1 Şubat 2016 Pazartesi

YAZILI OLMAYAN KURALLAR… 3 ADABI FEYZBUK

 
Yazılı olmayan facebook kuralları… Çok mühim bir konu… Malum herkes kullanıyor, kullanmayan cennete alınmıyor…
Hayatımıza girdiğinden beri ona ait “yazılı olmayan kurallar” oluştu…
İlk başladığımızda bu kadar fazla alengirli değildi… Bir takım hayvancıklar filan vardı birbirimize gönderdiğimiz… Bu kısmı hatırlıyorum çünkü kendisini “aslanlar gibi adam” bildiğim bir zatı muhtereme eteği düşük sevgilisi ördek gönderdiğinde çok gülmüştüm… Kendi kendime sen olayı anlamamışsın kızım adamı aslan sanıyormuşsun meğer ördekmiş demiştim…
O dönemlere ait hatırladığım bir diğer şey ise büyük bir şevkle eski arkadaşlarımızı aradığımız… Artık birbirimizi siler olduk…
Ama süreç içinde kendine ait bir lisan ve kural oluşturdu facebook… Yaratıcısının ne mal olduğu düşünülürse bu ortamda adap aramak çok da manalı değil ama başlayalım yazmaya...


Mesela…
-Facebook’ta kimsenin canını sıkmayacaksın, hayat güzel, yazın deniz kenarında ayaklarının, sonbaharda yağmurun, kışın kar'ın, ilkbaharda tomurcuklanan çiçeklerin fotoğrafını koyacaksın...
-Klavyen hep gülecek yani...
-Her yoruma, her paylaşıma bol bol kalp, çiçek, çiçek yine çiçek, sevgi dolu bir insan olduğunu gösteren her ikonu ekleyeceksin…
-Doğum günleri mutlaka kutlayacaksın… Patlayan havai fişekli ikonlar ve pasta olmazsa “sevimli bir kutlama olmaz”
-Yazılan mesajları, yorumları beğeneceksin… Beğenmezsen yorumu yapan hesap sorabilir, alınabilir…
-Bir arkadaşının paylaşımını paylaşacaksan, önce o kişinin paylaşımını "beğenmen" gerektiğini ve altına şunlardan birini yazman gerektiğini unutmayacaksın…
“Canım izninle çalıyorum
 Bunu aldım haberin olsun
 Zuahaha süpermiş ya çalıyorum!”
-Her fotoğrafın altına övgüler düzeceksin…
-Biri yemek resmi paylaştıysa "afiyet olsun" diyeceksin, paylaşan ise "gel yiyelim, birlikte olsun" diyecek… Bu söz üzerine oraya gidersen çok ilginç olacak... Bir gün kalkıp gidicem…
-Bu facebookta yemek tabağı, cenaze, ölü bedenler, parçalanmış hayvan görüntüleri, tabut, hastanede yatan serumlu hasta, ölüm döşeğinde yakın, mezarlıkta mezar taşı paylaşmak neyin nesi arkadaş toplu olarak kafayı mı yediniz.... "Bir fiş bir alışveriş / bir facebook bir psikolog..."
Neyse güzel şeylerle devam edelim...
-Şimdi bu ortamda çiftler resim paylaştıysa mutlaka beğenilecek... "Allah mutluluğunuzu daim etsin" denilecek… aksi durumda kıskanç, haset olmanız işten bile değil...
-Yazarken imla kurallarına dikkat etmeyeceksin…Kısalt, ve değil we yaz... filan falan işte...
-Ama illa birilerine de/da/ki ayrı diyeceksin unutma…
-Kelimeleri tüyleri diken diken ederek uzatacaksın “canımmmmmmmmm” “bitanemmmmm” “evettttttt” bunu "da" unutma...
-Birisiyle tanıştığınız gün eve gider gitmez onu facebook ‘ta arkadaş olarak eklemeyeceksiniz. Biraz cool görünmeye çalışacaksınız ama mesafeyi de karşı taraf sizi unutup 'bu kim yaw? ignore!' diyene kadar da açmayacaksınız. Şöyle birkaç gün geçsin, 'ah, ben de facebook'a girdim, seni tanıdık olabilir diye facebook önerdi', ya da 'sana benzer birinin fotosunu gördüm de, sen aklıma geliverdin, facebook ‘ta aratayım dedim' ayaklarına yatıp ekleyeceksiniz…
-Bir durumun altında yapılan muhabbete artık cevap vermeyeceksen son yorumu beğeneceksin ki karşındaki boşa mı konuşuyorum ben demeyecek alınmayacak…
-Yakın arkadaşın olmayan kişilerle zırnık paylaşmamak çok havalıdır bunu unutmayacaksın…
-Yeni arkadaş olarak eklediğiniz, henüz çok da samimi olmadığınız insanların duvarına, ya da fotoğraflarına yorum olarak saçma sapan şeyler yazmamalısınız. O aşamaya daha var. Unutmayın, hala 'senle çok ilgilenmiyorum, ben kim, fotolarına duvarına bakmak kim?' ayağı yapmanız lazım biraz. Ağırdan alın arkadaşım...
-Birde densiz bir yorum yaptığınızda bu yorumu silen arkadaşa şarlamayın çoluğu, çocuğu vardır belki…
- Ve insanların mesajlarına saçma sapan şeyler yazmayın başkaları okuyor olabilir ya da oralarda dedikodu yapmayın dedikodu partneriniz yazıyı sahibine kopyala yapıştır yapıyor olabilir...
-Önünüze gelen herkesi eklemeyin. Tanımadığınız insanları eklememeye çalışın mümkünse…
-Facebooktan adam/kadın ayarlamayın, hele bir de tanımadığınız bu insanlarla buluşmaya filan gitmeyin (Bunca uyarıya bunu hala yapanlar var dimi?) Bu iş için siteler var arkadaşım... Bir kısmınız mümkünse ittirip gidin oralara...


-Kız arkadaşlarınızın profillerinden kadınları eklemeyin… Arkadaş listesini kapattık hala yorumlardan insan gözüne kestirip ekleyen dallamalar var… 
-Ya da tam tersi arkadaş profillerinden adam tavlayan hanımlar az edep… ( Tabii kimse yapmıyordur ya… Ben bayılıyorum bu kadınların topunun ar namuslu hallerine… Bunca adam kimle oluyor hiç anlamıyorum… Çünkü kadınların hemen hepsi kimseyle olmuyor !)
-Birine arkadaşlık teklifi gönderdiyseniz ve kabul edilmediyseniz, tekrar eklemeyin. Gururlu olun azcık…
-Bir fotoğrafın, videonun, yazının altını msn'e çevirmeyin… Mesaj var… O konuşmanın bildirimi herkese gidiyor… Camdan cama konuşan ve bütün mahallenin dinlediği teyzelere benziyorsunuz…
-Beğendiğiniz bir şeyin altına "güzelmiş", "iyiymiş", "komikmiş" vb. yazmayın... Diyeceğiniz bir şey varsa yazıverin…
-Facebook'ta fikir çatışması ney lan... Fikriniz varsa yazın yorumlarda kavga etmeyin... Başkalarının fikrinin farklı olabileceğini ve herkesin kendi fikrini söyleme hakkı olduğunu düşünün... 
- İllaki şu klişe üstü özlü söz yazılı "çirkin kartpostal" kılıklı fotoğraflardan paylaşın, toplu gelen sevgi ve uyarı mesajlarını sizde profilinize koyun... Arkadaş bir "özgün" olun ya... 
-Çok önemli bir ayrıntı sormadan insanları bazı fotoğraflara etiketlemeyin… Bunu sürekli yapan arkadaşlarım var etiket kaldırmak ayıp, kabul etsen berbat bir görüntü… Ben şahsen insanların düzgün çıkmadığı fotoğrafları koymamaya gayret ediyorum… Ama kadın kısmının içindeki şeytan bunu bazen özellikle de yapıyor, erkek insanın aklına gelmez…
-Kişileri ilgilendirmeyeceğine inandığınız gruplara dahil etmeyin... ( Maalesef iş için yapıyorum zaman zaman, affedin)
-Birine kızdığında çıkarlarınız çatıştığında artık onu görmezden gelmek için hiçbir şeyini beğenmeyin… Hatta görüştüğünüz biriyse “gördün mü diye filan sorarsa” ay valla hiç bakmıyorum, farkında değilim, listem kalabalık ana sayfama düşmüyor” deyin…
-Hatta yakın arkadaşlarınızda beğenmesin onu… Örgütlenmek iyidir… Ama siz yanlış yerde örgütleniyorsunuz arkadaşım vatana millete bir hayrınız olsun… Bunu yapanlara gel birlikte vatan kurtaralım desen ikisi bir araya gelmez bunların…
-Mesajlar mühim… Birine kızdığında ona çevrimdışı görüneceksin unutma… Hatta en iyisi sürekli çevrimdışı görüneceksin çok “cool” oluyor çünkü… Soran olursa “ay tam çalışırken yazıyorlar” diyeceksin… Herkes sana yazıyor bunu belli edeceksin, sen çok mühimsin çünkü…
-İşkilli arkadaşlara özel bu madde; Bağzı hanımlar facebookta birisi size mesaj attığında “eğer normal bir mesaj ise” erkekse sizi illa sarkıyor olmak zorunda değil derhal ay bana sarkıyor bu havalarına girmeyin rica edicem… Ya da baştan girin konuşup konuşup sonra ay ben hiç istemedim bana sarktı tribi atmayın çok geyik oluyorsunuz… Erkekler size mesaj atan her kadında hemen şuracıkta sizle olasım geldi demiyor bilesiniz…
-Mesajı açıp okuduğunda karşı tarafa okuduğun görünüyor unutmayacaksın… Bazı mesajları açmayacaksın, bazılarını okuyup “barnak” göndereceksin…


- Barnak “yani parmak” OK demektir… Bir yazının altına koyduğunuzda katılıyorum, bence de, evet, geliyorum anlamına gelir “gördüm” anlamına gelmez… Yani siz o parmağı oraya koyduğunuz da karşı taraf durumu  “OK” lediğinizi düşünecektir…
-Gelelim ilişki durumunuza… Şahsen benim ki yıllardır “ilişkisi var” konumunda… İlişkisi yok neden yazılır bilmiyorum, ama ilişki durumu karışık ne demek onu hiç çözemedim… Kızlar yazınca “biri var ben sevgili yapmaya çalışıyorum, aslında birlikte de oluyoruz ama abi geliyor ve gidiyor sabite bağlayamadım anlamına geliyor” onu çözdüm… Erkekler yazınca ben bunu “Gay” de olabilirim bilemedim olarak algılamak istiyorum…
-Serbest bir ilişkisi var şıkkı bence harika bir pazarlama tekniği… Ama gözlemim şu bu bir erkekte yazıyorsa ya zavallı bir sevgili yapamamış abimizdir ya da ilişkisi olan ablaya bu kısım görünmez yapılmıştır…
-Eski sevgili, eş engellenir ve tüm ortak şeyler silinir bunu unutmayacaksın…


-Ya da bir süre tutup bekleyeceksin zaten yeni birini bulunca o siler… Sende engellersin…
-Bir şekilde arkadaş kalındıysa hiçbir şeyini beğenmeyeceksin… Ama sürekli açıp açıp bakacaksın… Biri sorarsa aa hiç görmedim gerçekten mi diyeceksin…
-Erkeksen bir kadınla birlikte olana kadar her şeyini beğeneceksin o senin hiçbir şeyini beğenmeyecek sonra birlikte olacaksınız o senin her şeyini beğenecek sen onun hiçbir şeyini beğenmeyeceksin…
-Bir kıza/kadına yavşamak için resmini beğeneceksin, ben buradayım mesajı vereceksin. Eğer o resim zaten beğenilmiş ise, beğenmekten vazgeçip, tekrar beğeneceksin… Bunu üst üste defalarca yapan gerzekler tanıyorum ben…
-Ne olursa olsun kimseyi dürtmeyeceksin! Dürtersen çirkinlikten ölürsün, ölde zaten…
-Samimi olmayan onlarca doğum günü mesajına, teşekkürler (smile) samimiyetsizliğiyle cevap vereceksin…
-Birisi sana iltifat mı etti hemen "ay bebishim o senin bakışının güzelliği" diyeceksin başka çaren yok!
-Ruh halin ne olursa olsun istersen depresyonda ol fark etmez bütün fotolarda (özellikle de akşam dışarda çekilen fotolarda) inanılmaz eğlenerek, inanılmaz mutlu olarak ona göre poz vereceksin… (Mesela bir adet çok sevdiğim azcık üzgün hüzünlü bir fotom var ne vakit koysam ortak bir lisanla herkesler “ay kaldır onu oradan, çok çirkinsin ne o öyle suratın bir karış” diyor.)
-Erkeksen hele de sigara içiyorsan mutlaka sigara ve rakı ya da bira fark etmez fotosunu çekip koyacaksın…
“erken başladık” klişesi çok iş yapıyor söyleyeyim, tabii arkada batan güneş fon, yeme de yanında yat fotonun… Hele puro ve viski ile fotosu olan abiler tadından yinmez…
-Kadınsan 1-2 kız arkadaşınla şarap, kızlar gecesi, kız kıza eğlence selfiesi koyacaksın illa ki… En uzun kollu çekecek hepiniz tepeye bakacaksınız… Sonra “cymera, instabeauty vs. ile flulaştırıp, yanakları pembeleştirdiniz mi buldunuz işte ölümsüzlüğün iksirini… Ayarında yapmayan ablaların tuhaf fotoğrafları çok eğlenceli oluyor… Bir arkadaşım zorlarken gözünden gözlüğünü kaybetmişti mesela, ben burnumu yok etmeyi seviyorum şahsen… Topan patlıcan oldu yaşlandıkça edepsiz…
-Evcil hayvanına hesap açacaksın bunun nedenine kendin bile cevap veremeyeceksin… Soyadınla açarsan daha hoş oluyor…
- Kadınsan en az bir adet yatakta kedili, köpekli foton olacak…
-Arada dekolte fotoğraf koyacaksın seni uyaran arkadaşını "aa çatalım mı görünüyomuş, yırtmacım çok mu açılmış, ay çok mu kısa eteğim hiç farkında değilim şekerim yaav" diye cevap vereceksin… Görmesi gereken abi gördükten sonra kaldıracaksın… Sahi “normal” kadınlar neden vücutlarını sergiliyor bu kadar ortama açık bir yerde… Bunu bir düşüneceksin…
-Her gün facebook ‘ta 100 paylaşım yapan insanken, doğum gününde o gün hiç facebook'a girmemiş gibi yapıp, paylaşım yapmayacaksın, cool takılacaksın, duvarına yazılanların sonlanmasını bekleyeceksin, sürekli kaç kişi olmuş diye sayacaksın…
-Ya da gelen pasta ve çiçekleri sergileyeceksin, beni şımarttınız, çok mutluyum, inanamıyorum benim için en mühim şey “dünya barışı” diyeceksiniz…
-Mezuniyet veya düğün; daha doğrusu kepli ve gelinlikli-damatlıklı fotoğrafların beğenilmesi elzemdir. O yüzden en fazla beğeniyi bu fotoğraflar alır. Güzellik-çirkinlik, kişiyle olan yakınlık-uzaklık fark etmez. Bu günleri değerlendireceksin…
-Kendi paylaşımlarını beğenmeyeceksin. Beğenmişsin ki paylaşıyorsun. Kendini beğendiğini bari orada belli etmeyeceksin…
-Bu facebook için profesyonel fotoğraf çekimi yaptıran ablalar olduğunu duyup düşüp bayılacaksın…
-Birde sevgili arkadaşlar arkasından cümbür cemaat dedikodusunu yaptığınız insanın torunun fotoğrafını beğenmeyeceksiniz… ;) Yemiyor, kadının kulağı delik… Valla hiç acımadı zamanında bastı buzu geçirdi yorgan iğnesini, kendi deldi kulağını, yer mi ablası sizin yalan duruşunuzu…
-Ve çok önemli bir torununuz varsa sürekli, insanları bayana kadar onun fotoğrafını paylaşacaksınız J)) 
-Profil resmine mutlaka ama mutlaka, aynalı güneş gözlükleri takılı halde selfie çekip koyacaksın zinhar farzdır... Şimdi koyuyorum… 
- Ve son olarak ele verip veriştirirken ben ne yapıyorum diyeceksin…
BEN NE YAPIYORUM…. Dedim…

 



30 Ocak 2016 Cumartesi

YAZILI OLMAYAN KURALLAR... 2... BİRİ ÖKÜZ MÜ DEDİ?



Biri kalkıp size Öküz dese bunu hakaret kabul edersiniz ama yaşam içinde öyle şeyler yaparsınız ki, aldığınız eğitimler, geldiğiniz mevkiler ... Paranız, pulunuz, güzelliğiniz, yakışıklılığınız, sevilmeniz hiç birşey örtemez sizin ruhunuzda ki öküzü...

Misal;

Buzdolabındaki su şişesinin, suyu bitiren tarafından doldurularak yerine konması gerekir, herkesin içtiği şişeyi kafaya dikerek içmek ayıptır, hijyenik değildir...

Yanınızda birkaç kişi varken buzdolabından birşey alıp tek başınıza yiyip içemezsiniz...Paylaşmak yazılı olmayan kuraldır.

Evden çıkarken uygun olup eli boş olanın çöpü atması zarafettir...

Tuvalet kağıdının sana biteceği tuttuysa, o boş ruloyu orada bırakmak yerine, yenisini  takmak, sigara izmaritlerini balkona, tuvalete atmamak, ortak yaşam alanlarında sadece kendi varmış gibi yaşamamak yazılı olmayan en öküzümüzün bile akıl edebileceği kurallardır.

Senden daha düşük hareket kabiliyetindeki ya da senden büyük yaştaki birine yol vermek, ihtiyacı varsa hareketine ya da yapacağı işe yardım etmek, başkasının yaşam alanını gasp etmemek, yazılı olmayan insani görev ve şıklıklardır.  

Erkeklerin; bir kadınla birlikte arabadan indiklerinde arkalarına bile bakmadan yürümesi, bir kadınla bir yere gittiklerinde işleri ya da konuşmaları bitince kadının ne durumda bile olduğuna bakmadan “hadi kalktık" demeleri, masada birileri daha yemek yerken "tamam benim ki bitti, gidelim" demeleri, her ne kadar eşitlik varsa da yanlarında eli kolu dolu bir kadın yürürken elini kolunu sallayarak yürümeleri bildiğin öküzlüktür... 

İlişkilerde sevgilini aldatacak gibi hissediyorsan ilişkini efendi gibi bitirip ondan sonra ne halt edecekse etmek, karını/kocanı aldatmamak, o noktaya geldiğinde dürüst davranmak, aldatmanın bile bir raconu vardır cümlesinin anlamını idrak etmek, aslında ilişkin olmayacağını bildiğin birine sadece anı kurtarmak için büyük cümleler kurmak zayıflıktır, ayıptır... Kanuni yaptırımı olmasa da yazılı olmayan yapılmaması gerekenlerdendir.

Arkadaşlarının maddi durumunu bilmeden onları bir yerlere davet etmek, gelmeye zorlamak,  ben verdim, ben veririm, ben ödedim, ben öderim, bende var, ben aldım, ben gittim, ben gezdim, ben yedim diye başlayan zavallı/havalı cümleler kurmak, insan ayırmak, kendini üstün görmek, kendini her yerin sahibi zannetmek, herkesi tanıdığını söyleyip durmak acziyettir.  

Yürüyen merdivenlerin sol tarafında beklenmez orası yürüme şerididir... Metrolarda, otobüslerde ve asansörlerde öncelikle iniş yapılmasına izin verilir... 

Hesap ödeneceği sırada yok olunmaz ya da sürekli hesap ödemeye kalkışılmaz... 

Bir şey düzgün çalışıyorsa kurcalanmaz...

İnsan kendinden 20-30 yaş insanların bir bok bilmediğine karar verip herşeyi ben biliyorum diye hissetmeye başladığında arkası arkasına yanlışlar yapar...

Hiç kimse, hiçbir konuda 3-4 ayda uzman olmaz... Ukalalık illaki ayıp bir şeydir
Ahde-vefa diye birşey vardır. Yazılı olmayan kurallar içinde bu vefa önemli bir yer teşkil eder... Senin için bir sürü fedakarlık yapmış ebeveynlerine hakaret ederken "benim için ne yaptınız" denmez...
Bazen büyük sözü dinlenir çünkü maazallah bir gün o büyük olmadığında yokluğu adamı çok fena ayazda bırakır. 

Ve maalesef insan bir ölüm yaşamadan gerçekten büyümez... Anan baban hayatta olduğu sürece kaç yaşında olursan ol "çocuktur" bir yanın... 

Emir kipi kullanmamak yazılı olmayan kurallardandır. 

Teşekkür etmemenin, bir arkadaşın çabasını baltalamanın, insanlar için kötü şeyler konuşmanın, kıskançlığın, kendini öne çıkarmak için başkalarını ezmeye çalışmanın kanun önünde hiç bir yaptırımı yoktur ama birileri sizi ayıplıyorsa yaptığınız "AYIP" tır.

Ayrıca ucuz arabanın pahalı arabaya yol vereceğini sanmak, trafikte şerit ihlali yapmak, kadınların kötü araba kullandığına dair gördüğü her kadına konuşup bok gibi araba kullanan adam olmak, yol ayrımlarında en dıştan gelip girmeye çalışmak yazılı olmayan kurallardır. 

"Yalakalık kısa vadede başarı getirir diye düşünen insan olmak" gibi yapılmaması gereken ve basit ama yapması belirli bir sosyal ve duygusal zeka gerektiren şeylere dikkat edilmesi gerekir.

Yazılı olmayan kurallar konusunda “KURAL” şudur… 

Onlar vardır ve sizin insanlığınızın aynasıdır… İster yaparsınız, ister yapmazsınız… Muhtemelen yapmıyorken fark etmeyip size yapılmadığında fark edersiniz ama her koşulda “AYIP”'tır… 

Ve her yeni yetişen nesilde maalesef bu kurallar daha da hızla yok olmaktadır...




29 Ocak 2016 Cuma

YAZILI OLMAYAN KURALLAR… 1 SOSYAL HAYVAN "İNSAN"



İş bu kurallar gelenek, görenek ve ahlak kuralları ile görgü kurallarından oluşur.

Bu kurallar;

Toplum içindeki davranışlarımızı düzenleyen saygı ve sevgiyi temel alan kurallardır.
İsteyen uyar… İsteyen uymaz… Dileyen bu adabı hayatına yansıtır, dileyen yaşam boyun öğrenmez… Hödük gelir, hödük gider…
Böyle genel geçer bir şeyler yazmak gerekirse bu kurallar;

• Toplumda kendiliğinden doğar,

• Nesilden nesile aktarılarak geçer,

• Toplumdan topluma değişiklikler gösterebilir yani bir Japon ve İtalyan için aynı kurallar geçerli olmayabilir. Sizin kızınızı öldürdüğünüz bir yazılı olmayan ahlak kuralı başka bir ülkede önemli bir şey olmayabilir…
Yazısız kurallardan bazıları şunlardır:

• Kendi haklarımızı korumak ve başkalarının haklarına saygılı olmak… Bu hem yazılı hem yazısız kurallardandır. Yani bazı durumlarında Hukuk işinizi kolaylaştırır… Bazı durumlarda edeple alakalıdır…

• Doğru sözlü ve güvenilir olmak… Bu kuralda çok zorlanır toplum… Çünkü kişisel adaba kalmış bu durumda insanların arkadaş sen güvenilmez birisin deyip sizi kanuna şikâyet etmesi bazı durumlarda mümkünse de faydasızdır… Üstelikte bu vasıflarla memleket idare etmek bile mümkünken nasıl referans kabul edilebilir ki güvenilir ve doğru olmak…

• Büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermek… Yazılı olmayan kuralların başında gelir ve kanımca çiğnenmesi ne kolay kuraldır. Etrafınıza bir bakın ne çok hadsiz ve saygısız insan göreceksiniz…

• Hoşgörülü ve alçakgönüllü olmak… Çok geyik bir kural dimi… 80 sonrası topluma direk dayatılan ve benimsetilen bir şeydir alçakgönüllüyü unutmak… Hoş zaten yapısal olarak hoşgörülü hiç olamadığımızı düşünüyorum asırlar boyu…

• Yaşlılara, çocuklara ve özürlülere yardım etmek… Tam ciddiye alacam bir gülme tutuyor… Etrafta kamera varsa, bundan bir nemalanma olacaksa acayip tutuyor bu tablo… Yaşlılara sarıl, çocuklarla kucaklaş ve bir engelliye yardım ederken fotoğraf çektir… Benimde senden/ sizden içim kalksın…

• Konuşurken nezaket kurallarına uymak… Nasıl yani başkasını dinlemek mi… Mesela koca insanlar bir toplantıda, birileri konuşurken kafasını telefona yapıştırıyorsa bu ayıp bir şey değil mi? Ya da bağırmamak lazım değil mi?

• İnsanları güler yüzle karşılamak, selamlamak ve gönül kazanmak… Hiç gerek yok hatta verdiğin selamı almayan dangalaklar var dimi aramızda…

• Otobüse ve metroya binerken, sinema ve tiyatroya girerken sıraya girmek… hehehe nasıl komik bir şey yazarken güldüm…

• Başkalarının fikir ve düşüncelerine saygı göstermek !!!!! Bu gece bunu yüz kere yazın elbet aklınızda kalır bir kelimesi…

“Yazısız kuralların öngördüğü davranışlar, toplumda dayanışmayı güçlendirir, millî birlik ve beraberliği pekiştirir.
Yazısız kurallara uymayanlara ceza verilmez Ancak bu kurallara uymayanlar toplum tarafından dışlama, ayıplama, istenmeyen kişi durumuna düşürülme gibi yollarla cezalandırılabilir.” Bu kısmı ben yazmadım öyle yazıyor bir tarifte…




Oysa ortama bir bakıyorum hiçte öyle filan değil…

Bir lideri bir kadınla yatıyor diye toplu olarak ayıpladık, başka bir sürü kusuru varken onu bununla indirdik yerinden ama bir başkasının hırsızlığına, arsızlığına bir halt yiyemedik… Hatta alkışlıyoruz. Oy üstüne oy yağdırıyoruz... Hani ayıplar, olmazlar...

Televizyonlarda birbirinden adapsız programlar sürüyor. Evlilik programları delikanlı ve namuslu toplumun gerçek yüzünü açık ediyor. Kendi porno yayınını yapan küçük kızlara tutucu parti yanlısı abiler yarışma kazandırıyor “hem de stil sahibi kadın seçiyorlar”

Bir yanımız örtünüyor gibi yaparken diğer yanımız grup seksle filan ilgileniyor…

Üstelikte aşırılıklar toplumun marjinal kesiminden çok tutucu kesiminden geliyor... Biz özgür kadınlar çok edepli kaldık örtülü ablaların yanında.

22.00 den sonra içki satmayı yasaklarken en çok uyuşturucu satılan ülkelerin başında geliyoruz… Torbacıların yeri belli polislerle arkadaşlık ediyorlar...

Haktan, hukuktan bahseden zenginlerimiz, olmaktan, Nirvana’ya varmaktan bahsedenlerimiz yanında nerdeyse bedava işçi çalıştırıp insan sömürüyor… Sonra gönüllü yardım derneklerinde yardım yapıp gönül ferahlatıyorlar.

Memleketin erkeği delikanlılıktan dem vururken karısı, kızı bir acayip giyiniyor… Ayarsızlık aldı başını gidiyor. Babalar kızlarının özel hayat koçu... Ya da ailelerini katlediyorlar arasını bulmak zor...
Beyefendi sandıklarımız kadın dövüyor… Karılarını, kocalarını 
aldatıyorlar ve bunu saklamak gereği duyulmuyor...

En küçüğümüzden en büyüğümüze kadar dedikodu yapıyoruz, yalan söylüyor, hak yiyoruz… Hırstan delirip insanlara saldırıyoruz. Yüzüne güldüklerimizin arkasını kazıyoruz… STK'lar, kurumlar, gönüllü kuruluşların içi iktidar savaşlarından çöplük gibi...

O halde;

YAZILI OLMAYAN KURAL… DEDİKODU YAPILMAZ… YİYORSA YÜZÜNE SÖYLERSİN…

YAZILI OLMAYAN KURAL… DOSTUM DEDİĞİNDE BUNUN BİR ANLAMI VARDIR O İNSANI SATMAZSIN

YAZILI OLMAYAN KURAL... YAPMIYORMUŞ GİBİ YAPARAK HER HALTI YİYEMEZSİN…

YAZI OLMAYAN KURAL… İNSANMIŞ GİBİ YAPILMAZ İNSAN OLUNUR, ADAMMIŞ GİBİ YAPILMAZ ADAM OLUNUR…

Aslında bu yazılı olmayan kurallar sosyal ya da özel ilişkilerin sağlam ve ayakta kalması, en basit tabiriyle iki taraflı faydanın devamlılığı adına yapılan, geliştirilen öncelikli hareketler bütünüdür.

AMA GÖRÜNEN ODUR Kİ ARTIK UYMAK DEMODE OLMAKTIR...



Devamı var...

22 Ocak 2016 Cuma

BİZ OLMAK


Ne çok kullanılan bir kelime… İlişkilerde, toplumda, topluluklarda… Kullanılması çok kolay olunması çok zor bir şey bu “biz” olma durumu…

Bir yazıda okumuştum “biz” olmak benliğin “hiçlik” durumundan sonra olabilir birşey diye… Modern dünyanın arz-talep ve doğruları karşısında ben “hiçlik” duygusunu erişebileceğimize çok inanmıyorum. Ya da şöyle diyeyim bizi aşar o durum…

Ben bir süredir kafamı kurcalayan “BİZ” olma durumu…
Bunun bazı olmazları var elbette öncelikle birey, kendi hak ve özgürlüklerini, diğeri/diğerlerininkine zarar vermeden ama kabaca insan hakları çerçevesinde yaşayabilmek durumunda olmalıdır. İki taraftan birinin bu hakları suistimali doğrultusunda olay “sen olmak” ya da “ben olmak” olarak adlandırılır.

“biz bir elmanın iki yarısıyız” çok klişe değil mi?

Elmanın iki ayrı yarısı varsa, bu elma artık bir bütün değildir. Yani sağ yarı ve sol yarı birleştiklerinde, elma tam bir elma olmaz, ama tam bir elmaya en yakın hale gelir. Taraflardan biri kendi çürük ya da ısırılmış parçalarını karşıdaki yarıyla yamamak istediğinde, karşısındakine haksızlık etmiş olur. Bu durumda söz konusu taraf, “biz” değil, “ben” olmaya çalışmaktadır. Oysa ideal “biz olmak” formatında, her iki taraf da kendi çürük, yaralı, ısırık taraflarının bilincinde olup, karşılarındaki kimsenin de formuna saygı duyarlar.

Fakat insanların bu tabiri yanlış kullanması, kimilerinde “biz olmak” kavramını şahıslarına yapılmış bir tür tecavüz gibi algılamaya, ya da tam tersi, karşı tarafa tecavüz etme hakları olduğunu sanmalarına yol açar.

Biz olabilmek, ancak her iki (ya da daha fazla) bireyin de bu olguyu sindirebilmesiyle mümkün olur. Elma dilimlerinden herhangi biri su koyuverdiğinde, bu bileşim gerçekleşemez…
Yani göründüğü ya da ifade edildiği kadar kolay olmayan bir oluşumdur biz olmak. Emek ister en başında, karşılıklı anlayış gerektirir. Olaylar karşısındaki duruşun bireysel/kişisel biçim dışında tutulabilmesi gerekir.

Fedakârlık, emek, özveri, paylaşım, güven, sadakati sever bu “BİZ”...

Biz kaynağını “Biz'e” taraf olanlardan alır, onlarla büyür, büyütülür. Biz kimliği için feda edilen, potada eritilen sen ve ben “biz’in” sonunu getirecek olandır.

Yani “Biz” olmanın yolu bireyselliği yok etmemektir…

Ama BİZ olmak çok güzel bir şeydir. Artmaktır. “Biz”, “sen” ve “ben”in toplamından büyüktür her zaman. Başka bir varlığı, alanı vardır. “Sen” ve “ben”i içine alır ama eritmez, onların üzerine inşaat yapar...

Eskiden sobalı evlerde vardı 'biz olmak'. Bu uzun ve soğuk kış günlerinde sobanın sıcaklığında buluşurdu ruhlarımız. Muhabbette bizdik, sofralarda bizdik, hep beraber televizyon izlerdik.

Şimdi banyosuna kadar bütün odalar sıcak. Odalar sıcak ama çoğu şey buz gibi artık. “Biz”den çok ben var evlerde... Kendi odanda, bilgisayarın, televizyonun, kitapların ve sen… Yalnız... Belki daha özgür… Ama daha yalnız…

Bu “biz” olmanın kendiliğinden gelişmesi en makbul olandır. Biri diğerini, diğeri de ötekini biz olmak adına itelemek isterse hiç bir yere varamayan eylemdir zira…

Hem karşılıklı bireyselliklere, bireysel ufacık dünyalarımıza saygılı; hem de bütünleştirip biraraya getirici bir “biz” olma halidir arzulanan. İki şey olabilir bu durumda; ya başarıp biz olup yuvarlanıp gitmek ya da inadım inat deyip hiç olmaya yuvarlanıp gitmek…

Biz olmak zordur vesselam…

Ama başarabilirseniz devamı mutlu olmak, huzurlu olmak şeklinde gelir.

Mesele maddelerin özünü bozmadan kaynaştırmaktır.
Çünkü bugün bu toplumun en çok buna ihtiyacı var… Özelinde ve genelinde…

Çürük tuğlalardan örülmüş bir duvarın mukavemetsizliği misali; eksik, tekdüze, taraflı, yeniliğe açık olmayan bir eğitim ile hayatın ortasına bırakılan insanlar; içi temelsiz, deneyimsiz, mantık yoksunu ideoloji söylemleri silsilesi ile doldurulmuş oluşumlar çökmeye mahkûmdur. Çökerken çevresine zarar vermiş ve verecek olması da cabasıdır.
Dolayısıyla eğer bu yaşamın herhangi bir yerinde elinize birileriyle “biz” olma fırsatı geçerse kaçırmayın derim…

Peki, “BİZ” kimiz…

Biz hayatı eğrilmeden, sapmadan, doğru bildiklerimizden şaşmadan, çıkar ilişkilerinden nefret ederek, kimseyi küçümsemeyerek, doğrunun en güçlü olduğunu bilerek yaşamaya çalışanlarız. Eleştirinin kıymetini biliriz. Zekânın lazerden keskin olduğunu da biliriz. Yola baş koymak için yaşarız. Dava adamı olmak nedir idrakindeyiz. Yanlış gördük mü dayanamayız biz. Zaman mekân yer dinlemeden yanlış yapanın suratına yanlışını söyleyeniz…

Biz hiç kimseyi küçümsemeyiz. Her insanın bir hikâyesi, bir hayat görüşü vardır. O yol yanlış da olsa o yolsa sapmadan, eğrilip bükülmeden gidenlere saygıyla bakanlarız biz. Kavgamız kendimizledir. Kendi aciziyetimiz ve bilgi fakirliğimizin farkında olduğumuz için rakibimiz, kavgalı olduğumuz aşmaya çalıştığımız hep kendimizizdir.

Biz olmak kolay değilse de güzel birşeydir…




20 Ocak 2016 Çarşamba

CİNSEL OBJE OLARAK KADIN

SAARTJİE (SARAH) BAARTMAN; bu ismi hiç duydunuz mu?



Kadına dair bir sürü yazı yazdım bu güne kadar… Etrafıma bakıyorum dünyada bin bir çeşit sorun var. Ama bir yandan da yine aynı ortamda inanılmaz bir başka dünya yaşanıyor. Çocukların öldüğü bu dünyada bütün derdi kıyafeti, vücudu olan çok insan var...

Ben çok tutucu bir insan değilim, kadın olarak da çok köşeleri olan bir kadın değilim ama mevcut sistem içerisinde kadına biçilen değer kadar “kadının kendine biçtiği değerden” şikayetçiyim…  

Size bir hikâye aktarmak istiyorum kıssadan hisse…

SAARTJİE (SARAH) BAARTMAN; 

Saartjie Baartman, 1789 yılında Güney Afrika'da Khoikhoi kabilesinde dünyaya gelmiştir. Ailesini kaybettikten sonra Cape Town'daki bir çiftlikte hizmetçi olarak çalışır. Genç bir kızken sömürgeci Hollandalıların ilgisini çeker ve Alexander Dunlop adındaki bir doktor asker tarafından çok para kazanacağı vaadiyle kandırılarak yada zorlanarak çok da net değil, 19 yaşındayken Avrupa'ya götürülür. 

Götürülme sebebi farklı bedensel görüntüsüdür. Saartjie Baartman hiçbir Avrupalıya benzememektedir. Ait olduğu kabilenin genetik özelliklerini taşıyan kadının 1.60 boyu, oldukça çıkıntılı büyük kalçası ve sarkmış devasa bir cinsel organı vardır. 

Önceleri İngiltere’de sonraları Fransa’da vücudu bir hayvan gibi sergilenir, satılır ve cinsel obje olarak kullanılır. İngiltere’de zenginlerin yaptığı toplantılarda vücudu sergilenir insanların bedenini ellemesine izin verilir. Bir kez bunu engellemek için çaba gösterilmiş olsa da muhtemelen kendini satan bu insanlardan korkan kadın mahkeme önünde ona bu işin zorla yaptırılmadığını ifade eder. 

Daha sonra Fransa’da sirkte vahşi hayvanlarla gösteri yapan bir adama satılır. Burada da sergilenir, kullanılır ve sonunda kaçınılmaz olarak fahişelik yapmaya başlar ve sadece 25 yaşları civarındayken alkolden ölür ya da bir biçimde intihar eder... Ancak bedenine yapılan istismar bununla da bitmez. Öldükten sonra da rahat vermezler. Bir başhekim vücudunun kalıbını çıkarır. Cinsel organını ve beynini bedeninden ayırıp ilaçlar. Saartjie'nin bedeni 1876 yılına kadar Paris’te Musee de l'homme'da sergilenir.


Mandela 90'lı yıllarda bedeninin Güney Afrika’ya teslim edilmesi için girişimde bulunur ama sonuç alınmaz. Daha sonra Diana Ferrus’un yazdığı şiirin Fransa’da duyulmasıyla bedeni, vatanına iade edilir. (1998)

Bu bir kötülük hikâyesidir… Burada kesinlikle bir “kurban kadın” vardır…

Ama bugün sıkıntı bir şeylere mecbur bırakılan bu kadınlar değil, kendine bunu yapan kadınlar… Nicki Minaj, Kim Kardesian, Jennifer Lopez, Beyonce bu ekolün en iyi satıcılarıdır....

Benim tam olarak sıkıntı duyduğum konu bu… Kadının kendini bile isteye gönüllü ve hatta böylesi doğru ve güzel zannederek cinsel obje haline getirmesi…

Hepimiz güzel olmayı seviyoruz, güzel görünmekten hoşlanıyoruz bu kadın ya da erkek içgüdüsel bir durum… Elbette söz buna değil…
Sarah’ın bir metaya dönüşmesine neden olan kalçaları bugün adeta bir moda… Popüler kültürün ikonları ameliyatlar olup kendilerine bu kadının defalarca satılmasına, tacize uğramasına neden olan büyüklükte kalçalar yaptırıyorlar… Onların da satıcıları var elbette… Medya, organizatörleri, menajerleri Sarah’ı satan kişilerin yerini almış durumda… Büyük paralar dönüyor ortada… Kalçan kadar zenginsin… Şöyle sırtını dönmüş, daracık bir kıyafetle poz veremiyorsan ünlü değilsin… Amerika, Avrupa, Türkiye hiç fark etmiyor… Kadınlar bundan evvel ki giyimle ilgili yazımda bana kızıp “bu bizim özgürlüğümüz istediğimiz gibi giyiniriz” diye tepki gösterdiler bana…

Oysa ben "bu sizin özgürlüğünüz değil tutsaklığınız diyorum…


Bazen boş zamanlarımda facebook ya da benzer fotoğraf yüklenen siteleri geziyorum… Gördüğüm ünlü model, oyuncu ya da bu kulvarın dışında olup gerçekten de fahişelik yapan kadınlara ait fotoğraflar tamamen konum dışı…

Ben aslında çoluğu çocuğu olan ve hatta kocası olan bazı kadınların fotoğraflarında dumur olup kalıyorum… Arkadaş yahu diyorum sen sosyal ortam içinde yeri olan bir insansın, bir okulda velisin… Bir yemekte, bir adamın eşisin… Parkta oynayan çocuğun annesisin, içindeki “cinsel objeye” bir dur desen… Elbette şeklen özgürüz ama bazı şekillerin bizi çok basit ve ucuz gösterdiğini de kabul etmek lazım…

Çok şık sarı saçlı muhteşem görünen kadınlar tanıdığım gibi saçlarından duvara vurasım gelen ve adeta bir pavyonda sahne alıyormuş frapanlıkta görünen “aile kadınları” var… Benim sığ kafam bu ayrımın yapılamamasını algılamıyor. Kendini bilen kadın o şekilde görünmez… Yani iki karış topuklu diz üstü çizme ve mini etek maalesef mesleği belli bir kostümdür… Bir kadın bazı görüntülerin ucuzluk olduğunu görmüyorsa bir tuhaflık vardır illaki… Kendini bilen kadın resmi bir toplantıya uygun olmayan bir kostümle gelip vücudunu sergilemez… gece kulübüne gider gibi giyinilip yemeğe çıkılmaz… Bu özgürlük ya da güzellik değil kendi vücudunu cinsel obje haline getirmektir ve bunun nedeni üzerine “psikoloji” benden daha net açıklama yapabilir sanıyorum…

Ayrıca yanlış anlaşılmasın mesela asla saç rengi değildir zihniyettir… Özenilen “kadının” gerçekten tuhaflığıdır… Marylin Monroe muhteşem bir sarışındır… Ama o bile cinsel obje olarak görülmekten duyduğu azaptan ölmüştür… Kim Kardesian ve ailesindeki acınası kadınların hepsi de esmerdir… Yani mesele sarı saç sanılmasın lütfen ama siyah saçlı bir ırkın inatla sarı saçlı kadınlarının bir kısmı gerçekten de “olmuş mu şimdi abla”dır...  Aşağıdaki fotoğrafa özenip bu anne gibi anneye olmaya çalışan tüm "ablaları" kutluyorum... Bir annenin yaşamdaki duruşu bu mudur? Oysa diretilen bu kadına benzeyen kadınlar yaratmaktır.... Bu size abartılı gelebilir fotoğrafta ama gerçek yaşamda bazen düşülen haller bundan ehven değildir...


Ben diyorum ki…

İskenderiyeli Hypatia bilim kadını olmasından mütevellit türlü işkencelere maruz bırakılmış ve katledilmişti. Baartman'de fiziksel görüntüsü nedeniyle türlü işkencelere maruz kalmış ve satılmış, intihara sürüklendiği sefil bir hayat yaşamıştı… Buna bir sürü örnek var yaşam içinde, tarihte… Birçok kadın bizim bugün sahip olduğumuz olanaklara sahip olmamız için yaşamlarını verdiler. Bize bu “özgürlüğü” onların tutsaklıkları sağladı…


Ve biz çağdaş kadınlar bugün bunu bile isteye kendimize yapıyoruz… 

Kendimizi pazarda bir mal gibi sergiliyoruz… Zarif ve şık değiliz “kadının cinsel obje” olarak görülmesine hizmet ediyoruz saygıdeğer bir kısmımız… kadının cinsel obje olmasına en çok kadın destek oluyor bir anlamda... Mükemmel vücutlar ve aptal beyinler pazarlanıyor...


Erkeği suçlamak çok kolay ama bazen aynadaki aksimize bakmakta da fayda var…

Benim meme görmekten, kalça görmekten içim şişti… Son dönem TV dizilerinde üst kısmı çıplak, adaleli adam görmekten de şiştim… Satılan hayalin çok alıcısı var dostlar… Ama gerçek azcık farklı…


Çok güzel genç kadınlar görüyorum sokaklarda harika görünüyorlar ama kimse fark etmiyor… Çünkü az olsalar da su gibi durular… Güzellik böyle bir şeydir. Oysa şimdi dayatılan sıfır beden güzellik tam olarak bir suç... Ha Sarah Baartman'ın bedenine yapılan saldırı ha sizin bedeninizin zorlandığı standartlar... Benim açımdan hiçbir farkı yok...




Demem o ki; 

Elinin çocuğuyla seks yıldızı gibi dolaşmak abestir… Yani herkes İvana Sert değil neticede… Kendisi de iyi bir örnek değil neticesinde… Ama gördüğüm odur ki olmamamızı istedikleri kadın hedefi odur…

Ve bu hedefe koşan kadın kendi kafasına sıkmaktadır…


Ben bu yazdıklarını illa da deyim içinde kullanırım aga diyen olacaksa, bi'zahmet “AKIL VAR İZAN VAR”ı kullansın… Çok uygun düşüyor gibi görüntülere…

Demem o ki güzel olmak güzel birşeydir... Cinsel obje haline dönüşmek başka birşeydir... Ben şu aşağıdaki fotoğrafa her baktığımda çok güzel bir kadın görüyorum... Objeleşmemiş... Güzel kalmış... Seçim sizin...