Hürriyet

Bumerang - Yazarkafe

28 Kasım 2017 Salı

KADINA YÖNELİK ŞİDDET



Hiç haberler izlemeyin o kadar çok şiddet vakası var ki… Türkiye’nin her yerinde kadınlar bıçaklanıyor, öldürülüyor, dövülüyor…  Kadından hızını alamayan erkek artık evladını öldürmeye başladı…  evladını pompalı ile vuran baba, karısına ateş ederken 2 buçuk yaşında kızını vuran baba… Toplum olarak cinnetin eşiğindeyiz…
Erkeğin durumu zor bu memlekette biliyorum… Adam gibi işi bile olsa ev geçindirmesi zor bu şartlarda… Erkek cahil ama kadınlarımız da anlaşılamaz bir cehalet var… Diyor ki kadın “bu zaten hep uyuşturucu” kullanırdı… Kafamda deli sorular sen neden uyuşturucu alışkanlığı olan bir adamla evlendin ve 2 çocuk doğurdun peki… Yani aslında uyuşturucu kullanan biri evinde patlamaya hazır silahtır zaten… Mutlu, mutlu uyuşa uyuşa yaşanmaz çünkü kaçar o işin şirazesi… İlla uyuşturucu değil o yoklukta içkide bazen sebep oluyor…
Dar mahallelerde yaşam savaşı veriyor insanlar… Bir yandan yokluk, bir yandan cehalet, din baskısı, aile baskısı, mahalle baskısı… Kadın ayrılmak istese namus oluyor, kalsa dayak, aldatma hatta ölüm… Artık o kadar yoğun ki evlenme programının yerine üreyen “siz işleyin cinayeti biz çözelim ablacım” programları mantar gibi… Konu sıkıntısı yok maşallah…
Bu kadına şiddet savaş demeden barış demeden; devlet, toplum ve ailenin kadına reva gördüğüdür aslında… Savaşta tecavüze uğrarsınız… Barışta dayak yersiniz… Toplum illa sizi suçlayacak bir şeyler bulur… Aile sussaydın der… Valla şahsen benim anam hiç demedi ama geçmiş zamanda kızım aldatma için boşanılır mı atsaydın evden, dayak yememek için susacaksın diyen bir kayınvalidem oldu… İşte o sebeple diyoruz kadına şiddette kadının da rolü var diye…
Kadınlar ne yazık ki en yakınlarındaki erkeklerin (eş, sevgili, baba, erkek kardeş) şiddetine maruz kalıyorlar ve onlara sevginin kan bağıyla ya da aidiyetle ilgili olduğu öğretilmiş olduğundan, şiddet uygulayan erkeğe şiddet anında öfkelenip hemen ardından da bağırlarına basıveriyorlar… Daha dün gece haberlerde kızını vuran kocası için bir kadın “çocuklarımın babasıdır, canı sağolsun” dedi… O çocuğu bu ailede bırakan sosyal devlete yuh olsun diyeceğim… Hangi sosyal devlet diye yankılanacak…
Okumuş kadının, eğitimli kadının uğradığı şiddette maalesef bambaşka bir boyut var… Alternatif bir hayat seçeneğine ve kendine uygulanan şiddeti cezalandırma hakkına sahipken ve bu bilinci de edinmişken arıza tiplere âşık olma eğiliminden kaynaklanan durumlarda kadının da bu şiddette payı vardır diyorum.
Devletin ceza ve koruma konusunda yetersiz kaldığı birçok şikâyette polisin aile kavgasıdır dediği, umursamadığı durumlarda sonu çocukların felaketine uzanan trajediler yaşanıp duruyor…
Ve biz “FARKINDALIK İÇİN TURUNCU GİYİYORUZ”
AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANLIĞI'NDAN '25 KASIM' ETKİNLİĞİ…
Hangi bakanlık bu… Müftülere nikâh hakkını savunan… Bir kereden bir şey olmaz diyen… Danışma merkezlerine giden boşanıyor diye soruşturma başlatan… Tecavüz haberlerini görmezden gelin görünce aileler rencide oluyor denilen… Yıllardır böyle bu… Gelen gideni aratıyor…
AİLE İÇİ ŞİDDET, KADINA ŞİDDET BİR DEVLET SORUNUDUR… VE BUNUN DAHA ETKİN YASALARLA ÇÖZÜMÜ ACİLEN GEREKMEKTEDİR…
Mor ya da Turuncu yemeni bağlamakla çözülmüyor o sorunlar…


17 Kasım 2017 Cuma

BAZI KADINLARIN SEVMEYECEKLERİ BİR YAZI



Kadının fendi kadına düşman…

Türkiye’de feminizm lafının çokça telaffuz edilmeye başladığı dönemlerde ben bir genç kızdım… Duygu Asena, şüphesiz hakkında bireysel olarak ne düşünürseniz düşünün birçok hakareti göğüsleyerek, popüler ve maalesef alt yapısız bir kadın duruşu oluşmasına sebep verdi… Doğru ya da yanlış…

Türkiye Cumhuriyeti kadına özgürlüğü, düşünsel ve yaşamsal duruşta kanun önünde bazı hakları verdiyse de; geleneksel aile düzeni içerisinde Türk kadının içinde bulunduğu, dört yanından kendisini bağlayan ipleri koparması o kadar kolay olmadı, hala da olmuyor kanımca… Hala modern kadın duruşu ile geleneksel Türk aile yapısı arasında gidip gelen bir kadın var… Kariyer mi yapsın, çocuk mu doğursun,  evlensin mi, yoksa bekâr olmakta bir yaşam tercihidir mi desin bilemiyor Türk kadını… Evliliğe tutsak olmakla yalnızlıktan savrulmak arasında gidip geliyor kanımca…

Kadın iseniz işiniz, mesleğiniz, statünüz ne olursa olsun iki bacağınızın arasındakinin ederi kadar hak ve hukuka sahip olduğunuz bir dünyayla sürekli savaşmak zorundasınızdır… Hele de bizimki gibi anaerkilden evrilmiş bir ataerkil düzende… Yani aslında erkeğin kadına yönelik şiddetinin çoğu zaman başka bir kadının yönlendirmesi ile şekillenmesi söz konusuyken…  İki ayrı birey birbirinden bağımsız ama bir arada olamıyorken... Kendini, özünü koruyup birliktelik yaşanamıyorken… Kadın hep birlikte olduğu erkeğe göre şekillenmek zorunda kalıyorken.

Şüphesiz kadın evlilik kurumu ile ailesinin kısıtlamasından çıkıp, kocasının kısıtlamasına girdiği bir düzen içerisinde koşulsuz özgürlük konusunda hep aksaktır… Yine de evlenir… Maden işçisinin ölümü göze alarak o işe girmesi gibi… Evlenir çünkü aksi durumda da hep aksaktır, eksiktir.
Duygu Asena ile bu ülkeye empoze edilen feminizm çok şekilci ve belirli statüdeki kadına çok yönelik gelmişti bana… Aynı dönemde Yeşilçam bu akımı çektiği sevişebilen Müjde Ar filmleri, bilmem kaç çocuğu varken başka adamla cinselliği keşfedip kaçan Hale Soygazi filmleri ile pekiştirmiş ve kanımca kadının gerçek anlamıyla özgürleşmesini hem telaffuz edip hem de budamışlardı… Demek ki feminist kadın olmak özgürce sevişmek, tek başına bir evde oturmak, eve adam almak hatta kenar mahallede devrimsel bir aşk hikâyesi yaşamaktı… Oysa tüm bunlar zaten vardı toplumda sadece legalleşmesine uğraşılmıştı… Bir panelde gencecik bir kızken kendisine, Duygu Asena’ya şunu sormuştum…

“Eğitim imkânı bulan, ekonomik gücü olan, toplumsal baskının en hafif olduğu liberal çevrelerde yaşayan kadınlar için paket halinde sunulmuş bu özgürlükler gerçekten baskıya maruz kalan kadına zarar vermez mi sizce?”

Çünkü o yaşta bile özgürlüğün maddi ve cinsel bağımsızlık anlamı taşıyor olması bana sıkıntılı gelmişti… Ki ben okuma şansı olan, ailesinin dini ve ahlaki dogmalarla büyütmediği ve hatta evlenmeden çocuk doğurmuş radikal bir genç kız idim…

O gün düşündüğüm kadının “diğer kadını” kendinden eksik bularak ötekileştirdiği idi… Yani bu özgürlükler adeta Nişantaşı ablaları içindi… Çünkü toplumsal olarak gerçek hak ve hukuk ancak kanun önünde eşitleşerek ve ailenin, erkeğin doğru eğitimi ile mümkündür… Bir erkeğin doğru eğitimi de çoğu kez bir kadının mahir ellerinden geçebilirdi.  Siz bir köyü ziyaret edip “bak ablacım sen özgürsün, bu adama çek resti dediğinizde” bugün hala komik olursunuz… Değil ki o yıllarda…
Ama o dönem duyarsız bir akımdı feminizm... İstatistiki olarak bilemem ama epey bir kadının “ne çekecem seni, boşanırım” demesine sebep olmuştur kanısındayım. En azından ben buna benzer bir sürü hikâye biliyorum.  Tekrar yazayım ki benim sıkıntım feminizm ile değildi asla da olamaz. Ancak sıkıntım okumuş ve zaten bazı haklara sahip kadının bir başka zümreye duyarsızlığı idi…
İşte o sebep diyorum ki; kadının fendi kadına içten içe düşmandır…

Rahmetli kayınvalidem bana çok kez kendi kayınvalidesine neler ettiğini anlatmıştı… Zor gelin imiş, zor kayınvalide idi… Ama çok akıllı bir kadındı. Kadınları sevmezdi. Bunu da net söylerdi. Kadınlar dünyasının çok tipik bir temsilcisi idi… Beni de pek sevdi diyemem ama bir suçum vardı da diyemem… Çünkü geleneksel yapı içerisinde beni sevmemesi gerekliliği öğretilmişti ona… Ben de evlenmeden çocuk doğurabilen çok radikal bir genç kadındım. Ve en kötüsü bunu asla bir yanlış, eksiklik ve utanmam gereken bir şey olarak görmüyordum. Oysa onun dünyasında teli duvağı ile gelin olmamış bir kadın külliyen yanlıştı… Dolayısıyla onun yetiştirdiği bir erkek evladında yaptıklarının beni şaşırttığını söyleyemem… Ben oğlumu bir kadın düşmanı olarak yetiştirmedim… Kadına “izin” verebilecek, tahakküm edebilecek, kadının bireyselliği hakkında ahkâm kesebilecek bir mihenk taşı olduğunu ezber ettirmedim… Çünkü benim annemde beni ve erkek kardeşimi bu düşünce ile yetiştirmedi… Ve oğlumda kardeşimde gayet sağlıklı düzgün erkekler olarak büyüdüler… Hiç de eksik erkekler olmadılar… Yani bir annenin erkek evladına ve kız evladına vereceği zarar külliyen bir topluma verdiği zarardır… Ama kadınlar bunu yapar maalesef… Yapmayan kadın iseniz yapan kadınlar arasına sıkışır kalırsınız…

Benim sıkıntı duyduğum din ile yobazlaştırılmış düşüncenin sebebiyet verdiği anlaşılır yıkımdan çok okumuş kadının şuursuzluğu ile kadına verdiği zarardır… Kadınlara erkeklerden daha çok zarar veren kadınlardır. Özellikle kadın hakları ve özgürlük konularında…

İş ortamında eline güç geçen kadının nasıl manyaklaşabildiğini, a kişisine söylenenin, z kişisinden nasıl duyulabildiğini bilirim… Lafta feminist, özelinde kadın düşmanı çok kadın tanırım ben… Belki de bu konuda yazıyor olmak beni de bir tür kadın düşmanı yapar… Ya da kadına dair eleştiri getirmek… O kadınlar sevmez benim gibi kadınları. Çünkü benim gibi kadınlar onların yürüyen tekerleklerine çomak sokar… Evli barklısı da vardır bekârı da bu dişi canavarların… Kimse kızmasın bunlar için hiçbir değerin önemi yoktur… Belli belirsiz flört ederler iş konuşurken bile… Sen eşşek gibi çalışırken onlar mevki alırlar… Sen bir yerlere gelmek için didinirken onlar önce hemcinslerine kazık atma derdindedirler… İki arada bir derede birilerinin hakkında doğru yanlış bir şeyler uydurur yada karşı tarafın kucağına bir acaba bırakır istediklerini elde ederler… Bunlardan birinin oğluyla evlenirsen anan ağlar… Çok belirgin olarak bu kadınların yüzüne de tüm bunları söylesen bir şey fark etmez çünkü ilişik bir gülümseme ile bakarlar yüzüne… Bir şey olmaz yani onlara… 1930- 40- 50 ve 60’ların zarif hanımefendileri, 70 lerin hem anne, hem çalışan kadın olmak için mücadele eden o samimi kadınları işte o yarım yamalak ve yanlış anlaşılmış Türk usulü feminizmi ile 80 den sonrasının ne olduğuna karar verememiş özenti kadınına dönüşmüştür Türkiye’de…

Yani o kadın cinayetlerine bir daha bakalım… Ölen bir kadının hikâyesinde oğluna “sana bunu nasıl yapar o şırfıntı” “erkek değil misin sen” diyen bir ana bulabiliriz… Elbette hep böyledir demiyorum ama bu ülkenin yerel gerçekleri de ortadadır… Gelin “alınır” maldır bir nevi… Geline oğlan askerdeyken ev ahalisi tecavüz ederde o evdeki kaynana gelin için “ orospu” der… Yani erkeğin kötüsü ne ki kadının kötüsü yanında…

Kızlarını bu dünyada büyüten annelerin yapacağı şey “birey olmalarını” sağlamaktır… Erkek evlat büyütürken ise o ciğer parçalarımıza rağmen kadının yaşadıklarını unutmamak ve buna sebep erkekler yetiştirmemektir.  Daha geçenlerde gayet okumuş, kokoş sevimsiz bir abla benim yanımda dedi ki “ay valla hiç de dayanamam oğlumun başka bir kadını sevmesine” … Önce bir baktım, sonra dayanamadım “umarım aklı başında bir kız hormonlarına yenik düşüp senin salak oğlunu sevmez” deyivermişim… O cinayetlerin azmettiricisi olmamak elimizde… Unutmayın her cinayet ölümle bitmiyor bazılarında ölüm yok ama mutsuzluk bu hayatın zehir olması da bir insanı öldürmektir…

Diliyorum bir daha ki yazıda hemcinslerim için güzel şeyler yazarım…


Ama önce arkamı kollamaktan kurtulmam gerekiyor sanırım …

16 Kasım 2017 Perşembe

Öpünce KURBAĞA olmayan PİRENZ istiyoruz…






Yıllar önce kurbağa şeklinde bir oyuncak bulmuştuk… Suya atıp birkaç gün beklettiğinde kurbağa eriyor içinden boynu bükük bir prens çıkıyordu… Pek gülmüş hatta yıllar önce Facebook bu kadar işlevsel değilken yukarıdaki isimle bir sayfa açmıştım… Öpünce KURBAĞA olmayan PİRENZ istiyoruz…
Gönlü kırık kadınlardan oluşan pek güzel bir grup olmuştu… Şimdi bakıyorum oradan birkaç kişi prensine kavuşmuş… Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Ama benim sorunum benim “prens” ile… Beyaz atlı prensle hatta… Yaş gereği kraldır artık o ama adı böyle bu kadınsal düşün… Küçük bir kızken bile beyaz atlı prensleri değil Uğultulu Tepeler’ deki Heatcliff’i severdim ben… Oldum olası sevmem öyle sakin, aklı başında adamları… Öyle kadında sevmiyorum sanırım yani bu bir karşı cins tercihi değil… Uyaroğulları ve kızları çok bana göre değil demek ki… Benim akıl hep Haylazgillerde…

Dün gece “Ufak tefek Cinayetleri” izledim… “Bu kadar da olur mu ?” dediğin yerde aklına yaşam boyu yaşadıkların geliyor… Ufak bir kızken “Sağ olsun annem sayesinde pek cici bir kızken yani” çok süslü, şık bir çocuktum… Annem terzi olduğu için süsler süsler çıkarırdı dışarı oynamaya… Çoğu zaman çok şıktım ama oyun oynamaya çok müsait değildi kıyafetlerim… Biraz kokoş olunca tabii mahallenin kızlarından bir grup tarafından bir kireç birikintisine atılmıştım bir gün… Bir arkadaşta bana olan sevgisini çöp tenekesinin yanından geçerken “bak burada dün fare ölüsü vardı” deyip üstüne atarak göstermişti… Ben hiç anlamamıştım ama “şaka” sanmıştım… Sonra orta sondaydık çok cin bir erkek arkadaş bana gelip “kızım sen salak mısın” bunlar bildiğin senin arkandan iş çeviriyor dediğinde; “ ben bu ben olmaya başladım”…

Yani demem o ki “Kadınlar dünyası bayağı çetindir”… O dizi tutar yani… İş yapar...
Dizi güzel ama dizi de bir de “beyaz atlı prens” olması ayrıca güzel… Hakkını yemeyelim o role pek yakışmış kendisi… Şöyle bir bakınca kötü kalpli cadıyla nasıl olmuşta evlenmiş bu beyaz atlı prens diyor insan… Adeta kurbağa imiş biri öpmüş prens olmuş ama tabiatı gereği sinek yemiş gibi duruyor...
Dün gece düşündüm benim beyaz atlı prensim oldu mu? Var mıydı? Neredeydi?
Anladığım şu benim prensimden haber alınamıyor, akıbeti belli değil!

Hal böyle olunca kafada bir sürü ihtimaller, olasılıklar, komplolar, senaryolar oluşuyor haliyle…
"beyaz atlı prensi bekleme, seyise razı ol yoksa ata kalırsın" diyorlar ya gülesim tutuyor… Ben bu cümledeki seyisi görmeden karar vermemek lazım diyorum… Prens’ten daha iyi olabilir…
Yakışıklı prensin öpüp uyandırdığı Pamuk Prenses i okurken bile çizimdeki prensi beğenmemiş bir kız çocuğu olarak bana prens bulmak haliyle zor oldu… Selvi Boylum Al Yazmalım’da “sevgi neydi? Emekti …” cümlesini anlasam bile muhtemelen Kadir İnanır’la giderdim ben… Ki öyle yaptım gördüm dünya kaç bucak…

Ama sadece bir kez, bir tek insan için “aman tanrım bu beyaz atlı prens” mi demişliğim var… Benim romanımın beyaz atlı prensi olmadı… Ama benim hayatımın beyaz atlı prensi sanırım hala o… Sadece 48 saat içerisinde eve gitmeyi, yemek yemeyi, eşyalarımı, arabadan inmeyi, nerede ve kim olduğumu ve hatta adımı bile unutmama sebep olan “beyaz atlı prens” benim öykümün kahramanı olmasa da ya da olmadığından benim için hala beyaz atlı prens… Yani bu ahir dünyada “beyaz atlı prensi” görmedim demiyorum ben… Muhtemelen kendisi de bu yazıyı okuyup “kimmiş acaba” diyebilir…
Bir prensi prens olarak korumanın en iyi yolu buydu belki de… Hem ayrıca prensi haketmek için prenses olman gerekir… Ama yaşam pek öyle prens, prenses öyküsü değil… İş var güç var… Parasızlık var, sıkıntılar, üzüntüler var, yaşlanmak var…

Yani bulupta koruyan, buldum sanıp kaybeden, monarşiye inanmayan, yaşı kemale erdiğinde bile hala için için o romanlardaki prensi bekleyen, bulduğu herkesi prens sanan, bulduğu herkesten prens yapmaya çalışan, prensi bir gidip boka konmuş bir sineği öpmüş olan, prensi attan inince hımbılın birine dönüşmüş olan kim varsa bu hikâyeye inanan eminim almıştır boyunun ölçüsünü…
Ben hikayenin şövalyesine aşık olan pamuk prensesim… Kalbini yerinden sökemeyen, kıyamayan şövalye yerine bir düşe aşık olan prenses salaktır…

KÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞMÜŞ… BİRİ BANA , BİRİ SANA… ÜÇÜNCÜSÜ ŞÖVALYE’YE…


31 Ekim 2017 Salı

First Runner Up “İkinci kadın”



Konu bu sefer İKİNCİ KADIN… Güzellik yarışması terminolojisi ile “First Runner Up” Yani kıza ikinci oldun demiyorsun, birinciden sonraki ilk gibi bir şeysin diyorsun… Yersen…
Geçen hafta “Aldatan Erkek” dedik zülfüyâre dokunduk… Verdik veriştirdik aldatan erkeğe… İyi de bir erkek aldatıyorsa bir kadın vardır ortada… Tercihi eşcinsellik değilse tabii… Ki bazen anlattığımızdan başkayızdır, hem de yıllarca yaşadığımız kadın bile, ailemiz bile bilmez kim olduğumuzu. Hayatımın çoğu zaman Ferzan Özpetek filmlerinden pek farkı olmadığı için benim için çok olabilir bir şeydir bu…
İKİNCİ KADIN; Kime göre neye göre ikinci kadın elbette… Süregelen bir beraberliği bozmayan erkeğin bazen âşık olarak, bazen sadece evde bulamadığını iddia ettiklerini aramak amacıyla, bazen de bir de yetmez iki tane, iki de yetmez beş tane ver, Allahım ver dediği kadındır o ikinci kadın…
İkinci kadın aslında iki tarafın da bulunduğu konumdur. Birinci için kendinden sonraki her kadın haliyle ikinci kadındır. Aslında ilkini “birinci” konumuna getiren erkeğin tercih yapmak istememesidir. İkinci kadın olmaksa bir tercih meselesidir. Bir erkeğin bencilliğine alet olmanın tercih edilebilir bir yanı varsa tabii… Netice de toplumun ve erkeğin numaralandırma sistemiyle alakalı bir durumdur bu. Kendi başına ben birinciyim, güzellikte inciyim demesinin hiç bir manası yoktur. Aslında çoğu kez üçüncü, dördüncü ve kim bilir daha kaçıncıların geleceğinin işareti olabilecek kadındır.
Aslında sormak istediğim bir şey var bu konuda… İKİNCİYİ GEÇEN KAÇINCI OLUR?
Tanımlamak için yerinde olmaya, yok ilişkinin dinamiklerini, aralarındaki ilişkinin detaylarını bilmem neyi bilmeye gerek yoktur. Bilinen tek veri nettir, yeterlidir: ortada bir sadakatsizlik ve buna ortak olan bir kadın vardır… Zaten mevzu birinci ikinci olması veya mukayese durumu değildir;(haberi varsa) paylaşacak olmasıdır, (haberi yoksa) aldatılıyor olmasıdır…
Çok özür diliyorum burada hemcinsime azcık aptal muamelesi yapıcam çünkü genelde bu ilişkilerde ortada kendini çok akıllı ve özel zanneden bir kazma vardır… Birinci kadın illa ki aldatıldığını bilir, ikinci ikinci olduğunu bilir asıl sorun buna iki kadının da neden onay verdiğidir… Bir erkek için mücadele? Ben kazanacam iddiası? Aşk? Maddi nedenler?
Valla bana göre vakti zamanında ikinciyi geçerek ikinciliğe yerleşmiş olması çok muhtemel ve birinci olabilmesi için de birinciyi geçmesi gereken bir kadın vardır ortada…
At yarıştırıyor sanki pe..venk! İşte ince ayar noktası budur… Her koşulda bir eli yağda, bir eli balda bir kazma vardır bu oyunda…
Bu ülke gibi aleni kumalık müessesi olan, ikinci kadından doğan çocuğu nüfusuna aldıran anaların olduğu, dövüle öldürüle ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü kabul eden kadınların yaşamak zorunda kaldığı bir yerde, okumuş kadın tarafından seçilmiş ikinci kadınlık eşşekliktir… Cehalettir, kötülüktür… Ve bu yazının konusu işi, mesleği bu olan, sermayesinden yiyen, biri bitince diğerinin ikinci kadını olan profesyoneller değildir…
Elbette bende biliyorum çok samimi ilişkiler olduğunu, bazen tarafların tüm yürekleriyle âşık olduğunu ve bir kadının beraberliği bitirmeyişini, erkeğin bazen çok çaresiz kalabildiğini ama bu durumda o erkek iki kişiyle birlikte değildir. Seçimini yapmıştır ve maalesef bazen aile, bazen, sorumluluklar, bazen seni kimseye yar etmem diyen bir eş ya da içiçe geçmiş maddi koşullar engeldir. Orada seven ve üzülen bir ikinci kadın vardır… Aslında “tek” kadındır oradaki… Yani erkeğin görev kapsamı ikisiyle birlikte olmak değildir… Bu sebeple hayatını bir arafta yaşayan nice erkekler vardır… Burada ikinci kadın aslında yarışı kaybetmiş olan birinci kadındır…
Diğer türdeki ilişkide ikinci kadın varken bazen evdeki eş çocuklar doğurur… Bu durumda ikinci kadın olarak kazanılan “zaferler” de ne kadar büyük olurlarsa olsunlar en sonunda felakete neden olur. Yine de bu ikinci kadının yerinde olmadan atıp tutmak çok kolaydır… Ne güzel sözdür “insan kınadığını yaşamadan ölmezmiş” sözü…
İkinci kadın olmaya dair aşk ile ilgili yüzlerce özür yazabilirsiniz bana ama ben derim ki… Vazgeçmek de sevdaya dâhil, gitmek de…
Aşkı meşki alet etmeyin derim bu işlere. Başka hesaplar bunlar… Yani o yüzden birkaç kadınla bir anda birlikte olabilen aslında sorunlu erkeklerin birlikte oldukları aile, ilişki saymaz kadınlara dair güzellemeler umurumda değil pek…
Kaldı ki âşık bir kadın, âşık olduğu adamın başka bir kadınla birlikte olmasına çok da tahammül edemez. Aşkından her gece öleceğine, çeker gider bir defa ölürsün. Sonuçta Allah gönlüne göre versin güzel hanım kardeşim 🙂 Birilerinin birincisi ikincisi değil, seni hak edenin “tek” i olasın…
Şimdi bana gelince bende bir kadınım ve ikinci bir kadın tarafından hayatı tam olarak 14 yıldır kâbusa döndürülmüş bir kadınım… Öğrendiğim anda evladımı alıp adamı ona devrederek onurumla gitmeme, anında boşanmama rağmen üstelik… Derdimi nedir? Bazen ne yapsan hep ikinci kalırsın… Benim için kişisel ikinci kadın tarifi ise ne zaman ki belâsını bulacak huzura ereceğimiz, ettiğimiz beddualarımızın müsebbibi canlıdır…
Yo kötü biri değilim. Sadece canı yanmış biriyim. Birçoğunuz gibi…
Demem o ki… Monogam değilseniz üzerinize evlilik etiketi koydurmayın dostlar, çoluğun çocuğun, kadının, ananın canını yakmayın…

19 Ekim 2017 Perşembe

Ölmeye değer mi?

Sabah haber okumaları sırasında bir habere denk geldim... Bir genç kadın mide küçültme ameliyatı sebebiyle ölmüş... Bilemiyorum tabi hangi tür komplikasyonla olmuş bu ama bence bu üstünde durulması gereken bir konu...
Çok fazla TV seyredemiyorum ama TLC diye bir kanal var genelde reality programların olduğu orada "ağır yaşamları" izliyorum hep hatta Amerika'da yaşayan yaklaşık 400 kilodan bugün ancak 100 kusür kiloya inebilmiş ve ölümden kurtulmuş bir delikanlı ile facebook kanalı ile arkadaş olduk...
Tüm yaşamını kilolusun sıkıntısı ile geçirmiş biriyim ben... Oysa hayatımda ilk kez 2-3 senedir gerçekten kiloluyum...Daha önceleri sadece öğretilmiş ve medya ile beyne sokulmuş standartların dışında idim.. Beni rahatsız etmiyor daha çok kendini görmez, bilmez insanları rahatsız ediyordu... Oysa 2 senedir bana da fazla geliyor... "sağlık açısından"...
Ama beklenti sağlığımla ilgili değil...
Çok değil yakın bir tarihte konuşurken bir kadın insan eş durumundan bahis açıldığında bana "yani mesela belki de böyle kilolu olmasan evliliğin sürüyor olurdu" dedi...
İçinde bulunduğum bir STK'da sekreterlik yaparken ayrıldığım kulüpte bir arkadaş gayet başarılı bir sekreter olmama rağmen bana kürsüde çok kısa ve kilolu oluyorsun uzun ve ince birini seçmek lazımdı dedi...
Yıllardır kilomla ilgili aile içi ve dışı iğrenç şakalardan kurtulmuş değilim... Fil sesiyle dalga geçen canım ciğerimden, sen ordan kalkabilecek misin diyen şirinlerime kadar herkes bir vesile ile şaka yapar... Yıllardır beni her gördüğünde azcık kilomu aldın sen ya da iyi iyi vermişsin azcık diyenden... 50 kilodayken zayıflaman lazım diyene kadar çeşit çeşit tacize maruz kalmışlığım var... Tango'da, sokakta, özelimde ve hatta iş hayatımda bile "diyet yap/ yapsan/ yapmalısın" lafını yüz bin kere duydum...Aklına çok saygı duyduğum adamlar bile karşıma geçip sadece bedeni "ince" diye bazı kadınlar için 100 adamdan 90'ı hatunla birlikte olur gibi laflar ettiler bazen bazı kadınlarla olmalarına sebep olarak...Döveyim mi, söveyim mi bilemedim...
Belki o sebep sürekli defans yapan bir ruhum var... Çünkü tam 35 yıldır konu kilom...
En son Bodrum'da aynı denize girdiğimiz için beni hiç tanımadan yakın hisseden bir abla bana akla gelinmeyecek şeyler sordu ve hayatımda ilk kez ona "ne diyon ablam sen" dedim...
Demem o ki ameliyat olan Özge Şen sadece 78 kilo... Yani muhtemelen balık etli bir kızımız... ŞİŞMAN değil... Ki olabilir...Bir doktor tıbbi olarak sağlık açısından gerekli görmedikçe özel hastanelerde fiziksel kaygılar ile yapılan bu ameliyatlar daha çok can alacaktır...
Biliyor musunuz ki 400 kiloda bile doktorlar bu ameliyat için tereddüt ediyorlar...
Anladığım şu ki herkes "ŞEYMA SUBAŞI" olmak derdinde... Yazıyı üç-beş sene evvel yazsaydım "EDA TAŞPINAR" yazardım..
Ben 8 yaşında barbi gibi olucam diye yemek yemeyen çocuk biliyorum...
Oğlum tam delikanlılığa girişte kilo aldığında bir tek kişiye bile kilo esprisi yaptırmamıştım...
Dünyanın en büyük yanılgısıdır insanın fiziği... Çünkü bu bedenin görevi "güzel ve zayıf" olmak değil..İNSAN olmaktır...
Bir yarışta seçilmek için zayıflayan adam görmedim ama zayıflayan kadın gördüm... Ve utandım... Çünkü yetenek ve zekasıyla seçilmesi gereken bir kadına "zayıflaman lazım" diyen zihniyet çöptür...
Bütün gün konusu kilosu olan herkesin ruhu hastadır... Sabahtan akşama zayıflarsa daha güzel olacağını sanan ve hatta bir çoğu habire diyet yapan kadınların çoğu takıntılıdır... Kadınla ilgili tek beklentisi ince olması olan adam varsa bu tip kadınları beğenir zaten... Çünkü incecik genetiğiyle doğmuş insanlar vardır ve emin olun bir kısmı kilo alamadıkları için sıkıntılıdır... Ve bize yapılanın tam tersi de çoğu zaman onlara yapılır.... "çok mu zayıfladın" "ay nasıl bu kadar ince kalıyorsun" "biraz kilo olsan fıstık gibi olacaksın" "ay kemiklerin sayılıyor valla"....
Kadın 78 kilo fıstık gibi ve mide küçültme ameliyatında öldü... Doktor bu ameliyatı para için yapmayı kabul ettiği için suçlu sadece... Yoksa çoğunuz ondan daha suçlusunuz...
İnsanlar kanser oluyor... Çocuklar, gencecik insanlar devasız hastalıklara kapılıyor... O elinde su şisesi ile dolaşıp kalori hesaplayan herkesi bir çocuk onkoloji servisinde 5 saat yalnız bırakacaksın önce...
Yıllar önce aldığım kortizon son üç senede çalışmayan tiroidten dolayı kilo almış olmama rağmen sizlerin çok yiyor demesinden çekindiğim için az yiye yiye bedenime eziyet ediyorum... Yanlış beslenmenin kralını yapıyorum her daim...
100 kilonun çok üstünde ve gerçekten sağlık olarak bunu yaptırmış olanlar için bile risk taşıyan bu durumu bir daha düşünün derim... O ameliyat güzelleşesiniz diye değil.. Zaten güzelsiniz lan... Sizi güzel bulmayan zayıf olunca mı güzel bulacak...
Nedir ki bu güzellik...


Ölmeye değer mi?

20 Ağustos 2017 Pazar

TEMAŞA



“Bak patron iki seçeneğin var…
Ya çıldırır, giysilerimi yırtar ve bağırırım…
Ya da sakin olursun!
Biliyor musun saki’n olacağım… Böylesi daha iyi…”

TEMAŞA

Bazı sabahlar koca bir gösteriye uyandığınızı düşündüğünüz oluyor mu?
Yaşamın içinde biçilmiş rollerimizi oynarken birçoğumuz kendimizden, yaşantımızdan, yaşantımızdakilerden, işimizden, eşimizden, olmasından, olmamasından, sosyal hayatımızdan son derece şikâyetçiyiz… Aile, okullar, uğraşlar, didinmeler… Ne için… Yaşarken bu dünyanın olanaklarından daha fazla faydalanmak için “para kazanmaya” çalışmak için… Şanslı isen sıradan isteklerinin ederini düşünmeden yaşayabiliyorsun… Şanslıysan olanakları olan bir aile, ülkede doğmuş olabiliyorsun…

Bu sıradan cümleye biraz inanç katarsam bunlar şansla alakalı değil bu dünya yolculuğunun sana biçilmiş şekliyle ilgili…

Bir yaşamı, bir duruşu bir anda değiştirmek mümkün mü?
Yani mecnun bir anda masalı bozarak kıyafetlerini yırtabilir mi? El âleme rezil olup, temaşaya son verebilir mi? Sen kendinden sıyrılıp, tüm bunları düşünmeden yaşayabilir misin?
İnsanları, konumları en önemlisi parayı boş verip sadece kendin olabilir misin? 
Zor değil mi?

Biraz şizofrenik midir bilmem ama ben ve ben tatlı tatlı sohbet ederiz çoğu zaman… Bir yanım sıyrılıp gitmekten kendine ait olmaktan yanadır diğer yanım hadi oradan faturalar der…

Sadece ben değilim bu… Bazen biriyle tevafuk eder yaşam…
Dök içini demek gelir içimden, bu sen değilsin… Sonra derim ki hadsizlik etme bir insanı ailesi, arkadaşları ve kendi tanımıyor da sen mi tanıyorsun… Hele de tanımadan…  Dök içini saki’n olma…

Kim açabilir ki insanın içerden kilitlediği kapılarını kendinden başka…
Yaşamın sadık hizmetkârlarıyız neticede hepimiz… Her gün yaptığımız şeyleri yaparız… Yine, yine ve yine…
Pazarda temaşadır ömrümüz…

Bazen sıra senin masalında olur, bazen bir başkasının masalında…
İçinden neler geçiyor, gönlün neler istiyor… Konuş cevap ver… İnsanın gözü bazen sadece hayallerini görür ve hayaller hayal kırıklıkları ile doludur… Her gün birileri sorar nasılsın diye… Verdiğimiz cevapta sorulan soru kadar otomatik ve durumu açıklamaktan uzaktır… Ne soru sizi sorar, ne de cevap sizsinizdir…
İyisinizdir…
Mesele dünyayı görünce kim olduğunu unutmamak, kendine eziyet etmemek… Kendine bağladığın prangaları çıkarmak…

Kalbin sana yol gösterir… Ederi nedir altından bir kalbin… Çalışmaz ki… En önemlisi her şeyi hiç için yok sayabilir misin? Her zaman görevlerinizi hatırlatacak birileri vardır… Hiç kimse yapmasa siz yaparsınız kendinize…
Sonuçta ne olacağı malum bu masalda,  öyküyü masalcıdan başka kimse bilmez… Ama yine de kendinden başka rakibinin olmadığı bu yol masalında kendi birinciliğini kendin olmayan bir sen’e kaptırmak salaklıktır… İnsanı ayakları yola çıkarır da, yola devam ettiren yüreğidir…

Taktığın o maske senin değil… At adımı dök içinde ne varsa… Giyme sana yakışmayan kıyafetlerden üstüne…  Kendin ol!

Bitsin bu Temaşa… Saygıyla eğiliyorum oyunun önünde…

Bildikleriyle değil… Yapabildikleriyle yaşayan herkese…







26 Haziran 2017 Pazartesi

BEN BERBAT BİR SEVGİLİYİM…





Erkekler neye aşık olur yazdığımda yazı içinde bir gizli özne saklıydı… Bir yerinde dedim ki… Ben berbat bir sevgiliyim…

Madem bayram ve olayı serdik milletçe, her şey dert üstü murad üstü gibi tatil yapıyoruz ben yazayım bari..
BEN BERBAT BİR SEVGİLİYİM… Valla… Çünkü yaradan malzemeye bir sürü özellik katmışta şu “kadınımsı naz, niyaz, eda, işve ve tripleri” unutmuş… Yoksa ben onları salakça filan bulmuyorum haşa… Çok yakışır kadına… Bayılırım ben… Karşısında sekize katlanan erkek ve ona buna trip yapan kaprisli kadın en sevdiğim manzaradır… Erkek olsam asla yanında durmam ama kadın olarak karşıdan bir erkeği o şekilde maymun eden hemcinsimi seyretmek ve ona gösterilen özeni ve onu kaybetmek konusunda erkeğin çaresiz çırpınışını seyretmeye bayılırım…
Aslında mert, akıllı, görgülü ve kaliteli kadınların harcı değildir pek bu durum… Harbici kadınlar camiasında da pek izzet ikram görmeyen “başka türlü bir abla” durumudur bu…  Ama ne çare bu duruma düşmeye bayılır erkek…
Bunu yapan ablalar için derbeder olurlar, salya sümük ağlarlar… Aşk olur böylesinin adı…
Hele bunun bir de gidip başkasıyla olup geri dönen modeli vardır ki… Eziyet çekip hayat boyu erkek mağduru olan kadınlar dehşetle izlerler bu durumu…
Nedir bu ablanın durumu diye düşünüyor insan… Erkeğin bu aslında acziyet olan durum karşısında hindi örneği kabararak “bu savaşı kazanacam oğlum” tavrı anlaşılır elbette… Ne kadar eziyet o kadar erkek hissetme… Yersen…
Ama kadının derdi nedir?
Çünkü bu tür kadın sorunlarının tatlısı, küçüğü baş üstünedir.  Büyüğü, kontrolsüzü ölümcüldür; Allah kolaylık versindir.
Bunu yapan kadını anlamak için yapmayanı anlatmam lazım çünkü o kadının derdini bende bilmiyorum… Ama bunu yapmayan kadın kimdir biliyorum… Ben onu yazayım en iyisi siz aradaki yedi farkı bulun…
Bir kere ergen flört hallenmeleri, küçük hesaplar, klişe taktik ve oyunlarla alevlenen aşklara değil sevgi ve güvene önem verir. Hayatı cosmopolitan testleri gibi yaşamaz. Görmüş geçirmiş, olgun biri olmaktan ziyade sadece şuursuz değildir, bilinçlidir, sakindir. Lakin teoride takdir toplasa da pratikte yalnız kalır böyleleri.
Bu ablalar "ölümlü dünya..." modunda takılıyor olabilir… Mutsuz, olumsuz, huzursuz ve gergin geçecek beş dakikaya bile tahammülü yoktur... Hayatında dandik değil de ciddi sorunlar, üzüntüler yaşamış ya da gözlemlemiş insanlar genelde bu felsefeyle yaşar. Yani dünya ne öküzün boynuzlarında ne de karşı cinsin bacak arasında döner…
Belki sevmiş ve az biraz sevilmiştir. Lakin âşık olmamış ve aşkından geberilmemiştir. Hayatı bir masal ya da romantik komedi sanmasına neden olacak sahneler yaşamamıştır hiç. Ne kadar ters davranırsa davransın aylar yıllar boyu peşinden koşan, nazını çeken aptal âşık tiplerle karşılaşmamıştır. Muhtemelen erkeğin o halini sevmez zaten… Muhtemelen bu davranışları aşk da sanmaz zaten…
Çünkü o pamuk prenses değildir, insandır.
Egolarından arınmış, Kezban geni mutasyona uğramış, cildine/makyajına/ayakkabısına ömrünü harcamak yerine bir çok kitabı yalamış yutmuş, seksi görünmektense olgun ve tutarlı bir duruşu önemsemiş, makul miktarda hüznü gözlerine yedirmiş duru hatundur. Maskülen muamelesi gören kadındır. Sıkı da bir futbol izleyiciyse, siyasetten ve dahi ülkenin durumundan yetmez gibi bir de felsefeden, dinden filan konuşabiliyorsa o-hoo kadın bile değildir beyefendilerin gözünde.
Bu kadını ezilen kadınla karıştırmamak lazım… Bu kadını ezemez erkek insanı böyle umut bile yoktur ufukta zaten… Bu kadın istenilmediği hissine kapılırsa genelde edepli olduğu için sessizce yok olur adamın tutarsız hayatından. Oysa o diğer tür kadına erkek böyle bir şey yapmaya cesaret edemez… İnsan ortası, iş yeri, aile yanı demez diğer tür kadın insan yapar kaprisi, çıkarır kavgayı… Herkesin ortasında bana şöyle davranacaksın, bana bakacaksın, elimi tutacaksın diye trip atanları vardır bunların… Bunla sevgiliyken bir bakar erkek evlenmiş…  Oysa hep ayrılmaktan bahseder iç sesi… Ama bu abladan ayrılmak zordur… Çünkü öylesi yüzsüzleri vardır ki kurtulunmaz bir ömür… Senelerce süren davalarla, göremediği evlatlarla ödüllendirilmiş nice salak adam vardır…

Bir yanda elinden hiçbir şey gelmeden ezilen, tacize uğrayan, dövülen, aldatılan, babası yaşında adamlarla evlendirilen kadınların olduğu bu ülkede bu ablaların varlığı vallahi de bir kadınlık başarısıdır. İnsan ister istemez düşünür ben ne çeşit bir salağım acaba diye…
Yani;
Bir kadın kapris yapmıyor diye, her dediğinizi her istediğinizi yaptırabileceğinizi, trip atmıyor diye, hiç bir açıklama yapmadan kafanıza eseni, istediğiniz şeyi yapabileceğinizi, naz yapmıyor diye, her an kırılabilecek nadide bir bibloymuş gibi ortalıkta salınmıyor diye, ona meşin futbol topu gibi hoyratça davranabileceğinizi düşünmeseniz iyi edersiniz.
Çünkü nazsız, tripsiz kadınlar birçoğunuzun eninde sonunda sığındığı güvenilir limandır.
Ama diğeri erkek egosunu tatmin eden kadındır. Hiçbir şeyden memnun olmaz. Siz alttan aldıkça kaprisin dozu daha da artar. Ve size durgun suda fırtına yaratıp gemiyi kurtaran kaptan hissiyatı yaşatır…  Zor olanın elde edilmeye değer görülmesine bağlı olarak var olur. Böyle kızların sayısı, kapris yapmayıp karşısındaki insanla empati kurmaya çalışan ve onun önceliklerine göre hayatını düzenlemeye çalışan kızlara değer veren erkeklerin sayısı ile ters orantılıdır. O erkekler azaldıkça bu gereksiz kadın tiplemesi çoğalır…
Siz bu kadar salak oldukça daha size çok geçirirler küçükbeyjim… Aynı kaleye daha çok gol yersiniz…

İşte bunlar sebep benden berbat sevgili olur… Öğrenmem gereken daha çok şey var… Ben bunu taşıyamam ki, ay ben mi yapıcam, ay aşkım bu çok güzel dimi bana alsana, sen niye baktın o tarafa, kim bu kadın, neredesin gibi cümleleri öğrenmem ve utanmadan söylemem ay bir de saçımı ses hızıyla attırıvermem lazım…
Ezcümle: İşim olmaz bu tavırlarla ben oynar tavla mı geçerim… Oyun dediğin tavladır, okeydir… İnsanla oyun olmaz… Ve ayrıca kendi düşen ağlamaz…



22 Haziran 2017 Perşembe

SUSSAM GÖNÜL RÂZI DEĞİL...



Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.

"ben konuşmayayım cümle kendini anlatıyor" diyeceğim ama dayanamıyorum.

Fuzuli’nin öyle dolu dolu, öyle büyük, öyle şairane ve öyle mükemmel cümlesi. Üstüne haftalarca düşünülebilecek, günlerce ağlanabilecek, sayfalarca kitap yazılabilecek bir cümle. Öyle bir cümle ki her duyduğunda tüylerini diken diken eder adamın.
"yahu" demek geçiyor insanın içinden. "yahu ben bu yedi kelimeyi sürekli her yerde kullanıyorum. Ama yan yana gelince nasıl böyle mükemmel olmuş dedirtebilecek bir cümle.

Sözlerin yıkıcılığı ama bir o kadar kısırlığı sonrası içine düşülen çaresizlik tanımlaması...

Bir şeyin değişmiceğini bilerek susmayı becerememenin hüzünlü dile getiriliş şekli...

En sonunda gönlün rıza gösterip aradan çekilmesiyle hükümsüz kalır söz. Susuyorsan gönül de ister istemez razı gelir. Eli mahkûm. Nihayetinde, dil de senin gönülde. Dil yorgunsa gönül onu taşır; nasıl gönül yorgunluklarını yıllarca taşıdıysa dil… ah'lar ile an'ların olağan buluşması gibi kocaman bir cümle bu. Gönlün susmaya razı olması, olmuyorsa zorla susturulması en hayırlısıdır. Söylemenin tesiri olacak olsa zaten söylemeye gerek kalmayacaktır. Gönül susmasa da sesini duyan yoktur. Vazgeçmelidir.

Neticesinde cümle bir kez olsun susup karşısındaki anlamaya çalışmayan, belki denese de başaramayacak insanlarla iletişim kurmaya çalışırken içerden bi yerden yükselen nidadır…

Daha önce defalarca anlatılmaya çalışılan bir yanlışın yine yapıldığı anlarda ister istemez tekrar edilir. En kötüsü bu hatayı yapan kişi ile yalnız olmaktır. O yanlışını yapar, vicdan muhasebesini bir şekilde sen tutarsın çünkü başka insana değer vermek olmayacak olanı yeri geldiği zaman nafile beklemektir.

“Dost bî-vefa, felek bî-rahm, devran bî-sükûn; derd çok, hemderd yok, düşman kavî, talih zebûn"

Diyen Fuzuli zaten kendi anlatmamış mı dünya halini…

İnsanın tüm dünyaya bakıp fuzuli bu işler diyesi gelmiyor mu?

Netice de gönlü razı etmekle hallolabilecek mesele.

Mademki tesiri yok söylemenin,

Anla ki manası da yok

Be adam/be kadın!

Susmalı...

Çünkü…

“Malumun zikri zuldur”… Lakin…

Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil.

Hamiş; Madem “Fuzuli” geldi akla sabahın erkeninde… Yine ondan bir cümle ile nokta koymalı cümleye…

“Mey biter saki kalır. Her renk solar haki kalır. İlim insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik; baki kalır.”






YENİ SÖZ ESKİ AĞIZLA SÖYLENMEZ...



En omurgalı duruş... Yalakalıktan uzak hunili duruştur... 

YENİ SÖZ ESKİ AĞIZLA SÖYLENMEZ...

Ne diyeceğinizi bilemediğiniz olur mu?

Benim olur… Bunca kelime israfına bazen ne diyeceğimi bilemem.
Zamansız gelen acılarda, karşımdaki insanın üzüntüsünde, bir şeyler söylemek, onu biraz daha iyi hissettirmek istediğimde, hele bir de yaşamadığım bir şeyse, nasıl davranmak gerektiğinden bile tam olarak emin değilken, ne yapsam da biraz daha mutlu etsem diye düşünüp, doğru kelimeleri doğru yerlerde kullanmakta zorlandığım olur.

Ya da karşımdaki duygusala bağlayıp yokuş aşağı gazsız frensiz deli gibi giderken o moda giremeyip kısır cümleler kurduğum hatta cümle kuramadığım da olur… Kelimeler boğazıma düğümlenir hep. Bir türlü düzgün kuramam cümleleri. Kelime dağarcığım ufalıp küçük cebime girer neredeyse… Çok fazla kelime beynimde hapsolur.

Ama bir durum daha var yaşamda edecek söz bulamadığım…

Söz konusu konuşmayı YALAKALIK olarak algılarsa beynim, söylenmesi gereken her şey inatla ağzımda tıkılıp kalır. Beğenilerimi dahi çok abartmadan söylemem bundandır. Çünkü hayranlık ve beğeniyle o yapış yapış yalakalık görüntüsü arasında “zarafet”, “mesafe” ve “kalite” den oluşan ince bir sınır vardır. Ezilmiş insan kitlelerinin kendilerinden üstün hissettiği her şeye refleks olarak tapma durumu, yaranma duygusudur, farklı beklentiler içinde olmaktır yalakalık. Yalakalığın tanımındaki kilit nokta, karşılık elde etme beklentisidir. Bu beklentiyi aradan çıkardığımız zaman “övgü ”ye ulaşırız zaten.
Bu yapıyı toplumsal bazda tekrar düşünelim. Bireysel temelde yapılan yalakalıkların sonuç vermesi halinde, yalakalık yapan insanların eşit konumda bulundukları diğer insanlardan ayrılmaya başladığını görürüz. Liyakate bakılmaksızın pek çok insan birbiri peşi sıra maddi-manevi beklediklerini bu yolla almaya başlarsa ne olur? Az ya da çok var olan toplumsal adaletin yedi sülalesiyle yakın ilişkiye girenlerin bu eylemleri, bir yerden sonra yazılı olmayan bir kural haline gelir…

O nedenle çok da tanımadığı insanları yakından tanıyormuş gibi yapan insanları, aslında aralarında yaş ve statü farkı olan insanlarla “senli- benli” konuşmaları, mevki sahibi insanların etrafındaki sevgi kelebeklerini sevmem… Sevemem. Ama açıkçası uzaktan seyretmek çok zevklidir… İnanılmaz insan manzaraları seyredersiniz… Hele de benim gibi yıllarca “seçkin” konukları işletmeci olarak ağırlamışsanız.... Daha kapıdan girerken amaç, tavır, yarış besbellidir. Net yazılmış bir kitap gibi okunur. Ama bazı ortamların olmazsa olmazıdır. “Körler sağırları samimiyetsiz sevgilerle ağırlar”
Bir salon dolusu insanın ilgisini çekmek için atılan yüksek kahkahalar, özellikle seslerin yükseltilerek anlatıldığı hikâyeler, yan masaya ateşli meyve tabağı misali gönderilen konuşmalar beni çok rahatsız eder. Bugün yazmış bir arkadaşım “ne anarşik” kadınsın diye…

Aslında bunlar ne ortama anarşi ne de ters düşmektir. Büyürken bana öğretilen her şeye taban tabana zıt olduğu için bünyemin kabul edemediği şeylerdir. Bulamadığım kelimelerdeki gibi takılır kalırım.

Babamın bürosundaki yazı gelir aklıma “nokta kadar menfaate virgül kadar eğilme”

Çıkarın, büyüğü küçüğü, noktası destanı olmaz… eğer bir insan bir parça kemik için kendinden taviz veriyorsa üç nokta gibi yerlere de uzanabilir… Ona artık ne yazar...
İşte o nedenle yakın dostlarım mütevazı, hırsları olmayan… İnsanlıkları banka hesaplarından yüksek, hesapsız kitapsız insanlardır. Doğrusuyla yanlışıyla yaşamdaki en büyük derdimde budur. Bu yaşam mücadelesini verirken komik duruma düşmemek, akşam ayağımı uzattığımda huzurlu olmak… Kendin gibi olmak…

Cebinde ki para kadar zengin, dağarcığında ki bilgi kadar engin, kişiliğinde ki doğruluk kadar samimi olabiliyorsa insan içimi ferahlatır. Varlığı beni mutlu eder.
Hepimize aydınlık dostlar, samimi insanlar diliyorum… Çünkü az bulunuyorlar... Varsa yanınızda, yamacınızda sahip çıkın...

Hamiş; Gün gelecek, her şey yerine oturacak, nerede ne söyleyeceğimi bileceğim. Çok umuyorum. Ümitliyim… Ama şimdilik gördüğümü söyleyip, bu yanlıştır "ya hu!" deyip gönlümü kırıyorum... Mesele sadece "yalaka olmamak" değil, yalakalığa geçit vermeyecek diklikte de durabilmek... Sadece yapmayan insan olmak yetmez, yapmayan kendisine yapılmasına da izin vermeyecek...

"SÖKÜKLERİNİ DİK SÖZLERİNİN, DİLİNİ KALBİNE YANAŞTIR;
DİLİNLE SÖYLEDİĞİNİ KALBİNLE DE SÖYLE...
DİKİŞ TUTMUYORSA ŞAYET, SÖYLENMEYİ BIRAK;
SUS, KALBİNDEN GEÇMEYENİ DİLİNE DEĞDİRME...''


MEVLANA

16 Aralık 2016 Cuma

ZEKA'DAN BAHİS...



21 Ağustos 2016 12:24

Önemli olan potansiyel değil performanstır...
Hıı...

Zeka'dan bahsediyorum...

Derler ki; zekanın en buyuk belirtilerinden birisi adaptasyon yeteneğidir.
Çünkü yaşamda en güçlü ayakta kalmaz, en iyi adapte olan ayakta kalır...

Toplumsal uyum mudur bu adaptasyon... Yoksa "anlamak" mıdır?
Toplumla çok uyumlu olmasam da içinde bulunduğum "toplulukları" anlamak konusunda sıkıntım yok diyelim... Ama bazen / çoğu zaman benim onlar için düşündüğümü, onların anlaması güç oluyor...

Çoğunluk hep aldanandır, kaybedendir, ziyanda olandır.

Yani ben niye efkar-ı umumiyeye kayıtsız şartsız bağlı olayım ki?
Her kafadan bir ses çıkıyor.
Herkes kendi hocasının, üstadının, pirinin, partisinin, derneğinin, başkanının...vs bir numara olduğunu düşünüyor... Kendini bir numara görürken, başkasına tu kaka diyor.

İçi boşaltılmış lafların kitleleri harekete geçirmede en etkili araçlardan biri olduğu bir gerçek... O nedenledir ki toplumları harekete geçirmekte içi boşaltılmış gösterişli sloganları bir halt diyormuş gibi diyenler daha başarılıdır.
Yine aynı sebeple ne hikmetse boş konuşan ve yanında kendimizi daha zeki hissetmemize sahip olan insanları pek severiz...

Derler ki; ne kadar zeki olduğun sorduğun sorudan ne kadar akıllı olduğun ise verdiğin cevaptan anlaşılırmış...

Zekamızı yok eden bir toplumla yaşıyoruz...

Çünkü zeka doğuştan var olan sonradan toplum, din ve kültür tarafından yok edilen bir mucizedir.

Doğal olarak isyankardır. Bütüne ayak uyduramaz. Köle olamaz,. kolay kabullenemez. Mekanik bir taklide dönüştürülemez.

Bir lidere ihtiyacı olmaz bu yüzden takip edecek birileri yoktur.

Problemleri kendi başına çözer. problem çözdükçe daha çok zekileşir.

Eğer başkasının zekasını paslandırmak istiyorsak, ilk önce onda korku yaratmak gerekir...

Devletin yaptığı gibi, idarecilerin yaptığı gibi, patronların yaptığı gibi, bir çok ana babanın yaptığı gibi... Doğunun zekası olayı bütün olarak görmektir... İyi birşey gibi görünse de bu aslında değildir; bir resmi bütün görüp çekmek gibidir...Olduğu gibi görmek gibidir... Oysa batının zekası resme odaklanarak ayrıntıyı görmektir.... O nedenle yaşadığımız ülkede gösterilen resmi görmeye meyilliyiz... O nedenle paslanmış zekalarla yaşamaktayız... O nedenle güdümlü ve idare edilerek yaşamaktayız...

Ayrıca zeka "yürek" ile ilgili bir şeydir... Kafayı bilgiyle doldurup akıllı yapabilirsiniz ama yüreğiniz hissetme konusunda "zeki" değilse bir işe yaramaz...

Bu arada azcık gülmeceli bişi diyeyim...

Zeka mitokondrial dna ile yani esas olarak anneden aktarılan bir özelliktir. Zeki olmayan bir annenin çocuğundan da pek bir şey beklememek gerekir. Çocuklarının haline sonradan üzülen babalar görüyorum, uyarmak istedim.

Birlikte olduğunuz aptal kadınlara dikkat edin derim...
Bunu da ortaya bırakayım...