Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

19 Ekim 2017 Perşembe

Ölmeye değer mi?

Sabah haber okumaları sırasında bir habere denk geldim... Bir genç kadın mide küçültme ameliyatı sebebiyle ölmüş... Bilemiyorum tabi hangi tür komplikasyonla olmuş bu ama bence bu üstünde durulması gereken bir konu...
Çok fazla TV seyredemiyorum ama TLC diye bir kanal var genelde reality programların olduğu orada "ağır yaşamları" izliyorum hep hatta Amerika'da yaşayan yaklaşık 400 kilodan bugün ancak 100 kusür kiloya inebilmiş ve ölümden kurtulmuş bir delikanlı ile facebook kanalı ile arkadaş olduk...
Tüm yaşamını kilolusun sıkıntısı ile geçirmiş biriyim ben... Oysa hayatımda ilk kez 2-3 senedir gerçekten kiloluyum...Daha önceleri sadece öğretilmiş ve medya ile beyne sokulmuş standartların dışında idim.. Beni rahatsız etmiyor daha çok kendini görmez, bilmez insanları rahatsız ediyordu... Oysa 2 senedir bana da fazla geliyor... "sağlık açısından"...
Ama beklenti sağlığımla ilgili değil...
Çok değil yakın bir tarihte konuşurken bir kadın insan eş durumundan bahis açıldığında bana "yani mesela belki de böyle kilolu olmasan evliliğin sürüyor olurdu" dedi...
İçinde bulunduğum bir STK'da sekreterlik yaparken ayrıldığım kulüpte bir arkadaş gayet başarılı bir sekreter olmama rağmen bana kürsüde çok kısa ve kilolu oluyorsun uzun ve ince birini seçmek lazımdı dedi...
Yıllardır kilomla ilgili aile içi ve dışı iğrenç şakalardan kurtulmuş değilim... Fil sesiyle dalga geçen canım ciğerimden, sen ordan kalkabilecek misin diyen şirinlerime kadar herkes bir vesile ile şaka yapar... Yıllardır beni her gördüğünde azcık kilomu aldın sen ya da iyi iyi vermişsin azcık diyenden... 50 kilodayken zayıflaman lazım diyene kadar çeşit çeşit tacize maruz kalmışlığım var... Tango'da, sokakta, özelimde ve hatta iş hayatımda bile "diyet yap/ yapsan/ yapmalısın" lafını yüz bin kere duydum...Aklına çok saygı duyduğum adamlar bile karşıma geçip sadece bedeni "ince" diye bazı kadınlar için 100 adamdan 90'ı hatunla birlikte olur gibi laflar ettiler bazen bazı kadınlarla olmalarına sebep olarak...Döveyim mi, söveyim mi bilemedim...
Belki o sebep sürekli defans yapan bir ruhum var... Çünkü tam 35 yıldır konu kilom...
En son Bodrum'da aynı denize girdiğimiz için beni hiç tanımadan yakın hisseden bir abla bana akla gelinmeyecek şeyler sordu ve hayatımda ilk kez ona "ne diyon ablam sen" dedim...
Demem o ki ameliyat olan Özge Şen sadece 78 kilo... Yani muhtemelen balık etli bir kızımız... ŞİŞMAN değil... Ki olabilir...Bir doktor tıbbi olarak sağlık açısından gerekli görmedikçe özel hastanelerde fiziksel kaygılar ile yapılan bu ameliyatlar daha çok can alacaktır...
Biliyor musunuz ki 400 kiloda bile doktorlar bu ameliyat için tereddüt ediyorlar...
Anladığım şu ki herkes "ŞEYMA SUBAŞI" olmak derdinde... Yazıyı üç-beş sene evvel yazsaydım "EDA TAŞPINAR" yazardım..
Ben 8 yaşında barbi gibi olucam diye yemek yemeyen çocuk biliyorum...
Oğlum tam delikanlılığa girişte kilo aldığında bir tek kişiye bile kilo esprisi yaptırmamıştım...
Dünyanın en büyük yanılgısıdır insanın fiziği... Çünkü bu bedenin görevi "güzel ve zayıf" olmak değil..İNSAN olmaktır...
Bir yarışta seçilmek için zayıflayan adam görmedim ama zayıflayan kadın gördüm... Ve utandım... Çünkü yetenek ve zekasıyla seçilmesi gereken bir kadına "zayıflaman lazım" diyen zihniyet çöptür...
Bütün gün konusu kilosu olan herkesin ruhu hastadır... Sabahtan akşama zayıflarsa daha güzel olacağını sanan ve hatta bir çoğu habire diyet yapan kadınların çoğu takıntılıdır... Kadınla ilgili tek beklentisi ince olması olan adam varsa bu tip kadınları beğenir zaten... Çünkü incecik genetiğiyle doğmuş insanlar vardır ve emin olun bir kısmı kilo alamadıkları için sıkıntılıdır... Ve bize yapılanın tam tersi de çoğu zaman onlara yapılır.... "çok mu zayıfladın" "ay nasıl bu kadar ince kalıyorsun" "biraz kilo olsan fıstık gibi olacaksın" "ay kemiklerin sayılıyor valla"....
Kadın 78 kilo fıstık gibi ve mide küçültme ameliyatında öldü... Doktor bu ameliyatı para için yapmayı kabul ettiği için suçlu sadece... Yoksa çoğunuz ondan daha suçlusunuz...
İnsanlar kanser oluyor... Çocuklar, gencecik insanlar devasız hastalıklara kapılıyor... O elinde su şisesi ile dolaşıp kalori hesaplayan herkesi bir çocuk onkoloji servisinde 5 saat yalnız bırakacaksın önce...
Yıllar önce aldığım kortizon son üç senede çalışmayan tiroidten dolayı kilo almış olmama rağmen sizlerin çok yiyor demesinden çekindiğim için az yiye yiye bedenime eziyet ediyorum... Yanlış beslenmenin kralını yapıyorum her daim...
100 kilonun çok üstünde ve gerçekten sağlık olarak bunu yaptırmış olanlar için bile risk taşıyan bu durumu bir daha düşünün derim... O ameliyat güzelleşesiniz diye değil.. Zaten güzelsiniz lan... Sizi güzel bulmayan zayıf olunca mı güzel bulacak...
Nedir ki bu güzellik...


Ölmeye değer mi?

20 Ağustos 2017 Pazar

TEMAŞA



“Bak patron iki seçeneğin var…
Ya çıldırır, giysilerimi yırtar ve bağırırım…
Ya da sakin olursun!
Biliyor musun saki’n olacağım… Böylesi daha iyi…”

TEMAŞA

Bazı sabahlar koca bir gösteriye uyandığınızı düşündüğünüz oluyor mu?
Yaşamın içinde biçilmiş rollerimizi oynarken birçoğumuz kendimizden, yaşantımızdan, yaşantımızdakilerden, işimizden, eşimizden, olmasından, olmamasından, sosyal hayatımızdan son derece şikâyetçiyiz… Aile, okullar, uğraşlar, didinmeler… Ne için… Yaşarken bu dünyanın olanaklarından daha fazla faydalanmak için “para kazanmaya” çalışmak için… Şanslı isen sıradan isteklerinin ederini düşünmeden yaşayabiliyorsun… Şanslıysan olanakları olan bir aile, ülkede doğmuş olabiliyorsun…

Bu sıradan cümleye biraz inanç katarsam bunlar şansla alakalı değil bu dünya yolculuğunun sana biçilmiş şekliyle ilgili…

Bir yaşamı, bir duruşu bir anda değiştirmek mümkün mü?
Yani mecnun bir anda masalı bozarak kıyafetlerini yırtabilir mi? El âleme rezil olup, temaşaya son verebilir mi? Sen kendinden sıyrılıp, tüm bunları düşünmeden yaşayabilir misin?
İnsanları, konumları en önemlisi parayı boş verip sadece kendin olabilir misin? 
Zor değil mi?

Biraz şizofrenik midir bilmem ama ben ve ben tatlı tatlı sohbet ederiz çoğu zaman… Bir yanım sıyrılıp gitmekten kendine ait olmaktan yanadır diğer yanım hadi oradan faturalar der…

Sadece ben değilim bu… Bazen biriyle tevafuk eder yaşam…
Dök içini demek gelir içimden, bu sen değilsin… Sonra derim ki hadsizlik etme bir insanı ailesi, arkadaşları ve kendi tanımıyor da sen mi tanıyorsun… Hele de tanımadan…  Dök içini saki’n olma…

Kim açabilir ki insanın içerden kilitlediği kapılarını kendinden başka…
Yaşamın sadık hizmetkârlarıyız neticede hepimiz… Her gün yaptığımız şeyleri yaparız… Yine, yine ve yine…
Pazarda temaşadır ömrümüz…

Bazen sıra senin masalında olur, bazen bir başkasının masalında…
İçinden neler geçiyor, gönlün neler istiyor… Konuş cevap ver… İnsanın gözü bazen sadece hayallerini görür ve hayaller hayal kırıklıkları ile doludur… Her gün birileri sorar nasılsın diye… Verdiğimiz cevapta sorulan soru kadar otomatik ve durumu açıklamaktan uzaktır… Ne soru sizi sorar, ne de cevap sizsinizdir…
İyisinizdir…
Mesele dünyayı görünce kim olduğunu unutmamak, kendine eziyet etmemek… Kendine bağladığın prangaları çıkarmak…

Kalbin sana yol gösterir… Ederi nedir altından bir kalbin… Çalışmaz ki… En önemlisi her şeyi hiç için yok sayabilir misin? Her zaman görevlerinizi hatırlatacak birileri vardır… Hiç kimse yapmasa siz yaparsınız kendinize…
Sonuçta ne olacağı malum bu masalda,  öyküyü masalcıdan başka kimse bilmez… Ama yine de kendinden başka rakibinin olmadığı bu yol masalında kendi birinciliğini kendin olmayan bir sen’e kaptırmak salaklıktır… İnsanı ayakları yola çıkarır da, yola devam ettiren yüreğidir…

Taktığın o maske senin değil… At adımı dök içinde ne varsa… Giyme sana yakışmayan kıyafetlerden üstüne…  Kendin ol!

Bitsin bu Temaşa… Saygıyla eğiliyorum oyunun önünde…

Bildikleriyle değil… Yapabildikleriyle yaşayan herkese…







26 Haziran 2017 Pazartesi

BEN BERBAT BİR SEVGİLİYİM…





Erkekler neye aşık olur yazdığımda yazı içinde bir gizli özne saklıydı… Bir yerinde dedim ki… Ben berbat bir sevgiliyim…

Madem bayram ve olayı serdik milletçe, her şey dert üstü murad üstü gibi tatil yapıyoruz ben yazayım bari..
BEN BERBAT BİR SEVGİLİYİM… Valla… Çünkü yaradan malzemeye bir sürü özellik katmışta şu “kadınımsı naz, niyaz, eda, işve ve tripleri” unutmuş… Yoksa ben onları salakça filan bulmuyorum haşa… Çok yakışır kadına… Bayılırım ben… Karşısında sekize katlanan erkek ve ona buna trip yapan kaprisli kadın en sevdiğim manzaradır… Erkek olsam asla yanında durmam ama kadın olarak karşıdan bir erkeği o şekilde maymun eden hemcinsimi seyretmek ve ona gösterilen özeni ve onu kaybetmek konusunda erkeğin çaresiz çırpınışını seyretmeye bayılırım…
Aslında mert, akıllı, görgülü ve kaliteli kadınların harcı değildir pek bu durum… Harbici kadınlar camiasında da pek izzet ikram görmeyen “başka türlü bir abla” durumudur bu…  Ama ne çare bu duruma düşmeye bayılır erkek…
Bunu yapan ablalar için derbeder olurlar, salya sümük ağlarlar… Aşk olur böylesinin adı…
Hele bunun bir de gidip başkasıyla olup geri dönen modeli vardır ki… Eziyet çekip hayat boyu erkek mağduru olan kadınlar dehşetle izlerler bu durumu…
Nedir bu ablanın durumu diye düşünüyor insan… Erkeğin bu aslında acziyet olan durum karşısında hindi örneği kabararak “bu savaşı kazanacam oğlum” tavrı anlaşılır elbette… Ne kadar eziyet o kadar erkek hissetme… Yersen…
Ama kadının derdi nedir?
Çünkü bu tür kadın sorunlarının tatlısı, küçüğü baş üstünedir.  Büyüğü, kontrolsüzü ölümcüldür; Allah kolaylık versindir.
Bunu yapan kadını anlamak için yapmayanı anlatmam lazım çünkü o kadının derdini bende bilmiyorum… Ama bunu yapmayan kadın kimdir biliyorum… Ben onu yazayım en iyisi siz aradaki yedi farkı bulun…
Bir kere ergen flört hallenmeleri, küçük hesaplar, klişe taktik ve oyunlarla alevlenen aşklara değil sevgi ve güvene önem verir. Hayatı cosmopolitan testleri gibi yaşamaz. Görmüş geçirmiş, olgun biri olmaktan ziyade sadece şuursuz değildir, bilinçlidir, sakindir. Lakin teoride takdir toplasa da pratikte yalnız kalır böyleleri.
Bu ablalar "ölümlü dünya..." modunda takılıyor olabilir… Mutsuz, olumsuz, huzursuz ve gergin geçecek beş dakikaya bile tahammülü yoktur... Hayatında dandik değil de ciddi sorunlar, üzüntüler yaşamış ya da gözlemlemiş insanlar genelde bu felsefeyle yaşar. Yani dünya ne öküzün boynuzlarında ne de karşı cinsin bacak arasında döner…
Belki sevmiş ve az biraz sevilmiştir. Lakin âşık olmamış ve aşkından geberilmemiştir. Hayatı bir masal ya da romantik komedi sanmasına neden olacak sahneler yaşamamıştır hiç. Ne kadar ters davranırsa davransın aylar yıllar boyu peşinden koşan, nazını çeken aptal âşık tiplerle karşılaşmamıştır. Muhtemelen erkeğin o halini sevmez zaten… Muhtemelen bu davranışları aşk da sanmaz zaten…
Çünkü o pamuk prenses değildir, insandır.
Egolarından arınmış, Kezban geni mutasyona uğramış, cildine/makyajına/ayakkabısına ömrünü harcamak yerine bir çok kitabı yalamış yutmuş, seksi görünmektense olgun ve tutarlı bir duruşu önemsemiş, makul miktarda hüznü gözlerine yedirmiş duru hatundur. Maskülen muamelesi gören kadındır. Sıkı da bir futbol izleyiciyse, siyasetten ve dahi ülkenin durumundan yetmez gibi bir de felsefeden, dinden filan konuşabiliyorsa o-hoo kadın bile değildir beyefendilerin gözünde.
Bu kadını ezilen kadınla karıştırmamak lazım… Bu kadını ezemez erkek insanı böyle umut bile yoktur ufukta zaten… Bu kadın istenilmediği hissine kapılırsa genelde edepli olduğu için sessizce yok olur adamın tutarsız hayatından. Oysa o diğer tür kadına erkek böyle bir şey yapmaya cesaret edemez… İnsan ortası, iş yeri, aile yanı demez diğer tür kadın insan yapar kaprisi, çıkarır kavgayı… Herkesin ortasında bana şöyle davranacaksın, bana bakacaksın, elimi tutacaksın diye trip atanları vardır bunların… Bunla sevgiliyken bir bakar erkek evlenmiş…  Oysa hep ayrılmaktan bahseder iç sesi… Ama bu abladan ayrılmak zordur… Çünkü öylesi yüzsüzleri vardır ki kurtulunmaz bir ömür… Senelerce süren davalarla, göremediği evlatlarla ödüllendirilmiş nice salak adam vardır…

Bir yanda elinden hiçbir şey gelmeden ezilen, tacize uğrayan, dövülen, aldatılan, babası yaşında adamlarla evlendirilen kadınların olduğu bu ülkede bu ablaların varlığı vallahi de bir kadınlık başarısıdır. İnsan ister istemez düşünür ben ne çeşit bir salağım acaba diye…
Yani;
Bir kadın kapris yapmıyor diye, her dediğinizi her istediğinizi yaptırabileceğinizi, trip atmıyor diye, hiç bir açıklama yapmadan kafanıza eseni, istediğiniz şeyi yapabileceğinizi, naz yapmıyor diye, her an kırılabilecek nadide bir bibloymuş gibi ortalıkta salınmıyor diye, ona meşin futbol topu gibi hoyratça davranabileceğinizi düşünmeseniz iyi edersiniz.
Çünkü nazsız, tripsiz kadınlar birçoğunuzun eninde sonunda sığındığı güvenilir limandır.
Ama diğeri erkek egosunu tatmin eden kadındır. Hiçbir şeyden memnun olmaz. Siz alttan aldıkça kaprisin dozu daha da artar. Ve size durgun suda fırtına yaratıp gemiyi kurtaran kaptan hissiyatı yaşatır…  Zor olanın elde edilmeye değer görülmesine bağlı olarak var olur. Böyle kızların sayısı, kapris yapmayıp karşısındaki insanla empati kurmaya çalışan ve onun önceliklerine göre hayatını düzenlemeye çalışan kızlara değer veren erkeklerin sayısı ile ters orantılıdır. O erkekler azaldıkça bu gereksiz kadın tiplemesi çoğalır…
Siz bu kadar salak oldukça daha size çok geçirirler küçükbeyjim… Aynı kaleye daha çok gol yersiniz…

İşte bunlar sebep benden berbat sevgili olur… Öğrenmem gereken daha çok şey var… Ben bunu taşıyamam ki, ay ben mi yapıcam, ay aşkım bu çok güzel dimi bana alsana, sen niye baktın o tarafa, kim bu kadın, neredesin gibi cümleleri öğrenmem ve utanmadan söylemem ay bir de saçımı ses hızıyla attırıvermem lazım…
Ezcümle: İşim olmaz bu tavırlarla ben oynar tavla mı geçerim… Oyun dediğin tavladır, okeydir… İnsanla oyun olmaz… Ve ayrıca kendi düşen ağlamaz…



22 Haziran 2017 Perşembe

SUSSAM GÖNÜL RÂZI DEĞİL...



Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.

"ben konuşmayayım cümle kendini anlatıyor" diyeceğim ama dayanamıyorum.

Fuzuli’nin öyle dolu dolu, öyle büyük, öyle şairane ve öyle mükemmel cümlesi. Üstüne haftalarca düşünülebilecek, günlerce ağlanabilecek, sayfalarca kitap yazılabilecek bir cümle. Öyle bir cümle ki her duyduğunda tüylerini diken diken eder adamın.
"yahu" demek geçiyor insanın içinden. "yahu ben bu yedi kelimeyi sürekli her yerde kullanıyorum. Ama yan yana gelince nasıl böyle mükemmel olmuş dedirtebilecek bir cümle.

Sözlerin yıkıcılığı ama bir o kadar kısırlığı sonrası içine düşülen çaresizlik tanımlaması...

Bir şeyin değişmiceğini bilerek susmayı becerememenin hüzünlü dile getiriliş şekli...

En sonunda gönlün rıza gösterip aradan çekilmesiyle hükümsüz kalır söz. Susuyorsan gönül de ister istemez razı gelir. Eli mahkûm. Nihayetinde, dil de senin gönülde. Dil yorgunsa gönül onu taşır; nasıl gönül yorgunluklarını yıllarca taşıdıysa dil… ah'lar ile an'ların olağan buluşması gibi kocaman bir cümle bu. Gönlün susmaya razı olması, olmuyorsa zorla susturulması en hayırlısıdır. Söylemenin tesiri olacak olsa zaten söylemeye gerek kalmayacaktır. Gönül susmasa da sesini duyan yoktur. Vazgeçmelidir.

Neticesinde cümle bir kez olsun susup karşısındaki anlamaya çalışmayan, belki denese de başaramayacak insanlarla iletişim kurmaya çalışırken içerden bi yerden yükselen nidadır…

Daha önce defalarca anlatılmaya çalışılan bir yanlışın yine yapıldığı anlarda ister istemez tekrar edilir. En kötüsü bu hatayı yapan kişi ile yalnız olmaktır. O yanlışını yapar, vicdan muhasebesini bir şekilde sen tutarsın çünkü başka insana değer vermek olmayacak olanı yeri geldiği zaman nafile beklemektir.

“Dost bî-vefa, felek bî-rahm, devran bî-sükûn; derd çok, hemderd yok, düşman kavî, talih zebûn"

Diyen Fuzuli zaten kendi anlatmamış mı dünya halini…

İnsanın tüm dünyaya bakıp fuzuli bu işler diyesi gelmiyor mu?

Netice de gönlü razı etmekle hallolabilecek mesele.

Mademki tesiri yok söylemenin,

Anla ki manası da yok

Be adam/be kadın!

Susmalı...

Çünkü…

“Malumun zikri zuldur”… Lakin…

Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.

Hamiş; Madem “Fuzuli” geldi akla sabahın erkeninde… Yine ondan bir cümle ile nokta koymalı cümleye…

“Mey biter saki kalır. Her renk solar haki kalır. İlim insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik; baki kalır.”






YENİ SÖZ ESKİ AĞIZLA SÖYLENMEZ...



En omurgalı duruş... Yalakalıktan uzak hunili duruştur... 

YENİ SÖZ ESKİ AĞIZLA SÖYLENMEZ...

Ne diyeceğinizi bilemediğiniz olur mu?

Benim olur… Bunca kelime israfına bazen ne diyeceğimi bilemem.
Zamansız gelen acılarda, karşımdaki insanın üzüntüsünde, bir şeyler söylemek, onu biraz daha iyi hissettirmek istediğimde, hele bir de yaşamadığım bir şeyse, nasıl davranmak gerektiğinden bile tam olarak emin değilken, ne yapsam da biraz daha mutlu etsem diye düşünüp, doğru kelimeleri doğru yerlerde kullanmakta zorlandığım olur.

Ya da karşımdaki duygusala bağlayıp yokuş aşağı gazsız frensiz deli gibi giderken o moda giremeyip kısır cümleler kurduğum hatta cümle kuramadığım da olur… Kelimeler boğazıma düğümlenir hep. Bir türlü düzgün kuramam cümleleri. Kelime dağarcığım ufalıp küçük cebime girer neredeyse… Çok fazla kelime beynimde hapsolur.

Ama bir durum daha var yaşamda edecek söz bulamadığım…

Söz konusu konuşmayı YALAKALIK olarak algılarsa beynim, söylenmesi gereken her şey inatla ağzımda tıkılıp kalır. Beğenilerimi dahi çok abartmadan söylemem bundandır. Çünkü hayranlık ve beğeniyle o yapış yapış yalakalık görüntüsü arasında “zarafet”, “mesafe” ve “kalite” den oluşan ince bir sınır vardır. Ezilmiş insan kitlelerinin kendilerinden üstün hissettiği her şeye refleks olarak tapma durumu, yaranma duygusudur, farklı beklentiler içinde olmaktır yalakalık. Yalakalığın tanımındaki kilit nokta, karşılık elde etme beklentisidir. Bu beklentiyi aradan çıkardığımız zaman “övgü ”ye ulaşırız zaten.
Bu yapıyı toplumsal bazda tekrar düşünelim. Bireysel temelde yapılan yalakalıkların sonuç vermesi halinde, yalakalık yapan insanların eşit konumda bulundukları diğer insanlardan ayrılmaya başladığını görürüz. Liyakate bakılmaksızın pek çok insan birbiri peşi sıra maddi-manevi beklediklerini bu yolla almaya başlarsa ne olur? Az ya da çok var olan toplumsal adaletin yedi sülalesiyle yakın ilişkiye girenlerin bu eylemleri, bir yerden sonra yazılı olmayan bir kural haline gelir…

O nedenle çok da tanımadığı insanları yakından tanıyormuş gibi yapan insanları, aslında aralarında yaş ve statü farkı olan insanlarla “senli- benli” konuşmaları, mevki sahibi insanların etrafındaki sevgi kelebeklerini sevmem… Sevemem. Ama açıkçası uzaktan seyretmek çok zevklidir… İnanılmaz insan manzaraları seyredersiniz… Hele de benim gibi yıllarca “seçkin” konukları işletmeci olarak ağırlamışsanız.... Daha kapıdan girerken amaç, tavır, yarış besbellidir. Net yazılmış bir kitap gibi okunur. Ama bazı ortamların olmazsa olmazıdır. “Körler sağırları samimiyetsiz sevgilerle ağırlar”
Bir salon dolusu insanın ilgisini çekmek için atılan yüksek kahkahalar, özellikle seslerin yükseltilerek anlatıldığı hikâyeler, yan masaya ateşli meyve tabağı misali gönderilen konuşmalar beni çok rahatsız eder. Bugün yazmış bir arkadaşım “ne anarşik” kadınsın diye…

Aslında bunlar ne ortama anarşi ne de ters düşmektir. Büyürken bana öğretilen her şeye taban tabana zıt olduğu için bünyemin kabul edemediği şeylerdir. Bulamadığım kelimelerdeki gibi takılır kalırım.

Babamın bürosundaki yazı gelir aklıma “nokta kadar menfaate virgül kadar eğilme”

Çıkarın, büyüğü küçüğü, noktası destanı olmaz… eğer bir insan bir parça kemik için kendinden taviz veriyorsa üç nokta gibi yerlere de uzanabilir… Ona artık ne yazar...
İşte o nedenle yakın dostlarım mütevazı, hırsları olmayan… İnsanlıkları banka hesaplarından yüksek, hesapsız kitapsız insanlardır. Doğrusuyla yanlışıyla yaşamdaki en büyük derdimde budur. Bu yaşam mücadelesini verirken komik duruma düşmemek, akşam ayağımı uzattığımda huzurlu olmak… Kendin gibi olmak…

Cebinde ki para kadar zengin, dağarcığında ki bilgi kadar engin, kişiliğinde ki doğruluk kadar samimi olabiliyorsa insan içimi ferahlatır. Varlığı beni mutlu eder.
Hepimize aydınlık dostlar, samimi insanlar diliyorum… Çünkü az bulunuyorlar... Varsa yanınızda, yamacınızda sahip çıkın...

Hamiş; Gün gelecek, her şey yerine oturacak, nerede ne söyleyeceğimi bileceğim. Çok umuyorum. Ümitliyim… Ama şimdilik gördüğümü söyleyip, bu yanlıştır "ya hu!" deyip gönlümü kırıyorum... Mesele sadece "yalaka olmamak" değil, yalakalığa geçit vermeyecek diklikte de durabilmek... Sadece yapmayan insan olmak yetmez, yapmayan kendisine yapılmasına da izin vermeyecek...

"SÖKÜKLERİNİ DİK SÖZLERİNİN, DİLİNİ KALBİNE YANAŞTIR;
DİLİNLE SÖYLEDİĞİNİ KALBİNLE DE SÖYLE...
DİKİŞ TUTMUYORSA ŞAYET, SÖYLENMEYİ BIRAK;
SUS, KALBİNDEN GEÇMEYENİ DİLİNE DEĞDİRME...''


MEVLANA

16 Aralık 2016 Cuma

ZEKA'DAN BAHİS...



21 Ağustos 2016 12:24

Önemli olan potansiyel değil performanstır...
Hıı...

Zeka'dan bahsediyorum...

Derler ki; zekanın en buyuk belirtilerinden birisi adaptasyon yeteneğidir.
Çünkü yaşamda en güçlü ayakta kalmaz, en iyi adapte olan ayakta kalır...

Toplumsal uyum mudur bu adaptasyon... Yoksa "anlamak" mıdır?
Toplumla çok uyumlu olmasam da içinde bulunduğum "toplulukları" anlamak konusunda sıkıntım yok diyelim... Ama bazen / çoğu zaman benim onlar için düşündüğümü, onların anlaması güç oluyor...

Çoğunluk hep aldanandır, kaybedendir, ziyanda olandır.

Yani ben niye efkar-ı umumiyeye kayıtsız şartsız bağlı olayım ki?
Her kafadan bir ses çıkıyor.
Herkes kendi hocasının, üstadının, pirinin, partisinin, derneğinin, başkanının...vs bir numara olduğunu düşünüyor... Kendini bir numara görürken, başkasına tu kaka diyor.

İçi boşaltılmış lafların kitleleri harekete geçirmede en etkili araçlardan biri olduğu bir gerçek... O nedenledir ki toplumları harekete geçirmekte içi boşaltılmış gösterişli sloganları bir halt diyormuş gibi diyenler daha başarılıdır.
Yine aynı sebeple ne hikmetse boş konuşan ve yanında kendimizi daha zeki hissetmemize sahip olan insanları pek severiz...

Derler ki; ne kadar zeki olduğun sorduğun sorudan ne kadar akıllı olduğun ise verdiğin cevaptan anlaşılırmış...

Zekamızı yok eden bir toplumla yaşıyoruz...

Çünkü zeka doğuştan var olan sonradan toplum, din ve kültür tarafından yok edilen bir mucizedir.

Doğal olarak isyankardır. Bütüne ayak uyduramaz. Köle olamaz,. kolay kabullenemez. Mekanik bir taklide dönüştürülemez.

Bir lidere ihtiyacı olmaz bu yüzden takip edecek birileri yoktur.

Problemleri kendi başına çözer. problem çözdükçe daha çok zekileşir.

Eğer başkasının zekasını paslandırmak istiyorsak, ilk önce onda korku yaratmak gerekir...

Devletin yaptığı gibi, idarecilerin yaptığı gibi, patronların yaptığı gibi, bir çok ana babanın yaptığı gibi... Doğunun zekası olayı bütün olarak görmektir... İyi birşey gibi görünse de bu aslında değildir; bir resmi bütün görüp çekmek gibidir...Olduğu gibi görmek gibidir... Oysa batının zekası resme odaklanarak ayrıntıyı görmektir.... O nedenle yaşadığımız ülkede gösterilen resmi görmeye meyilliyiz... O nedenle paslanmış zekalarla yaşamaktayız... O nedenle güdümlü ve idare edilerek yaşamaktayız...

Ayrıca zeka "yürek" ile ilgili bir şeydir... Kafayı bilgiyle doldurup akıllı yapabilirsiniz ama yüreğiniz hissetme konusunda "zeki" değilse bir işe yaramaz...

Bu arada azcık gülmeceli bişi diyeyim...

Zeka mitokondrial dna ile yani esas olarak anneden aktarılan bir özelliktir. Zeki olmayan bir annenin çocuğundan da pek bir şey beklememek gerekir. Çocuklarının haline sonradan üzülen babalar görüyorum, uyarmak istedim.

Birlikte olduğunuz aptal kadınlara dikkat edin derim...
Bunu da ortaya bırakayım...


NE YAPMALI?



İnsan ne yapmaz...

Ne yapmalı?

"bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi?"

Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s. 93.

ama soru insan ne yapmaz?

insan önce kendi rahatı bozulmasın diye susar...
kendi konumu sarsılmasın diye göz yumar...
kendisine de yapılmasın diye başkasına yapılana rıza gösterir...

soru hala insan ne yapmaz?

İnsan içinde bulunduğu köhnemiş durumu değiştirmek için elini kolunu kıpırdatmaz ama şikayet eder...

dünde ve bugünde burnuma kadar soktuğunuz haksızlık ve hadsizliklerden sonra kendime diyorum ki...

insan bu ne yapmaz ki?

AKLIMDA DELİ SORULAR :) 

2016 versiyon... 

Kim ne dediyse, ne düşünüyorsa, ne konuşuyorsa haklıdır... ;)
neticesinde bir akıl kolay yenmez :)

Buna destek için uygun memlekette olacaksın, uygun idarecilerin olacak, uygun şehirde yaşayacaksın, anandan babandan uygun genetiğin olacak, uygun insanlara sevdalanacaksın, buna sebep olacak uygun dostlar seçeceksin... 

Kuş kadar beynin olacak, sen akım derken, herkes bokum anlayacak, anlatacaksın kimse anlamayacak... kimse anlamayacak sen anlatacaksın :)
uygun ortamlara düşeceksin, türlü türlü insan göreceksin... güzelleşeceksin... fena güzelleşeceksin... :)

aklın almayacak, bardağın taşacak...
neticesinde kolay dellenmiyor bir insan yavrusu...

Kaç balon uçacak zihninden, kaç kıskançlık, kaç ihanet göreceksin...

kaç kere neyin faturası lan bu ödediğim diyeceksin...
kaç haksızlık, eşitsizlik göreceksin...
kaç aç çocuk uyuyacak içinde geceleri, kaç evsiz üşüyecek...kaç kadına, çocuğa tecavüz edilecek, kaç genç öldürülecek, kaç insana işkence edilecek... kaç hayvan katledilecek...

kolay değil neticesinde...
hayatta kısa neticesinde...

kırmızı da esmere yakışır neticesinde ;)
papatyalar başımızın tacı neticesinde...

Hadi bakalım o zaman sağdan sayalım memleket kalabalık neticesinde
1 deli, 2 deli, 3 deli.....
hep deli, hüp deli...:)

Ne değişti bir sene de... Daha çok delirdik allaha şükür... 

Ama öğrendik de bazı şeyleri mesela ilişki yoksa ihanette yok... Kırılmakta yok...

Memleket meselesine delirmenin bir faydası yok mesela onu gördük... Çünkü ne kadar delirsek de onlar bizden fazla delirmiş onu gördük...

Mesela hiç değişmedi insanların kendi ödedikleri faturaları fark etmeyip bizimkine laf etmesi...

Hiç değişmedi mesele insanın insanı anlamaması...

Tecavüzler arttı mesela... Tecavüzcülerle empati kurmak diye bir savunma çıktı hunilerimize renk katan... Tecavüzlere penis boyu indirimi, boşalmamış olma indirimi getirdi devlet huni uçurduk... Hepiniz şeriatçısınız, aynı bokun suyusunuz lan diyemedik mesela onlar yaptı biz bişi yapmadık diyenlere...

patlaya patlaya öldük gen yaşlarımızda...

Ama hep alış-veriş... Gündüz yetmedi gece de alış-veriş...
paran kadar alış... çıkarın kadar veriş...
utanmak mı lazım bu insanlardan...
çünkü hepsi çok akıllı... hepsi çok utanmaz...
arsız hatta...

hepsi birbirinin ardından gıybette sonra hepsi senin ardından gıybette...
varsa arada bir akıllı hem orada hem burada...


Sonuçta bir ben deli... hep deli hüp deli...
Bir deli babaanne ...



15 Aralık 2016 Perşembe

SÖZ VERİNCE...





söz vermek bedavadır, sözünde durmak paha biçilemez.

kelimeler bedava, dilin kemiği yok diye söz vermek bedava; iş uygulamaya gelince çaba sarfetmek paha biçilemez.

her yiğidin harcı değildir sözünde durmak.

o yüzden birden fazla ( kaç kere olacağına siz karar verin artık) düşünmek gerekir söz vermeden önce. delikanlı olmak gerekir....

birden fazla kez tutulmayınca önemli derecede güven kaybına neden olan, hele verilipte oyalanılıyorsa karşıdakine karşı zerre güven parçası bırakmayan harekettir söz vermek... 

tutulduğu zamanda karşıdakine ekstra güven duyulur, böyle de sihirli birşeydir. ama unutulması kolay olduğundan yerine getirmek herkesin becerebileceği birşey de değildir...


"söz verince çünkü biraz da 'öz' vermiş oluyor insan".........

Bİ FİKRİM VAR...



30 Ağustos 2016 13:24

Dün akşam bir diyalog yaşandı hayatımda...
Çok sevgili bir dost dedi ki;
Çok doğru şeyler söyledin ama üstüne ben ilave edecek birşey bulamadığım için rahatsızım...

Ben de rahatsızım...

Hem de çok rahatsızım... Tam olarak 14-15 yaşımdan bu yana hayatımda birileri bana "aman ses etme " diyor...

Fikrini söyleme hele de yanında bir erkek, sevgili, koca varsa iki adım geri de dur... Konuşup ona kendini aptal hissettirme... Ya da bir dernekte isen Başkan'dan çok şey bilme kulüpte hayatın kabusa döner. Hatta yüzüne "ama o benden çok öne çıkıyor, benim öne çıkmam lazım diyebilir bir zevzek"... Ya da bir arkadaş ortamında bir konuşmada ortalama üzerinde bir diyaloğa girme kadınlar çiçektir kıvamında kalsın konuşmaların... Asla kadınlarda gayet seviyesiz olabilir, cinsellik konusunda agresif ve diretici olabilir hatta çoğu teşhircidir filan deme linç edilirsin kadınlar tarafından... Mesela anneler kutsal filan değildir insandır deme.. Çünkü ana- baba kutsaldır... Ama kızlarını satan analar ve tecavüz eden babalar başka boyuttandır...

Erkeklere kendini bir salak olarak göster mesela... Her dediklerine gül, gülümse... Asla oğlum lan sen de bu hayatta bir bok yapmış sayılmazsın Halep oradaysa arşın burada deme...

Hatta oğlun 16 yıllık evliliğin için nerede hata yaptım diye düşünüyorum ben dediğinde "annecim sen hiç babamın salak cümlelerine durmaksızın "haklısın, sen ne diyorsan o dur" dedin mi desin... Demedim valla... 16 yıl O'na da demedim, ondan sonra ki 9 yılda öbürüne demedim... Çünkü bana göre doğru birşey söylediklerinde nasıl onayladıysam yine bana göre yanlış birşey yaptıklarında "aman, acaba böyle mi yapsak" dedim...

Senin ki yanlış böyle olacak demedim/ demem... Ben fikrimi söylerim... Ama sanırım sorun bir fikrim olmasıyla başlıyor...
Var oğlum ne yapalım...

Okuyoruz, yazıyoruz, düşünüyoruz fikrimiz olsun ot olmayalım vurulacak başımız, kırılacak yüreğimiz olsun diye uğraşıyoruz...

Ve samimi olarak fikrimi sorarsanız artık siz nasıl beni bu nedenle tehdit olarak görüp kırıyorsanız ve kolayca herşeyi söylüyorsanız bende aynısını yapmaktan yanayım...

Yani düşünün ki şu ana kadar aslında sizi kırıp dökmek için fikir beyan etmiş değilim... Sadece aynı fikirde olmadığımı beyan ediyordum... Bu arada aynı fikirde olduğumda gıcıklık olsun diye ters köşe yapmak sporuyla ilgilenmem...
Herkes bilir kişisel gelişim geyikleri konusunda ki yetersiz insanların, yetersiz kişilik ve ruhsal durumlarıyla ahkam kesmesine ne derece sinir olduğumu... Ama emin olun beni kendine hayran bırakanlar hatta bir gece de iki hikaye ile ufkumu açanlar da oluyor...

Sorun şu ki ben bilmediğimi bilmem ve sorarım... Bu konuda hiç fikrim yok der yardım isterim... Ama yeter artık diyecem birinden daha bu tarz birşey duyarsam...

Bunu kendime iltifat değil hakaret olarak alıyorum ben, duyurulur...


14 Aralık 2016 Çarşamba

KAÇ KİŞİNİN ELİ YÜREĞİNİZE O KADAR DOKUNUR YAŞAMDA ...



Dün 2 güzel kadınla bir fotoğraf çekindik... 1983- 2016 arası arkadaşlığımız üniversite yılları...

Bu yazı geçtiğimiz 1 Eylül'den bir yazı...

Üniversite yıllarımızın güzel dostu için... 2 Eylül'de yazamıyorum ona dair birşey... Çünkü sinirli oluyorum, öfkeleniyorum... Kabul etmekte zorlanıyorum... Aklım karışıyor...

Güzel dostlar kaybettim ben 27 yaşında idi Tayfun bizi bıraktığında...Kanser yaş baş, yürek güzelliği, yaşam sevinci, akıl, yakışıklılık dinlemiyormuş onunla öğrendim...

Pınar Turan o kadar gençti ki... O da aynı süreci yaşadı... Onu hep bir yat festivalinde göğsündeki kırmızı gülle anımsıyorum... Onlar genç yaşta sürpriz yaptılar bize...

Arkadaşların sevgilileri, evliliklerini, çocuklarını konuşurken azar azar ölümlerini konuşmaya başladık sonra...

O nedenle;
Bir keman gıcırtısı gibi geliyor bana bazı konuşmalar…
Hele de dostluk, arkadaşlık üzerine yapılanlar…
Bazen içinde sitemler olan yazılar yazıyorum ve yazdığımda şöyle yorumlar alıyorum;

“takma ya kafana”, “ne oldu?” “insanları ciddiye almayacaksın bu kadar”

Pardon???
1. yazdığım herşey bilfiil başıma gelmiş değil elbette
2. evet insanların ne yaptığı çok önemli
3.ben insanların yaptıklarını kafama takmazsam o hadsizlikleri yapanlardan ne farkım kalır…
Ya sizin ne farkınız kalır?

Şimdi yazacağım paragraf üzerine çok kişinin diyeceği çok şey vardır elbette… Ama samimiyetle içinize bakın… Buna benzer şeyler hissetmiyorsanız çok şanslısınız…

İNSANLAR O KADAR ZALİM OLABİLİYOR Kİ TÜM BUNLARIN KARŞISINDA ŞAŞKINLIKLA DURUYORUM. GÜLÜMSEMEM KIRILIYOR ÖNCE. KÜFÜR EDER GİBİ SEVİYORLAR. YOK, ASLINDA SEVMİYORLAR. SEVEN İNSAN, SEVEN ARKADAŞIN YAPMAYACAĞI ŞEYLER YAPIYORLAR. FARKINDA DEĞİLLER, AMA SEVMİYORLAR. SEVMELERİ GEREKİYORMUŞ GİBİ BİR VİCDANİ SESLERİ VAR. VE O SESİN DIŞINDA DA GERÇEK HİSLERİ ORTAYA ÇIKIYOR. İNSANLARIN KÖTÜLÜKLERİ TA ŞURAMA BATIYOR.
SİZ DE ÇOĞU ZAMAN YAŞAMA KARŞI BÖYLE HİSSEDİP DUYARSIZLIĞI SEÇMİYOR MUSUNUZ?

Ya da böyle hissetmiyor musunuz? Ne kadar şanslısınız…

Ben böyle hissediyorum… Sadece bana karşı yapılan bir şey de değil bu… İnsanların birbirleriyle ilişkilerine arkadaşlıklarına baktığımda bunu görüyorum… Çoğu zamanda susuyorum… Bazılarınızdan farkım arada yazıveriyorum… Ve bazen dayanamayıp söylüyorum.

İlkokul, ortaokul, lise arkadaşlıkları duygusaldır. Bağlar içsel nedenlerle kurulur… Birlikte eğlendiğin, konuşabildiğin, yakınlarında oturan insanlarla daha yakın arkadaşsındır… Seni çok değiştirmezler ama gelişiminde elbette pay sahibi olurlar…

Oysa üniversite arkadaşlıkları insanların düşünce sistemini değiştirebilen arkadaşlıklardır. Kimileri kafa yapılarına göre arkadaş seçer, kimisi de arkadaşına göre kafa yapısı. Genelde nedense ikinci seçeneğin daha fazla olduğunu düşünürüm ben… Dolayısıyla benim gibi kafa yapısı pek de değişmemiş olanlar ileriki yıllarda birtakım arkadaşlarına bakıp hayretler içinde kalabilirler…

80’sonrası öğrenci kuşağı olan bizler üniversitede okurken hala etkileri süren siyasi oluşumlar vardı… Ve buna hiç yakın düşmeyen gençlerde vardı elbette. Ağır solcu abi ve ablaların izinden giden heyecanlı solcuların çoğunlukta olduğu bir okuldu benim okulum… Silinmiş hafızam okuldan ağır sağ görüşlü birilerini hatırlamamı engelliyor. İçimizden canavar gibi gazeteciler de çıktı. Hanım hanımcık ev hanımları da, turnayı gözünden tanıyan tüccarlarda… Çok azımız hala arkadaşız…

Bazılarımız artık yokuz…

Birçoğumuz sosyal medya ortamı olmasa birbirimizi asla bulamaz, görmezdik…
Ama bazılarımızın arkadaşlıkları sürdü…
Aralarında sadece Facebook'ta konuştuğum arkadaşlarım olduğu gibi, dokunma mesafesinde dostlarım da var…

Ve ben bazılarının değişimlerini, başkalaşmalarını hayretle seyrediyorum…
Bazıları güzelliklere doğru gelişirken, bazılarının grileştiğini görüyorum…
Onlara sorsan hayat kötü, şartlar zor… Bazıları haklı… Maddiyat, yaşam şartları çok zorladı kimilerini…
Ama bazıları kendilerine ördükleri kabuklarının kurbanı… Hep mutsuzlar, hep mağdurlar, hep anlaşılmamışlar…
Bazıları ise yaşam ne getirirse getirsin mücadeleye hazırlar… Her şeye rağmen yüzlerinde bir gülümseme var…

2 Eylül benim için ağır bir gün… O nedenle bugün her günden daha fazla anlamıyorum ben arkadaşlıkların kıymetinin neden bilinmediğini…
O nedenle daha sonrasında hayatıma girip bir çıkar evresi boyunca benimle dostmuş gibi yapan herkesi geniş bir gülümsemeyle kucaklıyorum… İnsan yaşamında gerçekten çok az “gerçek insan, gerçek dost” oluyor…

YARIN BİR ŞEY YAZMAK İSTEMİYORUM.
KAÇ KİŞİNİN ELİ YÜREĞİNİZE O KADAR DOKUNUR YAŞAMDA BİLMİYORUM…
AMA BEN KAÇ 2 EYLÜLDÜR YALNIZ HİSSETTİĞİMİ ARTIK SAYMIYORUM…

Üniversite arkadaşlarını bir kalemde silebilenlere ufak bir uyarı olsun diye yazdım…
Arkadaşlıkları bir anda silebilenler için yazdım…
Hayatımıza girip bizden izzet ikram görüp masa boşalınca kalkıp eteğini silkeleyenler için yazdım…
Velhasıl sanırım ahde vefa bilmezler için yazdım…

Üstelikte birçok kişinin duygularının tercümanı olarak yazdım…

GÜZEL GÜLÜŞLÜ ESMER ADAM İÇİN YAZDIM…
DOSTLARINI UNUTMAYANLAR İÇİN YAZDIM…
HAYATI, YAŞAMI, DOSTLUKLARI CİDDİYE ALANLAR, BİZLERİ YANILTMAYANLAR İÇİN YAZDIM…

Siz hangisisiniz?

Yazıyı Ünal 'ın bana gönderdiği bir şiirle bitireyim…

“Kalbim
Birgün elbette sana hükmedeceğim
Elbet geçer bu hüzün mevsimi
Bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün
O gün size sevinci de anlatacağım
Bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün
O gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım
Ve bir gün elbette yıldızları sayacağım
-gelin kucaklayın beni. Yıldızları sayamıyorum.

Arkadaş Z. Özger / ANKARA”