29 Eylül 2014 Pazartesi

EYLÜL TOPARLANDI GİTTİ İŞTE...


Eylül toparlandı gitti işte 
Ekim filanda gider bu gidişle ....

yepisyeni bir totem yapmalı şimdi... gönülden geçen ne varsa üstüne koymalı, evlat, kediler, yollar, kitaplar, yazılar, müzik, tango, şarap, Bodrum... masmavi gökyüzü... içinde ne varsa...içimde ne varsa...    
Mavi bir huydur...
Kuşları unutmamak lazım çünkü malum " Hayat kısa, kuşlar uçuyor..." zaman en kıymetli şey...
fotoğraf/ tolga şenergüç

İÇİMDEKİ AYNA

Kendimizi değersiz hissettiğimiz anlar…

Hemen hepimiz yaşamın bir yerinde böyle hissetmişizdir illa ki…


Değersiz, önemsiz… Hak etmediği gibi davranılan... /hak etmediği gibi… Kilit cümle bu sanırım. Hak ettiğimizi düşündüğümüz değerin belirleyicisi nasıl kendimiz isek, hak etmediğimiz tavırların kabul edicisi de biz değil miyiz?

Kendini bir durum ya da kişi karşısında değersiz hissetmek, ilk önce insanın kendi değerini bilmesi ve bu ''bilirlilik'' neticesinde kimi zaman bir an, kimi zaman uzun süreler boyunca karşı tarafın kişiye hissettirdiği ve hissedenin de kendisini kötü hissettiği bir vaziyette kalakalmasıdır.

Kimse, bizim başımıza zorla silah dayayıp bizi kendimize ''değersiz'' hissettirmiyor esasen. Biz izin veriyoruz buna, biz müdahale etmiyoruz, tolerans gösteriyoruz. Değilse inanın kimse kimseye bu ''hak'' edilmeyen davranışı yap(a)maz.

Sebep olan bir insan ise kendimizi değersiz hissetmekten kurtulmak basit aslında; o kişiyle görüşmemek. Bunu yapmak belki zor gibi görünebilir ama ruh sağlığı açısından bu davranışı yapmak zorunlu bir süreçtir.

Bize kendimizi değersiz hissettirenler, hep bizim aslında ''onlar'' için güzel düşüncelere sahip olduğumuz insanlar değil midir?  Yoksa yoldan geçen ahmet efendi bana ne yaparsa yapsın ben ne kadar kendimi kötü hissedebilirim ki?

Bizi '' iplemeyen'' , '' görmezden gelen''  gerekli gördüğümüz '' değeri vermeyen'' vs. insanlara ne zamanki aynı hareketi biz yaparız o zaman karşıdaki ses yükselir, '' ben bunu hak etmiyorum'' Bu minvalindeki tüm kelamlar beni güldürür.  E niye? Sen bana kendimi değersiz hissettir, ben de burada armut toplayım öyle mi?

Değil kardeşim işte, sana verdiğim o ''değeri''-i şimdi geri alıyorum. Diyesim gelir…
Buna maruz kalan ya da bu çıkılamaz çarkın içinde kalan insanlar önce şuna vakıf olmalıdırlar kanımca. Yaşamınızda o ya da bu sebeple, özelinizde, işinizde, arkadaş ortamı içinde size bunu taammüden yapan birileri var ise buna sebep önce karşının kişilik bozukluğu sonra sizin kişilik bozukluğunuzdur. 

İzin verdiğiniz içinizin aynasıdır.  Kendinize değer bulduğunuz şey sizin kendinize değer biçtiğinizdir.

Kim bir başka insanın değerini belirleme hakkına sahiptir ki…

Bu edilgen hayatların ettirgen kâbusudur…

Kendini değersiz hisseden insanlar mutsuz insanlardır. Bir ülkede mutsuz insan sayısı ne kadar fazlaysa kendini değersiz hisseden insan o kadar fazladır. Ve o ülke de zamanla değerini ve değerlerini kaybetmeye mahkûmdur.

Kendini değersiz hissetmek;

En narsist bünyelerin bile başına gelebilecek hadisedir. Kişinin karakterine, yaşamsal koşullarına ve ruhsal durumuna bağlı olarak süresi ve tekrarlanma sıklığı değişse de; tek çaresi psikiyatrlara gidip avuç avuç prozac almak değildir. Önce durumu kabullenip içe dönmek; sonra da şöyle bir silkinip her şeye yeniden başlama cesareti göstermektir. 

Hepimizin aynı başlangıç çizgisinden yola çıkmasak dahi, aynı bitiş çizgisinde duracağımızı hatırlayabilmektir.

Herkes kendini özel sanıyor oysa çoğumuz sıradanız ama hiçbirimiz değersiz değiliz.

Kişi…
Bilsin ki, herkes sadece kendi dünyası çerçevesinde payelenir.

Kişinin en büyük yanılgısı, bir başka kişinin dünyasında bir anlam, bir konum elde ettiğine hükmettiği an belirecektir karşısında.
Aşılması imkânsız bir duvar olarak üstelik.

Siyah…
Ziftle kaplanmış…
Geniş bir set...
Göğe değin uzanan...

Kendi anlamların kâfi gelmez mi kuzum sana?

Başkasının hayatından anlamlar arzulamak hayal kırıklığı demektir her zaman..
Bilmez misin?

Senin değerin, sana dairdir…
Sen dışında kimsenin sana lütfedeceği bir değer, mutlak ve baki olmayacaktır…
Görmez misin?

İçindeki ses sana her dakika bunu bağırır...
Haykırır...
İşitmez misin?
Değmez…

Var olduğunu sandığın değerin,
Pul olduğunu anladığın andaki hayal kırıklığına…
Hiçbir şey…
Değmez…

Biri tarafından değersiz hissettirilmek ya da hissetmeyi en iyi tarif edebileceğim durum maalesef ki aşağıdakidir.

Tuvaletteyken otomatik ışık sensörünün seni görmemesi… Akabinde görmesi için içerde tek başına ebleh hareketler yapmak… "ulan içerdeyim işte, yansana" diye bağırmak… Bu durum dışardan biri tarafından hatta kendiniz tarafından görüldüğünde ne derece saçma ve komik ise size kendinizi değersiz hissettiren biriyle mevcut diyaloğu sürdürmeye çalışmak, görünür olmaya çalışmak o derece komiktir.

Özetle;  kendini değersiz hisseden kişi için dışarıdan gördüğü değer ancak geçici bir etki yaratır.

O değerin gerçekliğini her daim test edip emin olmak zorundadır.  Kendine verdiğin değer kadar değerlisin. Sev kendini severler seni, süpersin yakında uçarsın gazlamaları da geçicidir.
Uçurup uçurup yere atıverir.

En nihayetinde nasıl hissediyorsan öyledir mevzusu doğru. Hissiyatı nasıl değiştiricez konusunda da cevap zamandır, deneyimdir, hayattır... Artık ağır abiler/ablalar bir el atarlar herhâlde...  

Hamiş:

Fakat kör insan için elmas da birdir, cam da...
Sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma…”

Şimdi tahtaya 100 kere yaz çocum, yetmezse kendin için gökyüzünden yıldızlar topla çocum...

“SEN DEĞERLİSİN, SEN DEĞERLİSİN, SEN DEĞERLİSİN........................ “


26 Eylül 2014 Cuma

YARANIN KABUĞU.

Başlangıç notu: Aşağıdaki yazının gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Şayet olaylarda bazı benzerlikler görülürse, bunlar tamamen hemen hepimizin başına bir zaman ve yerde gelmiş olmasındandır. Ama içinizden “yahu benim bu diyen” varsa… Mümkündür…


fotoğraf : Tolga Şenergüç

Yazı öyle derinliği olan bir yazı filanda değildir… Dünyevi dertlere,  dünyevi bakış açısıdır. Okunması kolay dâhil olunması basittir.

Siz hiçbir başkasının yarasına kabuk/yara bandı oldunuz mu?

Bir zaman ve yerde… Belki…

Bu bir önceki ilişkiye ya da mevcut ilişkiye kabuk/yara bandı olma durumu ilginçtir.
Yara iyileştikten sonra yara bandı misali bi kenara atılmayı da -tercihen çöpe- kabullenmektir çoğu zaman. Kim yaranın kabuğuna kafa yorar ki? Bir de daha kötüsü yara sahibinin size borçlandığını düşünmesidir ki, kimse alacaklısını sevmez. Hazırdan da olmak vardır işin ucunda yani.

Misyonunu tamamladıktan sonra defolup gitmeyi göze alabilecek kadar değersiz hissetmektir kendini.

Kabuk olayım derken kendinde derin yaralar açmaya neden olan bir durumdur.

Kaşınmaktır. Bir nevi karşılıksız bir çekle zengin olma hayalleri kurmaktır.

Kim gelip bana sevgilim/ eşim, eski sevgilisinden bahsediyor dese… Kaç kaç kaç… Derim. Kaçanın anası ağlamaz derim.

Çünkü yara kabuğunu sevmez aynasını kapadığı için... Çünkü kimse alacaklısını sevmez.

O yaraya kabuk olmayı kabullenen; bilir mi ki acaba, o kabuk bir gün düşecek… Yara, tek kişilik bir kabuki gösterisidir. Yara, kabuk bağlar. Kabuk tencere misali yuvarlanıp yarasını bulmaz. Kabuk özünde yaradır, yaraya dışsal değildir.

Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek yeni hissiyatın yerine, eldeki bildiğim duygusunun peşinden koşma sebebidir. Ruhu her an yere düşüp başka bir şeye başka bir hikâyeye karışacak bir kabuğun üzerinde ikamet etmeye zorlamak, savaşmaya gidilen değirmenin pervanesini okşamaya kalkışmaktır. Bir gözü kör diğeriyse hep ağlar sevme cesaretinin belirtisidir bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek.

Ya çok çaresizsinizdir, ya da düşmeyeceğinize inanacak kadar özgüven sahibi…

Her iki hâlükârda da sonsuz saygı duyabileceğim kimselerin kalkışabileceği edimdir bu…

Bende ırak… Yaraya yakın…

Bilmem içinizde içindeki fırtınaları dışındaki kabukla örtmeye çalışmayan birisi var mıdır? Bu kabuğun kalınlığını belirleyen şey nedir? Dışarıdan gelen şiddet mi? Yoksa içimizdekinin dışarıdan görülme korkusu mu? Elmanın kabuğu mu, cevizin kabuğu mu olmalı dışımızdaki? Yılmaz Erdoğan şöyle diyor:

“soyulunca anlaşılıyor asıl portakalın mucizesi"

İçimizdeki mucizeden utanıyor muyuz? Korkuyor muyuz?

İçimizi korumak için tabii ki bir kabuğa ihtiyacımız var, ancak bu kabuğun amacı korumaktan çok saklamaksa o zaman saklanmaya çalışanın iyi bi şey olamayacağı baştan belli değil midir?

Demem o ki; genellemeleri sevmem ama yine de eninde sonunda farkedersiniz gibi geliyor bir yaraya kabuk olduğunuzu.

Gün gelir o kabuk size kapak olur.

Sizde elinizde kırık bir kalp, kabuk tutmamış bir yarayla fellik fellik kabuk aramaya başlarsınız.

Buna da yaşamın döngüsü dersiniz, kuyruğunu ısıran itler gibi döner durursunuz kendi etrafınızda.

Oysa her yara kendi kabuğuna aittir. Başka kabuklar, yarayı kapatmaz, ancak örter. Yara orijinal ve baki kalır, iyileşmez. Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek nafile çabadır, yara sahibi gerçeği bilirken kendini aptal yerine koymaktır.

Küçük İskender’in dediği gibi

“...
Kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
Eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan”

Bitiş Notu: Sizinle bir alakası yok değil mi?











SÖYLESEM TESİRİ YOK...



Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.


"ben konuşmayayım cümle kendini anlatıyor" diyeceğim ama dayanamıyorum.

Fuzuli’nin öyle dolu dolu, öyle büyük, öyle şairane ve öyle mükemmel cümlesi. Üstüne haftalarca düşünülebilecek, günlerce ağlanabilecek, sayfalarca kitap yazılabilecek bir cümle. Öyle bir cümle ki her duyduğunda tüylerini diken diken eder adamın.
"yahu" demek geçiyor insanın içinden. "yahu ben bu yedi kelimeyi sürekli her yerde kullanıyorum. Ama yan yana gelince nasıl böyle mükemmel olmuş dedirtebilecek bir cümle.

Sözlerin yıkıcılığı ama bir o kadar kısırlığı sonrası içine düşülen çaresizlik tanımlaması... 

Bir şeyin değişmiceğini bilerek susmayı becerememenin hüzünlü dile getiriliş şekli...

En sonunda gönlün rıza gösterip aradan çekilmesiyle hükümsüz kalır söz. Susuyorsan gönül de ister istemez razı gelir. Eli mahkûm. Nihayetinde, dil de senin gönülde. Dil yorgunsa gönül onu taşır; nasıl gönül yorgunluklarını yıllarca taşıdıysa dil… ah'lar ile an'ların olağan buluşması gibi kocaman bir cümle bu. Gönlün susmaya razı olması, olmuyorsa zorla susturulması en hayırlısıdır. Söylemenin tesiri olacak olsa zaten söylemeye gerek kalmayacaktır. Gönül susmasa da sesini duyan yoktur. Vazgeçmelidir. 

Neticesinde cümle bir kez olsun susup karşısındaki anlamaya çalışmayan, belki denese de başaramayacak insanlarla iletişim kurmaya çalışırken içerden bi yerden yükselen nidadır…

Daha önce defalarca anlatılmaya çalışılan bir yanlışın yine yapıldığı anlarda ister istemez tekrar edilir. En kötüsü bu hatayı yapan kişi ile yalnız olmaktır. O yanlışını yapar, vicdan muhasebesini bir şekilde sen tutarsın çünkü başka insana değer vermek olmayacak olanı yeri geldiği zaman nafile beklemektir.

“Dost bî-vefa, felek bî-rahm, devran bî-sükûn; derd çok, hemderd yok, düşman kavî, talih zebûn"

Diyen Fuzuli zaten kendi anlatmamış mı dünya halini…

İnsanın tüm dünyaya bakıp fuzuli bu işler diyesi gelmiyor mu?

Netice de gönlü razı etmekle hallolabilecek mesele.

Mademki tesiri yok söylemenin,

Anla ki manası da yok

Be adam/be kadın!

Susmalı...

Çünkü…

“Malumun zikri zuldur”… Lakin…

Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.

Hamiş; Madem “Fuzuli” geldi akla sabahın erkeninde… Yine ondan bir cümle ile nokta koymalı cümleye…

“Mey biter saki kalır. Her renk solar haki kalır. İlim insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik; baki kalır.”



24 Eylül 2014 Çarşamba

HAYAT KISA.... AH O KUŞLAR


VAR OLMAK

Var olmak…


Tüm kiplerin, tüm zamanların, tüm kuralların ve en önemlisi beş duyuyla algılanan sınırlı realitenin, onun getirdiği sünepe deneyimlerin, korkak ve karmakarışık aklın, bilinci öküz sürüsü haline getiren kuralların ötesine çıkıldığında gerçekleşecek olan durum değil midir?

Fiziksel varoluş evrende ufacık bir yer kaplamaktır. Oysa düşünsel varoluşta ise fındıkkabuğu kadar yer doldurmakta, evrenlere sığmamakta kişinin elindedir. Descartes varoluşu “düşünmeye” bağlayarak iyi bir şey mi yapmıştır yoksa bir sürü şeyi yok mu saymıştır bilemiyorum.

Ama bazen var olmak “hissetmek”tir.

Elimin hamuruyla felsefeye dil uzatacak kadar fütursuz değilim elbette… Ama var olmak bu çağın en trajik çabasıdır. Yalnız kalamadığımız ve hatta yalnızlıkla baş edemediğimiz bir yüzyılda bunca iletişim kanalına bunca dayatmaya “olduğunuz” şey “olmak istediğiniz” şey midir meçhul…

Sartre’a göre ancak dayatılmış yaşantılardan kurtularak mümkün olan durumdur.

Herhangi bir önermenin herhangi bir öznesi ya da herhangi bir yüklemi olmak demek değil mi var olmak?

Yoksa ağır gelir mi bu?

Kuşkanadının çırpması kadarken ömür…

''bir şeyden yana isen sen belki varsındır.
bir şeye karşıysan sen gerçekten varsındır.'' der Özdemir Asaf.

Benim var olmaya dair hissettiğim ise tam olarak budur. O nedenle sorgularım herşeyi, herkesi... Ve o yüzden benim için kabullenmek zordur her söyleneni... O yüzdendir diretilmiş fikirlere, ezberletilen klişelere, ayrımlara, üstünlüklere, azlığa, çokluğa inanmamam.  

Var olmanın felsefe kitabından aşırılıp ucuzlatılmış tarifi insan için çok aşikârdır. Yaratılmışsın bir şekilde, kalbin atıyor falan. Nefes de alıyorsun, e güzel. Yaşın ilerliyor, yıllar geçiyor, bir hayat yaşan’mış gibi yapıyor. Oysa varım demek için nefes almak yetmiyor. Boşlukta bir yerin olsa da bazen tamamlanamıyor varoluş. Öyle sapsız bağsız yuvarlanmakla yaşanmıyor hayat. Kuru nefesini anlamlandıramıyorsan eğer dönmüyorsa çarkın. Bazen yarattığın evlat tek cevabın oluyor varlığına. Yaşadım yarattım… Ama cevap bu olsa herkesin istisnasız aynı hakkı olurdu yaşamda…

Yani…

Var olmanın kendisi bir dert. Kime, ne tarafa baksam var olmakla ilgili çeşit çeşit sorunlarla boğuşuyor, eğer insansa dili de olmasından mütevellit bundan yakınıyor. Var olmaktan pek memnun kimse de bulunmuyor, ille bir şikâyeti ve yakınması var. Mahlûk olarak her şeyimiz tam olsa bile tırnaklarımız niye uzuyor diye yakınabilecek kapasitede olduğumuz bir gerçek. Kalıplar sadece yakınmamız için bir araç, biz var olmayı kabullenemiyoruz veya daha doğrusu bize verilen varlık nimetini şükürsüzlük peşinde harcıyoruz. Kimimizin diğerlerine nispetle daha haklı gerekçeleri var elbette; zira bazıları daha şanslı, bazılarına nispetle. Adaletsizlik var elbette ama dışarıdan şanslı görünenin de şikâyetleri eksik olmuyor ki?

Yani…

Var olmak başlı başına bir şikâyet…

Var olmak ağır soru, ağır cevap… Ne zaman aklıma gelse şöyle düşünüyorum…
Bir satranç tahtasında beyaz karelere yokluk, siyah karelere varlık diyelim. Sonra bir de koyu, köpüklü bir kahve de olsun yanında; höpürdete höpürdete içelim derim. Çünkü yaşamın bize en büyük eziyetidir. Var oluşun anlamını sorgulatmak.

Düşünce var olmak Hak’tır der… Oysa yaşamda var olmak bir tesadüftür belki de.

Dokunulmak, görülmek, duyulmak, anlaşılmak belki de var olmak. Bir hayalin daha fazlası olmaktır.

Varlığımın kanıta ihtiyacı var mıdır bilmiyorum. Ama ben sadece “yaşanmamış hayattan” korkarım… Çünkü o zaman “var olmamış” sayarım kendimi…

Ancak kişisel varlığı sorgulamak açlığın, sefaletin, hastalıkların kol gezdiği, her gün binlerce cinayetin işlendiği, din ve ırk savaşlarına sürekli kurban verildiği günümüz için lüks bir düşüncedir belki de.

Ve yine kişisel varlığı sorgulamadan tüm bunların düzelmesi mümkün değildir kanımca…

Hamiş; Kahve bitti haliyle…






22 Eylül 2014 Pazartesi

GÜN BATIMI


Belki de dünyanın en güzel manzaralarından bir tanesidir gün batımı. 





















Hiçbirseye değişilmez. Her güneşin batışını güneşin batışındaki kızıllığı görünce ilahi şeylere inancım artar. Hele denize batan güneş, en güzel gün batımıdır.

Güzelliğinin coğrafyası yoktur.

Sarı ve kırmızının bin bir tonu, huzur ve insanın kendi içinde çıktığı bir yolculuktur.
Kızılı, turuncusu, gündüzden kalan mavisi, akşamın lacivertliği ve az sonra her yerini saracak gecenin siyahlığı ile akşamın en güzeli anıdır... Karanlık yavaş yavaş çökerken doğanın birbiri içine geçmiş renklerinin üzerine müzik dinlemek, dalıp gitmektir…

Ömrünün ilk ve son günbatımına bakan kelebekler gibi, ben de manzarası güzel bir yere konuşlanır, olursa bir bira, olmazsa bir şarap, ya da bir demli çay alarak beklerim güneşin ufka doğru inerken bulutların arasından yüzümü kızıla boyamasını. Turuncu bir top gibi denize kavuşmasından ziyade, parçalı bulutlu gökyüzünü çeşit çeşit renklere boyamasını severim. Aradan süzülen ışıkların denizi aydınlatmasını, kızağa çekilmiş tekneleri selamlamasını, içkisini içeni kutsamasını seyrederim her gün batışında.  Gün doğarken değil gün batarken yaşamak içgüdüsü doldurur benim bedenimi, alır başımı giderim…

Gün batışı, üstünde acının ve hüznün buğusunun tüttüğü günün son "yaşayan" ışıklarının öldüğü saklıkenttir. Gizli mabeddir. Güneşin batışı, batan hangi güneş olursa olsun kızıldır, tatlı isyankâr bir son çırpınışla girerken "ışık " denizin içine, suda sönen ateşin cıslaması gibi cıslatır içinizi hafif meltemin ıssızlığında.

"güneş gidiyor, karanlığa çıkacak yolun, hazırlan" derler, aldırmazsın gidersin sorunlarının üstüne, aşkın üstüne, acının, yaşamın, elinde ne varsa onun üstüne... Elinde ne yoksa onun üstüne…

Güneşin en güzel battığı şehir… Bir akşamüstü sizi kıyısında yakalayan şehirdir.

Ya da ruhunuz nerede huzurluysa orada güneşi en güzel batıran şehirdir.

Hala nefes aldığın ve bu nimetin farkına olduğun, yalnız olmadığını bildiğin, altından kalkamayacağın yük olmadığına inandığın zamanlarda bulunduğun şehirdir...

Güneşin en güzel battığı şehir… Güneşin hem denizin üstünden doğduğu hem de denizin üstünde battığı şehirdir. İzmir’dir… Bugün Bodrumdur…

Ama yürekte en güzel batan güneş Ağrıda sınırda batan güneştir.

Şafaktan bir gün daha düşüren güneştir.


Ama başkaca bir teorimde var batan güneşle ilgili…  Tam da bana uygun kanımca…

Belki batan güneş değil dünyadır… Ki gözüme batıyor bu ara. Ve duruma “güneş batması” denmesi batan dünyanın güneşe bok atmasıdır belki de…
Etrafında döndüğü güneşi bile kendine göre konumlandıracak, niteleyecek kadar kibirlidir belki bu dünya…