24 Eylül 2014 Çarşamba

HAYAT KISA.... AH O KUŞLAR


VAR OLMAK

Var olmak…


Tüm kiplerin, tüm zamanların, tüm kuralların ve en önemlisi beş duyuyla algılanan sınırlı realitenin, onun getirdiği sünepe deneyimlerin, korkak ve karmakarışık aklın, bilinci öküz sürüsü haline getiren kuralların ötesine çıkıldığında gerçekleşecek olan durum değil midir?

Fiziksel varoluş evrende ufacık bir yer kaplamaktır. Oysa düşünsel varoluşta ise fındıkkabuğu kadar yer doldurmakta, evrenlere sığmamakta kişinin elindedir. Descartes varoluşu “düşünmeye” bağlayarak iyi bir şey mi yapmıştır yoksa bir sürü şeyi yok mu saymıştır bilemiyorum.

Ama bazen var olmak “hissetmek”tir.

Elimin hamuruyla felsefeye dil uzatacak kadar fütursuz değilim elbette… Ama var olmak bu çağın en trajik çabasıdır. Yalnız kalamadığımız ve hatta yalnızlıkla baş edemediğimiz bir yüzyılda bunca iletişim kanalına bunca dayatmaya “olduğunuz” şey “olmak istediğiniz” şey midir meçhul…

Sartre’a göre ancak dayatılmış yaşantılardan kurtularak mümkün olan durumdur.

Herhangi bir önermenin herhangi bir öznesi ya da herhangi bir yüklemi olmak demek değil mi var olmak?

Yoksa ağır gelir mi bu?

Kuşkanadının çırpması kadarken ömür…

''bir şeyden yana isen sen belki varsındır.
bir şeye karşıysan sen gerçekten varsındır.'' der Özdemir Asaf.

Benim var olmaya dair hissettiğim ise tam olarak budur. O nedenle sorgularım herşeyi, herkesi... Ve o yüzden benim için kabullenmek zordur her söyleneni... O yüzdendir diretilmiş fikirlere, ezberletilen klişelere, ayrımlara, üstünlüklere, azlığa, çokluğa inanmamam.  

Var olmanın felsefe kitabından aşırılıp ucuzlatılmış tarifi insan için çok aşikârdır. Yaratılmışsın bir şekilde, kalbin atıyor falan. Nefes de alıyorsun, e güzel. Yaşın ilerliyor, yıllar geçiyor, bir hayat yaşan’mış gibi yapıyor. Oysa varım demek için nefes almak yetmiyor. Boşlukta bir yerin olsa da bazen tamamlanamıyor varoluş. Öyle sapsız bağsız yuvarlanmakla yaşanmıyor hayat. Kuru nefesini anlamlandıramıyorsan eğer dönmüyorsa çarkın. Bazen yarattığın evlat tek cevabın oluyor varlığına. Yaşadım yarattım… Ama cevap bu olsa herkesin istisnasız aynı hakkı olurdu yaşamda…

Yani…

Var olmanın kendisi bir dert. Kime, ne tarafa baksam var olmakla ilgili çeşit çeşit sorunlarla boğuşuyor, eğer insansa dili de olmasından mütevellit bundan yakınıyor. Var olmaktan pek memnun kimse de bulunmuyor, ille bir şikâyeti ve yakınması var. Mahlûk olarak her şeyimiz tam olsa bile tırnaklarımız niye uzuyor diye yakınabilecek kapasitede olduğumuz bir gerçek. Kalıplar sadece yakınmamız için bir araç, biz var olmayı kabullenemiyoruz veya daha doğrusu bize verilen varlık nimetini şükürsüzlük peşinde harcıyoruz. Kimimizin diğerlerine nispetle daha haklı gerekçeleri var elbette; zira bazıları daha şanslı, bazılarına nispetle. Adaletsizlik var elbette ama dışarıdan şanslı görünenin de şikâyetleri eksik olmuyor ki?

Yani…

Var olmak başlı başına bir şikâyet…

Var olmak ağır soru, ağır cevap… Ne zaman aklıma gelse şöyle düşünüyorum…
Bir satranç tahtasında beyaz karelere yokluk, siyah karelere varlık diyelim. Sonra bir de koyu, köpüklü bir kahve de olsun yanında; höpürdete höpürdete içelim derim. Çünkü yaşamın bize en büyük eziyetidir. Var oluşun anlamını sorgulatmak.

Düşünce var olmak Hak’tır der… Oysa yaşamda var olmak bir tesadüftür belki de.

Dokunulmak, görülmek, duyulmak, anlaşılmak belki de var olmak. Bir hayalin daha fazlası olmaktır.

Varlığımın kanıta ihtiyacı var mıdır bilmiyorum. Ama ben sadece “yaşanmamış hayattan” korkarım… Çünkü o zaman “var olmamış” sayarım kendimi…

Ancak kişisel varlığı sorgulamak açlığın, sefaletin, hastalıkların kol gezdiği, her gün binlerce cinayetin işlendiği, din ve ırk savaşlarına sürekli kurban verildiği günümüz için lüks bir düşüncedir belki de.

Ve yine kişisel varlığı sorgulamadan tüm bunların düzelmesi mümkün değildir kanımca…

Hamiş; Kahve bitti haliyle…






22 Eylül 2014 Pazartesi

GÜN BATIMI


Belki de dünyanın en güzel manzaralarından bir tanesidir gün batımı. 





















Hiçbirseye değişilmez. Her güneşin batışını güneşin batışındaki kızıllığı görünce ilahi şeylere inancım artar. Hele denize batan güneş, en güzel gün batımıdır.

Güzelliğinin coğrafyası yoktur.

Sarı ve kırmızının bin bir tonu, huzur ve insanın kendi içinde çıktığı bir yolculuktur.
Kızılı, turuncusu, gündüzden kalan mavisi, akşamın lacivertliği ve az sonra her yerini saracak gecenin siyahlığı ile akşamın en güzeli anıdır... Karanlık yavaş yavaş çökerken doğanın birbiri içine geçmiş renklerinin üzerine müzik dinlemek, dalıp gitmektir…

Ömrünün ilk ve son günbatımına bakan kelebekler gibi, ben de manzarası güzel bir yere konuşlanır, olursa bir bira, olmazsa bir şarap, ya da bir demli çay alarak beklerim güneşin ufka doğru inerken bulutların arasından yüzümü kızıla boyamasını. Turuncu bir top gibi denize kavuşmasından ziyade, parçalı bulutlu gökyüzünü çeşit çeşit renklere boyamasını severim. Aradan süzülen ışıkların denizi aydınlatmasını, kızağa çekilmiş tekneleri selamlamasını, içkisini içeni kutsamasını seyrederim her gün batışında.  Gün doğarken değil gün batarken yaşamak içgüdüsü doldurur benim bedenimi, alır başımı giderim…

Gün batışı, üstünde acının ve hüznün buğusunun tüttüğü günün son "yaşayan" ışıklarının öldüğü saklıkenttir. Gizli mabeddir. Güneşin batışı, batan hangi güneş olursa olsun kızıldır, tatlı isyankâr bir son çırpınışla girerken "ışık " denizin içine, suda sönen ateşin cıslaması gibi cıslatır içinizi hafif meltemin ıssızlığında.

"güneş gidiyor, karanlığa çıkacak yolun, hazırlan" derler, aldırmazsın gidersin sorunlarının üstüne, aşkın üstüne, acının, yaşamın, elinde ne varsa onun üstüne... Elinde ne yoksa onun üstüne…

Güneşin en güzel battığı şehir… Bir akşamüstü sizi kıyısında yakalayan şehirdir.

Ya da ruhunuz nerede huzurluysa orada güneşi en güzel batıran şehirdir.

Hala nefes aldığın ve bu nimetin farkına olduğun, yalnız olmadığını bildiğin, altından kalkamayacağın yük olmadığına inandığın zamanlarda bulunduğun şehirdir...

Güneşin en güzel battığı şehir… Güneşin hem denizin üstünden doğduğu hem de denizin üstünde battığı şehirdir. İzmir’dir… Bugün Bodrumdur…

Ama yürekte en güzel batan güneş Ağrıda sınırda batan güneştir.

Şafaktan bir gün daha düşüren güneştir.


Ama başkaca bir teorimde var batan güneşle ilgili…  Tam da bana uygun kanımca…

Belki batan güneş değil dünyadır… Ki gözüme batıyor bu ara. Ve duruma “güneş batması” denmesi batan dünyanın güneşe bok atmasıdır belki de…
Etrafında döndüğü güneşi bile kendine göre konumlandıracak, niteleyecek kadar kibirlidir belki bu dünya…





GÜNAYDIN




Günaydın çiçekler, günaydın sümüklüböcekler, günaydın güneş, günaydın çocuklar, günaydın köpekçik, günaydın mırnav, sana da günaydın kapıdaki pufuduk… Uzaktaki evlat benden önce sana doğan güneşe de günaydın.

"günaydın" sözü aydınlık bir günün tespiti değildir, tahmini değildir, taahhüdü değildir, teklifi değildir.

Çoğu zaman sırf "umarım senin günün aydın olur" demektir. Bazen yalnızca boş niyet ifadesidir. Bu açıdan "hadi len" gibidir bazen. Eylem planı yoktur. Tamamen teoriktir, lojiktir. İnşallah’a benzemez, zira "inşallah" Allah’ın günaydınına havaledir.

Oysa benim günaydınım; dünya üstündeki belirliliklere karşın dünya altında dönen belirsizlikler karşısında kendimi güne bağlamam demektir.  

Neye bağlıyorum kendimi "günaydın" deyince? Sıcağa değil, aydınlığa. Yaşamaya değil, görmeye. Neden yaşamaya değil de, görmeye? Çünkü görmek yaşamaktan daha aşikâr, daha bariz, daha nettir. Daha güzeldir. Kriterim neden görmektir? Ben unutuyorum, ondan belki. Belki de yaşamayı bile unuttuğumuz şeyleri ister istemez görüyoruz diye. Günün başladığını görüyoruz çünkü… Ve bütün ayçiçekleri sabaha karşı yavaş yavaş güneşe dönerken yavaş yavaş "günaydın" der gibidirler diyedir… Belki bazılarımızın karnı güneş diyedir.

Oysa bazı insanlar ruhsuz, bazı insanlar bedensizdir… bazı insanların günü aymaz.

Sabah kalktığında hala aynaya bakacak yüzün varsa;

Günaydın! Hoş geldindir.

Günaydın aydınlık bir günün temennisidir. Gözünüzün güzel şeyler görmesinin 
temennisidir.

Günaydın bu yüzyılda mesajdır… İletidir… İletilir. "gydn"dır.

Oysa en güzeli “gözün gördüğü” günaydındır. Kulağın duyduğu günaydındır.
Gün doğduktan sonra herkese eşittir 'günaydın' lafı.

Bu sabah Bodrum’da gün aydı ve hiç kapanmamış gözlerimi denize diktim. Pencereyi açtım önce derin bi nefes aldım sağıma soluma baktım önce, sonra çalmayı unutmuş telefonuma ve kendime günaydın dedim…  Gün herkese aydı mı? Yoksa ne desen aymaz mı? 

Oysa bazen bir günaydın çok şeyi anlamaktır. Hele de pazartesi sabahı Günaydın’sa bütün hafta aydın sanırsınız…

İnsanlar neden sevmez pazartesiyi bilmem... En güzeli pazartesi yeni haftaya, yeni başlangıçlara… Yeniliklere günaydın diyen “Günaydın” değil midir?

Bazen “günaydın” yepyeni renkler görmek değil midir?

Bazen “günaydın” Gün’e düşmektir.

Kurtarma ya rab, güzel düştük, çok şükür… J

"Günaydın. Yine aşırı güzelliyiz vallahi" 

İçimdeki meydan muharebesini başlatan ellerine sağlık." J






20 Eylül 2014 Cumartesi

DEDİKODU

Dedikodu…
























Bir söz var, ''zeki insanlar fikirlerden, orta seviye zekâya sahip bireyler olaylardan, düşük zekâ seviyesindekiler ise insanlardan konuşurlar''...
Bu anlamda dedikodu zeka seviyesini minimale indirgeyip iletişim kurma şekline verilen isim oluyor.

''dedi ve koydu''

Dedikodu yapar mısınız?

Eminim çoğunuz yapmıyorsunuz(!) Yapılası bir şey de değil zaten(!) Hiçbiriniz iki kapı aralığında ortak arkadaşın, komşunun dedikodusunu yapmadınız değil mi? Yapmamışsınızdır…

Peki, hiç dedikodunuz yapıldı mı?

Kulağınıza geldiği oldu mu?

Topluluk içinde yapılan bir nevi fikir teatisidir zaten dedikodu. Hele insan kendi hakkında yapılan dedikoduları öğrenince çok daha değişik heyecanlar yaşıyor. Burada önemli bir nokta kendimizle çelişmemek gereği "hakkımda yapılan dedikodudan tiksindim şekerim" ruh haline bürünmemektir. Çünkü neden?

Çünkü ya bunun hayatınızı etkilemesine müsaade ediyor veyahut bu rahatsızlık duyduğunuzu söylediğiniz insanları hayatın içinde barındırıyorsunuzdur. O halde şikâyet kendi içinde çelişir.

Hemen kendimden örnek vereyim mesela: bugüne kadar benim öğrenebildiğim yaklaşık 812 değişik dedikodu duydum hakkımda (boyum 50 santimmiş, bir oturuşta iki inek yiyormuş, çok güzelmişim, aynalar çatlatıyormuş vs vs) duydum ne oldu? Hiç. Boyum hala 1.53, bir ineği anca yerim, aynalar da sapasağlam duruyor.

Demek ki desinler için uğraşmak da, diyenleri kafaya takmak da çok hatalıymış yanlışmış. Reklamın iyisi kötüsü olmaz ise kendini pazarlama ihtiyacı duyanların felsefesi, dedikodu da bunun bir aracıymış.

Dedikodu hakkında kafamızdaki tanım "birinin hakkında “konuşmak”tan çok, "birinin hakkında/arkasından yalan yanlış konuşmak" şeklindedir, bilemem tabii nereye kadar sınırlanabilir veya genişletilebilir tanım, ben emireriyim...

Dedikodu kulaktan kulağa mekanizması ile oluşmuş bir insan evladı icadıdır. 

Özünde kişilerin bastırılamamış ' ne dedi kim kodu' hırslarından kaynaklanan orgazmsal beklentiler yatmaktadır. Dedikoduyu alışkanlık edinmiş bünyelerde garip bir zevk alınmasını sağlar.

Dedikodu öyle bir şeydir ki, kimini dinlerken üzülürüm ben…
"geç bunları, anam babam" dedikçe şöyle düşünürüm:

Birileri iftira atmış adama, muallayı sandala atmış, birinin bacağını filan sıkmış, içki içmiş filan diye. Bu iftiralar annesinin babasının kulağına gitmiş. Bu zavallı da annesine babasına mahcup olmuş, "ben böyle şeyler yapmadım" diyor.
Ah Orhan Veli… Ya da Osman Ali…

Demem o ki; dedikodu; nefret edenler tarafından çıkarılır, aptallar tarafından yayılır, geri zekâlılar tarafından inanılır.

Dedikodu deyince aklıma Nasrettin Hoca’nın verdiği bir ayarı geldi.

“Hoca’nın bir komşusu onu görünce koşarak yanına gelir ve heyecanla:
"aman hoca, kocaman bir tepsi baklava gördüm! Nefis kokuyordu!" der.
Hoca, "bana ne?" diye söylenir. Komşu:
"ama hoca, tepsi sizin evinize gidiyor," deyince hoca:
"sana ne?" diyerek yoluna devam eder…

Demem o ki yola devam edin siz…

Ya da yanımda/ yanında yapın canımı yiyin… Ya da önce “yürek yiyin” sonra yapın…

Kapalı grupların ana varoluşunu oluşturan bu 2 kişi bir araya geldik, 3. kişi hakkında azcık sohbet ettik durumu nasıl da yaygındır aslında…

Şimdi mesela bir babayiğidin mabadı yetse de boyumun gerçek ölçüsünü sorsa, bende mezurayla bir ölçsem nasıl tedavi olacak bünyeye J

Birlikte dedikodu yaptığınız herkes sizinle ilgili de dedikodu yapar biliyorsunuz değil mi?

Dedikodudan sonra ayran, kefir filan falan içilip iç temizliği yapmak haybeyedir biliyorsunuz değil mi?

Biz zaten Arzu’yla bütün gün su aygırlarının boşaltım sisteminden bahsediyoruz dedikodu yapmayız… Eminim sizde yapmıyorsunuz…

Mesele şu ki… Bu dedikoduyu kim yapıyor abiler, ablalar…

Hamiş; “dedi ve koydu” J











ÖYLE YÜREKTEN...



Yürek…

Kalp kelimesinin tıbbi tınısının yanında bana daha fazla şey çağrıştıran o kelime…

Kalbin cesaretle ilgili adaşı... Cesaret soslu kablolu yaşam aparatı…

"kalbim etten bir organ sadece, kalbim yüreğim olur sen gelince" buyurmuş Yılmaz Erdoğan zamanında.  Ne demiş adam: "kalp", "yürek"!

"bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte, yani kalpte" mi demiş Nazım Hikmet? Ne kadar sakil durdu. "bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte, yani yürekte" demiş o yüzden.

Kalbe ne olur? Çarpar, tekler, By-Pass olur, çok koşarsan tavana vurur, çok yersen sıkışır: güp güp güp...
Yüreğe ne olur peki? O sever, çırpınır, kabına sığmaz, midede uçuşan kelebeklere finansörlük yapar, bazen acır: güp güp güp...

Daralır bazı bazı...

Bir de onu sarmalayan göğüs kafesi üstüne sonsuz ağırlıkta yükler koyuldu mu, iyice daralır.
"geçecek hepsi" dersin... "hepsi geçecek"...

"yüreği temiz tutmak için sorular sormak yeterlidir… Der Boris Vian

Kalp kelimesinin bütün dillerde karşılığı vardır.
Ama yürek, hisli kelime derler ya, aynen öyle. Yoktur. Anadili Türkçe olmayan anlamaz yürek kelimesinden.
Varsa çevirilerini bilen, aydınlatırlarsa sevinirim. Benim kalbimle sorunum yok ama “ah şu yürek…”

Kendisiyle ilgili bir talebim var: yerini değiştirebilelim bunun. Ne bileyim, sağ tarafa aldıralım mesela.
Mideye doğru sarkabilir. Ciğerle dost olabilir.  Omuzda durabilir.
Zira olur olmadık kişiler tarafından bilinir oldu yüreğin yeri. Gelen geçen kırıyor. Olmuyor anasını satayım.

Canımdan önce bunu koruyacağım diye ebem yıllardır dökmediği yaşı döktü. Anladık söküp atamıyoruz ama yerini genişletelim bari. Durduğu yerde aldığı darbeden sersem oldu yavrucak. Bi' de görsen, korkudan küçücük kaldı zaten. Titrek bir şey oldu.

Aptal yahu, iki muhabbet etse "ehele ehele burdayım beeen!" diye bağırıyor. Yazık lan.

Yürek meselesi hassas bir şey bazen koca bir bedende serçe kadar, bazen kuş gibi bedende aslan kadar şu yürek. 

Bir hikâye vardır. Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Bir büyücü fareyi görür, fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan bir zaman mutlu yaşar fakat bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, belli bir zaman sevinir fakat sonra avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline dönüştürür. Ve der ki,

"Sen cesaretsiz ve korkaksın. Sende sadece bir farenin yüreği var…” 

fareler yürekli midir bilmiyorum ama hikâye buna benzer bir şeydir.

Yürekli olmak sadece korkmamak değil elbette, aynı zamanda kendi aynamızda kendimizi nasıl gördüğümüz ve kendimize biçtiğimiz konum ile de ilgili bir şey.

Doğarken yürek mi yedirmişler bilmiyorum ama yaşamda yüreğimi sıkıştıran kocaman tek bir korkum vardır ne dile getiririm ne akla… Yaşamda şanslı olmayı dilediğim tek şeydir. Benim yüreğim bir ona sıkışır.  Şanslı bir ana olmak ne başarılardır, ne mevkilerdir. Bazı acıların sizden teğet geçmesidir.

Yürekli insan, yürümeye yüreği olan kimsedir benim için.

Yürek bir insan için fazladır paylaşılmalıdır kanımca.

Kalbinizi tedavi ederler yüreğinizin tedavisi zordur fikrimce…

Evlat yüreğin en güzel odasıdır ama odası boldur meretin durmaz çarpar illa…


Hamiş; her gördüğünüz yüreğe hoyrat davranmayın arkadaş. Bir de bu satırların yazarının şu anki akıl sağlığından emin olmayın. Yüreği az sıkışık olabilir, ne bileyim oğlu uzakta olabilir ya da bir şey demek istiyor susuyor olabilir… Ama bu satırları yazanın dediğine güvenin derim her koşulda yüreği ile barışıktır kendini kırar yüreğine dur demez. 

Ve varsa bir yüreğiniz “yürek”… “cesaretli” olmak demektir hatırlatırım…

Anmadan bitmez bu yazı "yürek" darmaDUMAN bir şarkıdır aynı zamanda...






18 Eylül 2014 Perşembe

HIRS !



Hırs…


Her varlığa çok zarar verebilen, iş dünyasının içinde barınmak için ne yazık ki sahip olunması gereken, kişiyi düşünceden ve merhametten yoksun bırakan, önündeki her şeyi silip süpürmesine neden olabilecek kötü bir duygu…

Hırs…
Kapitalist ahlakın yücelttiği bir duygu…

Hırs…
Uzun vadede insanı mahvetme kapasitesine sahip bir duygu…

Bahsi geçen şey çağımızın körüklediği maddi ve manevi hırslar (ki bunların yarattığı sonuçlar çok acıdır) tabii, benliğin yükselmesi isteği değil… Böyle bir hırs yok çünkü böyle bir talebiniz varsa bu dünyada önce hırslardan arınmanız gerekiyor.

Buraya kadar ki gayet resmi yazıdan sonrası hiç hırslı olmayacak sanırım, bilgi ve fikir dökümü de belki yaşamsal hırsın bir yüzü… Ancak hırs konusunda beni en çok ilgilendiren bu değil. Gizli ya da aleni hırsların ya da hırslıların yaşamımıza kattığı rahatsızlık duygusu…
Kıskançlık ile birlikte zuhur eden hırs başarı için gerekli olan azimden çok başka bir duygu ve benim yaşam görüşümde hiçbir kabul ve sempatisi yok. 

Hırs ve azim; aynı şeyi yapmanın iki farklı yolu... "Hırs"a kin, "Azim"e sabır eşlik ediyor. Elbet farklı tarifleriniz vardır, ama âcizane fikrim budur benim.

Dün akşam Karşıyaka çarşı boyunca sakin sakin yürüdüm, güzel kadınlar, yakışıklı adamlar, yaşlılar, çocuklar... En çokta güzel kadınlar... Yanlarında hayattan ne istediğini bilen, güçlü erkekler aradı gözüm. Ama gördüğüm bir sürü telaştı sadece. Ben hala hayatın anlamını arıyor, hayatta ne istediğimi bilmekten geçtim hayatın neresinde olduğumu kestiremiyorken son birkaç günü ve yaptığım birkaç konuşmayı düşündüm.

Kendimi başarısız hissetmem gerekiyor mu diye düşündüm. Faturayı nasıl ödeyeceğinizi düşünüyorsanız bu dünya değer yargıları için “başarılı” sayılmazsınız çünkü… Oysa aylaklığın bile hakkını vermek lazımdır bu dünyada... Aşkın, başarısızlığın, yalnız hissetmenin, para sıkıntısının, özlemin hepsinin hakkını vermek lazımdır.

İlkokuldan itibaren hırslı olmadığım için eleştirilmiş biriyim ben. “Daha hırslı olsan önünde hiçbir şey duramazdı” en çok işittiğim lakırdı. Lakırdı çünkü ne zaman söylense kafamda bir şeyler takırdıyor. Ne yapmalıydım daha hırslı olmak için. Hırs bana kilometrelerce öteden görünen bir şeydir. Hırslı insanın gözü başka parlar… Doğru insanları seçer arkadaşlık için, sağlam hesaplar peşindedir. Sevgisinden emin olamazsınız, asla emin olmamalısınızdır da zaten. Çünkü işine sizden fazla yarayacak bir iş, arkadaş, dost ya da eş, sevgili vs. için sizi bırakır gider. Yaşamında ki her şey ilerlemesi ve başarılı olması içindir.

Başarılı hırslılar gördüğüm gibi yaşam boyu bir boka yaramamış hırslarıyla sadece kıskançlıktan kuduran insanlar da gördüm. Kimi bunu saklayamayacak kadar ayarsız, kimisi ise bunu iki dişinin arasından tıslayacak kadar haindi…

Ne yapmalıydım hırslı olmak için… Mesela gururum kırıldığında bile kendi kişisel oluşumunu yanlış değerler üzerine kurmuş, herkesi ezen ve sömüren bir adamla mı ya da parası ve eşinin gücüyle terbiyesizlik yapan bir kadınla çalışmaya mı devam etmeliydim… Daha çok para kazanırdım doğrusu… Ya da başkasıyla da birlikte olduğunu bildiğim bir adamla evli mi kalmalıydım… Faturaları daha rahat öderdim doğrusu… Görmezden gelmek… Ya da ortak yapılan bir işte ortağın arkasından iş mi çevirseydim… Hırslar için, başarı için kendi benliğini, adabını yok saymak… Düşündüm olmadı… Bir şeyim eksik diye düşündüm. İlkokul hocamı burada saygı ve sevgiyle anıyorum. Henüz 8 yaşında bir çocuk için babasını çağırıp yetenekli, akıllı ama hırslı değil yükselemez bu demişliği var kendisinin. Ama çalışkan… Koy önüne beş kişilik işi yapar bir de işini yapmayanların hırs ve kıskançlıklarıyla uğraşır.

Benim gibi vur eyeri çalışsın insanlar için bu çabanın arasına birde hırs ağırlığı eklemek zor iken, onların kıskançlıkları çoğu zaman “benim hırsım” oldu. Sahip olduğum çok az şey için benden çok fazlasına sahip insanların bakışlarında gördüğüm kıskançlık beni hep eğlendirdi. Yaşamıma işi, dostluğu ve yaşamı hırstan örülü insanlar sokamadım. O nedenle kaybetmeyi de bilen dostlarım oldu benim.

Oldum olası bu hırs konusu ile çok eğlendim.

Olur ya bir sebeple birlikte yaptığımız bir şeyde beni hırslı bulduysanız bilin ki o benim hırsım değil… Sizin hırsınızın beni öfkelendirmesinden dolayı inadımdan sizden fazlasını yapmam, karşısına geçip oturup sizi seyretmemdir. Benim de böyle bir ayarsızlığım var.

Duygususal hırslılar en tehlikelisidir kanımca.  Genelde karmaşık psikolojik duygulardan kaynaklanan, kişinin kendisi dışında herkesin yaptığıyla ilgilenmesine sebep olan, kişiyi her türlü yöntemi kullanarak herkesin önüne geçmeye iteleyen ve ne olursa olsun kişinin suratına patlayacak olan bir hırstır bu. Burada ise herkes kaybeder. Bu hırsın uzun vadede kazandırdığı birini hiç görmedim. Kendini olduğundan farklı gösterme, işini, eşini, yaşamını abartma… Sahipsiz başarıları sahiplenme hepsi bu davranışın göstergeleridir.

Çünkü gerçekten çalışkan, başarılı ve yaptığı işle ilgilenen insanların çoğu kez anlatmak istedikleri şey başarıları değildir. Konuşulacak bir sürü şey vardır… Yaşam, tarih, insanlar oysa hırs küpü arkadaşınız siz ne anlatsanız sadece “ne yaparım, ben ne anlatırım” a endekslidir. Sizi dinlemez, fikirlerinizi önemsemez.

Çünkü insanın içinde bir noktadır hırs günü gelince büyür büyür büyür ve bedenini kaplar… Menfaattir özünde olan... Sevgiden de üstündür, aşktan da, vefadan da... Hayatın her alanındadır... Hırslarından kolay arınamaz insan... Cenneti bile hırs ile ister... Doyuramaz içini... Bazen yine bir nokta cismini alır, kayboldu ortadan zannedilir… Ama o hep ordadır... Kabul etsek de etmesek de...

Çünkü temelinde 'ben' vardır... Ve 'biz' var oldukça o da var kalacaktır...
Çünkü bu yüzyılda hırs “güç ”tür. Vatan bile sattırır adama. Çocuklar öldürttürür adama… Hırs önünü almazsanız sizi berbat biri yapar.

"hayata en aşağıdan başlandığından yukarıdan başka gidecek yer yoktur. 
Biçimsel yükselmeye, ruhun yükselmesi eşlik edemediğinde biz yükseldikçe, yukarısı da gittikçe yükselir." diye tanımlar bir psikanalist “hırsı” sonu yoktur.

Kişinin benliğinin olgunlaşması dışında bir tedavisi yoktur. Hırslı insan en bir tahammülfersa insan cinsidir, genelde inatçı da olurlar. Onlar konuşurken kafa, göz ve hatta televizyon kırasınız gelir. Yaşadığım sürece bu muhteviyatta birçok insanı çok yakinen tanıma fırsatı bulmuş biri olarak söyleyebilirim ki hepsi cehennemliktir, yatacak yerleri yoktur. Bazen kişinin hırsı öyle bir artar ki bir ülkenin her şeyi olmak ister kimisi cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı, savcısı, hâkimi, komutanı, işçisi, komedyeni, starı… Ama olup olacağı bir avuç toprakta yatmaktır sonu herkesin.

Sizin içinde onun içinde… Benim içinde…

Hamiş; kontrolsüz güç, güç değildir. Hırs düzgün olarak kullanıldığında iyi bir uşaktır. Aksi halde sizin efendiniz olur.

Hırs, iyi bir uşak, kötü bir efendidir.

Yapıcı hırslarıyla ya da azimleriyle yaşamımda olan ve adına hırs dedikleri kıskançlıkları ile yaşamımı zorlaştıran herkese hediyem olsun o halde…