4 Ekim 2014 Cumartesi

KUSURA BAKMA… bayram


Herkesin var bir saplantısı benim ki “kusura bakma”…
Bana ne yapmış olursanız olun üstüne bir “kusura bakma” deyin… Tavsiye ediyorum.

Bu lafı duyduğum anda zaten ne yapıldığını unutuyorum. Sadece bu lafa takılmaya başlıyorum. Bir kelime tamlaması ya da minik cümle, her neyse işte bu derece mi yalan, riya dolu olur.

Kusura bakma; *çok uzatma / *aman tamam ya / * ya neyse ya… Türevi bir cümle benim için.

Bazen çeşitlenir de tahammülü denemek istercesine / *kusura bakma ya / *tamam kusura bakma ya.../* tamam ya kusura bakma… her türlü tamlaması kabulüm dışıdır.

Kusursuz olduğunu düşünen bol kusurlu insanların günlük hayatta ağzından düşürmediği söz öbeğidir bana göre. Her ne kadar özür dilerim anlamına gelse de hatayı daha az kabullenici, suçu paylaşma eğilimi içeren bir ifadedir.
Özür dilerim diyen insan hatasının farkında olan, karşısındakinden af dileyen insandır.

Oysa kusura bakma diyen insan; yaptığının hata olduğuna kendi de tam olarak inanmaz. Ortada var olan bir kusur varsa ki olmadığına inanır genellikle, özür dilenmesi gereken insanın bu kusuru fazla abarttığını düşünür.

Özür dilemenin gerekli olduğu hallerde özür dilerim demek daha insanidir.
Kusura bakma ise tuzun kalmadığı, ekmeğin bittiği falan gibi durumlar için uygundur.

Özür dilemek "hatalıyım kabul ediyorum beni affet" anlamı katarken kusura bakma demek "şuna kusura bakma diyeyim de tatsızlık çıkmasın konu kapansın" anlamı katabiliyor konuya.

Ortadaki durum neyse, durumun can sıkıcı kısmının tamamen karşı tarafa yüklenmesidir.

“Ben bir kusur işledim ki işleyebilirim, aman canım sen de azıcık alttan alıver de bu seferlik görmezden gel, kusur görmeyiver demektir” kusura bakma demek. O nasıl bir karakterdir ki kabahatini bilip, hiçbir şey yapmayıp, görmezden gelinmesini isteyebilecek kıvamdadır?

Oysa kişi bir kusur işlediğini düşünüyorsa, bunun sorumluluğunu üzerine alıp, özür dilemelidir karşısındakinden. Ortada bir "kusur" olmadığını düşünsem bile bu lafı duyduğumda, söyleyen kişinin kredisi benim gözümde anında sıfırlanıyor. 
Öyle de rezalet bir laftır benim için.

Ne zaman biri “kusura bakma” dese içimden biri fırlayıp “iş işten geçti, seveceğim gezeceğim görürsün sana neler edeceğim” demek geliyor. Demeli aslında en azından birlikte eğleniriz diye düşünüyorum. Ya da “hiç söyleme daha iyi. Valla bak. O zaman daha samimi gelirsin bana. Severim belki seni yeniden” diyesim geliyor.

Kusura bakma bende kusura bakılması gerektiğine işaret ediyor... Hele ki sert bir vurgu, ritmi artan bir konuşmayla geliyorsa bayağı bayağı kusur var orda gibi geliyor. Birde arkasından a'sı uzun bir "ya" geldiğini ise düşünmek bile istemiyorum.

Şimdi ben kusur işleyip kusura bakma diyenlere anlayacakları lisanla
"sağa bişey deyim, gusra bakma da pek malımışıng."
desem ne de güzel olur pek de güzel olur kanımca J

“Kusura bakma”yın ama başlıkta yalan var… altında “bayram” yazısı yok J

Hamiş; bayram evlatla kutlanır, evlatların ölmediği, yüzlerin güldüğü, evlerde insanların açlıkla, yoklukla savaşmadığı yerde kutlanır, danaya koyuna girerek değil… İnsan severek kutlanır. Gönül yıkmayarak kutlanır. Birlikte, beraberlikte kutlanır… dört gün tatil çalışma Türkiye’m nasılsa şeyin şeyine denk ebesini öpiim …
  

Not: aşağıdaki fotoğrafında konuyla bir alakası yok ama gönül biliyor ya İzmir’i ne kadar sevsem de Bodrum’da olaydım geçiyor içimden. O nedenle koydum bir Bodrum fotosu... Hem kuşlar... hem Bodrum....

 fotoğraf: tolga şenergüç / sanatçıya saygı :)

3 Ekim 2014 Cuma

PENCERE

“pencereyi kapama
kuş dolabilir içeri
sen neyi taşıyabilirsin
kırık bir dalın yükünü mü

pencereyi aç
soluğun çıksın dışarı
sen büyütmedin mi ciğerinde onu
kokusu hayatı yıkasın diye...”  Arkadaş z. Özger

PENCERE…

Küçükken “sıkıldım” dediğimde babam “göğsünden pencere aç” derdi… Çok severdim o cümleyi… Anlamını düşünmeden, anlamadan bile göğsümden bir pencere açmak fikri beni rahatlatırdı.

Göğsünden bir pencere açmak aslında ne çok şey demekmiş… Nefesimin daraldığı, canımın yandığı, çok üzüldüğüm zamanlarda yine babam kulağıma fısıldıyor… Bir pencere ne çok derde deva…

“pencere,
en iyisi pencere; geçen kuşları görürsün hiç olmazsa;
dört duvarı göreceğine…” diyor Orhan Veli…



Yürekten bakıldığında acıtabilen, beyinden bakıldığında sıkıcı olabilen; her ikisini birleştirip bakıldığında hayalleri bile gerçek kılma olasılığına sahiptir pencere, sınırları, çerçevesi bakan göze göre müthiş oranda değişebilecek mahaldir.

Beynin dışarı vuran aynası, aynasızıdır.

Küçükken pencerelerine tahta kepenkler kapatılan bir evde büyümüşseniz, ne vakit hava kararmaya yüz tutsa o kepenkler dünyayla aranıza kapanmışsa… Benim gibi kalın perdeler bile koyamıyor olabilirsiniz pencereyle aranıza… Dört yanı duvar odalarda kalamam ben, uyuyamam, oturamam, nefes alamam… Bir yanımda hep pencere olmalı… Ve hep dışarıyı görmeliyim, sokağı, insanları… Yukarı baktığımda gökyüzünü… Bulutları, yıldızları…

Küçükken pencere başında sokak beklenirdi… Gelen geçen seyredilirdi. Sokaklardan satıcılar geçerdi. Evlerde televizyon bile yokken pencereler gerçekten dünyaya açılırdı. Karşı evin çocuğu ile arkadaş olunabilirdi, pencereden pencereye kışın sözsüz yazın biraz sözlü bir iletişim kurulabilirdi.

Kış geldiğinde pencereler buğulanır, buğuların üzerine minik parmaklarla resimler çizilirdi. Pencerede oluşan parmak izleri yüzünden anneden azar işitilirdi. Bir zaman pencereler gerçekten dışarı açılırdı.

Oysa şimdi hepimizin pencereleri içimize açılıyor.

Pencereniz kapalıyken bakıyorsanız dünyaya camın buğulu olup olmaması veya pencere camının rengi gördüğünüz dünyayı etkiler. Oysa çıplak gözle bakmalı dünyaya… Çünkü hayat öyle ya da böyle akıp gidecektir en nihayetinde.

Pencerenin en yaman çelişkisi ise duvarların bulunduğu yerde olmasıdır kanımca.

Kapalılık çevrelemişken etrafınızı, uzanıp başınızı çıkarabileceğiniz bir kapıdır aslında. Kapı gibi kesin de değildir ama. Yani tamamen çıkmak hali yoktur bu pencerede, ayaklarınız duvarların içindeyken başınız, aklınız, onlara hiç aldırmadan uzatıverir kendisini "dışarıya".

Bir bakıma içerde bir bakıma dışardasınız yani...

Hayallerinizin ilk tualidir pencerenin bünyesindeki camlar ama suya yazıldıklarından bir anda silinir ve giderler.  Her şeyin gideceğini ve yine her şeyin geçeceğini size öğretmeye çalışan ilk öğretmenlerdir onlar… Pencere görebilmeniz için bir araçtır…

İçe dönük bilinç pencerelerinin arkasında yaşadığımız gri günlerde, her şey sürekli eksilirken, flulaşırken ve daha çok yitip giderken; dışarıyı, hayatı işaret eder pencereler.

"baktım olmaz seyre daldım anılardan bir tomardım
çok yoruldum çok daraldım penceremden gir içeri"…

Bazen değil ait, misafir bile olamayacağımız yaşamlara açık unutulmuş ya da bilerek öylece bırakılmış perdelerden geçici bir süreliğine sızma hakkını tanıyor pencereler. Tek kişilik bir locada çoğu üç vakte kadar bozulacak kararlara ev sahipliği yapıyor. Bahsi geçen tüm kararları bozup kürkçü dükkânına dönenleri yeni baştan bir yağmur serinliği alıyor.

Pencereler, kapılar gibi sonradan gelecek pişmanlıktan bihaber sergilenen öfkelere alet olmuyor, sertçe çarpılarak kapanmıyor.  
Pencereler kokar… Sokak kokar, dışarısı kokar, toprak kokar, yağmur kokar… Bunca yıl sonra hala yağmur yağıp ıslanınca, "eve dönen babayı pencerede beklemek" kokar.

“pencere böyle bir şeydir, değil mi ki her
şey içersi içindir.
-camı vuran kim?
-serseri bir bulut.
-bir yaprak.

pencere her şeydir."

Hamiş; "bu dünya bir pencere, her gelen bakar gider."



1 Ekim 2014 Çarşamba

DÜNE DAİR...

fotoğraf: Tolga Şenergüç


Bazen gün öyle bir başlıyor ki…

Ya da öyle bir bitiyor ki… Yaşamın gereği gün içinde güzellikler olduğu kadar 
insanı çileden çıkaran, yaşamdan bezdiren şeylerde oluyor.   

Hani demiş ya…

“Dünle beraber
Gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa
Düne ait
Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım.”

Dün öyle bir gündü…

İş, arkadaşlar, aile… Yollar, toplantılar halden mutlu fotoğraflar… Ama gel gör ki bazen dışı başka,  içi başka yaşamın… Dün öyle bir gündü. Sabır zorladı dün yaşam… Büyüklerin yanlışlarını küçükler topladı dün.

Bir ufak maruzatım var abiler ablalar düne ve dün gibi günlere dair… ve neden olanlara dair.

Yaşam dediğin gönül kırmak için kısa, bir gün varız ertesi gün yokuz… Bakacağın surata tükürme… vs. vs. ne çok söz var böyle… Atasözü, ana sözü, ileti, alıntı, kaşıntı…

Dünü dünde bırakıp, ruhumu dinlendirip, huzurla uzun uzun uyuyup, sabah dolmuşa bindiğimde yanıma oturan bebeğini “kırk gezmesine” annesiyle birlikte çıkarmış taze anneyle karşılaşana kadar derin bir “oh be dünya varmış” halindeydim.  Ama sonra ne oldu… O iki kadın ve bebek bana bir gün önce yaşadığım tüm sıkıntıların cevabını verdiler.
“çünkü bir kısmımız o anne ve ananeler tarafından büyütülüp, tüm iyi niyetleriyle salaklaştırılıp yaşama öyle sürülüyoruz”

Bornova’dan Karşıyaka’ya gelene kadar genç anne ve ananesinin kurbanda giremedikleri dana, kesecekleri kuzu, geçen senenin kemiksiz 50 kilo gelen danası, Beyza’nın (soyadını bile verebilirim ama Beyza alınır dedikodu olmasın diye vermiyorum) giremediği danaya kadar ne çok salak şey dinledim… Üç gün önce yokluk içinde iki odada yedi çocukla yaşayan, koca danalar hayatının her yerine kaçmasına rağmen evine gelen misafire bir bardak çay vermek için parçalanan o güzelim kadınları anımsayıp “ver lan o çocuğu mundar edeceksin belli” dememek için kendimi zor tuttum.

İş kadında başlayıp, kadında bitiyor…

Hayatımıza kâbus olacak her şeyi biz yaratıyor ve yetiştiriyoruz ya da sahipleniyor ve barındırıyoruz hayatımızda. Annelik düşünülenin aksine bir içgüdü değildir... Zor bi zanaattır... Bugün gördüğüm genç kadının o çocuğun bakım ihtiyaçlarını sonsuz karşılayacağına eminim… Üstüne titreyecek oğlunun, soğuktan, sıcaktan sakınacak, ayazlarda bırakmayacak, sırtını sıvazlayacak… Hırslandıracak, büyüdüğünde danaya girmesi gerektiğini öğretecek…  Ve o delikanlı olur a ruhunu bambaşka bir diyardan getirdiyse bu diyara ve içinde farklılıklar, farklı olabilme cesareti barındırıyorsa... İki arada bir derede kalacak… Birçoğumuz gibi… Bu coğrafyadaki birçok insan gibi…

Ben dün o iki arada bir derede kaldım… Dün benim doğrularım dünyaya uymadı… Bu dünyanın doğruları bana uymadı.

Ben dün sırrına vakıf olamadım bu dünya işlerinin. İnsanın insana olan hırsını anlayamadım. Hoş ben bunu bir önceki günde anlamamıştım… Daha önceki günde anlamıyordum…

Ben bunca terapiye, kişisel gelişim programına, TV programına, ben oldum, akıllıyım triplerine nasıl olup da insanların bu derece kendini göremediğini anlayamadım… Anlayamıyorum.

“VAKIF OLMAK”  kanımca üzerinde derinlemesine düşünülmesi gerekilen bir şey… Kendine, yaptığına, yaptıklarının doğuracağı sonuçlara, başkalarına vereceği zararlara…

Vakıf olmak… Arapça "vakfa" dan geliyor. Kalmak, durmak anlamına geliyor vakfa. Yani kelime diyor ki bir düşün… Önce düşün sonra yap, sonra konuş…

Hamiş; dün geçti gitti. Bugünde geçer yaşam daha birçok kendine vakıf olamamış insan çıkarır karşımıza… Yolda, işte, otobüste, dolmuşta, bir arkadaş toplantısında, en sevdiklerimizin yanında… Mesele onları düzeltmek değil bunu gördüğünde tanıyıp ederinden fazla değer vermemek belki de…
“Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi

Her gün bir yere
Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş

Dünle beraber
Gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa
Düne ait
Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım.

Mevlana Celâleddin Rumi






29 Eylül 2014 Pazartesi

EYLÜL TOPARLANDI GİTTİ İŞTE...


Eylül toparlandı gitti işte 
Ekim filanda gider bu gidişle ....

yepisyeni bir totem yapmalı şimdi... gönülden geçen ne varsa üstüne koymalı, evlat, kediler, yollar, kitaplar, yazılar, müzik, tango, şarap, Bodrum... masmavi gökyüzü... içinde ne varsa...içimde ne varsa...    
Mavi bir huydur...
Kuşları unutmamak lazım çünkü malum " Hayat kısa, kuşlar uçuyor..." zaman en kıymetli şey...
fotoğraf/ tolga şenergüç

İÇİMDEKİ AYNA

Kendimizi değersiz hissettiğimiz anlar…

Hemen hepimiz yaşamın bir yerinde böyle hissetmişizdir illa ki…


Değersiz, önemsiz… Hak etmediği gibi davranılan... /hak etmediği gibi… Kilit cümle bu sanırım. Hak ettiğimizi düşündüğümüz değerin belirleyicisi nasıl kendimiz isek, hak etmediğimiz tavırların kabul edicisi de biz değil miyiz?

Kendini bir durum ya da kişi karşısında değersiz hissetmek, ilk önce insanın kendi değerini bilmesi ve bu ''bilirlilik'' neticesinde kimi zaman bir an, kimi zaman uzun süreler boyunca karşı tarafın kişiye hissettirdiği ve hissedenin de kendisini kötü hissettiği bir vaziyette kalakalmasıdır.

Kimse, bizim başımıza zorla silah dayayıp bizi kendimize ''değersiz'' hissettirmiyor esasen. Biz izin veriyoruz buna, biz müdahale etmiyoruz, tolerans gösteriyoruz. Değilse inanın kimse kimseye bu ''hak'' edilmeyen davranışı yap(a)maz.

Sebep olan bir insan ise kendimizi değersiz hissetmekten kurtulmak basit aslında; o kişiyle görüşmemek. Bunu yapmak belki zor gibi görünebilir ama ruh sağlığı açısından bu davranışı yapmak zorunlu bir süreçtir.

Bize kendimizi değersiz hissettirenler, hep bizim aslında ''onlar'' için güzel düşüncelere sahip olduğumuz insanlar değil midir?  Yoksa yoldan geçen ahmet efendi bana ne yaparsa yapsın ben ne kadar kendimi kötü hissedebilirim ki?

Bizi '' iplemeyen'' , '' görmezden gelen''  gerekli gördüğümüz '' değeri vermeyen'' vs. insanlara ne zamanki aynı hareketi biz yaparız o zaman karşıdaki ses yükselir, '' ben bunu hak etmiyorum'' Bu minvalindeki tüm kelamlar beni güldürür.  E niye? Sen bana kendimi değersiz hissettir, ben de burada armut toplayım öyle mi?

Değil kardeşim işte, sana verdiğim o ''değeri''-i şimdi geri alıyorum. Diyesim gelir…
Buna maruz kalan ya da bu çıkılamaz çarkın içinde kalan insanlar önce şuna vakıf olmalıdırlar kanımca. Yaşamınızda o ya da bu sebeple, özelinizde, işinizde, arkadaş ortamı içinde size bunu taammüden yapan birileri var ise buna sebep önce karşının kişilik bozukluğu sonra sizin kişilik bozukluğunuzdur. 

İzin verdiğiniz içinizin aynasıdır.  Kendinize değer bulduğunuz şey sizin kendinize değer biçtiğinizdir.

Kim bir başka insanın değerini belirleme hakkına sahiptir ki…

Bu edilgen hayatların ettirgen kâbusudur…

Kendini değersiz hisseden insanlar mutsuz insanlardır. Bir ülkede mutsuz insan sayısı ne kadar fazlaysa kendini değersiz hisseden insan o kadar fazladır. Ve o ülke de zamanla değerini ve değerlerini kaybetmeye mahkûmdur.

Kendini değersiz hissetmek;

En narsist bünyelerin bile başına gelebilecek hadisedir. Kişinin karakterine, yaşamsal koşullarına ve ruhsal durumuna bağlı olarak süresi ve tekrarlanma sıklığı değişse de; tek çaresi psikiyatrlara gidip avuç avuç prozac almak değildir. Önce durumu kabullenip içe dönmek; sonra da şöyle bir silkinip her şeye yeniden başlama cesareti göstermektir. 

Hepimizin aynı başlangıç çizgisinden yola çıkmasak dahi, aynı bitiş çizgisinde duracağımızı hatırlayabilmektir.

Herkes kendini özel sanıyor oysa çoğumuz sıradanız ama hiçbirimiz değersiz değiliz.

Kişi…
Bilsin ki, herkes sadece kendi dünyası çerçevesinde payelenir.

Kişinin en büyük yanılgısı, bir başka kişinin dünyasında bir anlam, bir konum elde ettiğine hükmettiği an belirecektir karşısında.
Aşılması imkânsız bir duvar olarak üstelik.

Siyah…
Ziftle kaplanmış…
Geniş bir set...
Göğe değin uzanan...

Kendi anlamların kâfi gelmez mi kuzum sana?

Başkasının hayatından anlamlar arzulamak hayal kırıklığı demektir her zaman..
Bilmez misin?

Senin değerin, sana dairdir…
Sen dışında kimsenin sana lütfedeceği bir değer, mutlak ve baki olmayacaktır…
Görmez misin?

İçindeki ses sana her dakika bunu bağırır...
Haykırır...
İşitmez misin?
Değmez…

Var olduğunu sandığın değerin,
Pul olduğunu anladığın andaki hayal kırıklığına…
Hiçbir şey…
Değmez…

Biri tarafından değersiz hissettirilmek ya da hissetmeyi en iyi tarif edebileceğim durum maalesef ki aşağıdakidir.

Tuvaletteyken otomatik ışık sensörünün seni görmemesi… Akabinde görmesi için içerde tek başına ebleh hareketler yapmak… "ulan içerdeyim işte, yansana" diye bağırmak… Bu durum dışardan biri tarafından hatta kendiniz tarafından görüldüğünde ne derece saçma ve komik ise size kendinizi değersiz hissettiren biriyle mevcut diyaloğu sürdürmeye çalışmak, görünür olmaya çalışmak o derece komiktir.

Özetle;  kendini değersiz hisseden kişi için dışarıdan gördüğü değer ancak geçici bir etki yaratır.

O değerin gerçekliğini her daim test edip emin olmak zorundadır.  Kendine verdiğin değer kadar değerlisin. Sev kendini severler seni, süpersin yakında uçarsın gazlamaları da geçicidir.
Uçurup uçurup yere atıverir.

En nihayetinde nasıl hissediyorsan öyledir mevzusu doğru. Hissiyatı nasıl değiştiricez konusunda da cevap zamandır, deneyimdir, hayattır... Artık ağır abiler/ablalar bir el atarlar herhâlde...  

Hamiş:

Fakat kör insan için elmas da birdir, cam da...
Sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma…”

Şimdi tahtaya 100 kere yaz çocum, yetmezse kendin için gökyüzünden yıldızlar topla çocum...

“SEN DEĞERLİSİN, SEN DEĞERLİSİN, SEN DEĞERLİSİN........................ “


26 Eylül 2014 Cuma

YARANIN KABUĞU.

Başlangıç notu: Aşağıdaki yazının gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Şayet olaylarda bazı benzerlikler görülürse, bunlar tamamen hemen hepimizin başına bir zaman ve yerde gelmiş olmasındandır. Ama içinizden “yahu benim bu diyen” varsa… Mümkündür…


fotoğraf : Tolga Şenergüç

Yazı öyle derinliği olan bir yazı filanda değildir… Dünyevi dertlere,  dünyevi bakış açısıdır. Okunması kolay dâhil olunması basittir.

Siz hiçbir başkasının yarasına kabuk/yara bandı oldunuz mu?

Bir zaman ve yerde… Belki…

Bu bir önceki ilişkiye ya da mevcut ilişkiye kabuk/yara bandı olma durumu ilginçtir.
Yara iyileştikten sonra yara bandı misali bi kenara atılmayı da -tercihen çöpe- kabullenmektir çoğu zaman. Kim yaranın kabuğuna kafa yorar ki? Bir de daha kötüsü yara sahibinin size borçlandığını düşünmesidir ki, kimse alacaklısını sevmez. Hazırdan da olmak vardır işin ucunda yani.

Misyonunu tamamladıktan sonra defolup gitmeyi göze alabilecek kadar değersiz hissetmektir kendini.

Kabuk olayım derken kendinde derin yaralar açmaya neden olan bir durumdur.

Kaşınmaktır. Bir nevi karşılıksız bir çekle zengin olma hayalleri kurmaktır.

Kim gelip bana sevgilim/ eşim, eski sevgilisinden bahsediyor dese… Kaç kaç kaç… Derim. Kaçanın anası ağlamaz derim.

Çünkü yara kabuğunu sevmez aynasını kapadığı için... Çünkü kimse alacaklısını sevmez.

O yaraya kabuk olmayı kabullenen; bilir mi ki acaba, o kabuk bir gün düşecek… Yara, tek kişilik bir kabuki gösterisidir. Yara, kabuk bağlar. Kabuk tencere misali yuvarlanıp yarasını bulmaz. Kabuk özünde yaradır, yaraya dışsal değildir.

Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek yeni hissiyatın yerine, eldeki bildiğim duygusunun peşinden koşma sebebidir. Ruhu her an yere düşüp başka bir şeye başka bir hikâyeye karışacak bir kabuğun üzerinde ikamet etmeye zorlamak, savaşmaya gidilen değirmenin pervanesini okşamaya kalkışmaktır. Bir gözü kör diğeriyse hep ağlar sevme cesaretinin belirtisidir bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek.

Ya çok çaresizsinizdir, ya da düşmeyeceğinize inanacak kadar özgüven sahibi…

Her iki hâlükârda da sonsuz saygı duyabileceğim kimselerin kalkışabileceği edimdir bu…

Bende ırak… Yaraya yakın…

Bilmem içinizde içindeki fırtınaları dışındaki kabukla örtmeye çalışmayan birisi var mıdır? Bu kabuğun kalınlığını belirleyen şey nedir? Dışarıdan gelen şiddet mi? Yoksa içimizdekinin dışarıdan görülme korkusu mu? Elmanın kabuğu mu, cevizin kabuğu mu olmalı dışımızdaki? Yılmaz Erdoğan şöyle diyor:

“soyulunca anlaşılıyor asıl portakalın mucizesi"

İçimizdeki mucizeden utanıyor muyuz? Korkuyor muyuz?

İçimizi korumak için tabii ki bir kabuğa ihtiyacımız var, ancak bu kabuğun amacı korumaktan çok saklamaksa o zaman saklanmaya çalışanın iyi bi şey olamayacağı baştan belli değil midir?

Demem o ki; genellemeleri sevmem ama yine de eninde sonunda farkedersiniz gibi geliyor bir yaraya kabuk olduğunuzu.

Gün gelir o kabuk size kapak olur.

Sizde elinizde kırık bir kalp, kabuk tutmamış bir yarayla fellik fellik kabuk aramaya başlarsınız.

Buna da yaşamın döngüsü dersiniz, kuyruğunu ısıran itler gibi döner durursunuz kendi etrafınızda.

Oysa her yara kendi kabuğuna aittir. Başka kabuklar, yarayı kapatmaz, ancak örter. Yara orijinal ve baki kalır, iyileşmez. Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek nafile çabadır, yara sahibi gerçeği bilirken kendini aptal yerine koymaktır.

Küçük İskender’in dediği gibi

“...
Kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
Eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan”

Bitiş Notu: Sizinle bir alakası yok değil mi?











SÖYLESEM TESİRİ YOK...



Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.


"ben konuşmayayım cümle kendini anlatıyor" diyeceğim ama dayanamıyorum.

Fuzuli’nin öyle dolu dolu, öyle büyük, öyle şairane ve öyle mükemmel cümlesi. Üstüne haftalarca düşünülebilecek, günlerce ağlanabilecek, sayfalarca kitap yazılabilecek bir cümle. Öyle bir cümle ki her duyduğunda tüylerini diken diken eder adamın.
"yahu" demek geçiyor insanın içinden. "yahu ben bu yedi kelimeyi sürekli her yerde kullanıyorum. Ama yan yana gelince nasıl böyle mükemmel olmuş dedirtebilecek bir cümle.

Sözlerin yıkıcılığı ama bir o kadar kısırlığı sonrası içine düşülen çaresizlik tanımlaması... 

Bir şeyin değişmiceğini bilerek susmayı becerememenin hüzünlü dile getiriliş şekli...

En sonunda gönlün rıza gösterip aradan çekilmesiyle hükümsüz kalır söz. Susuyorsan gönül de ister istemez razı gelir. Eli mahkûm. Nihayetinde, dil de senin gönülde. Dil yorgunsa gönül onu taşır; nasıl gönül yorgunluklarını yıllarca taşıdıysa dil… ah'lar ile an'ların olağan buluşması gibi kocaman bir cümle bu. Gönlün susmaya razı olması, olmuyorsa zorla susturulması en hayırlısıdır. Söylemenin tesiri olacak olsa zaten söylemeye gerek kalmayacaktır. Gönül susmasa da sesini duyan yoktur. Vazgeçmelidir. 

Neticesinde cümle bir kez olsun susup karşısındaki anlamaya çalışmayan, belki denese de başaramayacak insanlarla iletişim kurmaya çalışırken içerden bi yerden yükselen nidadır…

Daha önce defalarca anlatılmaya çalışılan bir yanlışın yine yapıldığı anlarda ister istemez tekrar edilir. En kötüsü bu hatayı yapan kişi ile yalnız olmaktır. O yanlışını yapar, vicdan muhasebesini bir şekilde sen tutarsın çünkü başka insana değer vermek olmayacak olanı yeri geldiği zaman nafile beklemektir.

“Dost bî-vefa, felek bî-rahm, devran bî-sükûn; derd çok, hemderd yok, düşman kavî, talih zebûn"

Diyen Fuzuli zaten kendi anlatmamış mı dünya halini…

İnsanın tüm dünyaya bakıp fuzuli bu işler diyesi gelmiyor mu?

Netice de gönlü razı etmekle hallolabilecek mesele.

Mademki tesiri yok söylemenin,

Anla ki manası da yok

Be adam/be kadın!

Susmalı...

Çünkü…

“Malumun zikri zuldur”… Lakin…

Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.

Hamiş; Madem “Fuzuli” geldi akla sabahın erkeninde… Yine ondan bir cümle ile nokta koymalı cümleye…

“Mey biter saki kalır. Her renk solar haki kalır. İlim insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik; baki kalır.”