22 Eylül 2014 Pazartesi

GÜNAYDIN




Günaydın çiçekler, günaydın sümüklüböcekler, günaydın güneş, günaydın çocuklar, günaydın köpekçik, günaydın mırnav, sana da günaydın kapıdaki pufuduk… Uzaktaki evlat benden önce sana doğan güneşe de günaydın.

"günaydın" sözü aydınlık bir günün tespiti değildir, tahmini değildir, taahhüdü değildir, teklifi değildir.

Çoğu zaman sırf "umarım senin günün aydın olur" demektir. Bazen yalnızca boş niyet ifadesidir. Bu açıdan "hadi len" gibidir bazen. Eylem planı yoktur. Tamamen teoriktir, lojiktir. İnşallah’a benzemez, zira "inşallah" Allah’ın günaydınına havaledir.

Oysa benim günaydınım; dünya üstündeki belirliliklere karşın dünya altında dönen belirsizlikler karşısında kendimi güne bağlamam demektir.  

Neye bağlıyorum kendimi "günaydın" deyince? Sıcağa değil, aydınlığa. Yaşamaya değil, görmeye. Neden yaşamaya değil de, görmeye? Çünkü görmek yaşamaktan daha aşikâr, daha bariz, daha nettir. Daha güzeldir. Kriterim neden görmektir? Ben unutuyorum, ondan belki. Belki de yaşamayı bile unuttuğumuz şeyleri ister istemez görüyoruz diye. Günün başladığını görüyoruz çünkü… Ve bütün ayçiçekleri sabaha karşı yavaş yavaş güneşe dönerken yavaş yavaş "günaydın" der gibidirler diyedir… Belki bazılarımızın karnı güneş diyedir.

Oysa bazı insanlar ruhsuz, bazı insanlar bedensizdir… bazı insanların günü aymaz.

Sabah kalktığında hala aynaya bakacak yüzün varsa;

Günaydın! Hoş geldindir.

Günaydın aydınlık bir günün temennisidir. Gözünüzün güzel şeyler görmesinin 
temennisidir.

Günaydın bu yüzyılda mesajdır… İletidir… İletilir. "gydn"dır.

Oysa en güzeli “gözün gördüğü” günaydındır. Kulağın duyduğu günaydındır.
Gün doğduktan sonra herkese eşittir 'günaydın' lafı.

Bu sabah Bodrum’da gün aydı ve hiç kapanmamış gözlerimi denize diktim. Pencereyi açtım önce derin bi nefes aldım sağıma soluma baktım önce, sonra çalmayı unutmuş telefonuma ve kendime günaydın dedim…  Gün herkese aydı mı? Yoksa ne desen aymaz mı? 

Oysa bazen bir günaydın çok şeyi anlamaktır. Hele de pazartesi sabahı Günaydın’sa bütün hafta aydın sanırsınız…

İnsanlar neden sevmez pazartesiyi bilmem... En güzeli pazartesi yeni haftaya, yeni başlangıçlara… Yeniliklere günaydın diyen “Günaydın” değil midir?

Bazen “günaydın” yepyeni renkler görmek değil midir?

Bazen “günaydın” Gün’e düşmektir.

Kurtarma ya rab, güzel düştük, çok şükür… J

"Günaydın. Yine aşırı güzelliyiz vallahi" 

İçimdeki meydan muharebesini başlatan ellerine sağlık." J






20 Eylül 2014 Cumartesi

DEDİKODU

Dedikodu…
























Bir söz var, ''zeki insanlar fikirlerden, orta seviye zekâya sahip bireyler olaylardan, düşük zekâ seviyesindekiler ise insanlardan konuşurlar''...
Bu anlamda dedikodu zeka seviyesini minimale indirgeyip iletişim kurma şekline verilen isim oluyor.

''dedi ve koydu''

Dedikodu yapar mısınız?

Eminim çoğunuz yapmıyorsunuz(!) Yapılası bir şey de değil zaten(!) Hiçbiriniz iki kapı aralığında ortak arkadaşın, komşunun dedikodusunu yapmadınız değil mi? Yapmamışsınızdır…

Peki, hiç dedikodunuz yapıldı mı?

Kulağınıza geldiği oldu mu?

Topluluk içinde yapılan bir nevi fikir teatisidir zaten dedikodu. Hele insan kendi hakkında yapılan dedikoduları öğrenince çok daha değişik heyecanlar yaşıyor. Burada önemli bir nokta kendimizle çelişmemek gereği "hakkımda yapılan dedikodudan tiksindim şekerim" ruh haline bürünmemektir. Çünkü neden?

Çünkü ya bunun hayatınızı etkilemesine müsaade ediyor veyahut bu rahatsızlık duyduğunuzu söylediğiniz insanları hayatın içinde barındırıyorsunuzdur. O halde şikâyet kendi içinde çelişir.

Hemen kendimden örnek vereyim mesela: bugüne kadar benim öğrenebildiğim yaklaşık 812 değişik dedikodu duydum hakkımda (boyum 50 santimmiş, bir oturuşta iki inek yiyormuş, çok güzelmişim, aynalar çatlatıyormuş vs vs) duydum ne oldu? Hiç. Boyum hala 1.53, bir ineği anca yerim, aynalar da sapasağlam duruyor.

Demek ki desinler için uğraşmak da, diyenleri kafaya takmak da çok hatalıymış yanlışmış. Reklamın iyisi kötüsü olmaz ise kendini pazarlama ihtiyacı duyanların felsefesi, dedikodu da bunun bir aracıymış.

Dedikodu hakkında kafamızdaki tanım "birinin hakkında “konuşmak”tan çok, "birinin hakkında/arkasından yalan yanlış konuşmak" şeklindedir, bilemem tabii nereye kadar sınırlanabilir veya genişletilebilir tanım, ben emireriyim...

Dedikodu kulaktan kulağa mekanizması ile oluşmuş bir insan evladı icadıdır. 

Özünde kişilerin bastırılamamış ' ne dedi kim kodu' hırslarından kaynaklanan orgazmsal beklentiler yatmaktadır. Dedikoduyu alışkanlık edinmiş bünyelerde garip bir zevk alınmasını sağlar.

Dedikodu öyle bir şeydir ki, kimini dinlerken üzülürüm ben…
"geç bunları, anam babam" dedikçe şöyle düşünürüm:

Birileri iftira atmış adama, muallayı sandala atmış, birinin bacağını filan sıkmış, içki içmiş filan diye. Bu iftiralar annesinin babasının kulağına gitmiş. Bu zavallı da annesine babasına mahcup olmuş, "ben böyle şeyler yapmadım" diyor.
Ah Orhan Veli… Ya da Osman Ali…

Demem o ki; dedikodu; nefret edenler tarafından çıkarılır, aptallar tarafından yayılır, geri zekâlılar tarafından inanılır.

Dedikodu deyince aklıma Nasrettin Hoca’nın verdiği bir ayarı geldi.

“Hoca’nın bir komşusu onu görünce koşarak yanına gelir ve heyecanla:
"aman hoca, kocaman bir tepsi baklava gördüm! Nefis kokuyordu!" der.
Hoca, "bana ne?" diye söylenir. Komşu:
"ama hoca, tepsi sizin evinize gidiyor," deyince hoca:
"sana ne?" diyerek yoluna devam eder…

Demem o ki yola devam edin siz…

Ya da yanımda/ yanında yapın canımı yiyin… Ya da önce “yürek yiyin” sonra yapın…

Kapalı grupların ana varoluşunu oluşturan bu 2 kişi bir araya geldik, 3. kişi hakkında azcık sohbet ettik durumu nasıl da yaygındır aslında…

Şimdi mesela bir babayiğidin mabadı yetse de boyumun gerçek ölçüsünü sorsa, bende mezurayla bir ölçsem nasıl tedavi olacak bünyeye J

Birlikte dedikodu yaptığınız herkes sizinle ilgili de dedikodu yapar biliyorsunuz değil mi?

Dedikodudan sonra ayran, kefir filan falan içilip iç temizliği yapmak haybeyedir biliyorsunuz değil mi?

Biz zaten Arzu’yla bütün gün su aygırlarının boşaltım sisteminden bahsediyoruz dedikodu yapmayız… Eminim sizde yapmıyorsunuz…

Mesele şu ki… Bu dedikoduyu kim yapıyor abiler, ablalar…

Hamiş; “dedi ve koydu” J











ÖYLE YÜREKTEN...



Yürek…

Kalp kelimesinin tıbbi tınısının yanında bana daha fazla şey çağrıştıran o kelime…

Kalbin cesaretle ilgili adaşı... Cesaret soslu kablolu yaşam aparatı…

"kalbim etten bir organ sadece, kalbim yüreğim olur sen gelince" buyurmuş Yılmaz Erdoğan zamanında.  Ne demiş adam: "kalp", "yürek"!

"bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte, yani kalpte" mi demiş Nazım Hikmet? Ne kadar sakil durdu. "bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte, yani yürekte" demiş o yüzden.

Kalbe ne olur? Çarpar, tekler, By-Pass olur, çok koşarsan tavana vurur, çok yersen sıkışır: güp güp güp...
Yüreğe ne olur peki? O sever, çırpınır, kabına sığmaz, midede uçuşan kelebeklere finansörlük yapar, bazen acır: güp güp güp...

Daralır bazı bazı...

Bir de onu sarmalayan göğüs kafesi üstüne sonsuz ağırlıkta yükler koyuldu mu, iyice daralır.
"geçecek hepsi" dersin... "hepsi geçecek"...

"yüreği temiz tutmak için sorular sormak yeterlidir… Der Boris Vian

Kalp kelimesinin bütün dillerde karşılığı vardır.
Ama yürek, hisli kelime derler ya, aynen öyle. Yoktur. Anadili Türkçe olmayan anlamaz yürek kelimesinden.
Varsa çevirilerini bilen, aydınlatırlarsa sevinirim. Benim kalbimle sorunum yok ama “ah şu yürek…”

Kendisiyle ilgili bir talebim var: yerini değiştirebilelim bunun. Ne bileyim, sağ tarafa aldıralım mesela.
Mideye doğru sarkabilir. Ciğerle dost olabilir.  Omuzda durabilir.
Zira olur olmadık kişiler tarafından bilinir oldu yüreğin yeri. Gelen geçen kırıyor. Olmuyor anasını satayım.

Canımdan önce bunu koruyacağım diye ebem yıllardır dökmediği yaşı döktü. Anladık söküp atamıyoruz ama yerini genişletelim bari. Durduğu yerde aldığı darbeden sersem oldu yavrucak. Bi' de görsen, korkudan küçücük kaldı zaten. Titrek bir şey oldu.

Aptal yahu, iki muhabbet etse "ehele ehele burdayım beeen!" diye bağırıyor. Yazık lan.

Yürek meselesi hassas bir şey bazen koca bir bedende serçe kadar, bazen kuş gibi bedende aslan kadar şu yürek. 

Bir hikâye vardır. Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Bir büyücü fareyi görür, fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan bir zaman mutlu yaşar fakat bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, belli bir zaman sevinir fakat sonra avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline dönüştürür. Ve der ki,

"Sen cesaretsiz ve korkaksın. Sende sadece bir farenin yüreği var…” 

fareler yürekli midir bilmiyorum ama hikâye buna benzer bir şeydir.

Yürekli olmak sadece korkmamak değil elbette, aynı zamanda kendi aynamızda kendimizi nasıl gördüğümüz ve kendimize biçtiğimiz konum ile de ilgili bir şey.

Doğarken yürek mi yedirmişler bilmiyorum ama yaşamda yüreğimi sıkıştıran kocaman tek bir korkum vardır ne dile getiririm ne akla… Yaşamda şanslı olmayı dilediğim tek şeydir. Benim yüreğim bir ona sıkışır.  Şanslı bir ana olmak ne başarılardır, ne mevkilerdir. Bazı acıların sizden teğet geçmesidir.

Yürekli insan, yürümeye yüreği olan kimsedir benim için.

Yürek bir insan için fazladır paylaşılmalıdır kanımca.

Kalbinizi tedavi ederler yüreğinizin tedavisi zordur fikrimce…

Evlat yüreğin en güzel odasıdır ama odası boldur meretin durmaz çarpar illa…


Hamiş; her gördüğünüz yüreğe hoyrat davranmayın arkadaş. Bir de bu satırların yazarının şu anki akıl sağlığından emin olmayın. Yüreği az sıkışık olabilir, ne bileyim oğlu uzakta olabilir ya da bir şey demek istiyor susuyor olabilir… Ama bu satırları yazanın dediğine güvenin derim her koşulda yüreği ile barışıktır kendini kırar yüreğine dur demez. 

Ve varsa bir yüreğiniz “yürek”… “cesaretli” olmak demektir hatırlatırım…

Anmadan bitmez bu yazı "yürek" darmaDUMAN bir şarkıdır aynı zamanda...






18 Eylül 2014 Perşembe

HIRS !



Hırs…


Her varlığa çok zarar verebilen, iş dünyasının içinde barınmak için ne yazık ki sahip olunması gereken, kişiyi düşünceden ve merhametten yoksun bırakan, önündeki her şeyi silip süpürmesine neden olabilecek kötü bir duygu…

Hırs…
Kapitalist ahlakın yücelttiği bir duygu…

Hırs…
Uzun vadede insanı mahvetme kapasitesine sahip bir duygu…

Bahsi geçen şey çağımızın körüklediği maddi ve manevi hırslar (ki bunların yarattığı sonuçlar çok acıdır) tabii, benliğin yükselmesi isteği değil… Böyle bir hırs yok çünkü böyle bir talebiniz varsa bu dünyada önce hırslardan arınmanız gerekiyor.

Buraya kadar ki gayet resmi yazıdan sonrası hiç hırslı olmayacak sanırım, bilgi ve fikir dökümü de belki yaşamsal hırsın bir yüzü… Ancak hırs konusunda beni en çok ilgilendiren bu değil. Gizli ya da aleni hırsların ya da hırslıların yaşamımıza kattığı rahatsızlık duygusu…
Kıskançlık ile birlikte zuhur eden hırs başarı için gerekli olan azimden çok başka bir duygu ve benim yaşam görüşümde hiçbir kabul ve sempatisi yok. 

Hırs ve azim; aynı şeyi yapmanın iki farklı yolu... "Hırs"a kin, "Azim"e sabır eşlik ediyor. Elbet farklı tarifleriniz vardır, ama âcizane fikrim budur benim.

Dün akşam Karşıyaka çarşı boyunca sakin sakin yürüdüm, güzel kadınlar, yakışıklı adamlar, yaşlılar, çocuklar... En çokta güzel kadınlar... Yanlarında hayattan ne istediğini bilen, güçlü erkekler aradı gözüm. Ama gördüğüm bir sürü telaştı sadece. Ben hala hayatın anlamını arıyor, hayatta ne istediğimi bilmekten geçtim hayatın neresinde olduğumu kestiremiyorken son birkaç günü ve yaptığım birkaç konuşmayı düşündüm.

Kendimi başarısız hissetmem gerekiyor mu diye düşündüm. Faturayı nasıl ödeyeceğinizi düşünüyorsanız bu dünya değer yargıları için “başarılı” sayılmazsınız çünkü… Oysa aylaklığın bile hakkını vermek lazımdır bu dünyada... Aşkın, başarısızlığın, yalnız hissetmenin, para sıkıntısının, özlemin hepsinin hakkını vermek lazımdır.

İlkokuldan itibaren hırslı olmadığım için eleştirilmiş biriyim ben. “Daha hırslı olsan önünde hiçbir şey duramazdı” en çok işittiğim lakırdı. Lakırdı çünkü ne zaman söylense kafamda bir şeyler takırdıyor. Ne yapmalıydım daha hırslı olmak için. Hırs bana kilometrelerce öteden görünen bir şeydir. Hırslı insanın gözü başka parlar… Doğru insanları seçer arkadaşlık için, sağlam hesaplar peşindedir. Sevgisinden emin olamazsınız, asla emin olmamalısınızdır da zaten. Çünkü işine sizden fazla yarayacak bir iş, arkadaş, dost ya da eş, sevgili vs. için sizi bırakır gider. Yaşamında ki her şey ilerlemesi ve başarılı olması içindir.

Başarılı hırslılar gördüğüm gibi yaşam boyu bir boka yaramamış hırslarıyla sadece kıskançlıktan kuduran insanlar da gördüm. Kimi bunu saklayamayacak kadar ayarsız, kimisi ise bunu iki dişinin arasından tıslayacak kadar haindi…

Ne yapmalıydım hırslı olmak için… Mesela gururum kırıldığında bile kendi kişisel oluşumunu yanlış değerler üzerine kurmuş, herkesi ezen ve sömüren bir adamla mı ya da parası ve eşinin gücüyle terbiyesizlik yapan bir kadınla çalışmaya mı devam etmeliydim… Daha çok para kazanırdım doğrusu… Ya da başkasıyla da birlikte olduğunu bildiğim bir adamla evli mi kalmalıydım… Faturaları daha rahat öderdim doğrusu… Görmezden gelmek… Ya da ortak yapılan bir işte ortağın arkasından iş mi çevirseydim… Hırslar için, başarı için kendi benliğini, adabını yok saymak… Düşündüm olmadı… Bir şeyim eksik diye düşündüm. İlkokul hocamı burada saygı ve sevgiyle anıyorum. Henüz 8 yaşında bir çocuk için babasını çağırıp yetenekli, akıllı ama hırslı değil yükselemez bu demişliği var kendisinin. Ama çalışkan… Koy önüne beş kişilik işi yapar bir de işini yapmayanların hırs ve kıskançlıklarıyla uğraşır.

Benim gibi vur eyeri çalışsın insanlar için bu çabanın arasına birde hırs ağırlığı eklemek zor iken, onların kıskançlıkları çoğu zaman “benim hırsım” oldu. Sahip olduğum çok az şey için benden çok fazlasına sahip insanların bakışlarında gördüğüm kıskançlık beni hep eğlendirdi. Yaşamıma işi, dostluğu ve yaşamı hırstan örülü insanlar sokamadım. O nedenle kaybetmeyi de bilen dostlarım oldu benim.

Oldum olası bu hırs konusu ile çok eğlendim.

Olur ya bir sebeple birlikte yaptığımız bir şeyde beni hırslı bulduysanız bilin ki o benim hırsım değil… Sizin hırsınızın beni öfkelendirmesinden dolayı inadımdan sizden fazlasını yapmam, karşısına geçip oturup sizi seyretmemdir. Benim de böyle bir ayarsızlığım var.

Duygususal hırslılar en tehlikelisidir kanımca.  Genelde karmaşık psikolojik duygulardan kaynaklanan, kişinin kendisi dışında herkesin yaptığıyla ilgilenmesine sebep olan, kişiyi her türlü yöntemi kullanarak herkesin önüne geçmeye iteleyen ve ne olursa olsun kişinin suratına patlayacak olan bir hırstır bu. Burada ise herkes kaybeder. Bu hırsın uzun vadede kazandırdığı birini hiç görmedim. Kendini olduğundan farklı gösterme, işini, eşini, yaşamını abartma… Sahipsiz başarıları sahiplenme hepsi bu davranışın göstergeleridir.

Çünkü gerçekten çalışkan, başarılı ve yaptığı işle ilgilenen insanların çoğu kez anlatmak istedikleri şey başarıları değildir. Konuşulacak bir sürü şey vardır… Yaşam, tarih, insanlar oysa hırs küpü arkadaşınız siz ne anlatsanız sadece “ne yaparım, ben ne anlatırım” a endekslidir. Sizi dinlemez, fikirlerinizi önemsemez.

Çünkü insanın içinde bir noktadır hırs günü gelince büyür büyür büyür ve bedenini kaplar… Menfaattir özünde olan... Sevgiden de üstündür, aşktan da, vefadan da... Hayatın her alanındadır... Hırslarından kolay arınamaz insan... Cenneti bile hırs ile ister... Doyuramaz içini... Bazen yine bir nokta cismini alır, kayboldu ortadan zannedilir… Ama o hep ordadır... Kabul etsek de etmesek de...

Çünkü temelinde 'ben' vardır... Ve 'biz' var oldukça o da var kalacaktır...
Çünkü bu yüzyılda hırs “güç ”tür. Vatan bile sattırır adama. Çocuklar öldürttürür adama… Hırs önünü almazsanız sizi berbat biri yapar.

"hayata en aşağıdan başlandığından yukarıdan başka gidecek yer yoktur. 
Biçimsel yükselmeye, ruhun yükselmesi eşlik edemediğinde biz yükseldikçe, yukarısı da gittikçe yükselir." diye tanımlar bir psikanalist “hırsı” sonu yoktur.

Kişinin benliğinin olgunlaşması dışında bir tedavisi yoktur. Hırslı insan en bir tahammülfersa insan cinsidir, genelde inatçı da olurlar. Onlar konuşurken kafa, göz ve hatta televizyon kırasınız gelir. Yaşadığım sürece bu muhteviyatta birçok insanı çok yakinen tanıma fırsatı bulmuş biri olarak söyleyebilirim ki hepsi cehennemliktir, yatacak yerleri yoktur. Bazen kişinin hırsı öyle bir artar ki bir ülkenin her şeyi olmak ister kimisi cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı, savcısı, hâkimi, komutanı, işçisi, komedyeni, starı… Ama olup olacağı bir avuç toprakta yatmaktır sonu herkesin.

Sizin içinde onun içinde… Benim içinde…

Hamiş; kontrolsüz güç, güç değildir. Hırs düzgün olarak kullanıldığında iyi bir uşaktır. Aksi halde sizin efendiniz olur.

Hırs, iyi bir uşak, kötü bir efendidir.

Yapıcı hırslarıyla ya da azimleriyle yaşamımda olan ve adına hırs dedikleri kıskançlıkları ile yaşamımı zorlaştıran herkese hediyem olsun o halde…



15 Eylül 2014 Pazartesi

“ŞİİRİMİZ KARADIR ABİLER…”



“şiirimiz karadır abiler…”


Her şey sizin üzerinize, vatan da, millet de, kahramanlık da sizin üzerinize abiler… Kamunun düzeni, yaşamın alfabesi, aldığımız nefes, sevdiğimiz gökyüzü, verdiğimiz mücadele… Hepsi sizin üzerinize abiler…
Sizin için doğmuş çocuklar, doğmamış bebekler…
Öfkeler, kırgınlıklar, sevinçler…
Tepesine binin hepsinin abiler!
Her sabah işinize giderken, her gün işinizde, döndüğünüz de evinizde devrim yapın abiler…
Bir gün vazgeçin ertesi gün mutluluk pozları verin abiler…

“şiirimiz gül kurutur abiler…”

Sizin o büyük aşklarınıza akıl sır erdiremeden, bir sürü insanı yok saymanızı izler, zayıflıklarınızı izler şiirimiz. İnsanların bir eylül gecesi şiirden, şarkıdan aldığı cesaretle nasıl da beraber yaşadığı insanların evlerini, sevdalarını, hayatlarını yağmaladığını izler. O akıl almaz saldırganlığın insandan değil, asıl nereden geldiğini izler abiler.

“şiirimiz erkek emzirir abiler…”

Oyalar, boyalar zaman geçirtir abiler…
Dilimiz sivridir hocamız yaşamdır abiler… Gözümüz sakladığınız zayıflıklarınızı, zavallı çaresizliklerinizi görür abiler.
O abileri asmak da, beslemek de mubahtır. Eline erkeklikten silah verip insanların üstüne salar şiirlerimiz, öldürsün diye onları. Yedi gün yirmi dört saat yalan söyler kimileriniz abiler…

“şiirimiz kentten içeridir abiler…”

Kentler yıkılırken, o yıkılan kentlerde çocuklar ölürken, şiirimiz çadırlarda yaşayan insanlara, üşeyen insanlara, ölen insanlara, saraylarda oturuyorsunuz demektir. Şiirimiz aymazlıktır abiler. Yıkılıp gitmiş hayatlarının çözümünü başkalarının güzelliklerinde çözmeye çalışan hadsizlerin şiiridir abiler…

Sizin vatanınız kalp kırmaktadır abiler.
Elinizi tutan ellere vurmaktadır,
Utanmaz cüretkârlığınızla avunmaktadır.
Sizin vatanınız can yakmaktadır abiler,
İnanın çok ah almaktadır.

“Şiirimiz her işi yapar abiler…”

Şiirimiz pazartesi sendromudur abiler…
Utanmaz bir günaydındır abiler… Geldiğiniz yere gidin abiler…
Şunu gayet iyi biliyoruz ve bugün daha iyi anlıyoruz ki, her dönem kendi 'abiler ‘ini yaratır, zalimlik el değiştirir ama zulmün yönü asla değişmez… Ve küçük yaşamlarınızda neyseniz dünyada da o’sunuz abiler…
Her yerde sizlerden var abiler… Her eve sizden bir tane düşüyor abiler…
Siz utanmasanız da şiirimiz sizden utanır abiler…

“düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?”

Çoğul yaşamlarınızdan utanmaz mısınız abiler…

Hamiş: Canım Ece Ayhan… Ben bir pazartesi sabahı hadsizliklere cevap vereyim diye değil… Bu ülkedeki “mor külhani” abilere yazmışsan da bu güzelim şiiri…

İyi ki de… “karadır şiirin”…

“Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler”









14 Eylül 2014 Pazar

"DÜNLE BERABER GİTTİ CANCAĞIZIM...




17 yaşındaydı Poyraz; çok ciddi sıkıntılarımız vardı... Ana oğul baş başa altından kalkmaya çalışıyorduk. O hep arka odada, ben hep ön odada... Arada kendimizi oyalamak için kafamızı gömdüğümüz bilgisayarlarımızdan kafamızı kaldırıp birbirimizle dalga geçiyorduk... Sıkıntının hası sizden başkasına görünmeyen, içine başkasını çekmeyendir. Dört duvar bilir yaşadığınızı... Bir gece bir sebeple çok canım yandı... Çok hırslandım bir haksızlığa... Çünkü ben haksızlığa dayanamam... Bir insanın bir insana bile isteye egolarına engel olamadığı için zarar vermesini sineye çekebilen, bununla barışık yaşayabilen biri olamadım hiç...

Oysa Poyraz buna talimli büyüdü... Ev'de, iş’te... Bana sabırlısın diyenler bilmezler ki çoğu zaman benim sabrım o oldu...

Bir gece bir sebeple o kadar çok sıkıldım ki... Yine bugünlerde ki gibi midem tuttu... Gece yarısı beni bilmem kaçıncı kez doktora götürüp getirdi... İlacımı verdi, uyuttu...

Sabah uyandığımda başucumda bir mektup buldum...
"dünle beraber gitti cancağızım;
ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım" diye başlayan...

Altında bir not vardı;
"sen kadın... benim için dünyayı karşına aldıysan, ben senin için dünyayı sallarım... ama sen kadın, hepsinin üstesinden gelecek kadar, bugün seni üzenleri bir gün buna pişman edecek kadar kuvvetlisin...
Uyanınca çay yapta şu balkonun keyfini çıkaralım.

Neşeli ayaklar..."

Bugün bütün kâğıtlarımı döktüm ortaya... Bana yazdığı her şeyleri... Sonra dedim ki kendime...

"lisânı ağızda olana değil, lisânı gönülde olanlara yâr et bizi...
tebessümü simâsında olana değil, tebessümü gönülde olanlara kat bizi...
aşkı tende sananlara değil, aşkı ruhunda can bilenlere arat bizi..."



12 Eylül 2014 Cuma

ALDATMA!

Yazmak okuyanı kirletmeden, masumca temizlenmektir…

Anlayamadıklarımız…
En çok neyi anlayamıyorsunuz?

Bazı insanların dedikleri, yaptıkları ve fikirleriyle ilgili bir türlü toparlayamadığım şeyler var…

Bu insanların gittiği yer her neresiyse, varacakları nokta her nerdeyse, hangi dinin cennetinde yerleri varsa, hangi hiçlikte, hangi ebediyet var olacaklarsa, orada kendine mahsus bir statüleri olacağı kesin.

Anlayamadıklarım, yapamadıklarım, beceremediklerim ve kabullenemediklerim için hakkımı helâl ediyorum.

Biri bana ilkokul öğrencisine anlatır gibi tane tane anlatsın;

İşte benim erkekler ve aldatmalara dâhil anlayamadıklarım ki aldatılmak konusunda birçok hemcinsim gibi bende 2 tez verdim, 1 doktora yaptım… Mezun olacağım günü ümitle bekliyorum…

*“Aldatan erkekleri anlamak için... Hamamböceğini takip edeceksin! Hamamböceği hızla bir istikamete doğru yol alırken, hiçbir engelle karşılaşmamasına rağmen aniden durur ve bambaşka bir yöne doğru koşmaya başlar.” Diyerek erkeklerle ilgili anlatılmak istenen nedir?

*“kendi içinde geçişli grup modeli” nedir? Burada söz konusu kaç kişidir? Kaç kişilik bir kombinasyon söz konusudur? Bunun karıncaların toplu kominal yaşamıyla bir alakası var mıdır?

*“sadakatinden şüphe ettiğiniz erkeği dövün” diye bir din öğretisi gerçekten var mıdır? Kanımca buradaki dövün aslında dayak atın anlamında değildir. Bu, eksik yazmaktan kaynaklı bir hatadır. Aslı "sadakatinden şüphe ettiğiniz erkeği övün’ dür.

Bir erkeği ne kadar överseniz o kadar sizindir. Günümüzün dini. Âmin.

*“sadakatsizliğine ortak ettiği kadınları dövmek” gerekmez mi? Bunun hiçbir din kitabıyla alakası yok soruyu ben sordum…

Şüphesiz Allah 10 numaradır, aşırı büyüktür, öle böle değildir. Erkekleri biz dersler alalım diye beyinden muaf yaratmıştır... Anlayamamız normaldir, mubahtır.

Mesela bir erkek karısını aldatıp… Boşandıktan sonra benim “karım” öyle de güzel böyle de güzel… Diyorsa salak mıdır? Yoksa dayak mı atmak gerekir? Cevap veriyorum artık senin “karın” değil, anca gidersin J

Mesela neden hiçbir erkek neden aldatıyorsun sorusuna “senden sıkıldım” diye yanıt veremez? Aslında sıkıldığı kendisi midir? Belki sorun midesidir?

Aldatmak bir seçim midir? Karşısındaki insanı enayi yerine koymak ya da koymamak kişinin kendi kişilik bozukluğu değil midir? Bir aldatmada kaç tane enayiye bir akıllı düşer?

*“Tek eşliliğin erkek doğasına aykırı olması” diye bir önermenin gerçekten gerçekliği var mıdır? Kadın insan tek eşli midir ki, soru erkek konulup sorulmuştur? Yoksa amaç aldatan erkeğe sen aldatsan da aldatılmazsın aslan parçası deyip gaz vermek midir?

Bir erkeği ne kadar gaz verirseniz o kadar sizindir. Günümüzün dini. Âmin.

Erkeğin tek eşli olamama sebebi, felsefi çıkarımını Schopenhauer'in “Aşkın Metafiziği ”nde yaptığı, benim pek de sallamadığım önermedir.

Olay şu ki; erkekler dölleyebilecekleri kadar çok dişinin peşindedirler, soylarını mümkün olduğunca çok kadını dölleyerek garanti alma derdindedirler. Kadınlar ise ayda sadece bir kere yumurta oluşturdukları için ve ertesinde kendilerini koruyacak bir erkeğe ihtiyaç duydukları için tek eşliliğe daha yatkındırlar, gibisinden bir şeyler.

Ki ayrıca bu önerme külliyen yanlıştır kanımca… Sadece erkeğin yaptığının ifşa edilebilir, kadının yaptığının ise saklanması gerektiğinin alt metnini içerir. Zira çok eşli erkek, tek eşli kadın matematiğe vurunca pek tutmayan bir hesaptır.  Bildiğim kadarıyla da dünyada kadın ve erkek nüfusu nerdeyse eşittir. Üçü beşi aramıyorum.
Yani erkeğin çok eşliliği, dolaylı da olsa kadının çok eşliliği ile mümkün olabilir ancak.

Yazının tam burasına bir nedenle kusma ihtiyacı hissettim.
Midem hassas bazı şeyleri kaldırmıyor.
Zaten çok sorguluyorum kafam da kaldırmıyor… Hayatım bunların hiçbirini kaldırmıyor...
Ayrıca insan boşandıktan 10 küsur yıl sonra aldatılmayı neden sorgular ki…
Cinsime örnek olsun, bana hatırlatma olsun diyedir…
Hepimizin başına geldiği içindir. Bir kısmımız görmezden geldiği içindir. 
Bazımız kabullendiği içindir. 
Ama hiçbirimiz yok sayamadığımız içindir.
“Sizi gidi çapkınlar ’ın hepsi ”kadınları aldatıp durduğunuz içindir.

Ya da Cuma gecesi evde, balkonda boş boş oturup “salak mıyım lan ben” dediğim içindir. Cevap veriyorum: EVET J

Ayrıca bu tartışılması gereken bir konu olduğu içindir, tartışmaya açık olduğu içindir.
Bu konuyu hangi zeminde tartıştığınız önemlidir.
Mesela laminat parkede tartışırsanız başka, seramikte tartışırsanız farklı sonuçlar elde edebilirsiniz. Bence en güzeli toprak zeminde tartışmaktır. Elektriğinizi alır.

HAMİŞ; Ben yazarken çok eğlendim, dolaylı olsa da rahatladım azcık, birkaç kişiye laf soktum, birkaç kişinin kulağını çektim, kimilerine güldüm geçtim, bazısına pardon dedim… Ama hiçbiriniz çıkıp “kadınlar da aldatır demesin” biliyorum… Nerden demeyin “görmüştüm” derim... 

“Herkesi bir defa, bazılarını her zaman aldatabilirsiniz. Ama herkesi her zaman aldatamazsınız.” Abraham Lincoln