15 Haziran 2015 Pazartesi

SAYIN İDARECİ;



İnsanları idare etmek…
Çok uzun sure sürdürülmemesi gereken bir durumdur, aksi takdirde idare edeni fena gerebilir…
Sizi sizden alıp başka birine dönüştürülebilir… İnsanlara sevgiyle, dostlukla, yakınlıkla verdiğiniz haklar gün gelir onların normali haline gelip sizi duvara sıkıştırabilir…
Ve bazen dünyanın en zor işidir. Çeşitli karakterdeki insanları bir arada tutan tek şey sizsinizdir ve zıt kutuplardaki insanlar mutlaka ki yaşamınızda bir araya gelirler. Çıkacak olan çatışmaları engellemek veya minimum düzeye getirmek oldukça zordur. Çünkü hayatınızın farklı alanlarını paylaştığınız insanların hiç birinden vazgeçmek istemezsiniz. Ne yardan ne serden düşüncesiyle var olduğunuz ortamda dengeyi kurmaya çalışmak, bunu yaparken kalp kırmamaya çalışmak ve tüm bunları yaparken gönülleri de hoş tutmak istemek bir ipte birkaç canbaz oynatmaktan farksız hale gelir. Ve tecrübeyle sabittir ki birileri mutlaka kırılır. Ya da siz mutlaka kırılırsınız…
İş yerinde çalışma arkadaşlarını, patronunu, patronsan en verimli ve para kazandıran çalışanını idare edersin… Bir derece doğrudur, anlarım. Ki bu bile bir gün elinde patlar…
Ancak özelinde beraber olduğun kişileri idare etmekle geçiyorsa ya da geçmişse hayatın eyvah! Eyvah ki ne eyvah…
Hele bir de sen “sana bir şey olmaz” karaktersen… Of of… Yemede yanında yat…
Ben huysuzum… Bir daha yazayım “ben huysuzum”
Bence değilim; toplu egolara karşı duyduğum şaşkınlık ve bundan kaynaklanan bir ayak direme benimkisi… Bence ortada çok fazla kendini bilmezlik var…
Çünkü kimsenin “haddini” bilmediği ve bunu dile getirdiğimde “öfkelendiği” bir dünyada yaşıyorum…
Kendi adıma konuşayım belki sizin dünyanızda herkesler haddini biliyordur… Ne bileyim mesele yaşadığınız ülkeyi idare edenler ülkeyi soymuyordur, yalancı değildir… İş hayatınızda en yakın olacağınız insanlarla sürekli rekabet içinde değilsinizdir. Sosyal ortamınızda bir kardeşlik, dostluk havası esiyordur herkes samimi, içten ve birbirine destektir… Çoğunuz şikâyet etmediğinize göre öyledir… Yoksa ben deli miyim? Dün yazdım yarında yazarım ben “idare eden” insan sevmiyorum…
Ben söyleyebilen insanları seviyorum, saygı duyuyorum… “Aman şimdi bişi diyecem aram bozulacak” diye düşünüp insanları sevmedikleri halde canım, cicim diyen sonra başka ortamda konuşan insanları çok tehlikeli buluyorum. Varsa bir sıkıntın söylersin… Bunu yazdığımda bana yapılıyor gibi geliyor insanlara... Elbette bana da yapılıyor da, bunu size yapan insanlarla da konuştuğum oluyor... aSize canım deyip arkanızdan gelip bana sizin hakkınızda konuşan biri olduğunda ben biliyorum ki aynısını benim içinde yapıyor ve aslında bir çoğunuz içinde buna tepki duyuyorum ama ilginçtir ki hayatımda çoğu kez başıma gelmiştir... Ben iki insanın birbiri hakkında ettiği bir sürü hadsiz lafı dinlemişimdir, öfkelenip tepki koymuşumdur... Sonra onlar sarmaş dolaş aynı ufka yol almışlardır... Boşanma sebebim bile budur neticesinde...
İnsanların şartlarla birlikte değişimlerini anlayamadığım gibi insani anlamda bu çekincelerini de anlamıyorum… 14 yaşımdaki lise arkadaşıma nasıl bir karakterim vardı diye sorsam doğrusu yanlışıyla buna çok yakın bir şeyler söyler… Hatta ilkokul arkadaşlarım haksızlığa dayanamazdın kavga ederdin diyebilirler… Ederdim hala da ederim… Ama bilirler nerede duracağımı… Kim olduğumu, beş yüzüm yoktur… Her durumda farklı oynayan yanlarım yoktur. Haliyle buna benzer bir beklentim var çaresizce…
Çaresizce diyorum çünkü hiç umudum yok…
Bir süredir “idare etmemeye” kararlı yaşıyorum ben hayatı… Çünkü idare etmeye başladığında sonu gelmiyor… Sosyal insan olmanın şartı haline gelen "mış" gibi yapma halini redediyorum... Ama bazen şartlar zorluyor…
Demem o ki; eğer hayatımda iseniz ve ben size “bana bunu yapma” sinyali veriyorsam duyun güzel kardeşim… Bak ben Feyzbuku sosyal aydınlanma aracı olarak kullanıyorum… Ben seni aydınlatmadan sen aydınlan istiyorum… Çok mu tehditkâr oldu… Ayıp bişi olmuş…
Çiçekler böcekler huysuz emineler… Pazartesiler filanlar… Mutluluklar kelebekler…
Ben baştan diyeyim…
Netice de ne demiş Hoca Nasreddin; çeşmeye giderken dövmezsen testiyi kırar geçer insanlar…



12 Haziran 2015 Cuma

Bİ ÇAY DEMLE... GERİSİ HİKAYE!


Boşvermek ve Heves kırmak üzerine bişeyler…

Bu ülkenin temelinde var sanırım bu durum… Ne vakit birşeylere heveslenseniz birileri illaki hevesinizi kırar… Size boş ver der…

Hani bu yaşa kadar buna alışamadın mı derseniz “alışamadım”… Çünkü öyle şeylere alışmak düzeni olduğu gibi kabul etmektir… Ve düzeni olduğu gibi kabul etmek “düzülmeyi” kabul etmektir… Bunu kabul edersem açken ben; ben değilimdir… Kabul edilir mi böyle bir şey?

“BOŞ VER” dile kolay, geçiştirme anlamlı emir kipinde yüklem olan ve en sevmediğim kelimedir… İçinde çok şey barındırır… Hayatımda hemen hemen hiç kullanmadığım ve bana söylenildiğinde karşımdakinden tiksindiğim kelimedir…
Ola ki kullanırsam - o an ağzımdan çıkması gerekiyorsa - devamında karşımdakine bir şekilde sonra anlatacağımı, o an konuşmanın yeri ve zamanı olmadığını belirtmek istiyorumdur.
Çünkü yerine göre anlamı değişen ama benim için gereksizliği sabit bir kelimedir…

En bayıldığım “Boş ver” önce size sizi üzecek kıracak bir şeyi söyleyip, duyduğunuzda canınızın yanacağını bilerek bunu size aktarıp, siz ayar olduktan sonra ardından gelen “aman boş ver sende” olanıdır… Bayılırım ben buna…

Bununla yarışan “Boş ver”; insanı ümitsizliğe sevk eden boş verdir… Boş ver yahu değişmez bu işler… harika bir kalıptır… Heves kırıcı tayfası bayılır buna… Neden değişmeyecekmiş… Tanrının erkek diye yarattığı kadın, kadın diye yarattığı erkek olurken… Neden değişmeyecekmiş ki? 

Bir diğer boş ver; size her türlü derdini anlatan insanların siz bir şey anlatmaya başladığında sarfettiği boşverdir… Onlarda heves kırıcı tayfasının üyesidirler… Vazifeleri bencilliktir… Ben çok dert dinlerim… Yüklenmemeyi becerir bünyem… Nasıl yapar bilmem.  Ama samimiyetle dinlememe, üzerinde kafa yorup çözüm üretmeye gayet etmeme rağmen ruhuma ağırlık yapmaz başkasının derdi… Arada elbette istisnaları beni sürekli anlattıkları dertleriyle değil de kendilerine zarar veren bu durumu değiştirmeyerek deli edenleri vardır elbette… Ama kimseye “boş ver” demem…  Çünkü o ya da bu nedenle derdini anlatan insan çözümünü arıyordur… Ve bazen sizden bilerek ya da bilmeyerek çıkacak bir cümle karşınıza iyi gelir… Yani “boşverilmez”…

Bizde komşudan dolu gelen tabak boş gönderilmez; adettendir…

Ayrıca “boş ver” zararlı bir kelimedir. Olayları geç fark etmenize neden olur…

Özel ilişkilerde bir nevi "nasıl olsa söylediğin hiçbirşeye inanmıyacam, o yüzden boşuna çabalama" demektir. Boş verilmemesi gerektiği karşı tarafça da bilinmesine rağmen boşvermek, o ana özgü bir manevradır…

Bazen yapılan hataları destekleyen en bariz ifadedir. Çünkü yapılan hataları boşverirseniz, tekrarlanırlar… Ve çığ gibi büyüyerek önce sizi yutmaya çalışırlar… Hata “boşverilmez”. İçtenlikle, iyilikle ve kasıtsız hatalarda bile belirtilmeli ve rahatsızlık duygusu dile getirilmelidir. Ki tekrarı engellensin…

Biri bana ne zaman “boş ver” dese… Ben önce onun “boş veremediğini” düşünürüm…  Aniden gerisin geriye “dolu veresim” gelir… Çünkü bu kelime keskin bir bıçak gibi bir anda kesip atar, yok sayar paylaşılanların önemini.
Bayıldığım bir diğer boş ver; karşının işine gelmeyen bir şeyi duyduğunda size kullandığı boşverdir. Adam milyon hata yapmıştır, sizin hakkınızda konuşmuştur, hakkınızı yemiştir… Yetmez “boş ver” diyerek “hevesinizi de kırar” …

Ne kibirli bir ünlemdir.

“Neyse” ile kullanınca merak uyandırır karşı tarafta, “olur öyle ya” ile kullanınca karşı tarafa ipimde değilsin mesajı verir. “Aman” ile kullanınca konuşulacak başka önemli şeyler var bunu mu taktın kafana mesajı verilir. Bu birleşik kelimeyi ayırıp kullanınca küllüğün dökülmesi istenmektedir. Hal hatır sorulduğunda, karşılığında kullanınca “kötüyüm lan, biraz ilgi gösterin” bana mesajı verir.
Daha uzayıp gider bu, bi kelimeye bu kadar yüklenilmez yalnız ayıp etmişiz.

Kıssadan hisse belki şu kısa bilgi neyi boş vermemiz gerektiğini anlatır bize;
dergahta biri uygun olmayan bir söz ederse, baba erenler mey dağıtan sakiye o biçimsiz konuşan kişiyi işaret ederek, "ona kadehi boş ver" der ve o kişi hatasını anlar.
Kadehini boş verdiğim arkadaşlar acaba anlarlar mı onlara “boş verdiğimi”

Bir önemli not;
Aynı zamanda "bitişik mi yazılmalı ayrı mı yazılmalı" şeklinde çelişkilere düşmeme sebep olan kelimedir. Durumuna göre değişiyormuş birlikte yazılma durumu…

Nasılsa varsa bir kusurumuz imlada birileri uyarır… Yazanın hevesini kırmakta bu ülkenin olmazsa olmazıdır… Okurken herkes editör, herkes yazıbilim uzmanıdır…

Birine sen çok kötü yazıyorsun, ben çok iyi yazıyorum demek ayıptır ama daha fazla komiktir… Herkes yazar… Yazmaya bir engel mi var?  Ama kimileri Cemal Süreya, Özdemir Asaf gibi yazar… Kimileri kendi yazdığına aşıktır hatasını görmeden yazar… Bazıları ise dilini tutamaz, eline hakim olamaz benim gibi “diyecem ulan, boşvermeyecem” diye öfkesinden yazar…
Ama bunca senedir yazarım gördüğüm her yazının güzel yazı olmadığı, her yazanın yazar olmadığı, her kitabın edebiyat olmadığıdır… Ve bazıları sadece fikri kadar yazar… Edebi kadar, insan sayar…
Ama napıyoruz…

Hevesini kırmıyor… Boş veriyoruz… Ve diyoruz ki buraya kadar okuduysan demek yazı sardı… Çok da fena yazmıyormuşum demek ki… Okumadıysan benim yazdığım boşa gitti… Ama bir yazının kötü olduğunu anlamak için, cümlelerini sevmiyorum diyecek cüreti bulmak için okumuşsundur dimi arkadaş J

Neticesinde kırma hevesimi kırmayayım seni…
Ya da boş ver… demedim say...Bir çay demle... Çünkü gerisi hikaye...














4 Haziran 2015 Perşembe

HİÇBİR BAŞARI CEZASIZ KALMAZ...



“Çıkarlarımıza bağlı olmak, duygularımıza bağlı olmak bir kulluk, tutsaklıksa, özümüzün kölesi olmaksa, bizim düşüncemizden başka doğru düşünce olmayacağını sanmak da gene öyle bir kulluktur…” demiştir Nurullah Ataç eleştiri için…

Hiç bir şey icra etmeyenin çok şey icra edeni yerden yere vurmasıdır zaman zaman eleştiri...
İcra etmek şart değildir bazen bilgi sahibi olmayanın fikir sahibi olmasıdır… Bilgi sahibi olmak zorunda değildir kimse, bu durumda bilgi sahibiymişçesine, o işi yapanın mantığını hemen kavramışçasına "lafımı koyarım te buraların kralıyım" mantığı ile hareket etmektir zaman zaman.

Eleştiri, saygı çerçevesinde ve mantıklı yapıldığı zaman faydalıdır. Diğer türlü saldırı olur, hakaret olur, kıskançlık olur, sonra da hedef şaşar, hatta eleştiriyi yapmaya çalışan kim neyi savunuyor kim ne amaçlıyor anlamamaya başlayıp kuduza döner yıkıcı olmaya çalışır, sonuçta da eleştirinin yapması gerektiğini yapamaz hiç bir faydası olamaz...

Bu ülkede iyi bir şey yaptığınızda eleştirilirsiniz…

Eleştiri dayandığı şeylerin temelleri iyice araştırılmadan ve peşin hükümle kullanıldığında ziyadesiyle yaralayıcı olabilen bir silahtır. Ayrıca çoğu kez çoğu kişi tarafından suçlama ve haksız ithamla karıştırılan ve böylece büyük bir kişilik aynasına dönüşen iştir. Çoğu kez eylemle ilgili, edimle ilgili olmaktan çıkıp kişiliği hedef alan eylemdir.

Bazen çocuklaşıp içinden “bana ne, bana ne ben daha iyiyim diye tepinmektir”
Öyle ya da böyle eleştirinin ana itici güç olduğu bir ülkede yaşamaktayız…
Kişisel olarak eleştirildiğim kadar sevilseydim çok da başarılı olurdum kanısındayım…  Ama yaşadığımız ülkenin ana prensibi ailede, eğitimde, iş hayatında, sosyal hayatta eleştirmektir…
Herkes herşeyi herkesten iyi yapar, yetmez bunu herkes herkese beyan eder, o da yetmez herkes herkesi beğenmez…
Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmaz…

Bu ülkede insanoğlunun yegâne eğlence kaynağıdır.
Bazen insanlar yüz yüze bunu yaparlar, en çok da en yakınları üstünde, bu yüzden çıkar en büyük aile kavgaları…
Bazen yüzüne eleştiremezler de, siz o ortamda yokken yaparlar ki buna da "dedikodu" demekteyizdir.
Bu eğlence bize karşı yaptırım gücü olarak onun bunun elinde oyuncak edilip kullanıldığında isyan olur, cinnet olur... Bazen çok kırıcı olur.

Sağlam argümanlara dayandırıldığında, belli bir etik içinde gerçekleştirildiğine verimli bir düşünce ortamı sağlayabilecek "inceleme işi “dir oysaki eleştiri… Bir insanın hiçbir yetkinliği olmayan bir konuda fikir beyan etmesi, üstünlük taslaması nihayetinde komiktir…

Ben “Tango” yaparım ama sıradan bir tangocuyum… Gerçek bir eğitmeni eleştirmem abesle iştigaldir… Ben yazı yazarım bundan da ekmek yemişliğim vardır… Ama ben Cemal Süreya’yı eleştirir, kendimi ondan iyi zannedersem bu eleştiri değil haddimi bilmemektir… Hiç futbol oynamamış biri olarak bir maçı eleştirirsem bu anca komikliktir…

Eğer eleştiri; yıkmaya, küçük düşürmeye yönelikse, eleştiri olmaktan çıkar, hakarete dönüşür. Bu durum da, her zaman vicdan sahibi insanlar için mide bulandırıcıdır. İrite edicidir. Maksadını aşan eleştiri, seslendiği kişiyi uğraşından soğutabilir. Oysa eleştirinin özü, belli bir insanı belli bir şeyden soğutmak değildir. O insan her neyi yapıyorsa, onda bir gelişim sağlamasına vesile olmaktır.
Çocuk büyütürken bu o derece önemlidir ki…
“Bundan bir bok olmaz” diye büyütülen çok çocuk bir gün önce ebeveynin sırtını yere vurur…

Ama eleştiriden korkuyorsak, hiç bir şey söylemeyiz, hiç bir şey yapmayız, hiç bir şey olamayız.
Muhteşem eleştirilere, bir o kadar muhteşem dedikodulara hedef olmuş bir insan olarak bazen duyduklarım canımı yaksa da hedefimi şaşırtmadığı bir gerçektir.

"eleştiri yapabilmek için ne gerekir?" sorusu gelir hep aklıma... İnsan bir şeyi, birini beğenir ya da beğenmez... Kendi bileceği iş… Kimseyi bağlamaması lazım... Ama iş eleştiriye gelince işler değişiyor mu ne? Burada yetkinlik durumu devreye girmelidir kanısındayım…

Hikâye bu ya…

Hindistan’da çok ünlü bir ressam varmış.. Herkes bu ressamın yaptığı resimleri çok beğenir ona ressamların ustası derlermiş..
Onun yetiştirdiği bir ressam da eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak değerlendirmesi için ustaya götürmüş..
Usta;
Sen artık ressam sayılırsın, artık senin resmini halk değerlendirecek diyerek resmini şehrin en kalabalık meydanına götürüp en görünen yerine bırakmasını istemiş.
Yanına da kırmızı bir kalem bırakarak halk tan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir not bırakmasını istemiş.
Ressam ustanın dediğini yapmış ve birkaç gun sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, resmin tümü kırmızı çarpılar içinde resim neredeyse görünmüyor...
çok üzülmüş tabi ressam bu duruma alıp resmi ustaya götürmüş ve ne kadar çok üzgün olduğunu anlatmış..
Usta üzülmemesini ve resim yapmaya devam etmesini istemiş...
Ressam yeniden bir resim yapmış ve yine ustaya götürmüş.
Usta;
Tekrar resmini şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını fakat bu defa yanına çeşitli renklerde yağlı boya ve birkaç fırça ile insanların beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir not bırakmasını istemiş.
Ressam denileni yapmış ve bir kaç gun sonra resmin yanına gittiğinde görmüş ki resme hiç dokunulmamış boyalar da fırçalar da kullanılmamış halde duruyor..
Çok sevinmiş hemen usta ya gitmiş ve resme hiç dokunulmadığını çok mutlu olduğunu anlatmış...
Usta;
Sen birinci durumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasızca eleştirilerle karşılaşabilineceğini gördün fakat ikinci durum da onlardan hatalarını düzeltmelerini, yapıcı olmalarını istedin… Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, buna cesaret edemedi…
Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenlerle tartışma demiş...

Hamiş; Eleştirinin “ insanları birbirine düşürme ve ortalığı karıştırmada en etkili silah olduğunu söyler” Mark Twain.
İnsanlar değer verdiği veya değer vermeye layık gördüğü insanları incitmeden bir konuda uyarmak isteyebilirler. Karşısındaki insan bu eleştirileri püskürtme ve kendini savunma refleksini gösterse dahi uyarıcının samimiyetine ve objektifliğine güveniyorsa o uyarıdan eminim ki bir pay alacaktır. Ama insanlar birilerini kıskandıkları ve yok etmek istedikleri için bunu yapıyorlarsa bunun muhatabı doktorlardır.





31 Mayıs 2015 Pazar

ERKEK KARDİŞ...


Değişik bir tatlı çeşididir erkek kardiş…

Yaşamınızın olmazsa olmaz sıralamasının en başını hiç bir şeye ve hiç kimseye kaptırmaz kolay kolay erkek kardeş. Evlatla yarışır birtek...
Benimki cin kişidir, zeki olsun, size ibret olsun diye dünyaya getirilmiştir. Size hediye verilmiş bir şeydir kardeş, aslında sizin tam anlamıyla kendiniz, ama başka bir zamanda dünyaya gelmiş kendinizdir.
Bir de büyür bunlar, size tepeden bakar, konuşmaya hatta mümkünse konuşmamaya başlar erkek kardişler...
Konuşamadığı sarı tongurdak saçlı halini özlersiniz… Çünkü konuştu muydu sürekli sizi eleştirir… Sizi eleştirmek adeta beyin sporudur allahsızın…
Kronik huysuz olan varlıktır. Ne yapsanız çemkirecek bir şey bulur.

Büyürken saat ve mekân kısıtlamaları yüzünden gidemediğiniz her yere (ailenizin gitmediğinizi sandığı her yere), rahaaaat rahat gidin diye kardeşinizi kolunuza takarlar… Bu gezintilerde nasıl olsa kardeşi yanında, korur ablasını inancındaki anne baba sizin gitmenize ses etmeyecektir… Ancak bu arada siz "ulan ya birine pislik yaparsa şimdi bu, kesin uğraşır şimdi birileriyle, dayak yer kesin bu, kıyamam, gebertirim valla yan bakanı kardeşime" düşüncelerinizden kimseye bahsetmezsiniz. Çünkü cin kişi acayip derecede haraketli ve muzurdur büyürken… Bu cin kişinin yaramazlıkları hiç bitmez ufakken, üstelik yaramazlık konusunda kendini asla tekrarlamaz, her seferinde daha yaratıcı ve elbette ki daha can acıtıcı bir şeyle çıkar karşınıza… “pes” oyunun daimi galibidir zat… Hep siz "pes" dersiniz...
Öyle bir modeldir ki sizin aklınıza gelmeyen herşey onun aklına gelir.  Kesin çizgilerle sizden sonra sizin boşluklarınızı doldurmak için üretilmiş modeldir…
Asla aşık atılmaması gerekendir bu hacı… Yaşam boyu şaşkınlıkla bakarsınız kendisine, bir kafada en fazla kaç fil tepişir ki?! diye…
Küçükken varlığı bünyenize eziyet olan candır o…
Siz daha dört tekerleklisine zor binerken, iki tekerlekli bisikleti gözü kapalı kullanandır eşeğin sıpası… Sokakta olduğu her dakika size göre aileniz için tehlikedir. En uğraşılmaması gereken çocuklara dalaşır, en yüksek duvarlardan atlar, o ufacık bedeniyle akla hayale gelmez şeyler yapabilir çünkü… Okula başlamasının da ayrı bir felaket olacağını nerden bilebilirsiniz ki, yaşamasına yetecek kadar matematik bilen ablasına inat adam ruhuna kaçmış matematikle doğmuştur çünkü. En keyiflisi sanırım ev yetmezmiş gibi kendisiyle aynı okullarda okumaktır…
Kendisi bir kez bile “abladan harçlık almak” keyfini yaşayamamıştır sayenizde… Çünkü nasıl yapar bilmezsiniz, ama sizden az harçlık almasına rağmen hep siz ondan ödemediğiniz borçları istersiniz… En adi kazığınız biriktirdiği parayı utanmadan yürütüp "anneler günü hediyesi"ni onsuz alıp, hediyeyi annenize vermek olmuştur. 
Arada yaş farkı “3” olunca abla kavramı bazen “şimdi ben bunun boynunu kırsam annemler bişi der mi acaba” olur tabii büyürken… Çok canınızdan bezdirmişliği vardır sizi, sağolsun...

Hala da sizi sizden alması 5 dakikayı geçmez…

Sonuçta kendisi halen cücüktür. 
En azından sizin için öyledir. Küçük kardeştir… 

Birimiz 46 birimiz 49 olduk yanılmıyorsam hala annemin  “ama o senin küçük kardeşin” diye koruduğudur… Ne aşk yauu... Anasının kıymetli oğludur o…

Bazen birileri için kardeşim gibi dersin ama bilirsin kimse kendi kardeşin gibi değildir. Kızsan da, kırılsan da sana gülümsediği an herşey biter. Tüm bu güzel duyguları bildikten sonra bir daha dünyaya gelsem yine bir erkek kardeşim olsun isterim de başka bir şey demem.

Enginim, adı güzelim... Oğlumun akıllı dayısı… Babamın emaneti, annemin kıymetlisi…
Hayatta kabullendiğim şeyler var benim…
Bir de asla kabullenemediğim iki şey var…  Allah beni oğlumla ve seninle sınamasın… Uzun ömürlü, sağlıklı güzel günlerin olsun ablam…

İyi ki de doğmuşsun “Dolucan”


27 Mayıs 2015 Çarşamba

TÜRK KADINI NE GİYMESİN!



Canım istedi giydim! İYİ HALT YEDİN...
Türk kadını ne giymesin…

Önce bunu yazanın kişisel geçmişine bir göz atalım...

Bendeniz; 15-16 yaşıma kadar zayıfcacık bir kız çocuğu iken geç girilen ergenlikle birlikte birden tombik bir şey oluvermiştim… 
O yıl ne giymemem gerektiğini öğrendiğim yıl oldu… Ben gençkız iken yani 80’lerde ülkede tekstil bu derece gelişmiş değildi… Mesela tayt yoktu... Hala evlerde dikiş dikiliyordu… Annem terzi olduğu için “kusur” örtme konusunda gayet başarılı idi… Gerçi bu yaklaşım bende “kusurlarım” olduğu… Kilonun ciddi bir kusur olduğu önyargısını yarattı ama 42 kiloyla genç kızlık geçirmiş bir anne için benim fazla kilom “çok” fazla bir şeydi… Hele de doğduğu andan itibaren etiketi “güzel” olmak olan bir kız çocuğunun birden kilo alması şeklen hayli hayal kırıklığı yarattı annesinde demekte mümkün… Dolayısıyla ben önce ne giymem gerektiğini değil, ne giymemem gerektiğini öğrendim… Arkadaşlarımın anlamakta zorlandığı bir çok giysi kuralım oldu... Ama üniversite de utanacak, hatta ömür boyunca üstüme yapışacak olan "süslü" o etiketini taşıyacak kadar şık giydirdi beni... Demek ki o sıralar bile hala anne sözü dinliyormuşum... Ama babamı kaybettikten sonra bir daha hiç çok iyi kumaşlardan özel dikilmiş elbiseler giymedim sanırım... Hep kendime göre, tarzıma göre birşeyler giydim... Neredeyse 50 yaşıma geldim canım annem hala "sana doğru düzgün birşeyleralalım" demeye devam ediyor... Çünkü ona göre orasını burasını keserek giydiğim penyelerim tam bir kabus... Hele de Mark ve Spencer'la kurduğu yakın dostluğun olanaklarını ayaklarıma sermişken....

Annem ben kilo alınca, zamanında insanların gerçekten şık olduğu zamanlarda olgunlaşma da öğrendiği tüm bilgileri hizmetime sundu... Mesela kilon varsa pantolon giyemezsin dedi bana… Bununla bitmedi tabii... Öyle çok kural vardı ki... Çok dar bir şey giymemelisin… Ayıp... Bacağın kalınsa kısa etek giyemezsin… Çirkin... Kolun kalınsa kısa kollu giyemezsin…Falso bir görüntü... Kilon varsa bikini giymemelisin… Yakışık almaz.... İçinde hiçbir kötü niyet barındırmayan bu kurallar; bana 17 yaşında "BOL- SİYAH- UZUN KOLLU"giyinmem gerektiği düşündürdü… 
İlk gençkızlık yıllarındaki kilomu doğumla verdim gitti hatta 42-43 kiloları gördüm 26-27 yaşlarımda... Sonrasında aile genetiğim ( baba tarafımdan gelen elbette ki) ile kolu bacağı dolgun, hep balıketinde oldum… Kilomun ayarını kaçırdığım da oldu, arada bir inat edip zayıfladığım, süzüldüğümde. Ama değişmeyen tek şey kaldı hayatımda kaç kilo olursam olayım arada yaptığım birkaç atraksiyon dışında ben “BOL- SİYAH- UZUN KOLLU” giyinirim…
Kendimi beğenmemekten yada kusurlarımı örtme kaygısından değil... Ben kendimi ancak o kıyafetle huzurlu bulmaya alıştığımdan...
Ben ancak öyle "BEN" olabildiğimden...
O zamanın anneleri, anneanneleri böyle idi...

Oysa şimdilerde durum bu değil elbette… Herkes her kiloda istediği herşeyi giyiyor. Özenmiyorum desem yalan olur ama bazen bakıp yok artık, yuh dediğim de oluyor…
Elbette herkes şu dünyada istediği herşeyi giymekte sonsuz özgür…  Ancak bazen yollarda iki arkadaş göz göze gelip krize girdiğimiz ya da tek başımızayken gördüğümüz görüntü karşısında gülmemek için çok dudak ısırdığımız oluyor… Çünkü bu ülkede kadınlarda erkeklerde çok kötü, gelişigüzel, kendilerini ifade etmekten uzak ve özensiz giyiniyor.

Ben modacı filan değilim… Her ne kadar hayatımın bir kısmını Türkiye’de ki sayılı modacılardan birinin yardımcısı olarak geçirmiş olsam da; orada da bu ülkede ki “giyinememe” konusunda ki fikrim değişmiş değil…Binlerce lira verip berbat kostümler diktiren bir sürü zengin kadın görmüşlüğüm var... Yanlış anlaşılmasın sevgili Kayıtken berbat kostümler diktiğinden değil, bayılma sınırına gelmesine neden olan tuhaf taleplerle gelen müşterileri yüzünden... Üstünde dünyanın parıltısı varken, "ay şuraya da bişi koysak mı?" diyen çok "ŞIK" bir sürü kadın tanıyorum ben...
İstediğini giyme konusunda insanın bazen fiziksel bazen de parasal engelleri olabiliyor elbette... Mesela ben 1.50 boyunda fazla kilosu olan bir kadın olmasaydım... 1.70 boyunda ince bir kadın olsaydım "Bol- BEYAZ- uzun kollu" giyerdim... 
Ama “kötü” giyiniyor olmak maddi ve manevi engellerle çok alakalı bir şey değil sanki… Sonuçta “parası” verilip alınmış malzemelerin nevii ve bedene yakışırlılığından bahsediyoruz burada… Çok para verilip alınmış, hatta çok düzgün dikilmiş, özel tasarım ama sahibi basit, daha kilolu, rüküş gösteren çok esvap var neticesinde...
Bir stil programında berbat giyinilen, berbat giyinmenin aşılandığı bir ülke burası… Sonuçta çıplaklığın “tarz” sayılması da bunun bir parçası… Bir "ikon", bir alt kısmı olmayan "modacı", bir "gençkız" abi hergün beyni olmayan, fahişe gibi giyinen, milyonlarca insanın önünde "hamamda karılar nasıl bayılır" kıvamı göbek atan çıplaklığın "tarz" sayıldığı programda Türk kadınını zehirliyor...

Çıplaklı konusunda bana sorsalar şöyle derdim;
Lütfen teşhircilik yapmayın, yapıyorsanız da tadında bırakın…Bende dekolte severim... Ama belediye otobüsüne bindiğinizde göğüslerinizi göbeğinize kadar açamazsınız... Yollarda ten rengi taytlarla çıplak gibi dolaşamazsınız, zinhar mini dötünüze kadar etekle toplu taşımda seyahat edemezsiniz... Ah canım annem, bunlar hep senin yüzünden...
Ama çok kötü görünüyor... (Konunun "açık giyinmeyin erkekler taciz eder"le uzak yakın alakası yok. Onlara hiç bir kıyafet bu hakkı vermez, hatta sizlerin bilinçli tahrikleri bile "adam" gibi adamı etkilemez) 

Gelelim  Türk kadını neler giymesin kısmına;
Dötünüz kocaman ve bacaklarınız kısaysa tayt giymeyin… Nüfusun 4/3'ü bu tarife uygun unutmayın...
Ayaklarınız taraklı ve/veya tırnaklarınız bakımsızsa, baş barnağınız özgür ruhlu ve yeri öpme niyetinde ise açık ayakkabı giymeyin... En azından doğru açık ayakkabıyı seçin.

Tayt giymeyin...

Herkes giyiyor diye bir başkasında gördüğünüz şeyin aynısını giymeyin. Kıyafetin ilk sahibi 1.80 siz 1.50 olabiliyorsunuz… Sokaklarda hepiniz aynı giyiniyor olabiliyorsunuz...

Tayt giymeyin...

Mini etekle birlikte ten rengi çorap giyilmez, ayakkabınızın ucu açıksa ten rengi çorap giyilmez… Açık ayakkabı ile çorap giyilmez… Ten rengi adı verilmiş lakin kaz gagası rengi o korkunç çorapları giymeyin... Adamı dinden imandan çıkarmayın...

Bacaklarınız kısaysa ve kalınsa mini etek giyilmez, şahsi fikrim bunu hayat prensibi edinin. Hele de kısa, tombul bacaklarınıza platformlu yüksek ayakkabı giyip "seksi cüceler" gibi dolaşmayın... Birahane konsmatrisi gibi oluyorsunuz... Şahsi fikrim bunu yapıyorsanız saçınızı da sarı boyatın tam olsun...

 Tayt giymeyin...

Fazla özgüven iyi değildir selüloitleriniz varken dar ve kumaşı bunu belli eden ya da beyaz, keten rengi gibi pantolonlar giymeyin... Çok şık ve dalgalı bir poponuz oluyor... Portakal vitaminken güzeldir...

Tayt giymeyin...

Boyunuz uzun değilse lütfen diz üstü çizme giymeyin. Lütfen… Giymeyin... Çizmeli kedi değilseniz buna kalkışmayın.

Dar kot pantolon ve döte kadar uzun topuklu çizme giymeyin… Mini etek ve döte kadar uzun topuklu çizme giymeyin... Ya da bunu giyip köşe başına çıkın… Neticesinde Julia Roberts filmde bu kıyafeti giydiğinde fahişelik yapıyordu...

40 santim platform topuklu ayakkabılarınızla "uf be hatuna bak sülün gibi uzun maşallah" diyoruz hepimiz, çok etkiliyorsunuz bizi, az biraz da kahkaha attırmıyor değilsiniz. Siz bilirsiniz, en azından yerinde giyin… Yürüyemiyorsanız giyin özellikle, takma bacaklı gibi oluyorsunuz... Erkek boy ortalamasının 1.70 olduğu bir ülkede upuzun olmanın ne gereği var ki... Kısa boylu yanlarım yazdı bunu engel olamadım...
40 yaş üzerinde iseniz ben çok şirinim diye üstünde "i am a little princess" yazan t-shirt'ler giymeyin, evet şirin oluyorsunuz, çok… 

Bacaklarınız kısaysa düşük belli kot giyip bir de tişörtünüzü pantolonun içine sokmayın…
Hatta Türk kızı iseniz düşük belli kot giymeyin… Türkiye'nin fiziksel şartları buna uygun değil...

Tayt giymeyin...

Koca popolu iseniz skinny jeans'den ve altına giydiğiniz babetlerden uzak durun… Kim Kardesian normal bir insanın örnek alması gereken bir insan değil, neticesinde porno çeviren birisi unutmayın…

Bacaklarınız kalınsa (hatta inceyse de sevmiyorum ama zevk meselesi tabii) ugg'lardan uzak durun… Onlar giy beni diye ısrar bile etse siz onlardan uzak durun, hele de İzmir’de… 10 senede bir kar yağan bir yerde 25 derecede “ugg” giymekte ne demekse…

Bel bölgenizde yağlanma varsa (spora gidin eritin derdim ama kim uğraşacak diyenleri göz önünde bulundurarak) dar kot, etek, bluz, t-shirt giyip oradaki yağları iyice insanların gözüne sokmayın. Gerek yok anlayan anlıyor zaten… Özellikle dar, ince penyeden beyaz t-shirtler giyin ya da... ahnekle dans eden göbeğiniz oluyor yürürken...

Tayt giymeyin...
Tayt giyen aşırı kilolu hanımlar rica ediyorum önlü arkalı reflektör baskısı olan t-shirt giyin... Önlem alalım...

Topuklu ayakkabı giydiğinizde yürümeyi beceremediğiniz için gövdeniz, alt kısmından 30 cm ilerde gidiyorsa; topuklu ayakkabı giymeyin… Topukları gırç gırç oynayan ayakkabılarla o hızla nasıl yürüyebiliyorsunuz bana bir anlatın... 

Rica edicem şeffaf sütyen askısı kullanmayın… Askılarınıza şans verin… Naylon çirkindir… İğrençtir...

Sapsarı saçlarınızın siyah dipleriyle, leopar desenli ve parlak giysilerinizi birlikte kullanın çok kaliteli görünüyor… Tavsiye ederim… Ve hatta o kıyafetlerle ciddi toplantılara katılın... Suzan Avcı sen bizim herşeyimizsin...

Moda olan ne varsa aynı anda taşımak zorunda değilsiniz. Çantanızı "o bir küçük hanfendi" şekilnde taşımak zorunda değilsiniz...

Formda bi vücudunuz varsa, az besiliyseniz beli açıkta bırakacak şeyler giyin. Bel açıklığından pırtlayan bir göbekten daha sevimli ne olabilir ki dimi…

Dekoltenin vücut teşhirinden farklı bir şey olduğunu anlayın. Dekolte fena birşeydir ama aynı anda alt kısım ve üst kısım açılmaz... hem mini, hep meme dekolteli birşey giydiğinizde kerhane kapısında durur gibi oluyorsunuz... bir soket çorap giyerseniz ayaklarınızı sıcak tutarsınız alt takımlardan üşütmezsiniz...

Sokaklarda “kot” donlarla dolaşmayınız… Azcık annemden örnek alınız 14-15 yaşında kızlarınızı popoları dışarda sokağa bırakamayınız... Bazen kurallar iyidir... Kadın olma yaşı 12-13 değildir... Bu sadece köylük yerler için geçerli değildir... Babası verdiğinde toplumsal sorun, kız kendi verdiğinde normal birşey değildir... Yetişkin olmamış insanlar "seks" için kullanılamazlar...

Tayt giymeyin...
Desenli taytları almayın, giymeyin, alanları uyarın, satanları da protesto edin. Leopar desenli tayt giyenleri vurun...

Sizi saran kumaş pantolondan görünen külot izi çok itici… G-string izi ise dehşete düşerek kadar ucuz… O halde sizi o kadarda sarmasın pantolonunuz… Aranızda bir nefeslik boşluk olsun.

Başınızı örtüp ehlisünnet mezheplerinin tamamınca haram kabul edilen bacaklarınızı, memelerinizi göstermek eyleminden uzak durun. Zira büyük bir çelişki meydan getiriyor, diğer insanlara da kötü örnek oluyorsunuz. Bizim gelin bizden kaçar, başını örter tıçını açar gibi dolaşmayın ortalıklarda...
Zira belki başınızı açmış olmak, işlediğiniz bu suçun yanında daha hafif kalabilir...

Babet giyme kısasın diyenleri dinlemeyin. Çok rahat, yemin ederim. Giyin... 

Tayt giymeyin...

Olduğunuz bedenin 2 beden aşağısı kıyafetler giymekten vazgeçin... Sonra sağdan soldan fışkırıyor yağlarınız. Şişmansanız da mümkünse çok dar şeyler giymeyin… Dar mini lycra elbiseleri sadece "zayıflar" giyebilir unutmayın...

İki de birde “ay fazla kilom var” diye şikâyet etmeyin… Kilo güzeldir Monica Belluci muhteşemdir… 
Zayıfsanız bunu söyleyip prim yapmaya çalışmayın birgün kilolu bir kadın sizi döver unutmayın...

Yaşınız ne olursa olsun popo loplarınızı kısmen açıkta bırakan şortlarla sokaklarda dolaşmayın. Hatta Alaçatı'da bile bunu yapmayın... Nice yiğitler telef oluyor o döte bakıcam diye. Kolunu kesen dönerci var döner yerine. Yapmayın etmeyin kardeşi kardeşe kırdırtmayın!

Çakma çanta alıyorsun madem bari üzerinde eşşek kadar logosu olanlardan alma ey Türk kızı... Hadi aldın nolursun kolunda değil omzunda taşı e be Kezban...

Tayt giymeyin...

Lokal bir uyarı TANGO yapmak için soyunmanıza gerek yok… eğer plan orada sevişmek değilse “Milonga”lara giyinik gelin... Tango seksi birşeydir ama herkesin tahrik olmuş bir ruh haliyle çıplak dolaşması dışardan bakılınca ziyadesiyle komiktir...

Yani ne bileyim istediğinizi giyin de ne istediğinize bi dikkat edin…

Size giyim konusunda karışan erkeklere asla prim vermeyin… Size giyim kuşama ilişkin öğütler veren erkeğe bir dönüp bakın…
Sözünü ancak kendisi bir Burak Özçivit, ne bileyim bir Kıvanç Tatlıtuğ ise; süper bir tarzla İtalyan işi kıyafetler, el yapımı şahane ayakkabılar giymişse, daracık ve kaslı, yuvarlak bir poposu, geniş omuzları, kaslı bir karnı, biçimli kolları, bal rengi bir teni, antik yunan heykellerininki gibi ayakları, uzun ve bakımlı elleri filan varsa; kendisini dinleyin… Yoksa hiç iplemeyin…

Size giyim konusunda karışan kadınların ne giydiğine bir bakın... Tüm hayatını BOL- SİYAH- UZUN KOLLU ile geçiriyorsa giyinmiyor örtünüyordur, iplemeyin...

Demem o ki
Giysi gibi aptal bir nesnenin kölesi olmayın. Ne giydiğiniz değil; nasıl durduğunuz, tavırlarınız önemli unutmayın. Ama giyinirken azcık dikkat edin...

Giysinizi ruhunuzun seçtiğini de bilin…
Dua edin bunları yüzünüze söylemiyorum...
Atatürk'ün modern kızlarının bu ülkenin yokluk döneminde nasıl giyindiğini unutmayın...





23 Mayıs 2015 Cumartesi

VİTRİNDEKİLER






Bir Türk annesinin vitrini

olsa ne güzel olur vitrinim :)



































VİTRİNDEKİLER

Ne de manalı bir kelimedir…
Türk Hanım efendisinin olmazsa olmazı ev eşyasıdır “Vitrin”ler
Zengininden fakirine her evde bir duvara yaslanmış içinde “göstermeliklerin” bulunduğu bir “vitrin” illaki olur…

Evin ve sahibinin şekline, şemailine,  eğitim durumundan, maddi durumuna kadar değişen etkenlerle içindekiler değişse de her evin illa ki bir vitrini vardır… Kiminde tabaklar, kristal kadehler, renkli cam vazolar, sırça fil sürüsü, porselen biblo türü ıvır zıvırlar olur.  Kiminde kitaplar, ödüller, kupalar bazılarında hiç açılmamış, açılmayacak içki şişeleri olur…
Bir dönem içine konulurdu televizyonlarımız… Televizyon almanın zor olduğu zamanlarda üstünün danteliyle başköşede dururdu televizyonlar… Raflarındaki dantel örtüler yerini yeni evlerde modern dantelsizliğe bıraktıysa da hala var, her evin bir vitrini… Dokunulmaz…
Çocukken ilgimi çeken ufak tefek bir şeylerin saklandığı, etnografya misali dokunmanın yasak olduğu yerdi vitrinler… Özellikle “anneler” tarafından konan bu takım kurallar zincirine riyakat etmemenin bedeli ağırdır. Sadece misafir geldiğinde ortaya çıkan eşyalar kategorisine dâhil olan değerli hazineler bu vitrinde saklanmaktadır çünkü. Misafirliğe gidilen bir evde benim en çok ilgimi bu vitrinler çeker. Eğer salonda yalnız kalırsam mutlaka kapısını açıp dokunurum biblo, bardak, tepsi ne bulursam. Evde temiz bardak falan kalmamış olsa, hatta iki elimiz kanda, bir elimiz yağda bir elimiz balda olsa bile bu vitrinlerdeki eşyaları kullanamayız. Ben kendimi bildim bileli duran kanyak şişesi hala ağzı kapalı bende duruyor mesela…
Benimkinde porselenler var. Çarşı misali, bir sürü evin hatıraları dolu içi… Kahve ve çay takımları, likör takımları, çay demlikleri ve babaannemden, anneannemden kalan çok eski parçaları eksik olsa da anıları tastamam porselen takımlar… Benim evin müzesi orası… O kadar kalabalık ki “simetrik” vitrin düzenine geçmesi çok zor… Antikacıların dolapları gibi tıkış tıkış… Varsa evinizde değerini bilmediğiniz parçalar tek tük kalmış buyursunlar dostlarının yanına…
Benim vitrinim bu…

Oysa vitrin sadece bu demek değil elbet…
Dükkânlarında, insanlarında vitrinleri var…
Bayılırım değişik dükkân vitrinlerine… Hele eski vitrinlere ama hiç sevmem insanların kendilerini pazarladıkları vitrinlerini…
Oysa hayatın Truman showlaştığı bir dünyada herkesler vitrinde…
Facebook’ta vitrindeyiz, sokağa çıktığımızda vitrindeyiz… Ne zaman kendimizden başka, yalnız kaldığımızda olduğumuzda farklı bir haldeysek o zaman vitrindeyiz…

Ben işte bu vitrinlere fena tav oluyorum…
Vitrini hoş kendi boş çok insan tanıyorum…
Birçok insan vitrinlerde duran, ama ele alıp okunmamış kitaplar gibi…
Vitrindekiler;
Tanıtım kampanyalarının klasik başlığıdır
Pek tabiidir ki her dükkân, her insan en kaliteli malını vitrine koyacaktır. Elindeki gösterecek en etkili mevcudiyetin neyse dışarı gösterdiğin odur…

Etiketin, eğitimin, güzelliğin, paran… Ve… Fakat… Ama… Ancak… Birçok vitrin göstermeliktir…  
Birçok insanın da “göstermelik” olduğu gibi…
Vitrinde harika gözükürken ele aldığınızda bir işe yaramaz ne çok insan vardır…

Vitrini sağlam kendi viran insanlara gelsin sıradaki şarkı... Kendilerini kendi koydukları vitrindeki gibi sananlara… Üzerlerine iliştirdikleri etiketleri, önce kendileri gerçek sananlara gelsin...

İzmir’de… Sıcakta… Aklımda Bodrum varken içimden neler demek geliyorken… Dua edin bu kadarını vitrine çıkarıyorum kimi fikirlerin…

VİTRİNİNİZ, ETİKETİNİZ DEĞİL “DURUŞUNUZ” OLSUN…

Bunları duruş ile karıştırmayınız efendim;
Biri üzerinize yapıştırılır, birinin içinde durursunuz… Sizin bir duruşunuz yokken de, siz siz olun kimsenin duruşuna laf etmeyin... Çünkü vitrin dediğin camdandır...bir taşla kırılır... Etiket dediğin sökülür gider...


OYSA DURUŞ ZATEN SİZDEDİR.

eski bir kuaför vitrini

muhteşem bir korse vitrini... şimdi ne bu vitrinler var ne o ince belli kadınlar :)

4 Mayıs 2015 Pazartesi

BODRUM Bİ DAA !




Yeni hafta hem Bodrum’da başlarsa…

Geçen yaz kaldığımız yerden…
Şehirde yaşayan herkese inanılmaz cazip geliyor buralarda yaşamak… Yaşamım içerisinde zaman zaman Marmaris, Bodrum, Foça, Alanya, Didim gibi yerlerde çalışıp yaşamışlığım var… Buralarda tatilde olmak ne kadar güzelse yaşamak o kadar zordur aslında…

Sabah çoğu kez işinize bağlı olarak “öğlen”dir… Günün yarısını kaybetmiş uyanırsınız güne… Birçok kişi uyandığında terstir, huysuzdur… O güzelim gökyüzünün, denizin keyfini gelen giden çıkarır oralarda yaşayanların çoğunun vakitsizlikten deniz görmeden yaz bitirmişliği vardır. Çünkü yaz buralarda birçok kişi için çalışma zamanıdır… Yani en güzeli buralara gezmeye gelmektir. Oysa çoğu insanın hayali bir gün koca şehirlerden buralara kaçmaktır… Benim hayalimde herkesin kaçtığı koca şehirde huzurla yaşamaktır… Yaşadığım tüm kıyı kentlerinin içinde Bodrum’un apayrı bir yeri vardır bende…
İlk geldiğimde gencecik bir kız çocuğu idim… Buralarda çok güzel çocuklar vardı… İstanbul’dan, Ankara’dan kaçıp özgürlüğünü eline alıp buralara gelmiş gencecik insanlar vardı… Şimdilerde gittiğim yerlerde zaman zaman bazılarına rastlıyorum… Ben onları tanıyorum ama birçoğu bambaşkalar… Bir kısmı kayıp olup gittiler… Bir kısmı yaşamlarını burada harcayıp bitirdiler… Bazılarına baktığımda yaşamım içerisinde doğru seçimler yaptığımı düşünüyorum…
Buralarda çalışarak yaşadığında çoğu zaman yaşama dair en rahat olman gereken yerde insanlara karşı huysuz ve güvensizsindir. Çünkü havasından suyundan, dar alanda kısa paslaşmalarından, ekmeğin aslanın ağzında olmasından buralarda her dost gereğinde aynı ekmeğe rakiptir… Aynı kadına/ adama musallattır… Hayır değildir diyenler buradan buyursun… Dışardan gelip bakıldığında bu çok açık seçik, ayan beyandır… Ama içerde yaşanıldığında bugün dost olan yarın düşman, öbür yıl iş/güç gereği tekrar dosttur…
O nedenle çalışmıyorsanız; emekli maaşınız ve elinizdeki üç beş kuruşla buralarda “yaşlanmış” yıllarınızı sabah yürüyüşleri, uzun sıcak havalarla geçirmek istiyorsanız yerleşin derim…
Yani daha zaman var benim henüz çalışmadan yaşama lüksüm yoktur…

Ama dünya dertlerinden kurtulursam sabahları Bodrum’da uyanmak istediğim doğrudur…

İzmir ne kadar vazgeçilmez ise benim için Bodrum’da öyledir. Burada yorulmam ben, uykum gelmez… Zaman hızlı geçer… Yüzüm hep güler… Saçmalıklara bile gülerim burada… Burada müzik daha güzel gelir, ay daha yakındır… Deniz her yerden mavidir.

Ama bu gözlüğü çıkarıp bakarsanız olay yazın faciadır… Sokakta herkes heran üzerinize atlayabilir, belki şansınıza laf atmakla yetinir… Karnaval alanı gibidir... Teşhirci teyzeler ve ağzı açık seyreden amcalar her yerdedir. İçiniz acır ortamın haline…
Burada çok insana rastlarsınız… İstanbul’dan, Ankara’dan… İzmir’den… Bazısını görürsünüz bazısını görmezden gelirsiniz… Bilmem hangi iş toplantısına diye buraya gelir sevgilisiyle adamlar… Burası çoklu yaşamların kolay kabul edildiği yerdir.
Kaçamakların cennetidir…
Nasıl takılıyorsan kendine göre mekân ve insan bulabileceğin, gerektiğinde en sessizinde ve doğal ortamında kafa dinleyebileceğin, edepli ve edepsiz nasıl istersen öyle eğlenebileceğin bir yerdir burası… Beni burada ararsanız gece Mavi’de bulursunuz… Çünkü kafam başka yeri kaldırmaz… Kafama göre en normal insanların geldiği yerdir Mavi… Ya da yılların alışkanlığıdır… Zaten görmek isteyebileceğim herkesin durağı orasıdır. Veli’de iyidir ama orada misafir hissederim kendimi… Mavi’de ise Bodrum’da hissederim… Ben buradayken beni görmek isterseniz muhtemelen mavi'deyimdir...



Yine bir yaz başı…
Şimdilerde güzel buralar yakında dolmaya başlar…
Ünlüsünden ünsüzüne kadar, memleketteki bütün sonradan görmeler gelirler sırayla...
Zira parayı sonradan bulmuş, yol yordam nedir bilmeyen birtakım cahil görgüsüzler; Bodrum’da tatil yapmayı üst düzey bir mertebe zannederler. Bunlara göre, bir Müslümanın Kâbe’yi tavaf etmesi ne ise, bir zengininde (!) Bodrum’da tatil yapması odur. Bu yüzden yaz gelir gelmez, etrafa caka satmak ve ne kadar paralı olduklarını dosta düşmana göstermek için soluğu Bodrum’da alırlar ve yaradılışları gereği o andan itibaren de Bodrum’un içine yapmaya başlarlar.
Düzgün bir erkeğin "kadın" diye dönüp asla bakmayacağı, her yanı ayrı oynayan, tepeden tırnağa kadar basit, ucuz kadınlar ve bunların yanında erkeklikten nasibini almamış ve yaradılışları itibariyle de asla alamayacak olan ama ceplerindeki paraya güvenerek akılları sıra erkeklik taslayan, öyle davranmaya çabalayan ama çabaladıkça daha da beter olan erkek müsveddeleri dolarlar ortalığa…
Görgüsüzlükleri, cahillikleri, zavallılıkları paçalarından akar bunların… Dün bir tanesini Yelken Kulüpte iskelede parçalasam mı bilemedim mesela…
İnsan üzülsün mü kızsın mı bilemez, acımak’ta karar kılar.

Nerde sakinleri ve tatilcileriyle eski Bodrum... Nerde bu zavallı atıklar.

Ama bodrum her zaman güzeldir... Onun kıymetini bilen bilir.
O yüzden, bu atıklara tahammül edilebildiğin müddetçe de tadına doyum olmaz.

Bodrum zamanları geldi… Çok çalışmak lazım buralara gelebilmek için…

Neticesinde merak ettiğim şudur; 
BODRUM; bunca dağına, taşına, denizine yapılan bunca tecavüzün ardından hala nasıl bu kadar güzel kalabiliyorsun …