25 Aralık 2017 Pazartesi
28 Kasım 2017 Salı
KADINA YÖNELİK ŞİDDET
Hiç haberler izlemeyin o kadar çok şiddet vakası var ki…
Türkiye’nin her yerinde kadınlar bıçaklanıyor, öldürülüyor, dövülüyor… Kadından hızını alamayan erkek artık evladını
öldürmeye başladı… evladını pompalı ile
vuran baba, karısına ateş ederken 2 buçuk yaşında kızını vuran baba… Toplum
olarak cinnetin eşiğindeyiz…
Erkeğin durumu zor bu memlekette biliyorum… Adam gibi işi
bile olsa ev geçindirmesi zor bu şartlarda… Erkek cahil ama kadınlarımız da
anlaşılamaz bir cehalet var… Diyor ki kadın “bu zaten hep uyuşturucu”
kullanırdı… Kafamda deli sorular sen neden uyuşturucu alışkanlığı olan bir
adamla evlendin ve 2 çocuk doğurdun peki… Yani aslında uyuşturucu kullanan biri
evinde patlamaya hazır silahtır zaten… Mutlu, mutlu uyuşa uyuşa yaşanmaz çünkü
kaçar o işin şirazesi… İlla uyuşturucu değil o yoklukta içkide bazen sebep oluyor…
Dar mahallelerde yaşam savaşı veriyor insanlar… Bir yandan
yokluk, bir yandan cehalet, din baskısı, aile baskısı, mahalle baskısı… Kadın
ayrılmak istese namus oluyor, kalsa dayak, aldatma hatta ölüm… Artık o kadar
yoğun ki evlenme programının yerine üreyen “siz işleyin cinayeti biz çözelim
ablacım” programları mantar gibi… Konu sıkıntısı yok maşallah…
Bu kadına şiddet savaş demeden barış demeden; devlet, toplum
ve ailenin kadına reva gördüğüdür aslında… Savaşta tecavüze uğrarsınız… Barışta
dayak yersiniz… Toplum illa sizi suçlayacak bir şeyler bulur… Aile sussaydın
der… Valla şahsen benim anam hiç demedi ama geçmiş zamanda kızım aldatma için
boşanılır mı atsaydın evden, dayak yememek için susacaksın diyen bir
kayınvalidem oldu… İşte o sebeple diyoruz kadına şiddette kadının da rolü var
diye…
Kadınlar ne yazık ki en yakınlarındaki erkeklerin (eş,
sevgili, baba, erkek kardeş) şiddetine maruz kalıyorlar ve onlara sevginin kan
bağıyla ya da aidiyetle ilgili olduğu öğretilmiş olduğundan, şiddet uygulayan
erkeğe şiddet anında öfkelenip hemen ardından da bağırlarına basıveriyorlar…
Daha dün gece haberlerde kızını vuran kocası için bir kadın “çocuklarımın
babasıdır, canı sağolsun” dedi… O çocuğu bu ailede bırakan sosyal devlete yuh
olsun diyeceğim… Hangi sosyal devlet diye yankılanacak…
Okumuş kadının, eğitimli kadının uğradığı şiddette maalesef bambaşka
bir boyut var… Alternatif bir hayat seçeneğine ve kendine uygulanan şiddeti
cezalandırma hakkına sahipken ve bu bilinci de edinmişken arıza tiplere âşık
olma eğiliminden kaynaklanan durumlarda kadının da bu şiddette payı vardır
diyorum.
Devletin ceza ve koruma konusunda yetersiz kaldığı birçok şikâyette
polisin aile kavgasıdır dediği, umursamadığı durumlarda sonu çocukların
felaketine uzanan trajediler yaşanıp duruyor…
Ve biz “FARKINDALIK İÇİN TURUNCU GİYİYORUZ”
AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANLIĞI'NDAN '25 KASIM'
ETKİNLİĞİ…
Hangi bakanlık bu… Müftülere nikâh hakkını savunan… Bir
kereden bir şey olmaz diyen… Danışma merkezlerine giden boşanıyor diye
soruşturma başlatan… Tecavüz haberlerini görmezden gelin görünce aileler rencide
oluyor denilen… Yıllardır böyle bu… Gelen gideni aratıyor…
AİLE İÇİ ŞİDDET, KADINA ŞİDDET BİR DEVLET SORUNUDUR… VE BUNUN
DAHA ETKİN YASALARLA ÇÖZÜMÜ ACİLEN GEREKMEKTEDİR…
Mor ya da Turuncu yemeni bağlamakla çözülmüyor o sorunlar…
17 Kasım 2017 Cuma
BAZI KADINLARIN SEVMEYECEKLERİ BİR YAZI
Kadının fendi kadına düşman…
Türkiye’de feminizm lafının çokça telaffuz edilmeye
başladığı dönemlerde ben bir genç kızdım… Duygu Asena, şüphesiz hakkında bireysel
olarak ne düşünürseniz düşünün birçok hakareti göğüsleyerek, popüler ve maalesef
alt yapısız bir kadın duruşu oluşmasına sebep verdi… Doğru ya da yanlış…
Türkiye Cumhuriyeti kadına özgürlüğü, düşünsel ve yaşamsal
duruşta kanun önünde bazı hakları verdiyse de; geleneksel aile düzeni
içerisinde Türk kadının içinde bulunduğu, dört yanından kendisini bağlayan
ipleri koparması o kadar kolay olmadı, hala da olmuyor kanımca… Hala modern
kadın duruşu ile geleneksel Türk aile yapısı arasında gidip gelen bir kadın var…
Kariyer mi yapsın, çocuk mu doğursun, evlensin mi, yoksa bekâr olmakta bir yaşam
tercihidir mi desin bilemiyor Türk kadını… Evliliğe tutsak olmakla yalnızlıktan
savrulmak arasında gidip geliyor kanımca…
Kadın iseniz işiniz, mesleğiniz, statünüz ne olursa olsun
iki bacağınızın arasındakinin ederi kadar hak ve hukuka sahip olduğunuz bir
dünyayla sürekli savaşmak zorundasınızdır… Hele de bizimki gibi anaerkilden
evrilmiş bir ataerkil düzende… Yani aslında erkeğin kadına yönelik şiddetinin
çoğu zaman başka bir kadının yönlendirmesi ile şekillenmesi söz konusuyken… İki ayrı birey birbirinden bağımsız ama bir
arada olamıyorken... Kendini, özünü koruyup birliktelik yaşanamıyorken… Kadın
hep birlikte olduğu erkeğe göre şekillenmek zorunda kalıyorken.
Şüphesiz kadın evlilik kurumu ile ailesinin kısıtlamasından
çıkıp, kocasının kısıtlamasına girdiği bir düzen içerisinde koşulsuz özgürlük
konusunda hep aksaktır… Yine de evlenir… Maden işçisinin ölümü göze alarak o
işe girmesi gibi… Evlenir çünkü aksi durumda da hep aksaktır, eksiktir.
Duygu Asena ile bu ülkeye empoze edilen feminizm çok şekilci
ve belirli statüdeki kadına çok yönelik gelmişti bana… Aynı dönemde Yeşilçam bu
akımı çektiği sevişebilen Müjde Ar filmleri, bilmem kaç çocuğu varken başka
adamla cinselliği keşfedip kaçan Hale Soygazi filmleri ile pekiştirmiş ve
kanımca kadının gerçek anlamıyla özgürleşmesini hem telaffuz edip hem de
budamışlardı… Demek ki feminist kadın olmak özgürce sevişmek, tek başına bir
evde oturmak, eve adam almak hatta kenar mahallede devrimsel bir aşk hikâyesi
yaşamaktı… Oysa tüm bunlar zaten vardı toplumda sadece legalleşmesine
uğraşılmıştı… Bir panelde gencecik bir kızken kendisine, Duygu Asena’ya şunu
sormuştum…
“Eğitim imkânı bulan, ekonomik gücü olan, toplumsal baskının
en hafif olduğu liberal çevrelerde yaşayan kadınlar için paket halinde sunulmuş
bu özgürlükler gerçekten baskıya maruz kalan kadına zarar vermez mi sizce?”
Çünkü o yaşta bile özgürlüğün maddi ve cinsel bağımsızlık
anlamı taşıyor olması bana sıkıntılı gelmişti… Ki ben okuma şansı olan,
ailesinin dini ve ahlaki dogmalarla büyütmediği ve hatta evlenmeden çocuk
doğurmuş radikal bir genç kız idim…
O gün düşündüğüm kadının “diğer kadını” kendinden eksik
bularak ötekileştirdiği idi… Yani bu özgürlükler adeta Nişantaşı ablaları
içindi… Çünkü toplumsal olarak gerçek hak ve hukuk ancak kanun önünde
eşitleşerek ve ailenin, erkeğin doğru eğitimi ile mümkündür… Bir erkeğin doğru
eğitimi de çoğu kez bir kadının mahir ellerinden geçebilirdi. Siz bir köyü ziyaret edip “bak ablacım sen
özgürsün, bu adama çek resti dediğinizde” bugün hala komik olursunuz… Değil ki
o yıllarda…
Ama o dönem duyarsız bir akımdı feminizm... İstatistiki olarak bilemem ama epey bir kadının “ne çekecem seni, boşanırım” demesine sebep olmuştur kanısındayım. En azından ben buna benzer bir sürü hikâye biliyorum. Tekrar yazayım ki benim sıkıntım feminizm ile değildi asla da olamaz. Ancak sıkıntım okumuş ve zaten bazı haklara sahip kadının bir başka zümreye duyarsızlığı idi…
Ama o dönem duyarsız bir akımdı feminizm... İstatistiki olarak bilemem ama epey bir kadının “ne çekecem seni, boşanırım” demesine sebep olmuştur kanısındayım. En azından ben buna benzer bir sürü hikâye biliyorum. Tekrar yazayım ki benim sıkıntım feminizm ile değildi asla da olamaz. Ancak sıkıntım okumuş ve zaten bazı haklara sahip kadının bir başka zümreye duyarsızlığı idi…
İşte o sebep diyorum ki; kadının fendi kadına içten içe
düşmandır…
Rahmetli kayınvalidem bana çok kez kendi kayınvalidesine
neler ettiğini anlatmıştı… Zor gelin imiş, zor kayınvalide idi… Ama çok akıllı
bir kadındı. Kadınları sevmezdi. Bunu da net söylerdi. Kadınlar dünyasının çok
tipik bir temsilcisi idi… Beni de pek sevdi diyemem ama bir suçum vardı da
diyemem… Çünkü geleneksel yapı içerisinde beni sevmemesi gerekliliği
öğretilmişti ona… Ben de evlenmeden çocuk doğurabilen çok radikal bir genç
kadındım. Ve en kötüsü bunu asla bir yanlış, eksiklik ve utanmam gereken bir
şey olarak görmüyordum. Oysa onun dünyasında teli duvağı ile gelin olmamış bir
kadın külliyen yanlıştı… Dolayısıyla onun yetiştirdiği bir erkek evladında
yaptıklarının beni şaşırttığını söyleyemem… Ben oğlumu bir kadın düşmanı olarak
yetiştirmedim… Kadına “izin” verebilecek, tahakküm edebilecek, kadının
bireyselliği hakkında ahkâm kesebilecek bir mihenk taşı olduğunu ezber
ettirmedim… Çünkü benim annemde beni ve erkek kardeşimi bu düşünce ile
yetiştirmedi… Ve oğlumda kardeşimde gayet sağlıklı düzgün erkekler olarak
büyüdüler… Hiç de eksik erkekler olmadılar… Yani bir annenin erkek evladına ve
kız evladına vereceği zarar külliyen bir topluma verdiği zarardır… Ama kadınlar
bunu yapar maalesef… Yapmayan kadın iseniz yapan kadınlar arasına sıkışır
kalırsınız…
Benim sıkıntı duyduğum din ile yobazlaştırılmış düşüncenin
sebebiyet verdiği anlaşılır yıkımdan çok okumuş kadının şuursuzluğu ile kadına
verdiği zarardır… Kadınlara erkeklerden daha çok zarar veren kadınlardır.
Özellikle kadın hakları ve özgürlük konularında…
İş ortamında eline güç geçen kadının nasıl
manyaklaşabildiğini, a kişisine söylenenin, z kişisinden nasıl duyulabildiğini
bilirim… Lafta feminist, özelinde kadın düşmanı çok kadın tanırım ben… Belki de
bu konuda yazıyor olmak beni de bir tür kadın düşmanı yapar… Ya da kadına dair
eleştiri getirmek… O kadınlar sevmez benim gibi kadınları. Çünkü benim gibi
kadınlar onların yürüyen tekerleklerine çomak sokar… Evli barklısı da vardır
bekârı da bu dişi canavarların… Kimse kızmasın bunlar için hiçbir değerin önemi
yoktur… Belli belirsiz flört ederler iş konuşurken bile… Sen eşşek gibi
çalışırken onlar mevki alırlar… Sen bir yerlere gelmek için didinirken onlar
önce hemcinslerine kazık atma derdindedirler… İki arada bir derede birilerinin
hakkında doğru yanlış bir şeyler uydurur yada karşı tarafın kucağına bir acaba
bırakır istediklerini elde ederler… Bunlardan birinin oğluyla evlenirsen anan
ağlar… Çok belirgin olarak bu kadınların yüzüne de tüm bunları söylesen bir şey
fark etmez çünkü ilişik bir gülümseme ile bakarlar yüzüne… Bir şey olmaz yani
onlara… 1930- 40- 50 ve 60’ların zarif hanımefendileri, 70 lerin hem anne, hem
çalışan kadın olmak için mücadele eden o samimi kadınları işte o yarım yamalak
ve yanlış anlaşılmış Türk usulü feminizmi ile 80 den sonrasının ne olduğuna
karar verememiş özenti kadınına dönüşmüştür Türkiye’de…
Yani o kadın cinayetlerine bir daha bakalım… Ölen bir
kadının hikâyesinde oğluna “sana bunu nasıl yapar o şırfıntı” “erkek değil
misin sen” diyen bir ana bulabiliriz… Elbette hep böyledir demiyorum ama bu
ülkenin yerel gerçekleri de ortadadır… Gelin “alınır” maldır bir nevi… Geline
oğlan askerdeyken ev ahalisi tecavüz ederde o evdeki kaynana gelin için “
orospu” der… Yani erkeğin kötüsü ne ki kadının kötüsü yanında…
Kızlarını bu dünyada büyüten annelerin yapacağı şey “birey
olmalarını” sağlamaktır… Erkek evlat büyütürken ise o ciğer parçalarımıza
rağmen kadının yaşadıklarını unutmamak ve buna sebep erkekler
yetiştirmemektir. Daha geçenlerde gayet
okumuş, kokoş sevimsiz bir abla benim yanımda dedi ki “ay valla hiç de
dayanamam oğlumun başka bir kadını sevmesine” … Önce bir baktım, sonra
dayanamadım “umarım aklı başında bir kız hormonlarına yenik düşüp senin salak
oğlunu sevmez” deyivermişim… O cinayetlerin azmettiricisi olmamak elimizde…
Unutmayın her cinayet ölümle bitmiyor bazılarında ölüm yok ama mutsuzluk bu
hayatın zehir olması da bir insanı öldürmektir…
Diliyorum bir daha ki yazıda hemcinslerim için güzel şeyler
yazarım…
Ama önce arkamı kollamaktan kurtulmam gerekiyor sanırım …
16 Kasım 2017 Perşembe
Öpünce KURBAĞA olmayan PİRENZ istiyoruz…
Yıllar önce kurbağa şeklinde bir oyuncak bulmuştuk… Suya
atıp birkaç gün beklettiğinde kurbağa eriyor içinden boynu bükük bir prens
çıkıyordu… Pek gülmüş hatta yıllar önce Facebook bu kadar işlevsel değilken
yukarıdaki isimle bir sayfa açmıştım… Öpünce KURBAĞA olmayan PİRENZ istiyoruz…
Gönlü kırık kadınlardan oluşan pek güzel bir grup olmuştu…
Şimdi bakıyorum oradan birkaç kişi prensine kavuşmuş… Onlar ermiş muradına biz
çıkalım kerevetine…
Ama benim sorunum benim “prens” ile… Beyaz atlı prensle
hatta… Yaş gereği kraldır artık o ama adı böyle bu kadınsal düşün… Küçük bir
kızken bile beyaz atlı prensleri değil Uğultulu Tepeler’ deki Heatcliff’i
severdim ben… Oldum olası sevmem öyle sakin, aklı başında adamları… Öyle
kadında sevmiyorum sanırım yani bu bir karşı cins tercihi değil… Uyaroğulları
ve kızları çok bana göre değil demek ki… Benim akıl hep Haylazgillerde…
Dün gece “Ufak tefek Cinayetleri” izledim… “Bu kadar da olur
mu ?” dediğin yerde aklına yaşam boyu yaşadıkların geliyor… Ufak bir kızken
“Sağ olsun annem sayesinde pek cici bir kızken yani” çok süslü, şık bir
çocuktum… Annem terzi olduğu için süsler süsler çıkarırdı dışarı oynamaya… Çoğu
zaman çok şıktım ama oyun oynamaya çok müsait değildi kıyafetlerim… Biraz kokoş
olunca tabii mahallenin kızlarından bir grup tarafından bir kireç birikintisine
atılmıştım bir gün… Bir arkadaşta bana olan sevgisini çöp tenekesinin yanından
geçerken “bak burada dün fare ölüsü vardı” deyip üstüne atarak göstermişti… Ben
hiç anlamamıştım ama “şaka” sanmıştım… Sonra orta sondaydık çok cin bir erkek
arkadaş bana gelip “kızım sen salak mısın” bunlar bildiğin senin arkandan iş
çeviriyor dediğinde; “ ben bu ben olmaya başladım”…
Yani demem o ki “Kadınlar dünyası bayağı çetindir”… O dizi
tutar yani… İş yapar...
Dizi güzel ama dizi de bir de “beyaz atlı prens” olması
ayrıca güzel… Hakkını yemeyelim o role pek yakışmış kendisi… Şöyle bir bakınca
kötü kalpli cadıyla nasıl olmuşta evlenmiş bu beyaz atlı prens diyor insan…
Adeta kurbağa imiş biri öpmüş prens olmuş ama tabiatı gereği sinek yemiş gibi
duruyor...
Dün gece düşündüm benim beyaz atlı prensim oldu mu? Var
mıydı? Neredeydi?
Anladığım şu benim prensimden haber alınamıyor, akıbeti
belli değil!
Hal böyle olunca kafada bir sürü ihtimaller, olasılıklar,
komplolar, senaryolar oluşuyor haliyle…
"beyaz atlı prensi bekleme, seyise razı ol yoksa ata
kalırsın" diyorlar ya gülesim tutuyor… Ben bu cümledeki seyisi görmeden
karar vermemek lazım diyorum… Prens’ten daha iyi olabilir…
Yakışıklı prensin öpüp uyandırdığı Pamuk Prenses i okurken
bile çizimdeki prensi beğenmemiş bir kız çocuğu olarak bana prens bulmak
haliyle zor oldu… Selvi Boylum Al Yazmalım’da “sevgi neydi? Emekti …” cümlesini
anlasam bile muhtemelen Kadir İnanır’la giderdim ben… Ki öyle yaptım gördüm
dünya kaç bucak…
Ama sadece bir kez, bir tek insan için “aman tanrım bu beyaz
atlı prens” mi demişliğim var… Benim romanımın beyaz atlı prensi olmadı… Ama
benim hayatımın beyaz atlı prensi sanırım hala o… Sadece 48 saat içerisinde eve
gitmeyi, yemek yemeyi, eşyalarımı, arabadan inmeyi, nerede ve kim olduğumu ve
hatta adımı bile unutmama sebep olan “beyaz atlı prens” benim öykümün kahramanı
olmasa da ya da olmadığından benim için hala beyaz atlı prens… Yani bu ahir
dünyada “beyaz atlı prensi” görmedim demiyorum ben… Muhtemelen kendisi de bu
yazıyı okuyup “kimmiş acaba” diyebilir…
Bir prensi prens olarak korumanın en iyi yolu buydu belki
de… Hem ayrıca prensi haketmek için prenses olman gerekir… Ama yaşam pek öyle
prens, prenses öyküsü değil… İş var güç var… Parasızlık var, sıkıntılar,
üzüntüler var, yaşlanmak var…
Yani bulupta koruyan, buldum sanıp kaybeden, monarşiye
inanmayan, yaşı kemale erdiğinde bile hala için için o romanlardaki prensi
bekleyen, bulduğu herkesi prens sanan, bulduğu herkesten prens yapmaya çalışan,
prensi bir gidip boka konmuş bir sineği öpmüş olan, prensi attan inince
hımbılın birine dönüşmüş olan kim varsa bu hikâyeye inanan eminim almıştır
boyunun ölçüsünü…
Ben hikayenin şövalyesine aşık olan pamuk prensesim… Kalbini
yerinden sökemeyen, kıyamayan şövalye yerine bir düşe aşık olan prenses
salaktır…
KÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞMÜŞ… BİRİ BANA , BİRİ SANA… ÜÇÜNCÜSÜ
ŞÖVALYE’YE…
31 Ekim 2017 Salı
First Runner Up “İkinci kadın”
Konu bu sefer İKİNCİ KADIN… Güzellik yarışması terminolojisi ile “First Runner Up” Yani kıza ikinci oldun demiyorsun, birinciden sonraki ilk gibi bir şeysin diyorsun… Yersen…
Geçen hafta “Aldatan Erkek” dedik zülfüyâre dokunduk… Verdik veriştirdik aldatan erkeğe… İyi de bir erkek aldatıyorsa bir kadın vardır ortada… Tercihi eşcinsellik değilse tabii… Ki bazen anlattığımızdan başkayızdır, hem de yıllarca yaşadığımız kadın bile, ailemiz bile bilmez kim olduğumuzu. Hayatımın çoğu zaman Ferzan Özpetek filmlerinden pek farkı olmadığı için benim için çok olabilir bir şeydir bu…
İKİNCİ KADIN; Kime göre neye göre ikinci kadın elbette… Süregelen bir beraberliği bozmayan erkeğin bazen âşık olarak, bazen sadece evde bulamadığını iddia ettiklerini aramak amacıyla, bazen de bir de yetmez iki tane, iki de yetmez beş tane ver, Allahım ver dediği kadındır o ikinci kadın…
İkinci kadın aslında iki tarafın da bulunduğu konumdur. Birinci için kendinden sonraki her kadın haliyle ikinci kadındır. Aslında ilkini “birinci” konumuna getiren erkeğin tercih yapmak istememesidir. İkinci kadın olmaksa bir tercih meselesidir. Bir erkeğin bencilliğine alet olmanın tercih edilebilir bir yanı varsa tabii… Netice de toplumun ve erkeğin numaralandırma sistemiyle alakalı bir durumdur bu. Kendi başına ben birinciyim, güzellikte inciyim demesinin hiç bir manası yoktur. Aslında çoğu kez üçüncü, dördüncü ve kim bilir daha kaçıncıların geleceğinin işareti olabilecek kadındır.
Aslında sormak istediğim bir şey var bu konuda… İKİNCİYİ GEÇEN KAÇINCI OLUR?
Tanımlamak için yerinde olmaya, yok ilişkinin dinamiklerini, aralarındaki ilişkinin detaylarını bilmem neyi bilmeye gerek yoktur. Bilinen tek veri nettir, yeterlidir: ortada bir sadakatsizlik ve buna ortak olan bir kadın vardır… Zaten mevzu birinci ikinci olması veya mukayese durumu değildir;(haberi varsa) paylaşacak olmasıdır, (haberi yoksa) aldatılıyor olmasıdır…
Çok özür diliyorum burada hemcinsime azcık aptal muamelesi yapıcam çünkü genelde bu ilişkilerde ortada kendini çok akıllı ve özel zanneden bir kazma vardır… Birinci kadın illa ki aldatıldığını bilir, ikinci ikinci olduğunu bilir asıl sorun buna iki kadının da neden onay verdiğidir… Bir erkek için mücadele? Ben kazanacam iddiası? Aşk? Maddi nedenler?
Valla bana göre vakti zamanında ikinciyi geçerek ikinciliğe yerleşmiş olması çok muhtemel ve birinci olabilmesi için de birinciyi geçmesi gereken bir kadın vardır ortada…
At yarıştırıyor sanki pe..venk! İşte ince ayar noktası budur… Her koşulda bir eli yağda, bir eli balda bir kazma vardır bu oyunda…
Bu ülke gibi aleni kumalık müessesi olan, ikinci kadından doğan çocuğu nüfusuna aldıran anaların olduğu, dövüle öldürüle ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü kabul eden kadınların yaşamak zorunda kaldığı bir yerde, okumuş kadın tarafından seçilmiş ikinci kadınlık eşşekliktir… Cehalettir, kötülüktür… Ve bu yazının konusu işi, mesleği bu olan, sermayesinden yiyen, biri bitince diğerinin ikinci kadını olan profesyoneller değildir…
Elbette bende biliyorum çok samimi ilişkiler olduğunu, bazen tarafların tüm yürekleriyle âşık olduğunu ve bir kadının beraberliği bitirmeyişini, erkeğin bazen çok çaresiz kalabildiğini ama bu durumda o erkek iki kişiyle birlikte değildir. Seçimini yapmıştır ve maalesef bazen aile, bazen, sorumluluklar, bazen seni kimseye yar etmem diyen bir eş ya da içiçe geçmiş maddi koşullar engeldir. Orada seven ve üzülen bir ikinci kadın vardır… Aslında “tek” kadındır oradaki… Yani erkeğin görev kapsamı ikisiyle birlikte olmak değildir… Bu sebeple hayatını bir arafta yaşayan nice erkekler vardır… Burada ikinci kadın aslında yarışı kaybetmiş olan birinci kadındır…
Diğer türdeki ilişkide ikinci kadın varken bazen evdeki eş çocuklar doğurur… Bu durumda ikinci kadın olarak kazanılan “zaferler” de ne kadar büyük olurlarsa olsunlar en sonunda felakete neden olur. Yine de bu ikinci kadının yerinde olmadan atıp tutmak çok kolaydır… Ne güzel sözdür “insan kınadığını yaşamadan ölmezmiş” sözü…
İkinci kadın olmaya dair aşk ile ilgili yüzlerce özür yazabilirsiniz bana ama ben derim ki… Vazgeçmek de sevdaya dâhil, gitmek de…
Aşkı meşki alet etmeyin derim bu işlere. Başka hesaplar bunlar… Yani o yüzden birkaç kadınla bir anda birlikte olabilen aslında sorunlu erkeklerin birlikte oldukları aile, ilişki saymaz kadınlara dair güzellemeler umurumda değil pek…
Kaldı ki âşık bir kadın, âşık olduğu adamın başka bir kadınla birlikte olmasına çok da tahammül edemez. Aşkından her gece öleceğine, çeker gider bir defa ölürsün. Sonuçta Allah gönlüne göre versin güzel hanım kardeşim 🙂 Birilerinin birincisi ikincisi değil, seni hak edenin “tek” i olasın…
Şimdi bana gelince bende bir kadınım ve ikinci bir kadın tarafından hayatı tam olarak 14 yıldır kâbusa döndürülmüş bir kadınım… Öğrendiğim anda evladımı alıp adamı ona devrederek onurumla gitmeme, anında boşanmama rağmen üstelik… Derdimi nedir? Bazen ne yapsan hep ikinci kalırsın… Benim için kişisel ikinci kadın tarifi ise ne zaman ki belâsını bulacak huzura ereceğimiz, ettiğimiz beddualarımızın müsebbibi canlıdır…
Yo kötü biri değilim. Sadece canı yanmış biriyim. Birçoğunuz gibi…
Demem o ki… Monogam değilseniz üzerinize evlilik etiketi koydurmayın dostlar, çoluğun çocuğun, kadının, ananın canını yakmayın…
19 Ekim 2017 Perşembe
ÖLMEYE DEĞER Mİ?
Sabah haber okumaları sırasında bir habere denk geldim... Bir genç kadın mide küçültme ameliyatı sebebiyle ölmüş... Bilemiyorum tabi hangi tür komplikasyonla olmuş bu ama bence bu üstünde durulması gereken bir konu...
Çok fazla TV seyredemiyorum ama TLC diye bir kanal var genelde reality programların olduğu orada "ağır yaşamları" izliyorum hep hatta Amerika'da yaşayan yaklaşık 400 kilodan bugün ancak 100 kusür kiloya inebilmiş ve ölümden kurtulmuş bir delikanlı ile facebook kanalı ile arkadaş olduk...
Tüm yaşamını kilolusun sıkıntısı ile geçirmiş biriyim ben... Oysa hayatımda ilk kez 2-3 senedir gerçekten kiloluyum...Daha önceleri sadece öğretilmiş ve medya ile beyne sokulmuş standartların dışında idim.. Beni rahatsız etmiyor daha çok kendini görmez, bilmez insanları rahatsız ediyordu... Oysa 2 senedir bana da fazla geliyor... "sağlık açısından"...
Ama beklenti sağlığımla ilgili değil...
Çok değil yakın bir tarihte konuşurken bir kadın insan eş durumundan bahis açıldığında bana "yani mesela belki de böyle kilolu olmasan evliliğin sürüyor olurdu" dedi...
İçinde bulunduğum bir STK'da sekreterlik yaparken ayrıldığım kulüpte bir arkadaş gayet başarılı bir sekreter olmama rağmen bana kürsüde çok kısa ve kilolu oluyorsun uzun ve ince birini seçmek lazımdı dedi...
Yıllardır kilomla ilgili aile içi ve dışı iğrenç şakalardan kurtulmuş değilim... Fil sesiyle dalga geçen canım ciğerimden, sen ordan kalkabilecek misin diyen şirinlerime kadar herkes bir vesile ile şaka yapar... Yıllardır beni her gördüğünde azcık kilomu aldın sen ya da iyi iyi vermişsin azcık diyenden... 50 kilodayken zayıflaman lazım diyene kadar çeşit çeşit tacize maruz kalmışlığım var... Tango'da, sokakta, özelimde ve hatta iş hayatımda bile "diyet yap/ yapsan/ yapmalısın" lafını yüz bin kere duydum...Aklına çok saygı duyduğum adamlar bile karşıma geçip sadece bedeni "ince" diye bazı kadınlar için 100 adamdan 90'ı hatunla birlikte olur gibi laflar ettiler bazen bazı kadınlarla olmalarına sebep olarak...Döveyim mi, söveyim mi bilemedim...
Belki o sebep sürekli defans yapan bir ruhum var... Çünkü tam 35 yıldır konu kilom...
En son Bodrum'da aynı denize girdiğimiz için beni hiç tanımadan yakın hisseden bir abla bana akla gelinmeyecek şeyler sordu ve hayatımda ilk kez ona "ne diyon ablam sen" dedim...
Demem o ki ameliyat olan Özge Şen sadece 78 kilo... Yani muhtemelen balık etli bir kızımız... ŞİŞMAN değil... Ki olabilir...Bir doktor tıbbi olarak sağlık açısından gerekli görmedikçe özel hastanelerde fiziksel kaygılar ile yapılan bu ameliyatlar daha çok can alacaktır...
Biliyor musunuz ki 400 kiloda bile doktorlar bu ameliyat için tereddüt ediyorlar...
Anladığım şu ki herkes "ŞEYMA SUBAŞI" olmak derdinde... Yazıyı üç-beş sene evvel yazsaydım "EDA TAŞPINAR" yazardım..
Ben 8 yaşında barbi gibi olucam diye yemek yemeyen çocuk biliyorum...
Oğlum tam delikanlılığa girişte kilo aldığında bir tek kişiye bile kilo esprisi yaptırmamıştım...
Dünyanın en büyük yanılgısıdır insanın fiziği... Çünkü bu bedenin görevi "güzel ve zayıf" olmak değil..İNSAN olmaktır...
Bir yarışta seçilmek için zayıflayan adam görmedim ama zayıflayan kadın gördüm... Ve utandım... Çünkü yetenek ve zekasıyla seçilmesi gereken bir kadına "zayıflaman lazım" diyen zihniyet çöptür...
Bütün gün konusu kilosu olan herkesin ruhu hastadır... Sabahtan akşama zayıflarsa daha güzel olacağını sanan ve hatta bir çoğu habire diyet yapan kadınların çoğu takıntılıdır... Kadınla ilgili tek beklentisi ince olması olan adam varsa bu tip kadınları beğenir zaten... Çünkü incecik genetiğiyle doğmuş insanlar vardır ve emin olun bir kısmı kilo alamadıkları için sıkıntılıdır... Ve bize yapılanın tam tersi de çoğu zaman onlara yapılır.... "çok mu zayıfladın" "ay nasıl bu kadar ince kalıyorsun" "biraz kilo olsan fıstık gibi olacaksın" "ay kemiklerin sayılıyor valla"....
Çok fazla TV seyredemiyorum ama TLC diye bir kanal var genelde reality programların olduğu orada "ağır yaşamları" izliyorum hep hatta Amerika'da yaşayan yaklaşık 400 kilodan bugün ancak 100 kusür kiloya inebilmiş ve ölümden kurtulmuş bir delikanlı ile facebook kanalı ile arkadaş olduk...
Tüm yaşamını kilolusun sıkıntısı ile geçirmiş biriyim ben... Oysa hayatımda ilk kez 2-3 senedir gerçekten kiloluyum...Daha önceleri sadece öğretilmiş ve medya ile beyne sokulmuş standartların dışında idim.. Beni rahatsız etmiyor daha çok kendini görmez, bilmez insanları rahatsız ediyordu... Oysa 2 senedir bana da fazla geliyor... "sağlık açısından"...
Ama beklenti sağlığımla ilgili değil...
Çok değil yakın bir tarihte konuşurken bir kadın insan eş durumundan bahis açıldığında bana "yani mesela belki de böyle kilolu olmasan evliliğin sürüyor olurdu" dedi...
İçinde bulunduğum bir STK'da sekreterlik yaparken ayrıldığım kulüpte bir arkadaş gayet başarılı bir sekreter olmama rağmen bana kürsüde çok kısa ve kilolu oluyorsun uzun ve ince birini seçmek lazımdı dedi...
Yıllardır kilomla ilgili aile içi ve dışı iğrenç şakalardan kurtulmuş değilim... Fil sesiyle dalga geçen canım ciğerimden, sen ordan kalkabilecek misin diyen şirinlerime kadar herkes bir vesile ile şaka yapar... Yıllardır beni her gördüğünde azcık kilomu aldın sen ya da iyi iyi vermişsin azcık diyenden... 50 kilodayken zayıflaman lazım diyene kadar çeşit çeşit tacize maruz kalmışlığım var... Tango'da, sokakta, özelimde ve hatta iş hayatımda bile "diyet yap/ yapsan/ yapmalısın" lafını yüz bin kere duydum...Aklına çok saygı duyduğum adamlar bile karşıma geçip sadece bedeni "ince" diye bazı kadınlar için 100 adamdan 90'ı hatunla birlikte olur gibi laflar ettiler bazen bazı kadınlarla olmalarına sebep olarak...Döveyim mi, söveyim mi bilemedim...
Belki o sebep sürekli defans yapan bir ruhum var... Çünkü tam 35 yıldır konu kilom...
En son Bodrum'da aynı denize girdiğimiz için beni hiç tanımadan yakın hisseden bir abla bana akla gelinmeyecek şeyler sordu ve hayatımda ilk kez ona "ne diyon ablam sen" dedim...
Demem o ki ameliyat olan Özge Şen sadece 78 kilo... Yani muhtemelen balık etli bir kızımız... ŞİŞMAN değil... Ki olabilir...Bir doktor tıbbi olarak sağlık açısından gerekli görmedikçe özel hastanelerde fiziksel kaygılar ile yapılan bu ameliyatlar daha çok can alacaktır...
Biliyor musunuz ki 400 kiloda bile doktorlar bu ameliyat için tereddüt ediyorlar...
Anladığım şu ki herkes "ŞEYMA SUBAŞI" olmak derdinde... Yazıyı üç-beş sene evvel yazsaydım "EDA TAŞPINAR" yazardım..
Ben 8 yaşında barbi gibi olucam diye yemek yemeyen çocuk biliyorum...
Oğlum tam delikanlılığa girişte kilo aldığında bir tek kişiye bile kilo esprisi yaptırmamıştım...
Dünyanın en büyük yanılgısıdır insanın fiziği... Çünkü bu bedenin görevi "güzel ve zayıf" olmak değil..İNSAN olmaktır...
Bir yarışta seçilmek için zayıflayan adam görmedim ama zayıflayan kadın gördüm... Ve utandım... Çünkü yetenek ve zekasıyla seçilmesi gereken bir kadına "zayıflaman lazım" diyen zihniyet çöptür...
Bütün gün konusu kilosu olan herkesin ruhu hastadır... Sabahtan akşama zayıflarsa daha güzel olacağını sanan ve hatta bir çoğu habire diyet yapan kadınların çoğu takıntılıdır... Kadınla ilgili tek beklentisi ince olması olan adam varsa bu tip kadınları beğenir zaten... Çünkü incecik genetiğiyle doğmuş insanlar vardır ve emin olun bir kısmı kilo alamadıkları için sıkıntılıdır... Ve bize yapılanın tam tersi de çoğu zaman onlara yapılır.... "çok mu zayıfladın" "ay nasıl bu kadar ince kalıyorsun" "biraz kilo olsan fıstık gibi olacaksın" "ay kemiklerin sayılıyor valla"....
Kadın 78 kilo fıstık gibi ve mide küçültme ameliyatında öldü... Doktor bu ameliyatı para için yapmayı kabul ettiği için suçlu sadece... Yoksa çoğunuz ondan daha suçlusunuz...
İnsanlar kanser oluyor... Çocuklar, gencecik insanlar devasız hastalıklara kapılıyor... O elinde su şisesi ile dolaşıp kalori hesaplayan herkesi bir çocuk onkoloji servisinde 5 saat yalnız bırakacaksın önce...
Yıllar önce aldığım kortizon son üç senede çalışmayan tiroidten dolayı kilo almış olmama rağmen sizlerin çok yiyor demesinden çekindiğim için az yiye yiye bedenime eziyet ediyorum... Yanlış beslenmenin kralını yapıyorum her daim...
100 kilonun çok üstünde ve gerçekten sağlık olarak bunu yaptırmış olanlar için bile risk taşıyan bu durumu bir daha düşünün derim... O ameliyat güzelleşesiniz diye değil.. Zaten güzelsiniz lan... Sizi güzel bulmayan zayıf olunca mı güzel bulacak...
Nedir ki bu güzellik...
20 Ağustos 2017 Pazar
TEMAŞA
“Bak patron iki seçeneğin var…
Ya çıldırır, giysilerimi yırtar ve bağırırım…
Ya da sakin olursun!
Biliyor musun saki’n olacağım… Böylesi daha iyi…”
TEMAŞA
Bazı sabahlar koca bir gösteriye uyandığınızı düşündüğünüz
oluyor mu?
Yaşamın içinde biçilmiş rollerimizi oynarken birçoğumuz
kendimizden, yaşantımızdan, yaşantımızdakilerden, işimizden, eşimizden,
olmasından, olmamasından, sosyal hayatımızdan son derece şikâyetçiyiz… Aile,
okullar, uğraşlar, didinmeler… Ne için… Yaşarken bu dünyanın olanaklarından
daha fazla faydalanmak için “para kazanmaya” çalışmak için… Şanslı isen sıradan
isteklerinin ederini düşünmeden yaşayabiliyorsun… Şanslıysan olanakları olan
bir aile, ülkede doğmuş olabiliyorsun…
Bu sıradan cümleye biraz inanç katarsam bunlar şansla alakalı değil bu dünya
yolculuğunun sana biçilmiş şekliyle ilgili…
Bir yaşamı, bir duruşu bir anda değiştirmek mümkün mü?
Yani mecnun bir anda masalı bozarak kıyafetlerini yırtabilir
mi? El âleme rezil olup, temaşaya son verebilir mi? Sen kendinden sıyrılıp, tüm
bunları düşünmeden yaşayabilir misin?
İnsanları, konumları en önemlisi parayı boş verip sadece
kendin olabilir misin?
Zor değil mi?
Biraz şizofrenik midir bilmem ama ben ve ben tatlı tatlı
sohbet ederiz çoğu zaman… Bir yanım sıyrılıp gitmekten kendine ait olmaktan
yanadır diğer yanım hadi oradan faturalar der…
Sadece ben değilim bu… Bazen biriyle tevafuk eder yaşam…
Dök içini demek gelir içimden, bu sen değilsin… Sonra derim
ki hadsizlik etme bir insanı ailesi, arkadaşları ve kendi tanımıyor da sen mi
tanıyorsun… Hele de tanımadan… Dök içini
saki’n olma…
Kim açabilir ki insanın içerden kilitlediği kapılarını kendinden
başka…
Yaşamın sadık hizmetkârlarıyız neticede hepimiz… Her gün
yaptığımız şeyleri yaparız… Yine, yine ve yine…
Pazarda temaşadır ömrümüz…
Bazen sıra senin masalında olur, bazen bir başkasının
masalında…
İçinden neler geçiyor, gönlün neler istiyor… Konuş cevap ver…
İnsanın gözü bazen sadece hayallerini görür ve hayaller hayal kırıklıkları ile
doludur… Her gün birileri sorar nasılsın diye… Verdiğimiz cevapta sorulan soru
kadar otomatik ve durumu açıklamaktan uzaktır… Ne soru sizi sorar, ne de cevap
sizsinizdir…
İyisinizdir…
İyisinizdir…
Mesele dünyayı görünce kim olduğunu unutmamak, kendine
eziyet etmemek… Kendine bağladığın prangaları çıkarmak…
Kalbin sana yol gösterir… Ederi nedir altından bir kalbin…
Çalışmaz ki… En önemlisi her şeyi hiç için yok sayabilir misin? Her zaman
görevlerinizi hatırlatacak birileri vardır… Hiç kimse yapmasa siz yaparsınız
kendinize…
Sonuçta ne olacağı malum bu masalda, öyküyü masalcıdan başka
kimse bilmez… Ama yine de kendinden başka rakibinin olmadığı bu yol masalında
kendi birinciliğini kendin olmayan bir sen’e kaptırmak salaklıktır… İnsanı
ayakları yola çıkarır da, yola devam ettiren yüreğidir…
Taktığın o maske senin değil… At adımı dök içinde ne varsa…
Giyme sana yakışmayan kıyafetlerden üstüne… Kendin ol!
Bitsin bu Temaşa… Saygıyla eğiliyorum oyunun önünde…
Bildikleriyle değil… Yapabildikleriyle yaşayan herkese…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Canım istedi giydim! İYİ HALT YEDİN... Türk kadını ne giymesin… Önce bunu yazanın kişisel geçmişine bir göz atalım... Bendeni...
-
Korkak işidir… Yiğit olan varsa lafı insanın yüzüne DEDİ/ KODU yapar… Ne çok dert açar başa şu dedikodu/ gıybet… Kitapta bile ye...
-
9 Ocak geçti biliyorum… Her yıl enflasyon oluyor 9 Ocak’ta kaynıyor gidiyor güzelim Cemal Süreya… Geliyor ve geçiyor bloglardan, p...






