisinin hiç bir zaman yapmadığı, yapamadığı ve yapamayacağı işleri ve fedakarlıkları isteyebilir. Ya da bazen oğul onun yaptığı fedakarlıkları görmez, görmezden gelir, bilmek istemez... Bazen yaptığı işleri beğenmez, beğense de yüzünüze karşı bunu söylemez. Diğer çalışanlarından oğlunu hiç ayırmaz hatta daha kötü bile davranır ama bunların hepsinin bir amacı vardır onu çalışma hayatına en iyi şekilde hazırlamak… En azından “o” buna inanır… Asıl amaç, o olmadan da ayaklarının üzerinde durabilmesini sağlamaktır. Ama bu amaç elbette ki oğul tarafından böyle anlaşılmayacaktır… Hele de olayın içine bir sürü farklı ayrıntı, farklı insan ve olay girdiyse… Oğul çoğu zaman bunu kendine yapılmış bir kötülük olarak algılar... Korkularını dile getiremez huysuzluğunu dile getirir...

Ve bazen genç, babaya olan saygıyı yitirdiğini düşünür…

Bunda babanın zaman zaman oğulu hiçe sayması, dediklerine güvenmemesi son derece etkili olmuştur. Ya da oğulun güvenini yıkması… Babalık içgüdüsüyle her şeye karışması, her şeyin kendi istediği gibi olması gerektiğini düşünmesi oğulu sıkar. Babanın bu hakları üstünde elde etmesinin tek sebebinin para kazanması olduğunu düşünen genç her geçen gün artan bir istekle kendi parasını kazanıp bu esaretten kurtulmanın hayallerini kurar. Yada içgüdüsel olarak onun bu üstünlüğünü yıkmaya çalışır...
Bu da tartışmalarda biraz daha saldırgan olmasına sebep olur.

Bu iki bakış açısı bir araya gelince tartışma da kaçınılmaz hale gelir. Bu ikili zaman zaman tartışırlar, olansa arada kalan anneye olur çoğu zaman. Hele de ayrılmış çiftlerde bu uyumu sağlamak çok daha zordur. İki tarafı da daha anlayışlı olmaya ikna etmeye çalışır, fakat iki tarafın da elinde değildir. Birisi kendini frenlese diğeri duramaz. İkisi de frenlese en fazla iki, bilemedin üç kere frenleyebilirler. Sonra gene kaçınılmaz son gelir. Uyumlu bir baba oğul ilişkisi için iki tarafın da gayreti gerekir, bakış açılarını değiştirmeleri, birbirlerine daha anlayışlı yaklaşabilmeleri gerekir. Ama bunu yapmak iki taraf için de zahmetlidir gerçekten. Hele de genç ve ateşli tarafın dinlemeye kulakları tıkanmışsa...

Çünkü muhtemelen geçmişten gelen birikmiş öfke ve kızgınlıklar karşılıklı anlayışsızlıkların ana kaynağıdır. Karşılıklı suçlamalar ve güvensizlikler oluşacak iletişimi daha da çıkmaza sokar…
Çocukluğun ve ilk gençliğin bittiği nokta bir hesaplaşmaya döner.
Sorumlulukların arttığı noktada, gerçeklerle yüzleşilen yerde bazen başarısızlık korkusu olayları daha da alevlendirir...
Çocukluk günlerinden kalanlardan başlanır, zaten “o” senin çocukluğundan adam olamayacağını bilmektedir. Sen de bunun sebebinin babandan başka kimse olmadığını düşünüyorsundur…

Ve bu ilişkinin bir yerinde illaki bir anne vardır… Bazen paylaşılamayan, bazen ilişkinin çok uzağında olan, yakınında olamayan… Ama o kadın için bu ilişkinin iki erkek çocuğun ilişkisinden farkı yoktur.
Çünkü ne derse desin laf anlatamadığı iki erkek çocukla karşı karşıyadır…

Zemini çürümüş tahtalardan oluşan, daracık bir köprüde bazen karşı karşıya gelmeye; bazen o köprüyü beraber geçmek için çabalamaya benzer baba oğul ilişkisi…

Oysa…

Taş bile kırılıp ufalandığı ve değiştiğine göre, bu ilişkinin de değişmesi gayet mümkündür…

İnsanın en önemli organı vicdanıdır, vicdanı güzel olan insan ırkı, dini ne olursa olsun en güzel insandır…

Bazı ilişkiler feda edilemez ilişkilerdir… Araya kimsenin giremeyeceği ilişkilerdir…
Geçmiş babaya dair içine atmışsa bir şeyler, gelecek bunların hesabını soracak güçle diker babanın karşısına insanı. Ve çözülür insan güç olur… Güçlü olur…

Bir erkek babasıyla hayatında çok nadir dönemlerde kavga eder. Bir kutsal kuralı, kaideyi bozmak, iyi kötü devam eden bir düzenin kolonları yıkmak gibidir babayla kavga etmek. Seni sen yapan kaideleri hiçe saymaktır babayla kavga etmek. Yaşamın içindeki kırılma noktalarından biridir, dananın kuyruğunun koptuğu yerdir. Sanmam ki hiçbir insan, kendi varlığına sebep olan şeyle burun buruna geldiğinde psikolojik tahribat yaşamasın. Karşılıklı yara almak kaçınılmaz olsun…
Tarih boyu yaralarla doludur baba-oğul ilişkisi…

Çünkü baba sırtını yasladığın dağdır… Öyle olmalıdır…

Derler ki erkek milleti 3 evrede olgunlaşırmış;
-askere gidince
-baba olunca
-babası vefat edince…

Ve bazen kadın olarak durduğun yerden bakarsın 3 evrede bazen işe yaramaz gibi gelir sana…
Yine de insanın kavga edebilecek bir babası olması babasını erken yaşta kaybetmiş çocuklar için bir lükstür…
O yüzden anlamaz babasız çocuklar bunu…
Evladını kaybetmiş babalarda anlamaz var olan bir evlatla didişmenin nedenini…


İşte o yüzden erkekler daha çok sever kız evlatlarını “erkeklik paradoksları” altında sıkışmış, hem sancılı, hem saldırgan, hem bağlı, hem korkan, hem hayranlık dolu, hem öfkeli değildir kızlarıyla ilişkileri… Erkek çocuk kaçınılmaz olarak bir gün kimsenin bükemediği bileğini bükendir neticesinde…

Baban ne dersen de, ne hissedersen hisset oluşunun sebebidir neticesinde… 

 BABA: Hazine kapısıdır...Açmasını bilene...!

ANNE: Cennet kapısıdır... Girmesini bilene...!
EVLAT: Deniz suyudur... İçmesini bilene...!

Taş bile kırılıp ufalandığı ve değiştiğine göre yaşamda her şey değişir...
NETİCESİNDE BABA - OĞUL - KUTSAL RUHTUR....

4 Temmuz 2015 Cumartesi

İLKOKUL…



Pantolon içine pijama giymek, önlük altına pantolon giymek yine de şanslı olup hiç sobalı okulda okumamış olmak, ama bitlenmemen için saçlarının kısa kestirilmesi, lastik silgiyi kaybetmemek için ortasından delip iple boyna asmak ama sürekli kaybetmek, abaküs, fasulye ve kürdan gibi sonraları plastikleri çıkan tüm bu “matematik aletlerini” organik kullanmak, hafta sonu folklor dersleri, hava soğuksa beden eğitimi dersi yerine matematik sorusu çözmek, birdirbir, uzuneşek, misket oynamak, kızkıza/kolkola bahçede turlamak, kankardeşliği, o zaman kocaman gelen küçücük sıralar demektir...

Okuma bayramları ve kırmızı kurdeleler, yerli malı haftası ve turşuyla tarhananın dostluğu…
Çalışkanlar ve tembeller ayrımı, karne notundaki dört notuna ağlayan dövülesi çocuklar,
"--neee değğdiiiğğ seni öğretmeene söliiceaamm" cümlesi... Tahtaya isim yazan sınıf başkanı, kalem açma eylemi, soluğu çöp tenekesinin başında almak, akabinde kalemini açmak için gelmiş arkadaşlarla muhabbet etmek…
Göçmen kuşların kışın güneye göç ettiğini öğrenmek… Öğretmen korkusu… Öğretmen kokusu…


İlk aşk demektir… Gencecik ölümler demektir...

Kokulu silgi, ders arası çiş molası, simit, elvan gazozu, leblebi tozu, feza füze, kız kaçıran, çat pat, mantar tabanca, sulu boya, pastel boya…
Son zil çaldığında okuldan (ne hikmetse) efendi gibi yürümek yerine tam gaz koşarak çıkmak...
Kümeler, kümeleşmeler...
Tahtaya kalkınca hep yüzü kıpkırmızı olan arkadaşın...
Sıranın üzerine abanarak ve yalvararak parmak kaldırmak, bunu yaparken "örtmenim örtmenim örtmenim..." diye bağırmak ve biri seçilene kadar susmamak...
Aşı günleri delikanlılık ayağına kuyruğun en önüne geçmek ve gıkını bile çıkartmamak…
Yazlık açık ayakkabıyla soket çorap giymek ve kirlenen çorap uçları...

"yazların sıcak ve kurak, kışların ılık ve yağışlı” olduğu yerin neresi olduğunu hala bilmemek ama bu cümleyi hiç unutmamak…
Islak pamuk içine konan fasulyeden çınar ağacı yetişeceğini sanma salaklığı demektir…

Gırtlağı kesen sert yakalar… Siyah soluk önlükler… Kız önlüğü giymek… Annenin nihayet diktiği verev etekli, sentetik parlak kumaşlı, kız önlüğünün önünde ütü iziyle okula gitmek zorunda kalıp utanmak demektir…


Duvarı çevreleyen dört mevsim haritaları... İlkbahar, yaz, sonbahar, kış…

İstanbul’un fethinin bayram olarak kutlanmadığı ama İstanbul’un fethi ile Türklerin dünyayı yeni bir çağa soktuğunu düşünüp gururlanmak… Tarih şeridindeki Fatih resmini hiç unutmamak…

İlkokulu başladığın anda eziyete döndüren sayfalar dolusu çizgiler…
|||||||||||||||||||
\\\\\\\\\\\\\\\\\\\
///////////////////

Her sene çektirilen sınıf fotoğrafları, sağlık kolu, kütüphane kolu, sınıf başkanı vs olmak, izcilik yapmak, yavrukurt olmak… Fikri Bey’den mandolin dersi almak, yeteneksiz diye kovulmak… O mandolinin hala başucunda durması, ben müzik konusunda yeteneksizimin beynine işlemesi demektir…

Bir sırada üç kişi oturmak… Ali, Oya ve Kaya’nın tek cümlelik maceraları, eve koşan ali, topu tutan ali ve bilumum diğer Alilerin serüvenleri…

26-45 doğu meridyenleri, 36-42 kuzey paralelleri…
Defter arasında, kitap arasında, önlük cebinde kalmış simit susamları…
Kara tahta, tebeşir bitince yan sınıftan gidip tebeşir istemek, yıldızlı pekiyi,
Kalın kartondan imal edilmiş karneler (şimdikiler "print out" sanırım), okuma bayramı
Türküm doğruyum derken çekinmemek…
Korkma sönmez derken çok emin olmak… Bunların faşist misin sen oğlum denilecek şeyler olduğunu bilmemek demektir…

Veli toplantısı, tırnak kontrolü, bit kontrolü, henüz blok ders kâbusunu bilmeden sık aralıklarla teneffüse çıkabilme özgürlüğü, kardeşlerin el ele okula gelmesi…

Öğretmenden yenilen ilk tokat demektir. Yine de ona hiç kızmamak demektir... Ona hayran olmak, onu örnek almak... Ölmeden elini öpmüş olmaktan mutlu olmak demektir...



Onun gibi ilerici, aydın,bir Cumhuriyet Kadını olmak demektir...

'Atatürk 1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Bey’dir. İlköğrenimine mahalle Mektebi’nde başlamıştır. Daha sonra...'
Şeklinde anlatılan Atatürk’ün hayatını ezbere bilmek demektir…
İşin en acı kısmı Ata’nın dayısının çiftliğinde karga kovalayışını hepimiz ezbere bilirken memleketin kurtuluşu ve kuruluşunun detaylarını hiç de olması gerektiği kadar derinliğine belleyemediğimizi bugün görmek demektir…





Müsamereler… Sahnede Kafkas oynarken başımdaki duvağa basarak alkış almama sebep olan eşim… Kafkas’ta boyum tutmadığı için âşık olduğum çocukla oynayamamam… Hala kimseyi boyumun tutmuyor olması… Folklor kıyafetlerimi hala saklamak demektir…


Daha ilkokul birinci sınıfta bile, siyah, sözde tek tip önlüklerin kapatamadığı farklılıkları gözlemleyebilmek. Hep en güzel kalemlere sahip olan o kızın, çantasında yazacak bir kalemi bile olmayan o çocuğa kalem ödünç vermemesine şahit olmak…
Öğretmenler gününde öğretmene hediye vermeden teşekkür ediyor olabilmek, hep sümüklerini önlüğünün koluna silen çocuktan tiksinmemek; bütün kör göze parmak adaletsizlikleri takmayacak kadar masum olmak, her şeye rağmen çocuk kalabilmek, teneffüs zili çaldığında bahçeye koşturabilmek demektir…

Kardeşle aynı okulda okunuluyorsa, onu koruma çabası içinde olmak, teneffüslerde kendi arkadaşlarınla oynamayı bırakıp, onu yakın takibe almak…
İlkokul boyunca her ders defalarca "konuşma, Emine” denmesi ve yine de konuşmak…
Matematik dersi kâbusu, defalarca düzelttiğin sınıf kütüphanesi… Sürekli kütüphane kolu olmak demektir…

Sınıfın en çalışkan, akıllı hem de en kibar çocuğunun sınıf başkanı olması ( Hala öyle adam)
Sınıfın en çalışkan kızının hem sarışın, hem mavi gözlü, hem de en güzel kızı olması eşitsizliği savaşmak… Onun kaçınılmaz olarak doktor olması… En yaramaz kızın hala en sevdiğin arkadaşlarından biri olması, ilk aşkınla hala görüşüyor olmak, sıra arkadaşının çok akıllı bir kadın olduğunu görmek… Aranızdan doktorlar, mühendisler, müzisyenler çıkması… Onların başarılarıyla övünmek onları görünce hala mutlu olmak demektir…


Otorite, çalışkanlık ve hırsı ilkokulda öğreten hem korktuğun, hem sevdiğin ve saygı duyduğun o görkemli kadının son talebeleri olmak ayrıcalığı…
Hep en ön sırada oturmak, beden eğitiminde sıra sonu olmak…
Erkek-kız ayrımı yapılmaksızın kurulan saf sağlam dostluklar demektir…

Milliyet Çocuk ‘un, Doğan Kardeş ‘in, Kumbara dergilerini okumak… Tipitip’in 25 kuruş olduğunu hatırlamak demektir…

70’lerde ilkokul okuyan bir çocuk olmak…

Dengeli bir fakirlik, inançlı insanlar, çocuk aklıyla anlaşılmaya çalışılan idealler, samimi sosyalleşmeler, birçok oyun arkadaşı, ev gezmeleri, radyo haberleri, tek tip TV, yerel gazozlar, limonata, TV regülatörü, elektrik kesintileri, büyülü kokulu-tahta tabanlı bakkallar, bulunması zor gazoz kapakları, şıveps, arabesk, pazar günleri boyu eğlence programları, eski minibüsler, soluk okul siyahları, sümük, bit, eski kıyafetler, küçülen ayakkabılar, büyüklerden kalan giysiler demektir… Küçükken Sovyet sporcuları desteklemek, “kutu kutu pasta, Demirel hasta, bırakın ölsün,  Ecevit başta” diye tekerlemeler bilmek, yazlık sinemalar, birbirini seven insanlarla birlikte okumuş olmak demektir…
TRT’de pazar günleri yayınlanan Almanya’daki kasabalar arası yarışma programlarının hastası olmak demektir… Gece yayınlanan Muhammed Ali Clay boks maçları için babayla uyanıp okula uykusuz gitmek demektir…
Ramazanlarda babayla sahura kalkmak övünerek oruç tutmak demektir… Öğretmenin “çocuklar oruç tutmaz” diye uyarması demektir… Sınıfta bir tek arkadaşının annesinin başının örtülü olması demektir…
Pilli radyodan Yurttan Sesler korosu, Arkası Yarın, Çocuk tiyatrosu dinlemek, 33 devirli plaklardan şarkı dinlemek demektir. Siyah beyaz televizyonda yayın kesildiğinde necefli maşrapaya bakmak, son Mehmetçiğe bakıp, karıncaları görüp televizyonu 12’de kapatmak demektir.
Benzinin karneyle tüpün de kuyrukta alındığını zannetmek. Avuç kadar “itt schaub lorenz” teybi dünyanın en önemli müzik sistemlerinden birisi sanmak, Süleyman Demirel’in "Ecevit mazot bıraktı da biz mi içtik" cümlesini sarf ettiğini bilfiil duymuş olmak, Enrico Macias’ın dünya çapında en önemli bir şarkıcı olduğunu zannetmek, Mercedes’in "kaç yaptığını" görmek için camından maymun gibi bakmaktır…

Ama bugün görüyorum ki ilkokul arkadaşlığı ortak korkuların ve hayatın ilk acımasızlıklarının paylaşıldığı arkadaşlıktır… İlkokulda (ya da en azından benim ilkokulumda) herkes aynıydı gibi hatırlıyorum, kimse aşırı zengin ya da fakir değildi, belki de bunun belli edilmediği yıllardı… Öğretmenimizin otoriterliği ve boynumuzu kesen yakaların dünyasında, çocukken neyi ne sanırdım başlığında örneklenen hayatın karşısındaki salak acemilikle de desteklenen garip bir dayanışmadır ilkokul arkadaşlığı… Bugün görüyorum ki ilkokul arkadaşlığı insanın kendini en rahat hissettiği arkadaşlıktır… Yıllar sonra sanki çok şey paylamışsınız gibi onları sonsuza kadar kazanmak istediğiniz, koskoca adamları, kadınları şimdiki halleriyle düşünmemekte inat edip sadece yıllar öncesiyle hatırladığınız, ilk aşkınızın da hep içinde olduğu buluşalım, görüşelim deyip, buluşmaların hep ertelendiği arkadaşlıklardır ilkokul arkadaşlıkları...



Aynı noktada olmayı bırakın, tamamıyla ayrı dünyaların insani olsanız bile, birbirinize olan hürmetiniz yüzünden iyi vakit geçirmeye şartlarsınız kendinizi… Tüm kimliklerinizden sıyrıldığınız bir arkadaşlık türüdür. Herkes ortak bir kimlik takınır, ne kadar beraberseniz o kadar sure boyunca o kimlikten asla vazgeçmezsiniz.


Siz ilkokul arkadaşlarınızla birlikte olduğunuzda hala MÜDAFAA-İ HUKUK İLKOKULU’nda BEHİCE YAPRAK’ın öğrencilerisinizdir…
Giderek eksilirsiniz… Ama hepsini ayrı ayrı seversiniz…





2 Temmuz 2015 Perşembe

KARA KOYUN...



“Kimlik, insanın zamanın içindeki incelişinde onu dünyaya bağlayan bir ayna.”
Diyor Amin Maalouf Ölümcül Kimliklerde…

İnsanın dünya üzerinde kim’ oluşuna aradığı “lık” takısı Kimlik…
Bir kapıyı çaldığınızda kaçınız içeriden gelen “kim o ?” sorusuna “BENİM” diye yanıt veriyor…
Belki ağız alışkanlığı belki de soruyu duymamak… Oysa soru “sen misin ?” değil… Kim o?

İnsanlar en temel ihtiyaçlarını giderdikten sonra kendilerini tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı duyuyorlar… Bu onların kimliği olarak beliriyor kanımca. Mesleğimiz, kariyerimiz, girmeye hak kazandığımız kurumlar kimliklerimizi belirliyor. Hayatında kendi başına hiç bir şey başaramamış bireyler, kimlik gereksinimlerini doğuştan getirdikleri ya da kazanabilmek için hiçbir çaba göstermelerine gerek duyulmayan kimliklerde gideriyorlar.

Dinimiz, milliyetimiz, tuttuğumuz takım gibi… Genelde bu ikinci gruba dâhil bireyler, benimsedikleri ve kendi kişiliklerinde ön plana çıkardıkları bu kimliklerin fanatik destekçisi oluyorlar.

Köktendincilik, ırkçılık, holiganizm hep bu kimlik arayışının tatmin edilememesinin yarattığı, şiddeti ve hoşgörüsüzlüğü de beraberinde getiren toplumsal yönelimler olarak önümüze çıkıyor.

Kim o? Sorusunun yanıtının “ben” olması sadece varlığımızı bedensel olarak ortaya koyuyor oysaki “Özne” olan biz bu ben cevabında “kimliksiz” kalıyoruz…
Şüphesiz parmak izi sahip olduğumuz en değişmez, en sağlam kimliktir. Ne kaybetme olasılığı vardır, ne de değiştirme... Yani tıbbi olarak ya da kriminal olarak hata yapıyor olabilirim ama kişiliğimizin oluşturduğu kimliğimizden daha net olduğu kesindir.

Ben kimim?
Oğluma, kızıma göre anne… Bir başkasına göre evlat… Bir başkasına göre abla… Bir diğerine göre dost… Bir başkası için sevgili, eş, kadın… Birilerine göre bir çokbilmiş… Bir diğeri için komik bir kadın… Birileri için şerrinden korkulacak bir huysuz… Belki de birileri için hakkımda yalan yanlış konuşulacak bir düşman… Bazıları içinse kendi kimliklerinin çarptığı bir duvarım… Ama ben “kimim ben” sorusuna verilecek yanıtların içinde bir tanesinden çok eminim… Yaşamında riyakâr, hırslı, açgözlü, kalbi kötülükle dolu ve etrafını kendi gibi insanlarla dolduran insanları istemeyen biriyim… Yani bu devrin prim yapan insan profili hiç bana göre değil…
Hoş bende onlara göre değilim…

Yaşam daima iki-üç yol veriyor her karar öncesinde… Ben elden geldiği kadar etrafıma düzgün insanları toplayarak ilerlemeyi tercih ediyorum…
Yıllar önce çok sevdiğim bir arkadaşımı bir yere davet ettiğimde "ben sıkılırım orada… Senin arkadaşların var, ben onlara uyamam" demişti… O güne kadar arkadaşlarım arasında böylesi bir uyum problemi yaşatacak farklılıklar olduğunu hiç düşünmemiştim… O gün bir şeyi sorgulattı bu söz bana…

Ben “kimlerle arkadaşım”…

Ve o günden beri etrafıma insanları seçerken bir tek şeyi temel alıyorum… "İçi dışı bir olsun…" 
Üniversiteler okumuş bir kadın olarak; önce hayatımdan okumanın insan olmaktan üstün olduğunu zannedenleri uzaklaştırdım… Sonra hayatımıza sevgimiz ve güvenimizle aldığımız, ekmeğimizi, evimizi, duygularımızı evladımız, kardeşimiz gibi paylaştığımız ama iş çıkarların çatışması noktasına geldiğinde kadirşinaslığı bir anda unutanları eledim… Sonra etrafımdan kendi başarısızlıklarını başkalarının başarılarını kötüleyerek kapatmaya çalışanları temizledim... Kadınlarla ilişkilerinde sürekli yalan söyleyen erkeklerle dost dahi olmamaya dikkat ettim, erkeklerle ilişkilerini olası çıkar hesapları üzerine kurma alışkanlığına sahip/ bir kısmı namusluyla evli kadınları (namuslu ve evli demek değil bu kendi namusuyla evli demek) çıkardım yakın alandan… En içten duygularımı anlattığım buna rağmen o duygularla beni sırtımdan vurmaya çalışan birkaç eski/ yakın insanı da eledim… Çalışma hayatımda kime destek olduysam önce onun bana zarar verdiğini gördüm… Çalışma ortamında dostluk kurmamaya karar verdim…
İnsanların birbirlerini ne kadar kolay aldattığını gördüğümde bende denedim… Beni aldattığını sananların ruhu bile duymadı aldatıldıklarında…
Ve sonra bir gün baktım ki kimseye güvenmiyorum…
Kimseye inanmıyorum…

Çünkü baktığım her yerde maalesef ki eksik, yarım rahatsızlık veren insan ilişkileri görüyorum…

Zaman zaman insanlara çok zarif ve kibar davranamıyorsam sebebi budur… Çünkü ben çoğu kez insanların birbirlerini idare ederken samimiyetsizliklerini görüyorum… Annesinin arkasından konuşan evlatlar görüyorum… Eşini bir koca masa kadının yanında yerin dibine sokan, akşam kapıyı “aşkım” diyerek açan kadınlar görüyorum… Üç gün önce hakkında bir sürü laf ettikleri insanlara işleri düştüğünde “canımsın” diyenler görüyorum…

Sonra kapıyı çalana “kim o” dediğimde birileri “benim” diyor…

Sahi beyan ettiğiniz “siz” gerçek “siz misiniz?”

Bazen sizin kendinize uyan bir kostüm gibi seçtiğiniz; cinsiyetiniz, mesleğiniz, eğitiminiz, okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, dinlediğiniz müzik, hoşlandığınız artistler, politik fikirleriniz, ayakkabılarınız, başörtünüz ya da dekolte kıyafetiniz sizin kimliğiniz… Ve bazen de olaylar karşısında durduğunuz yer, seçtiğiniz insanlar, durduğunuz taraf sizin kimliğiniz… 
Siz bana tüm zarafetiniz ve mükemmel, eşitlikçi yaklaşımınızla gelseniz de eğer insanları sevmeyen, hırslı, baştan ayağa yapmacık bir takım insanlara “canım” diyor, yaşamınızda taşıyor, bilmem hangi çıkarlarınız için idare ediyorsanız… Siz benim için “kimliksiz bir bireysiniz”. Elbette o ya da bu nedenle bu tarz insanlarla aynı ortamları paylaşıyoruz ama iş ya da sosyal ortamda illa ki zararlı olacak bu insanları çıkarlarınız için yedekleyen, taşıyan, onların kötülükleriyle açtığı yoldan bir yere ulaşmaya çalışan insanlardan biriyseniz muhtemelen zaten arkadaş değiliz… Ya da tanışıyoruz ama benden haz etmiyorsunuz…

Kimliksiz insan çoğul ve akışkandır. Bulunduğu kabın şeklini alır. Ama bazılarınınkine bulundukları kap yetmez, taşar, başka başka kaplarda kendilerine yer açarlar. Kiminin mevcudiyeti kabın yarısını bile dolduramazken, o kap kendi kabıymış gibi davranır…

Amin Maalouf ‘un Ölümcül Kimlikler kitabında dediği gibi " bir insanın kimliği, başına buyruk aidiyetlerin birbirine eklenmeleri demek değildir, kimlik bir yamalı bohça değildir, gergin bir tuval üzerine çizilen bir desendir; tek bir aidiyete dokunulmaya görsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır "

Sarsılmayan kimlikler için ne yapmalı sorusunun yanıtı hayli derindir…
Benim vakıf olabildiğimden derindir…
Kimliğin önemini sorguluyorum zaman zaman...
Bu kadar mühim olmalı mı acaba…

Yani… Kendini, dünya üzerinde konumlandırmak, bir şeylerin dahilinde sabitlenip, bir şeylerin haricinde bulunma lüksünü stabil kılmak…

O kadar mı mühim olmalı acaba hakikaten…
Yani bunca Kimliksiz bireyinde bir bildiği vardır herhalde... Onca sineğin boka konarken bir bildiği olduğu gibi...

Ama anladığım şu ki kişinin kimliği olmak istediği insanla, olabildiği insanın buluşma noktasıdır…

Ben kapıyı bir çaldığımda içeriden gelen “Kim o?” sorusuna cevabım; kendimden ve içeridekinden korkmadan Emine’dir…